RÜZGÂR EKEN FIRTINA BİÇER
SELİM GÜRBÜZER
Ülkemiz genellikle her on yılda bir
darbe ya da darbe girişimlerine maruz kalabiliyor. Nasıl ki Osmanlının son dönemlerinde “Hürriyet elden gidiyor” sloganı darbe yapmaya
baş gerekçe kılıf teşkil etmişse bir bakıyorsun 28 Şubatta olduğu gibi “Laiklik
elden gidiyor’’ sloganı da postmodern darbeye baş gerekçe kılıf teşkil edebilmiştir.
Her ne kadar vizyona sokulan sloganlar birbirinden farklılık arzetsede sonuçta
darbe yapmak utanç verici ortak buluşma noktadır. İşte bu yüzden 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül,
28 Şubat, 15 Temmuz gibi yüz karası ortak buluşma noktaları darbe heveslilerin
alınlarında ebedül ebed kara leke olarak kalmaya yeter artar da.
Maalesef tarihte olduğu gibi her tür
Yeniçeri kazan kaldırmak girişimleri hız kesmeden ülkemize üzerinde dur durak
bilmiyor. Belli ki içi boş sloganlarla insanımız avlanmak istenmekte. Karanlık
güçler kirli emellerinden vazgeçmeye dursun şu da var ki; her kim ki 'Rüzgâr eker, fırtına biçeceği' muhakkak. Bakın şöyle tarihe; Yeniçeri
Ocağı başlangıçta bizim kuruluş mayamız bir ocağımız olarak görülecektir. Ancak
ne var ki, Yeniçerilik zaman içerisinde kuruluş ruhundan uzaklaşınca ilerisinde
Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’nin karşısına başına bela olacak bir kazan kaldırma
hareketi olarak çıkacaktır. Tabii bu durumda Yeniçeriliğin kışkırtıcı rol
üstlenmesine göz yumulamazdı, ister
istemez bu Ocağın 1876 tarih itibariyle kaldırılmasını gerektirmiştir,
kaldırılır da. Böylece Yeniçeri Ocağı ektiğini biçmiştir. Fakat gözden kaçan
bir husus var ki ardından bıraktığı bu kazan kaldırma izi tarihin ileri ki evrelerinde
filiz verip nice başkaldırma ve isyan hareketlerinin doğmasına kötü örnek
teşkil edecektir. Hiç kuşkusuz talihsiz acı örnek teşkil etmektir bu. Yine şunu belirtmekte fayda var, belki de
Yeniçeri Ocağının topyekûn imha edilmesi yerine ıslahı cihetine gidilseydi bugüne
dek her türden isyan ve başkaldırma oluşumların türeme geleneği
oluşmayabilirdi. Nitekim paralel ihanet çetesi de başlangıçta tıpkı
Yeniçeriliğin kuruluş mayasında olduğu gibi ‘Hoşgörü’yü referans alan bir
yapıydı, ancak 40 yıllık sızıntı birikimiyle geldiği noktada başlangıç mayası
hoşgörü seansından beddua seanslarına terfi edip devlete ve millete ihanet eden
FETÖ terör örgütü olarak karşımıza çıkıverdi. Öyle ki bu ihanet çetesi 15
Temmuzda milletimizi ve devletimizi havadan ve karadan bombalayarak tankla ezip
geçmeye yeltenmişlerdir. İşte günümüzün bu kazan kaldıran iflah ve ıslah olmaz Yeniçerilerinin
şimdi kökten kazınması vaktidir. Dikkat edin her ne kadar Osmanlıda ki Yeniçeri
için belki ıslah edilse darbe geleneği oluşmazdı desek de söz konusu Neocon Yeniçeri
olunca aynı şeyi söyleyemeyiz. Baksanıza adamlarda pişkinlik o kadar tavan
yapmış durumda ki yüzlerinde en ufak pişmanlık belirtisi görülmüyor, bu yüzden
tez elden köklerinin kazınması gerekir. Aksi halde bu güzelim ülkenin bu
‘Sızıntı İhanet Çetesi’yle daha çok zaman kaybedeceğiz demektir.
Evet, Yeniçeriliğin ardından bıraktığı
kazan kaldırma fitne tohumu ileri ki evrelerde I. Meşrutiyet, 31 Mart Vakası,
Halâskâran-ı Zabitan (kurtarıcı subaylar)
isyanı, Mahmut Şevket Paşa suikastı gibi bir dizi kazan kaldırma hareketlerin oluşumunu
tetikleyip Osmanlı Devletinin sonunu getirmeye yetmiştir. Üstelik her türden
Yeniçeri kazan kaldırma girişimler isyanını ‘Şeriat-hürriyet-adalet’ gibi kıymet ifade eden kavramlar üzerinden
yürütmüştür. Oysa bu kıymet değer
kavramlar devlet ve toplumu bir arada tutup asla kirli emellere malzeme olacak
kavramlar değildi. Kirli emellerine kılıf yaptılar da ne oldu, nihayetinde 'Rüzgâr eken fırtına biçer' sözü yerini bulup
ülke dışına kaçmışlardır. Nasıl mı? İşte bunlar arasından mesela adından sıkça
Jön Türkler olarak söz ettiren hareket bunun tipik misalini oluşturur. Malumunuz
Jön Türkler Osmanlıyı çöküş noktasına getirmelerinin bedeli olarak halk tarafından
linç edilme endişesine kapıldıklarında soluğu yurt dışında almışlardı. Derken
asker millet olma hasletimiz kullanılarak yapılan pek çok darbe girişimlerin
bedelini bu necip millete pahalıya ödetmiş oldular. Ancak şu da bir gerçek Fuat
Keçecizade Paşa'nın “Biz içeriden siz
dışarıdan şu devleti bir türlü yıkamadık” dediği Osmanlı’nın son üç yüz yıl
kalan zaman diliminde bile öyle kolay yutulur lokma olmadığı görülmüştür. Düşünsenize
Osmanlı çöküş sürecinde ve hasta yatağında yedi düvele karşı üç yüz sene
dayanabilmiş bir devlet, bu az bir zaman dilimi değil elbet. İşte bu dayanma ve
direnme süreci içerisinde, yani Osmanlının 1595–1826 zaman dilimi içerisinde
geçirmiş olduğu tüm Yeniçeri usulü kazan kaldırma hareketleri ancak takatinin
tükendiği noktada ömrü kifayet etmemiştir. Hele bünyeye bir mikrop girmeye
dursun, bir bakmışsın bu çöküş sürecinde hızla üreyen virüsler metastaz yapıp
tüm vücudu sardığında sayıları 10'u bulan darbe türü kazan kaldırma
hareketlerinin istilasına maruz kalınabiliyor.
Peki, Osmanlı tarih
sahnesinden çektirildi de ne oldu, hiç kuşkusuz Yeniçerice kazan kaldırma
alışkanlığı son halkada eften püften sudan bahanelerle Türkiye Cumhuriyeti döneminede
sıçrayıp yoluna devam etmiştir. Bilindiği üzere Hacı Bayramda dualar eşliğinde
Osmanlı bakiyesi üzerine kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti devletinin heyecanı da
bir bambaşka duygu seliydi. Hatta milletçe bu kuruluş heyacanını yeni kan
tazelemek olarak algıladık bile. Ancak, sonra ki bir takım nahoş gelişmeler bu heyecanımızı
silip süpürecektir. Çünkü bir baktık ki,
tarihte tıpkı Yeniçeri usulü 'şeriat' adına
gerçekleştirilen kazan kaldırma hareketlerinin değişik versiyonu bu kez
Cumhuriyet döneminde bir başka hüviyette karşımıza çıkıverdi. Nitekim Yeniçeri
kazan kaldırma hortlamasının ilk nüvesini ‘Milli Şef’ döneminde bütün
çıplaklığıyla görmek mümkün. Öyle ki bu ilk nüve tek parti diktatörlüğü
şeklinde boy verip adeta milleti canından bezdirmiştir. Neyse ki dünyada bir takım
konjonktürel şartlara bağlı olarak gelişen demokratikleşme taleplerinin ivme
kazanmasıyla birlikte hele şükür çok partili döneme geçebilmişiz. Böylece tek
parti uygulamalarına son verecek hamle Menderes'in “Yeter artık söz milletindir”
çağrısında yer alan haykırış halkın umut ışığı oldu. Ve takvimler 1946
yılını gösterdiğinde bu necip millet gereğini yapıp yeni bir miladın fitilini
ateşlemesini bilmiştir. Amma velâkin malum karanlık güçler halkın büyük teveccüh
gösterdiği Menderes’e rahat nefes aldırmayacaklardır. Zira İsmet İnönü halkın kendisine
vermiş olduğu mesajdan ders alıp köşesine çekilmek yerine askeri tahrik etmeyi
yeğlemiştir, yetmedi DP iktidarını devirmenin derdine düşmüştür habire. Adı
üzerinde Milli şef, böylesi kafa yapısına
sahip bir liderden demokratik tavır beklenemezdi zaten. Tek parti dönemi
boyunca hürriyetten tek bir söz etmeyen malum karanlık çevreler çok partili dönemde
hemen hürriyet havarisi kesilip “Hürriyet
isteriz” sloganıyla ortalığı velveleye vermişlerdir. Meğer 'Hürriyet'
kavramı 27 Mayıs darbesine kılıf bulmak için kullanılmış. Ve bu nasıl
hürriyetten söz etmekse o süreçte başbakanın yakasına yapışılmış bile. Öyle ki
Menderes’in yakasına yapışıldığında
'Bundan daha iyi hürriyet mi olur'
diye verdiği cevapta meselenin arka planında asıl niyet açığa çıkar da. Öyle ya,
otoriter ülkelerde değil ülke liderinin yakasına yapışmak, sıkıysa emri altındaki yöneticilerinin yanına
yaklaşılsın, ya da bir çift söz söylemeye
kalkışılsın, hemen adamı kurşuna dizerler bile.
Anlaşılan o ki; çok partili hayata
geçişimiz asla Milli şefin iradesiyle gerçekleşmiş değildir, bilakis dünyada yeni
gelişen konjonktürel şartların zorlamasının bir sonucudur. Allah korusun CHP'nin
insafına muhtaç kalsaydık bu necip millete bırakın söz hakkı tanımayı, çok
partili hayatı bile bize çok görürlerdi. Zaten değil midir ki 1943-1944
yıllarında CHP Ankara İl Başkanlığı ve sonrasında Ankara Valisi olmuş Nevzat
Tandoğan ‘Bu memlekete komünizm
gelecekse onu da biz getiririz’ diyen bir zihniyet ürünü, o halde her şey
bunlardan sorulurmuşçasına hareket etmeleri gayet tabidir, şaşmamak gerekir.
İyi ki de I. ve II. Dünya savaşlarından sonra dünyanın geldiği nokta
çoğulculuktan yana gelişmiş, yoksa bu ülkeyi tek parti modeliyle sonsuza kadar
yürütme hevesinde olacaklardı. Bakın, Milli Şef uygulamalarına halkın tahammül
edemeyişi o kadar net açık ortadaydı ki;
çok partili hayata geçmekle birlikte aziz milletimiz CHP’nin ipini çekip
muhalefete mahkûm etmiştir. İşte milli iradenin gücü budur. Ne var ki iç ve dış
mihraklar bu milli irade güce çare bulmakta gecikmeyeceklerdir, halkın seçtiği
DP'yi bir darbe sonucu götüreceklerdir. Hatta darbe sonrası halkın iradesini
hiçe sayan bu zihniyet 27 Mayıs darbesini bayram ilan eder de. Onlar bayram
ilan ede dursunlar 'Rüzgâr eken fırtına biçer' gerçeği bu darbede de ilk yansımasını
gösterecektir. Nasıl mı? İşte önce 27 Mayıs darbesini yapan Milli Birlik
Komitesi kendi içinde patlak verip ikiye ayrılmakla, sonrasında ise bu komite
kademesi içerisinden İnönü karşıtı 14’ler grubu diye bilinen subaylar yurt
dışına sürgün edilerek elbet. Tabii bu arada Milli Şef cinliği bu ya hemen fırsattan
istifade alelacele yarım yamalak bohça misali kurdurduğu koalisyonla dizginleri
eline alacaktır. Peki, dizginleri eline aldı da ne oldu, iktidarda tam da istedikleri türden cirit
atamayacaklardır. Bu yüzden pekte rahat sayılmazlardı. Her ne kadar ordunun
içerisine yuvalanmış cuntadan bir kısmını bir süreliğine kullanmayı
başarabilmişlerse de, sonunda hem asker kanadından hem de halk tarafından içten
içe yükselen öfke selini dizginleyemeyecektir. Derken 27 Mayıs ihtilalinin baş
aktörlerinden diyebileceğimiz Talat Aydemir bile sonunda dayanamayıp İnönü’ye
karşı rahatsızlığını dile getirecektir. Bu demek oluyordu ki ihtilal
kışkırtıcılığı rüzgârını arkaya almak bir noktaya kadarmış, bunun birde fırtına
öncesi derin sessizliği vardı ki, tabii
bu bildiğimiz sıradan bir sessizlik değildi elbet, bu düpedüz Milli Şef
kurnazlığına karşı duyulan milletin derin sessizliğidir. Nitekim bu fırtınadan
önceki sessizlik zamanı geldiğinde yine sağ iktidarları iş başına getirmekle
kendini gösterecektir.
Ne acıdır ki, 27 Mayıs 1960 İhtilali halkın büyük sevgisini
kazanmış çok partili dönemin ilk başbakanı Menderes’i idam sehpasına
götürmüştür. Astılar da ne oldu, onu asanların isimleri çoktan hafızalardan
silinmiş ve unutulmuşta. Ama unutulmayan ve sürekli yâd edilenler vardı
ki, o da bu milletin derin sinesinde
taht kurmuş adam gibi adam diyebileceğimiz Adnan Menderes, Hasan Polatkan,
Fatin Rüştü Zorlu gibi abide şahsiyetlerdir. Dikkat edin adam gibi adamlar
diyoruz. Niye acaba? Çünkü onlar bu milletin bağrından kopmuş halkın gür seda
sesi demokrasi kahramanıdırlar. Üzücü olan şu ki gönüllerde taht kurmuş abide
şahsiyetleri unutturmak adına 27 Mayıs İhtilali okullarda devrim olarak okutturulmuştur.
Neyse ki halkın seçtiği bir başbakanın idam edildiği 27 Mayıs Bayramı
tedavülden kaldırılıp bu ayıba son verilmiştir. Belki de 12 Eylülde en işe yarar
icraat bulmak gerekiyorsa yaptığı tek iyilik milletin bağrında derin yara açmış
olan 27 Mayıs’ın bayram olarak kutlanmasına son vermiş olmasıdır. Son verilmesi
de gerekiyordu. Azcık akıl irfan sahibi böyle bir darbenin devrim olmayacağını
fark eder zaten. İşte bu yüzden Necip Fazıl 27 Mayıs7ı ‘Yoğurttan bir hükümete
mukavvadan bir hançer saplanmış’ ihtilal olarak tanımlamıştır. Nasıl devrimse pamuk gibi zarif bir hükümet
ihtilalle alaşağı edilebiliyor.
Evet, bu ihtilal 'Askeri Cunta-CHP-Medya' işbirliğine
dayalı bir darbedir. Dedik ya 27
Mayıs'ın akabinde hemen Milli Birlik Komitesi içerisinde çatlağın belirmesi ihtilal
kışkırtıcılığında asker kanadının bu işte nasıl kullanıldığının bariz
göstergesidir. Öyle ki, askeri kanattan 14’ler grubu hariç bu ülkeyi CHP'ye
teslim etmeye yeltenen NATO’nun emrinde bir askeri cunta tarafından
gerçekleştirilen darbeden başkası değildir. Nitekim ihtilal sonrası Türk
Silahlı Kuvvetlerinin tarafsızlığına gölge düşürecek gelişmelerden rahatsız
olan Milli Birlik Komitesi (MBK) içerisinden 14 üyenin tavır sergilemesi bunu
teyit ediyor. Tabii böyle bir tavır sergilemek bir bedel gerektiriyordu. Ki; 14’lere bu bedel sürgün edilerek ödetilir.
Düşünsenize ortada öyle gözü dönmüşlük bir oyun vardı ki, çirkin emeller uğruna
kendi komite kademesinde silah arkadaşlarını bile sürgün edebiliyorlar.
Peki, çirkin emellerine ulaştılar
mı? Kısa vadede olsa tabii ki emellerine
ulaştılar, hiç yoktan kendileri açısından engel gördükleri Menderes, Hasan
Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu ortadan kaldırılmıştır. Ama uzun vadede 27 Mayıs’ın
bir devrim olduğu yalanı maya tutmayacaktır.
Nitekim ileri ki dönemlerde 'evdeki hesap çarşıya uymaz' misali bir durum vaziyetle
karşılaşacaklardır. Malum, 14’lerin tasfiye edilip sürgün edilmesiyle önlerinin
açık olacağını hesap edenler seçime gidildiğinde milli iradeden gerekli şamarı
almışlar da. Halk bu uyduruk devrim masalına pirim vermeyip, ibre yine sağ
iktidarlardan yana işlemeye başlayacaktır,
sol zihniyetse her zaman olduğu gibi yine bekleme salonuna alınacaktır. Artık
bundan böyle halkımız sola yüz vermemeye kararlıdır. Tabii kararlı oldukça da
bu malum çevreler boş durmayıp sürekli askeri kışkırtarak her on yılda bir demokrasimizi
kesintiye uğratmakta geri durmayacaklardır. Derken kınında durmayan bu güruh millete 12
Mart, 12 Eylül, 12 Mart, 28 Şubat, 15
Temmuz süreçlerini yaşatacaklardır.
Maalesef
halkın iradesini içine sindiremeyenler bunca Yeniçeri usulü kazan kaldırmalardan
ders almamış olsalar gerek ki her boşlukta asker üzerinden “Cumhuriyeti yaşatmak ve kollamak” ya da Pensilvanya güdümlü “Yurtta Sulh”
sloganının ardına sığınarak yeni Yeniçeri usulü kazan kaynatabiliyorlar.
Rüzgâr eken fırtına biçer sözü 12
Eylül, 28 Şubat, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz içinde geçerli akçe. ihtilale
davetiye yağdıranlar ihtilal sonrası demokrasiyi arar oldular. Nasıl arar
olmasınlar ki, 27 Mayıs 1960 ihtilali
hem millete hem de DP’ye yapılmış bir darbeydi, ancak 12 Eylül öyle değildi, bu
kez terazinin bir kefesine sol kesimde konulmuştur. İlginçtir terazinin
kefesinde kendini gören sol, ancak Turgut Özal'ın başbakanlığı döneminde 12
Eylül'e reddiye döşeyebilmişlerdir. Eeh ne yapsınlar, evdeki hesap çarşıya uymayınca reddiye
döşemeleri gayet tabiidir.
Artık bunca yaşananlardan sonra bir
takım aklı evveller aklını başına toplayıp bir türlü ordu içinde darbe yapmanın
zevkine alıştırılmış bir takım komutanları kullanmaktan vazgeçmiyorlar. Dedik
ya, dün nasıl ki Osmanlıda ‘şeriat’ kavramı kullanılarak bir takım darbe girişimleri
vuku bulmuşsa bir bakıyorsun Genç Türkiye’mizde de kimi zaman özgürlükler
bahane edilerek 27 Mayıs Askeri Darbe, sağ-sol çatışması bahane edilerek 12
Eylül Askeri Darbe, laiklik bahane edilerek 28 Şubat Postmodern darbe yapılabiliyor.
Birileri 28 Şubat için meselenin
irtica olduğunu sana dursun işin aslı astarı hiçte öyle değil, bilakis çıkar
paylaşımı uğruna yapılan düpedüz bir Postmodern darbedir. Nitekim 28 Şubat
Postmodern darbe sonrasında batık bankaların yönetim kurullarından darbecilerin
çıkması bunu teyit ediyor. Öyle ki
irtica filan bahane gerçekte gizli ajandalarında çıkarları gereği 28 Şubata
karşı çıkanları andıçlayarak ezdiler, 28 Şubatın amigoluğunu yapanlar da rüsva
edildiler. İşte rüsva edilmişliğin en tipik örnek ismi ve Medya patronu Dinç
Bilgin'dir. Postmodern darbeye çanak tutup 28 Şubat sürecinin o sisli
atmosferinde devlet kasasından nemalandılar da ne oldu, 28 Şubat sonrası haksız
edindikleri kazançlarının uçtuğunu gördüler.
Aman Allah'ım neydi o günler, Tasarruf Mevduat
Sigorta Fonu (TMSF) tüyü bitmemiş yetimin hakkını alabilmek için canhıraş
mücadele vermişti. Alacakları bir çırpıda tahsil etmek hiçte kolay olmadı, kiminin mallarına haciz konularak, kimine
ödeme planı çıkartılarak geçmiş yaralar sarılmaya çalışıldı. Bu ülkenin kanını
öyle sülük gibi emmişlerdi ki işbirliğine girmedikleri iç ve dış güç
kalmamıştı. Düşünsenize başbakanı bile pijamayla karşılayacak pozisyon
almışlardı. Umulur ki o günlere bir daha dönmeyiz. Hoş doğrusu aralarında bu
yaptıklarından pişman duyduğunu itiraf edenler de vardı, ama olanlar olmuş, her
şey bitmiş ve nice çamlar devrildikten sonra pişman olmuşlar neye yarar ki.
Önemli olan burnumuzun dibine kadar dayanmış pis kokuları zamanında berhava
edecek basireti gösterilebilmekti. Tam aksine Türk Silahlı Kuvvetleri gerek bir
takım rantiye odaklarınca, gerek bir kısım medya, gerekse statükocu partiler
kanalıyla kışkırtılarak ihtilal düğmesine basmak hedeflenmiştir. Maalesef ihtilal kışkırtıcılıyla Türkiye suni
gündemlere kurban verilmiştir. Anlaşılan o ki, iç ve dış zinde mihraklarca
ülkemiz sağcı-solcu, laik-anti laik, Sünni-Alevi, Türk-Kürt ikilemleri
oluşturularak cennet vatanımız cehenneme çevrilmek istenmiştir. Oysa bizim
kültür birikimimiz ikilem yapılar oluşturmaya izin vermez, çünkü biz farklı
kimliğe sahip insanlarla bir arada yaşamaya alışmış bir milletiz. Bu yüzden
bizim dışındakileri öteki görmeyiz. Şu an bizim öteki olarak göreceğimiz olsa
olsa fikirlerin tartışmasından korkan statükocu çevrelerle darbe severler olmalıdır.
Biz biliyoruz ki hem sağda hem de solda değişimden yana, demokratik katılımdan
yana, dünyada adından söz ettiren Türkiye’den yana entelektüellerimiz var
oldukça darbe severlerin hevesleri kursaklarında kalacaktır, bu böyle biline.
Peki ya 28 Şubat sonrası durum
vaziyet nasıl? Malum, halkın büyük teveccühünü kazanmış Tayyip Erdoğan iktidarında
artık darbe dönemlerinin kapandığını sandığımız noktada bir bakıyorsun; Cumhurbaşkanının seçilmesini sabote etmeye
yönelik 27 Nisan e-muhtıra denemesi, birkaç
ağaç bahane edilerek Taksimde Gezi Parkı
çıkarması, Soma maden faciası bahane edilip hükümeti itibarsızlaştırmak
suretiyle alaşağı etme girişimlerine kalkışılabiliyor. Yetmedi Pensilvanya
kaynaklı paralel ihanet çetesince önce 17-25 Aralık, sonrasında Cumhuriyet
döneminin en kanlı 15 Temmuz darbe girişimi yapılabiliyor. Adamlar baktılar ki
kırk yıldır sızma faaliyetleriyle edindikleri birikimler Cumhurbaşkanımızın
kararlı duruşuyla inlerine girilip bitirilecek noktaya gidiyor, birikimlerinin heba olmaması uğruna Meclis, Emniyet,
MİT gibi hassas kurum binalarının bomba yağdırmaktan tutunda, halkın üzerine bile
tank sürüp iki yüzü aşkın insanımızı şehit etmeyi göze alabilmişlerdir. İşte
yurt içi ve dışı bankalarda milyar dolarlara hükmeden bu örgütün geldiği nokta
kan dökmek olmuştur. Meğer kırk yıl öncesinde çıkarttıkları Sızıntı dergisi
bilimsel görünme maskesi altında sızma faaliyetiymiş. Evet, sızma mızma derken Aksiyon dergisiyle
aksiyon hale gelme sinsi becerisi, Zaman gazetesiyle de zamansız bir darbe
girişimi neticesinde halkın bariyerine takılıp Samanyolu yolculukları saman
alevi olmuştur. Tabii yinede her şey bitmiş sayılmaz, Cumhurbaşkanımızın
çağrısına kulak verip meydanları diri tutmalı. Çünkü tabiat boşluğu
sevmez, her ne kadar sayıca az olsalar
da bikere ortada milyar dolarlara sahip ve uluslararası taşeronluğa soyunmuş
bir yapı var. Dolayısıyla Türkiye düşmanı dış güçler devletin silahını,
uçağını, tankını halkın üzerine doğrultan bu ihanet şebekesini ellerinde tuttuğu
bu maşayı ve kozu sonuna kadar kullanmayı ihmal etmeyeceklerdir. Ne zaman ki bu
koz maşa işe yaraşamaz hale gelir, işte o zaman bu koz kartı buruşuk kâğıt
mendil misali buruşturulup atacakları muhakkak. Şuan bize düşen süper güçlerin paçavra
halde atacağı günü beklemek olmamalı, Cumhurbaşkanımızın çağrılarına icabet
edip meydanları boş bırakmamak olmalıdır.
Bunca yaşanan darbe ve darbe girişimlerinden şunu gördük ki meğer
irtica, laiklik, hoşgörü falan filan hep işin kılıfı. Düşünsenize başlangıçta
hoşgörü kılıfı altında devletin tüm kademelerine konuşlanıp sonrasında malum
karşımıza paralel devlet yapılanması olarak çıkabilmişlerdir. Altın nesil, Türkçe
olimpiyat, Bank Asya, açtıkları Türk okulları gibi temalarla yumuşak
karnımızdan içimize sızıp sonrasında Paralel Devlet oluşumu için düğmeye bastıklarında
karşımızda önce MİT Tırlarını durdurmaya yeltenen, en nihayetinde 15 Temmuz kanlı darbe girişimi
neticesinde tanklarla bombalarla canavarlaşan gözü dönmüş Fetullahçı Terör
Örgütü (FTÖ) gerçeği ile yüzleşiverdik.
Evet, bizi içten içe düşündüren tehlike
ne sağ, ne sol, ne şu, ne bu, bizi
düşündüren Pensilvanya'dan talimat alan Haşhaşiler ve statükocu zihniyetin
galebe çalması düşündürmelidir. Nasıl düşünmeyelim ki 2023 Türkiye hedefimizi
baltalamak için eteklerinde dökecekleri her ne taş ne varsa dökmekteler. Aslında bu bir sapkınlıktır, bu bir
statükoculuğun galebe çalma hadisesidir. Çünkü biz hadim devletten yana tavır
koyarken onlar paralel devletten yana tavır sergilemekteler. Onlar sergileye dursun eninde sonunda mutlaka
rüzgâr eken fırtına biçmektedir. Bu
veciz söz dönüp dolaşıp ihtilal severlerin tıpkı 15 Temmuzda olduğu gibi can
evinden vurmakta. Bu fırtına statükocuları tarihin harabelerine gömecektir. Türk’ün
dirilişi diyebileceğimiz sivil toplum hareketlerinin ayak seslerinin günden
güne artması bu muştuyu veriyor da.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2355/ruzgr-eken-firtina-bicer.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder