MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
SELİM GÜRBÜZER
O’nu anlatmak kolay değil elbet, bilmem
kelimeler kifayet eder mi? Zaten onu ne kelimelerle, ne yağmur damlasıyla, ne
toprak kokusuyla, ne baharda açan çiçekle, ne geceye bağlanan gündüzle, ne de Mecnunun
Leyla’sıyla izah edemeyiz, her şey bembeyaz soğukta Mevla’sıyla vuslata erdiren
Şeb-i Aruzda gizli. Tahmin etmişsinizdir kimden söz ettiğimizi.
Adı
Kur’an’da geçen ismiyle müsemma Muhsin,
Soyadı; Yazıcıoğlu, sefer der vatanın narına
nuruna kurban yiğit evlat.
Sonsuzluğa ulaşmak istiyorum diyen koca yürek;
adını denizde uçan martılara, gök kubbede yıldızlara ve Kahramanmaraş’ın o beyaz
örtü kaplı dağlara bir çırpıda yazdı da.
12 Eylül öncesi o alaca karanlık günlerinde
her tarafı sis kaplamıştı, herkesin birbirinden kaçıştığı o günlerde hem sesimiz
hem de soluğumuzdu. 12 Eylül sonrası Türkiye üzerinde sis perdeleri kalkınca, o
bundan böyle yediden yetmişe herkesin Peygamber çiçeği gül reisidir.
Artık aramızda gülümüz yok. O şimdi çok
sevdiği Peygamber, Ashabı Güzin ve Saadat-ı Kiramın yanında bizi selamlamakta. Zaten
o ölümle sevgililere kavuşulacağını biliyordu. Nasıl bilmesin ki, vuslatla
anlaşılır sevgilinin kokusu, şayet gönüllerde taht kurduysan bunu anlamayacak
ne var ki. Nitekim biz buna şahidiz,
hiçbir gönlü incitmediğine.
2009 Mart ayı soğuk yüzünü iyiden
iyiye göstermişti. Büyüklerin ‘Mart
bacadan baktırır kazma kürek yaktırır’ dediği demler gelip çatmıştı.
Fırtınadan önce bir sessizlik vardı sanki. O koca reis son yolculuğa çıkacağını
bilircesine sevenlerine ölümden bahsediyor, hiç kimsenin bir saniye öncesi ve
sonrası garantisinin olmadığına vurgu yapıyordu. O seçim çalışmalarını genellikle
kara yoluyla yapıyordu, bu kez helikoptere binmeye kararlıydı. Belli ki;
ötelerden ona koş deniliyordu. Nefesler tutuldu, o da gereğini yapıp kartal
misali kar beyaz dağların uç noktasına uçuverdi. O sevgilinin yolunda pervane olan
bir yıldızdır şimdi. Zaten öylede oldu.
Vakit yaklaştıkça Kahramanmaraş
dağları içten içe hazırlık yapıyordu. Bir onurlu misafirini ağırlayacaktı. Sanki
Abdurrahman Karakoç’un mana yüklü şiirini hatırlatan içten içe beşinci mevsim
için gizemli bir faaliyet vardı. Zira Musa’nın Tur-i Sina’sından esen yel, tipi
ve kar eşliğinde beyaz gelinliğe bürünür de. Niye beyaza bürünmesin ki. Çünkü ölüm
kar beyazdı. Derken karlı dağlar onurlu konuğunu sevgililerin sevgilisine kavuşturmak
için beyaz gelinlik giydirip bağrına basar da.
İşte o an gelip çatmıştı, sevgili
uğruna pervane olan helikopter gizemli bir şekilde düşmüştü. Neyse ki düştüğü
yerde ebediyet vardı. Sonsuzluğa kar beyaz kefenini giyerek adım attı.
Kefen ona yabancı değildi. Bakın 12
Eylül darbesinin mağduru düştüğü Mamak Yusufiye’sin de sonsuzluğu nasıl dile
getiriyordu:
Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim perde perde taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgâr gibi, süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum.
Evet, beton çok soğuk, hem de
çok soğuktu. Dile kolay türlü
işkencelere tabii tutulduğu 2,5 m²’lik daracık hücre bumbuzdu. Ancak bu seferki
üşüme Mamak Zindanındakinden çok farklı olacaktı. Nasıl ki; izinden yürüdüğü Allah
Resulü günler günleri kovalarken bir seher vakti şimdiye kadar hiç görmediği
bir varlık karşısına çıkıvermişti. Cebrail’in adı güzel kendi güzel Muhammed’e;
— İkra!
Oku! Ayetini ruhuna nakşedip nur dağından hane-i saadetine döndüğünde:
—Ya Hatice! Üzerimi ört, der. Annemiz de
hemen örtüverdi üzerini. Anlaşılan ilk gelen ayetin tesirini henüz daha
üzerinden atamamıştı. Ki; tüm bedeni zıngır
zıngır titriyordu. Tabiî ki bu hal vahyin üzerindeki ağırlığından dolayıdır.
Aynen öylede Muhsin Başkan sonsuzluğa doğru uçarken ister istemez karla kaplı dağların
o mahşeri hatırlatan fırtına, tipi ve sis sahrası içini ürpertiyordu. Korktuğundan
değil elbet, karlı dağlardan gelen davete icabette acaba kusur eyler miyim
düşüncesinden ötürüdür. Fakat yinede bu çağrıya icabet etmek gerekirdi, edildi
de.
Topraktan
geldik toprağa gideceğiz deriz ya hep. Evet! Etraf kar, fırtına olsa da kara toprak bağrını
açıp onu sevgililerin sevgilisine ulaştırmanın mutluluğunu içten içe keyfini yaşıyordu.
Şimdi o kar taneleri eşliğinde gül bahçesine dönüştüğü kabrinde gördüğü güller
üşüyen ruhunu ısıtmaya yetmişti bile.
Kahramanmaraş’ın
karla kaplı dağları onu beyaz gelinliğe bürünmüş halde sonsuzluğa uçururken bizden
de ötelere selam götürün deyip öyle uğurladılar. Biz ise öksüz kaldık onsuz.
Mevlana ölüme Şeb-i Aruz demişti. Muhsin
Başkan için Martın son cemresi artık düğün gecesiydi. O şimdi son cemre ile
birlikte sevgilinin tahtına uğurlanır da. Zira her yağan kar tanelerinin içinde
gül demet bir sır gizlidir.
Karlar arasında bizleri bırakıp
gittin, ama bu gidiş farklı gidişti. Sadece gökten inen yere serpilen kar
tanelerine izini bırakıp gitmedin, izini yüreğimize kazıdın da. İyi ki de
yüreğimize derman olmuşsun. Yiğit duruşunla, bir o kadar da cesaretinle hayatın boyunca
milletin önüne set çekilen kaleleri yıkıp doğruları yerleştirme çabanı yediden
yetmişe herkes anlamış oldu. Ey yürekli koca reis, seni unutmayacağız. Bizler
için üşüdün, ama kalplerimizde sana okuyacağımız sıcacık Fatiha’mız var, madem öyle başın eğilmesin Ey Koca Reis.
O artık
Ankara’nın Altındağ ilçesinin Taceddin dergâhında Mehmet Akif’in İstiklal
marşının yazıldığı evin yanında medfun. Ey Sevgili hoşça kal. Malumun olsun,
sende sevda yüklü gülü, ülkemi, bayrağı sevdim. Bil ki; açılan gülündedir
cennet kokusu. Off off, hem de ne off. Meğer ayrılık ne yaman aşk ateşmiş.
Velhasıl; içimiz sızlasa da ölüm kar
beyazdır.
Ruhun şad olsun.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder