KUR’AN’DAN
İLHAM ALIP ASRIN İDRAKİNİ AYDINLATMAK
SELİM GÜRBÜZER
Kur’an insanlığa en son nüzul
olmuş kelam-ı kadimdir. Üstelik
kendinden önceki vahy olunmuş suhuf ve kitapları da bünyesinde toplayan ve aynı
zamanda har asrın idrakini aydınlatan tek ışık kaynağıdır. Yeter ki insanlar bu ışığa idrakini yöneltsin
ruhunun susuzluğunu gidereceği muhakkak. Her ne kadar İbni Sebe’den Salman
Rüşti'ye ve Peygamberimizi aşağılayan Danimarka karikatür krizine uzanan
halkada bir takım şer odaklarının insanlığa ışığa yönelmelerinin engelleme girişimleri
hız kesmese de Kur’an’ın ışığı kıyamet kadar tüm insanlığın idrakini
aydınlatmaya devam edeceğine inancımız tamdır. Kur’an sadece insan idrakini mi
aydınlatır, hiç kuşkusuz kapkaranlık
gönülleri de aydınlatıp ışığı gök kubbede yankı bulur da. Bu öyle bir ışıktır
ki, nüzul olduğundan bugüne
durduramadıkları gibi kıyamete kadarda bu ışığı asla söndürmeye güç yetiremeyeceklerdir.
Zira Allah’ın (c.c) Kur’an’da “Nurumu
tamamlayacağım” diye beyan buyurduğu vaadi bunun teyididir.
Düşünsenize Yahudiler geçmişte
Hıristiyanlara yaptıklarını şimdilerde Müslümanlara yapmaktalar. Onlar
yapadursunlar, bize tüm insanlığa Kuran’ımızla buluşturup soluk olmak düşer.
Nitekim bir zamanlar gayrimüslimler, bizimle birlikte bir arada huzur
içerisinde yaşayıp asla ve kat’a Müslümanların baskısına maruz kalmadıkları
gibi mal ve can güvenlikleri de kanunnamelerimizle himaye altına alınmıştır. Tarihe şöyle bir göz attığımızda savaşlarda
esir düşenler ve eman dileyenler bir takım hukuki haklarla desteklenmenin yanı
sıra yaşamaları da güvence altına alındığını görürüz hep. Hatta kurtuluş akçesi
denen cizye ve fidye vs. türünden bir takım vergileri ödeme imkânı olmayanların
ise bir bakıyorsun devlet bütçesinden karşılanan ödeneklerle temel haklardan
mahrum edilmediklerini müşahede etmekteyiz. Anlaşılan o ki, bu topraklarda bizimle beraber
yaşayan her kim olursa olsun yediden yetmişe hemen her insana dokunuşumuzla
birlikte abad olurlardı. Şefkat elimiz değil diriye ölü insana bile uzanıp
medeniyet nedir tüm insanlık bizden öğrenmiş oluyordu. Öyle ki, fethettiğimiz
topraklarda, yani İslam mührünün damga vurduğu her coğrafi alanda birlikte bir
arada yaşadığımız gayrimüslimler memur olabildikleri gibi ticaret yapıp mal mülkte
edinebiliyorlardı. Hatta oldu ya, azınlıklardan her hangi biri ölmüş olsa mali
hakları asla zayi olmayıp hakkı baki kalırdı. Nasıl ki, varisi olmayan bir
Müslüman’ın malı Beytü’l Mal’a (hazineye)
aktarılıyorsa, aynen öyle de bir zimmînin malı da kendi dindaşlarına aktarılıyordu.
Böylece Kur’an ışığında hüküm süren ulu’l-emirlerimiz yeryüzüne İslam’ın adalet
kılıcını hâkim kılmanın huzuruyla devletini ve ülkesini yaşanılır bir iklim ve
güvenilir bir liman haline getirmiş oluyorlardı.
Peki, Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki
gerek ticari, gerek sosyal, gerek siyasi, gerekse kültürel alanlarda yürütülen ilişkiler
iyi hoşta, bu arada İsrailiyat kaynaklı haberlerin tefsirlerimize sızmasına ne
demeli. İşte tarih boyunca Müslümanlarla ehl-i kitab arasında bir arada yaşamışlığımızdan
olsa gerek bu tür haberler tefsirlerimize sızabiliyor. Öyle ki, Ömer Nasuhi
Bilmenin tefsirinde bile bir bakıyorsun bugünkü ilmi gerçeklerle bağdaşmayacak
Yunan’lı Batlamyus’un yürürlükten kalkmış teorilerine pekâlâ denk
gelebiliyoruz. Bu tür teoriler tefsirlerde nasıl yer edinmiş doğrusu bizde şaşkınız.
Kaldı ki, değil Batlamyus teorisini bizim kabul etmemiz, batı dünyasından Nicolaus Copernicus bedel
ödeme pahasına Batlamyus’un tam aksine dünya ve diğer gezegenlerin güneş
etrafında döndüğünü ortaya koymasıyla birlikte batı dünyası da uyanmış durumda.
Evet! Bir kez daha söylemekte fayda var; Batlamyus deney ve gözlemden uzak teorileriyle,
yani dünyanın sabit olduğunu, dört mevsimin güneşin hareketinden kaynaklandığı
şeklinde ileri sürdüğü tezleriyle dünyayı yeterince oyalayacağı kadar oyaladı
zaten, dolayısıyla modası geçmiş ve çürütülmüş tezlerin sil baştan yer
edinmesine fırsat vermemek gerekir. Ama gel gör ki; bu ve bunun gibi
yürürlükten kalkmış teoriler bilimsel gerçek verilermişçesine bir şekilde tefsirlerde
yer almış gözüküyor. Hatta Tibyan tefsirinde bir bakıyorsun “Zuhre
adlı bir fahişeye Allah gazab etmiş, onu taşlatmıştı (Zühre yıldızı yıldıza
tahvil edilen bir kadındı) ifadeleri sanki Kur’an
ayetinin bir açıklaması haberiymiş gibi yer almıştır. Oysa anlatılan hadise İsrailliyat
ve Yunaniyet kaynaklı bir haberdir” (Bkz.
Haricilik ve Şia Taha Akyol s.231).
Neyse
ki, başta Beydavi olmak üzere Elmalı
Hamdi Yazır gibi daha birçok müfessirin yazdığı tefsir kitaplarına baktığımızda
arzın yuvarlaklığına dair ifadeleri gördüğümüzde yüreklerimize su serpip “oh be hele şükür” diyebiliyoruz. Mesela bu minvalde yazılan Gazi
Ahmed Muhtar Paşa’ya ait ‘Serair ül-Kur’an Fi Tekvin ve ifna İbadet il-Ekvan’ adlı
eser de yine yüreklerimize su serpen cinsten diyebileceğimiz kaynak bir eserdir.
Nitekim bu kaynak eserde Zumer Suresi ayet-5’te geçen gece ve gündüzün
birbirini örtmesiyle ifadelendirilen ‘yukevvirul’
ibaresi dünyanın bir sarık misali devri âlem eylediği manasına gelebileceği
vurgulanarak dünyanın yuvarlak (küremsi) oluşuna dikkatlerimiz çekilir de. Hakeza Muslihuddin Mustafa bin Şemseddin el Karahisari’ye
ait ‘Ahterî Kebir’ adlı eserde “Ardından
yeri yayıp döşedi” (Nazirat, 30) diye
zikredilen ayette geçen 'deha' ibaresinin
deve kuşu yumurtasının (dahv-dahy) küremsi benzetimi manasında bir izahatla dikkatimiz
çekilir. Ve kitabın 301. Sayfasında şöyle denilir: “Dahy, bir nesneyi yayıp
döşemek. Cenâb-ı Hakk’ın; ‘Ve’l-arda ba’de zâlike dehâhâ’ kavl-i şerifi de bundandır ki, döşeyip
yayıldı demektir. Deve kuşunun yumurtladığı yer de ‘Medha’n-neâme’dir.”
İşte yukarıda belirtilen kaynak eserlerden
hareketle dünyanın elips şeklinde olduğu kanaatine varırız da. Yetmedi bu hususlarda Sabit bin Kurra, Benû
Musa Kardeşler ve daha nice İslam âlimlerinin eserlerine bakıldığında da
dünyanın yuvarlak olduğuna dair daha nice kayda değer bilgilerin varlığını görmek
pekâlâ mümkün. Şu bir gerçek;
Peygamberimiz (s.a.v) ehl-i kitabla
ilgili haberler hususunda ümmetini çok önceden bilgilendirmiş kutlu bir elçidir.
Amma velâkin, ümmet olarak dile
getirilen uyarılardan pekte ders almış gözükmüyoruz. Besbelli ki, Ehl-i kitab bildiğimiz
Yahudi ve Hıristiyanlarla karşılıklı beşeri münasebetlerimizi sürdürürken o
arada bir şeyleri gözden kaçırmışız ki, birtakım asılsız uydurma haberler, görüş
ve düşünceler tefsirlere sirayet edebilmiştir. Düşünsenize Ahmet İbn-i
Hanbel’den rivayet edilen bir hadiste Resulullah (s.a.v)’in ümmetine yönelik
söylediği “Ehl-i kitaba hiçbir şey
sormayın. Kendileri sapkın olan bu adamlar sizi asla doğru yolu iletmezler.
Sizler de (ehli kitaba sorduğunuz ve
cevap aldığınız takdirde onları tasdik veya tekzipten dolayı) ya hak olan bir şeyi yalanlamış veya batıl
olan bir şeyi doğrulamış olursunuz. Allah’a yemin ederim ki eğer Musa sağ
olsaydı bana iman edip yoluma uymaktan başka çare bulamazdı” uyarılarına
rağmen ümmet olarak bu gün olmuş halen gaflet uykusundan uyanamıyoruz. Oysa rivayet edilen bu hadis-i şerifler
ümmetin kulağına küpe olmalıydı. Hadi varsayalım ki küpemizi kaybedip gaflete dalsak
bile ortada asıl başvuracağımız Kur’an’ımız ve hadis külliyatlarımız varken
İsrailiyat haberlere merak salıp balıklamasına dalmakta neyin nesidir. Hem kaldı ki bu tür haberlere yer verilecekse
de bari hiç olmazsa Kur’an ve hadislerin mana ve ruhuna uygun bir şekilde
kaynağının da İsrailiyat olduğu belirtilerekten alınsaydı en azından bu denli
zarar görmezdik. Maalesef ince eleyip sık dokuyamamanın ceremesini sonunda tüm
ümmet-i Muhammed çekmekte.
Peki, iyi hoşta yukarıda anlatılanlar
Peygamberimiz (s.a.v)’in “Onlar tarafından
anlatılanları ne tasdik ve ne de tekzip ediniz” ve “Ben-i İsrail’den haber nakletmenizde beis yoktur” diye beyan buyurduğu hadisleriyle çelişmiyor
mu? Elbette çelişmez, bikere hadis-i
şerifte geçen 'beis yoktur' ibaresi mutlak
emir manasına bir ifade değildir. Şayet emir içeren bir ifade olsaydı tüm
İsrailiyat haberlerin tefsirlerimizde kaynak olarak gösterilmesi icab ederdi. Oysa Kur’an ve hadis hiçbir kaynağa ihtiyaç duymayacak
derecede iki güçlü başucu kaynağımızdır. Yeter ki, Kur’an ve hadis kaynağı
içerisinden tıpkı okyanusun derinliklerinde ince çıkarırcasına bilgi
çıkarmasını bilelim, bak o zaman Kur’an ve hadis dışı hiçbir haber kaynağına
merak salmayız da. O halde doğru haber
kaynağımız Kur’an ve hadis üzerine yol kat etmemiz için bir bilenle de yol
almak gerekir. Dahası Edille-i şer’iyye çerçevesinde kendimize istikamet tayin
etmemiz icab eder. Buna mecburuz da.
Bu arada şunu belirtmekte yarar var: İsrailiyat
haberlerin tefsir kitaplarında yer almasında sırf gaflete dalışımızla
sınırlandırmak doğru bir tutum olmaz. Hiç kuşkusuz bunda kassaslarında (cami vb. yerlerde halka hikâye anlatan
kişiler) dahli vardır. Nitekim aslı
astarı olmayan hikâyelerin bir kısım kassaslar tarafından Edile-i şer’iyye ölçüsünün
dışına taşaraktan halka ballandıra ballandıra anlatılmasından bunu anlamak
mümkün. Üstelik kıssa anlatırken de tamda
tıpkı bir zamanlar adından Hoca Efendi diye söz ettiren FETÖ elabaşısı gibi duygu
sömürüsü bir üslupla ve gözyaşı dökerekten Müminler galeyana getirilmek
suretiyle anlatılmakta. Sadece anlatımla kalınsa belki gam yemeyiz, icabında bir
bakıyorsun yazar, çizer, hatta ilim erbabının da gözünden kaçıp kitaplara bu
tür haber ve kıssalar sızabiliyor. Elbette
ki, hatasız kul olmaz, her türlü
kusurdan, noksanlıktan münezzeh olan sadece Yüce Allah’tır. Burada önemli olan ilmi çalışmalara kaynak teşkil
edebilecek nitelikte alınacak olan haber ve verilerin edille-i şeriyye mihenk
taşından (testinden) geçirme noktasında azami derecede hassasiyet göstermek çok
önem arz etmekte. Yeter ki, bu azami
gayret ve hassasiyet esirgenmesin gayri ihtiyari oluşan ufak tefek hatalar göz
ardı edilir de. İşte bu bilinç doğrultusunda İsrailiyat meselesini de:
-İslam’a uygun olan
İsrailiyat,
-İslam’a uygun olmayan İsrailiyat
-Tasdik ve tekzip edilmemiş İsrailiyat
şeklinde üç ana başlık altında incelemekte fayda vardır. Derken bu tasniflemeyle birlikte ilim
adamları tarafından İsrailiyat kaynaklı haberler kılı kırk yararcasına ince
eleyip sık dokunup öyle hüküm vermeleri gerekir.
Bizim açımızdan ise dikkat etmemiz gerektiren
husus; Kur’an ve sünnet ışığında mihenk
taşına vurulacak haberin doğruluğundan emin olmak çok mühimdir. Aksi halde Kur’an
ve sünnete dayandırılmaksızın ortaya atılan her haberi doğruymuşcasına tasdik
edip Allah muhafaza istikametten sapmamıza yol açabilecek bir çıkmaz bataklığa sürüklenebiliriz.
En iyisi mi biz, yol yakınken her türlü
haber karşısında ihtiyatı elden bırakmayaraktan kendimizi korumaya alalım ki,
bataklığa düşmekten kurtulabilelim. Kaldı ki bizi bataklığa düşmekten koruyacak
hali hazırda kaynakta önümüzde duruyor zaten. Malumunuz bu koruyucu kaynak Ümmet-i
Muhammed’in tümünü her türlü fitne ve bilgi kirliliğine karşı uyanık tutabilecek
donanımına haiz, aynı zamanda Edille-i
şeriyyenin ana gövdesini oluşturan Kur’an ve hadisten başkası bir kaynak değil
elbet. Madem öyle, tüm Ümmeti Muhammed
fert fert herhangi birimizin kılına bir zarar gelmemesi için pusulamız edille-i
şeriyye kaynaklarımızın dışında her türlü bilgi ve haber kırıntısına balıklamasına
dalmamak gerekir. Dahası hakkında ne
tekzip ne de tasdik edilmiş İsrailiyat haberlerin tefsirlere sızmaması için
uyanık ve dikkatli olmamız icab eder. Hatta
ve hatta sadece hassas olmak yetmez, bu tür haberlerin ulu orta mevzu edilmesine
de fırsat vermemek lazım gelir. Zira Peygamberimiz (s.a.v) bu hususta şöyle
beyan buyurmaktalar: “Ehli Kitaptan bir
şey nakletmediğinizde üzerinize bir günah terettüp etmez.”
Malumunuz Kur'an ayetleri ayrıntılardan uzak,
daha çok mesaj yüklü ayetler içerir. Bu
yüzden, Kur’an’da pek çok husus uzun uzadıya tafsilatlı anlatılmaz, özü verilir.
Bu noktada sadece istisna kabilden ancak İncil ve Tevrat’a göre kıssaların biraz
daha kapsamlı olarak zikredildiğinden söz edilebiliriz. İşte tam da bu noktada şunu rahatlıkla söyleyebiliriz
ki; madem Kur’an’da zikredilen kıssalar
ehl-i kitaba nisbeten daha ayrıntılı verilmiş, o halde İsrailiyat kaynaklı
kıssa ve haberleri hiç gereği yokken durduk yere kendi öz kitaplarımızda yer
vermeye ne gerek vardı ki. Kaldı ki Müberra Dinimiz ehl-i kitabın tahrif ve
bozulduğunu bildirmekte de. İşte bu gerçeğe rağmen yine de bir bakıyorsun Kuran
ve sünnetle taban tabana zıt İsrailiyat haberleri bir şekilde destursuz bir
şekilde tefsirlerimize girebiliyor. Neyse ki ilmiyle amil olmuş rabbani âlimler
Kuran ve sünnete bağlılıklarından taviz vermeksizin dinde olmayan ne kadar dogma
bilgi kirlilikleri ne kadar sonradan eklemeye çalışılan değişiklikler varsa tüm
bunlara bidat olarak baktıklarından son derece titiz davranıp medreselerin ve
dergâhların kapısından içeri girmesine geçit vermemişlerdir. Hele tek bir bidatte olsa hak kapılarından
içeri girmeye görsün surda bir gedik açacağı muhakkak. İşte Rabbani âlimler bu
gerçeğin farkında oldukları içindir günün moda rüzgârlarına kapılmak yerine İslam’ın
ana caddesinde yürüyerekten sırat-ı müstakim üzere yaşamayı yeğlemişlerdir hep.
Buna mecburlar da. Çünkü İslam’da ana
caddeden sapmak ve aynı zamanda Kur’an ve hadiste olmayıp da sonradan eklenmeye
çalışılan her türlü değişiklikler bidat olarak telakki edilir. Nitekim Şahı Nakşibend Hz.lerine takip ettiği
tarikatın yol ve yordamından sual edildiğinde verdiği cevap çok manidardır. Ve
şöyle demişlerdir: “Bizim yolumuz
sünnetleri ihya etmek bidatlerden kaçınmaktır.”
Öyle ki, İmam-ı Rabbani Hz.leri bu husustaki hassasiyetini mealen şöyle
dile getirmiş de: “Bütün dünyanın bizim
yolumuza bir bidat karşılığında geleceğini teklif etseler, tarikimize tek bir
bidat almayız.”
Evet, gerçektende bu müthiş sözler aynı zamanda kararlı
bir duruşun göstergesi de. Hani büyüklerimiz etrafına öğüt verirken hep derler
ya; kemmiyet (nicelik) önemli değil keyfiyet (nitelik) önemlidir diye, aynen öyle de bizlerde
büyüklerimizin izin iz bilip kuru gürültü kalabalık yığınlar olmaktansa sayıca azda
olsa hayırhah kitlelerden olmayı tercih etmemiz gerekir. Zira Sultan Alparslan yıllar
öncesinden “Biz bidat nedir bilmeyen
temiz Müslümanlarız” demek suretiyle bizim bu dileğimizi yerine getirmiş
bile. Sakın ola ki; bizim bu dileğimizden hareketle günümüz teknolojisine
kapalı olduğumuz anlamı çıkarılmasın. Bikere teknolojide bidatlik söz konusu
olamaz, bidat ancak ameli konularda olmakta. Nasıl mı? Teknolojik bidatin olamayacağı şundan belli, bir
kere Peygamberimiz (s.a.v) döneminde otomobilin yerine deve vardı. Yani o
dönemin en üst seviyedeki teknolojik binek deveydi. Dolayısıyla o günün şartlarında Allah Resulü
deveye bindi diye bugünde deveye binilecek diye bir temel kural olamaz. Bu yüzden teknolojik gelişmeler asla bidatin
konusu olamaz diyoruz. Kaldı ki,
teknoloji de Yüce Allah’ın Sanî
sıfatının tecelli dairesinin tezahürü bir gelişim hamlesidir. Zaten
Sanî ismin lügat anlamı yaratan demek, yani ortaya şahika sanat ve eser koyan
demektir. Dolayısıyla insanoğlu bu sıfatın tezahürü olarak teknolojik
hamlelerde bulunması gayet tabi bir durumdur. İnsanın kendi kendine ibadet
değişiklikleri ihdas etmesi ise İslam’da bunun adı bidat olarak karşılık bulur.
Ki, istenmeyen bir durumdur bu.
Hiç kuşku yoktur ki; dünyada eşi ve benzeri olmayan tek kutsal kitab
Kur’an-ı Kerim’dir. Düşünsenize sahasında
eşi ve benzeri olmayan mukaddes kitabın beyanlarına muhatab olmakla şereflenmişiz
ama gel gör ki İsrailiyat kaynaklı haberlere merak salabiliyoruz. Oysa Kur’an her daim başucumuzda nur olarak
parlayan tek esenlik kaynağı yıldızımızdır. Yeter ki o parlayan esenlik kaynağı
ışıktan istifade etmesini bilelim, bak o zaman bir daha İsrailiyat kaynaklı haberlere
ve kıssalara merak sarar mıyız? Şayet Kur’an’dan
istifade edemiyorsak yine biliniz ki o bize ait bir meseledir, bu problemimizi ve meselemizi asla Kur’an’a
mal edemeyiz. Zira Kur'an-ı Mu’ciz-ül
Beyan bir nur, bir ışık, bir sırdır. Olur ya, belki kendi kendimize, madem
Kur’an bir nur, bir ışık, bir sır o halde vücut iklimimizde nuraniyet niye oluşamıyor
diye de düşünüyor olabiliriz. Hatta yetmedi kendi kendimize (hâşâ) ayetlerin
nuraniyeti mi ortadan kalktı da uyanışa geçemiyoruz şeklinde kuşkuya da kapılmış
olabiliriz. Dedik ya, maalesef tamamen bizimle alakalı problemdir bu. Elbette
ki, ayetler her zaman başımızın ucunda bir nur olarak ışıldamakta, ışıldaması
kıyamete dek devam edecekte, ancak gönül penceremizi ve ilahi idrak kapımızı sürekli
olarak kapalı tutmamız, Kur’an ayetleriyle uyanışa geçmemize mani olmakta.
Hatta Kur'an'ı tilavet kurallarına göre çok güzel okusak bile bir bakıyorsun
okuduğumuz ayetler tüm vücut iklimimizde sadece bir ses ya da bir tılsım olarak
yankılanmakta. Bu demektir ki alıcılarımız zayıf olduğundan vericilerden gelen
sinyallere kapalı kalabiliyoruz. Duyarsızlığımıza ve kapalılığımıza son vermek
için mutlaka gönül dünyamızı ve ilahi idrak kapımızı iri ve diri tutmamıza
vesile olacak Kur’an ahlakıyla boyanmış Rabbani âlimlerin rahle-i tedrisatından
geçmemiz gerekmektedir. Malum olduğu üzere
irşad olmadan gönül penceresi ve ilahi idrak kapısı asla açılamıyor. İlla ki irşad olmamız icab eder. Neydik edip başımızı
gömdüğümüz kumdan çıkarıp bir Yunus misali mutlaka uyanışımıza vesile olacak
kapılara yönelmemiz gerekir.
Evet, uyanışa ve dirilişe geçemeyişimizin arka
planında gönül penceremizi ve ilahi idrak kapımızı sürekli olaraktan kapalı tutma
handikabımızdan kaynaklanan bir durumdur. Şayet dünyanın neresinde bir Müslüman zeril ve
sefil bir haldeyse biliniz ki; başucumuzda nur olarak parlayan ışığa duyarsız oluşumuzun
neticesinin doğurduğu sancıdır bu. Tabii ki Kur’an’ı Kerimi duvarda sürekli süs
olarak asılı tutaraktan ışığından faydalanılmazsa olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik
ki. Oysa Kur’an süs olarak duvara
asılsın diye nüzul olmadı, bilakis Kur’an yaşansın diye nüzul olmuştur. Nitekim
Kur’an ahlakıyla boyananların yaşayışına baktığımızda, ayetlerin nurani
tecellilerinin ışıldamasını onların üzerlerinde pekâlâ görebiliyoruz. Gerçektende
o’nlar göründüklerinde Allah’ı hatırlatırız da.
Öyle ki, ayeti celilerin nurani tecellileri alınlarında nur halinde
parıldayıp görenleri kendilerine bend ederler de. Az gittik uz gittik derken bu arada Mehmet
Akif’ İslam dünyasının bir an evvel üzerindeki kara bulutları atıp dirilişe
geçmesi için şu mısralarla dile getirmekten kendini alamaz da:
“Doğrudan
doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı
İnmemiştir hele Kur’an,
Bunu hakkiyle bilin,
Ne mezarlıkta okunmak,
ne de fal bakmak için.”
Velhasıl-ı kelam, gafletten uyanamayışımızın (intibaha gelemeyişimizin) sebebi hem gönül
penceremizi hem de ilahi diriliş kapımızı kapalı tutmamızdan ötürüdür. Unutmayalım
ki, Yüce Allah’ın beyan buyurduğu veçhiyle; Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura ermekte..
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4208/kurandan-ilham-alip-asrin-idrakini-aydinlatmak
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4208/kurandan-ilham-alip-asrin-idrakini-aydinlatmak
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder