KIYAS-I
FUKAHA
SELİM GÜRBÜZER
Kıyas; bir şeyi dayanak yaparaktan mukayese yapıp
görüş (rey) belirtmek demektir. Bakın,
Allah Resulünün “Buğdayı buğday ile
misli misliyle satınız, fazlasını satarsanız fazlası faiz olur” beyan
buyurduğu ifadede geçen “buğdayı buğday ile misli misliyle satınız” hükmü bir kıyastır.
Tabii kıyasında kendi içinde çeşitliliği söz konusudur. Şöyle ki, kıyasın celi
(açık veya anlaşılabilir) olanı
olduğu gibi hafi (gizli-istihsan)
olanı var. Mesela kirli havuz ve kuyuların taşlarında pislik izi
kalabileceğinden kıyasla kuyu suyunun temiz olmayacağı hükmüne varılır ki, işte
bu hüküm gizli kıyas olarak karşılık bulur. Hakeza yırtıcı kuş artıklarının
temiz olmaması gerekirken, gagalarının kemik olduğu düşünüldüğünde gizli kıyas
gereği temiz addedilir. Ancak yırtıcı hayvanlar bundan istisnadır. Çünkü bu tip
hayvanların ağızlarından salya aktığı kuşku götürmez.
Aslında
kıyas zannı bir delildir. Nitekim bu hususta Kur’an’da beyan buyrulan; “Göklerin ve yerin hükümranlığına
bakmıyorlar mı?” (A’raf,185) “Düşünmüyorlar
mı ki arkadaşları olan Peygamberde bir delilik yoktur” (A’raf,184)
ayetlerin işaret ettiği tefekkürü kıyasla birçok hakikatlere ulaşmak mümkün. Fakat
aklı kıyası kabul etmeyenlerde kendilerince Allah Teâlâ’nın beyan buyurduğu; ‘Sana kitabı her şeyi açıklayıcı olarak
indirdik’ (Nahl, 89) ve ‘Yaş
kuru hiçbir şey yoktur ki açık olan kitapta zikredilmesin’ (En’am,59)
ayeti kerimeleri delil gösterirler. Ancak iyi hoşta gözden kaçırdıkları bir
husus var ki, o da kıyasın ispatlayıcı bir delil değil, açıklayıcı bir delil
olduğudur. Üstelik delil olarak
gösterdikleri ayette geçen ‘..her
şeyi açıklayıcı...’ ifadesi anlam
bakımdan noksandır. Kaldı ki, böyle bir saiki bir an kabul ettiğimizi
varsaydığımızda Allah korusun hiçbir sünnet ve hadisi şerifin kıymeti harbiyesi
kalmayacaktır. Oysa birçok müfessir; En’am süresinde zikredilen ‘kitap’
ibaresinden maksadın levh-i mahfuz olduğunu belirtmişlerdir.
Malum,
Resulü Ekrem Muaz b. Cebel’i
Yemen’e kadı tayin ettiğinde:
— Ya Muaz! Oraya vardığında ne ile
hükmedeceksin?
Muaz bin Cebel cevaben:
— Allah’ın kitabı ve Sünnet-i nebeviyle
hükmederim demiştir.
Allah Resulü:
—Peki ya kitap ve sünnette hüküm bulamazsan?
Muaz bin Cebel bu kez:
—O zaman kendi içtihadımla hüküm
veririm, cevabını vermiştir.
Tabii Resulü Ekrem (s.a.v) Muaz b.
Cebel’in bu akıl dolusu sözlerine karşılık:
— Allah’a şükürler olsun ki; seni Resulünün
razı olacağı hükme başarılı kıldı beyanıyla onu taltif etmiştir. İşte bu
karşılıklı soru ve cevap ilişkisinde nasıl ki Rasulullah’ın ‘Kitap ve sünnette bulamazsın’
sorusundan maksat her hükmün kitap ve sünnette açık açık yer alamayacağını
gösteren bir işaret taşıysa ayni ölçüde Muaz b. Cebel’in ‘Kendi içtihadımla amel ederim’ cevabı da kıyasın varlığını ortaya koyan
bir başka işaret taşıdır. Madem böylesi işaret taşlarımız var, o halde ilmiyle bir
âlim zatın zinaya kıyasla herhangi kötü bir fiili işlemenin yasak olduğunu dile
getirdiğinde kitabın hilafına bir görüş belirtmiş olmadığını söyleyebiliriz pekâlâ.
Hakeza yine Allah Teâlâ insan hayatına zarar verici bir zehirli bir maddeye yasak
koyduğunda ulemanın kıyas yapıp bir zehirli maddeden birçok zehirli maddeyi
yasak kapsamına alması da öyledir. Anlaşılan
o ki, Allah Teâlâ kullarına helal veya
haram kıldığı her ne varsa bunların her birinin özelliği, niteliği, ayrıntısı teferruatlı açıklamaksızın
bildirmiştir. Dahası ayrıntılara dalmak ulemanın çalışma ve gayretine
bırakılmış ki; kıyas yoluyla düşünce ve fikir dünyası diri tutulsun.
Bakın; kıyas gerçeğinin bir başka en çarpıcı örneğini
Resulullah’a sual edilen soruda görmek mümkün. Şöyle ki;
Hasamiyye;
—Ya Rasulüllah! Babam haccetmeden vefat etti,
şimdi ben babamın yerine Hac farizasını yerine getirmiş olsam faydası olur mu?
Habib-i Kibriya (s.a.v) bu suale
karşılık şöyle bir kıyas soru yöneltir:
—Babanın borcu olsa onu sen ödesen,
babanın borcu ödenmiş olmaz mı?
Hasamiyye cevaben:
— Ya Rasulullah! Elbette ödenir, der.
Bu durumda Rasulullah (s.a.v):
—
O halde Allah’a olan borcun kaza edilmesi daha layıktır
bir kıyas-ı cevapla tasdik görüp maksat hâsıl olur da.
Hakeza Hz. Ömer (r.anh)'da Allah
Resulünün izlediği yöntemden hareketle bu ve buna benzer kıyas örneklerini şura
heyetiyle birlikte birçok meseleyi karara bağlamış bile. Hatta halifelik
döneminde; Kadı Şureyh ve Ebu Musa el Eş’arı gibi kadılara gönderdiği
mektuplarla edille-i şer’iyye hükümlerin yerine getirilmesi hususunda
telkinlerde bulunmuştur. Her ne kadar kıyasın edille-i şer'iyye çatısı altında
sıralamada ki yeri en son sıra olsa da aslında düşünce ve tefekkür yönüyle
değerlendirildiğinde ilk sıralarda yer alan delil kaynak gibi durmakta. Yani, hiyerarşik
sıralamanın en son sırasında yer almak bu delilin etki gücünden bir şey
kaybettirmez. Nasıl kaybettirsin ki, bir kere hiyerarşik sıralama gereği kitap
ve sünnet arasında gel git yaşandığında öncelikle kitap esas alınır. Oldu ya
iki sünnet arasında kıyas söz konusu oldu, bu durumda ister istemez meşhur
sünnet meşhur olmayana tercih edilir. Yetmedi diğer alt ve üst tali kaynaklara
başvurulur. Mesela bu hususta nass zahire, müfesser nassa, muhkem müfessere,
hakikat mecaza, sarih kinayeye ve ravisi fakih olan hadis fakih olmayan hadise
tercih edilir. Fakat tüm bu araştırmalar sonucunda bir baktık, iki delil
arasında denklik söz konusu oldu, artık
bu noktadan sonra elbette ki her iki delilde delil olmaktan çıkmış olur. Tabii
şu önemli ayrıntıyı da atlamamak gerekir; delil incelenmesinde ilk evvela
ayetlerin nüzul ve hadislerin söyleniş tarihleri esas alınmalı ki en son nüzul olan
ayet ve hadislerin öncekini nesh edip etmediği gözden kaçmış olmasın. Keza bir
başka dikkat edilmesi gereken husussa iki sünnet arasında karar verememe veya
çelişki hâsıl olduğunda ne yapılacağı hususudur. Hiç kuşkusuz böyle bir durum karşısında sahabe
içtihadı dikkate alınır. Şayet sahabe arasında ihtilafı bir mevzu tespit
edilmişse bu kez kıyas-ı fukaha’nın görüşü esas alınır. Nitekim Numan b.
Beşir; Resulü Ekrem'in güneş
tutulduğunda bir rükû ve iki secde ile namazı eda ettiğini rivayet ederken, Hz.
Aişe (r.anh)’da; iki rekât kıldığını
ancak her rekâtında iki rükû ve iki secde ile eda edildiğini rivayet
etmiştir. İşte görüyorsunuz ortada
birbirinden farklı iki rivayet var, dolayısıyla iki rivayet arasında tercih
imkânı kalmadığından, ister istemez
diğer vakit ve nafile namazlara kıyasla bir rükû ve iki secde ile iki rekât
namaz eda edilmesi gerektiği içtihadında karar kılınır.
Malum, Edille-i Şer'iyye kapsamı dışında bir
takım delillerde söz konusu, ama ortada hükmü sabit bir delil varken zannı delile
pek itibar edilmez. Ancak yine de edille-i
şer’iyye kapsamı dışında İslam öncesi şeriatlar, istishab, taklid, istidlal,
örf ve maslahat gibi delillerin varlığından bilgi maksatlı haberdar olmakta
fayda var. Hatta bu delillerin büyük ölçüde hükmü kalkmış olsa da mukayese
açısından, ya da ihtiyaç hâsıl olduğunda başvurulacak kaynak olabiliyor. Yeter
ki, bunlar İslam'ın belirlediği ölçülere aykırı israiliyat haber olmasın. Bir
kere İslam’ın insanlığa inmiş en son kâmil bir din olması bir önceki şeriatları
nesh ettiği icma ile sabitse de sahih olan bir görüşe göre Allah Teâlâ ve
Resulünün hakikatlerini inkâr etmemek kaydıyla önceki şeriat kaynaklardan da
istifade edilir denilmektedir. Dikkat edin sadece istifade edilir denmekte, yani tabii olunuz denmiyor, çünkü bu
kaynakların mutlak anlamda bağlayıcılığı söz konusu değildir.
İstishab;
bir şeyin aksi ortaya çıkmadıkça var sayılabilecek bir delildir. Hanefilere
göre kayıp bir insanın malına varis olunmayacağı gibi ihtiyaten mal paylaşımı
durdurulur da. Yine bir başka istishab
örnekse, Hz. İsa’nın şer’iatı İslamiyet’in zuhuruna kadar geçerli hükmüdür.
Taklid,
delil olarak algılansa da, aslında özünde birçok kusuru barındırması muhtemel dâhilinde
bir delil niteliğe sahiptir.
Örf;
İslam kaidelerine, akla ve mantığa ters
düşmemek kaydıyla delil olarak kabul görebiliyor. Bu yüzden örf deyip geçmemek gerekir. Hele örf
teamül hale gelmeye dursun toplum içinde yerleşik alışıla gelen hüküm niteliği
kazanır da. Örf; sözlü olduğu gibi fiili de olabilir. Mesela fıkıh kitaplarında
şöyle örnekler getirilir; mesela bir kimse; ‘falan eve ayağımı basmam’ tarzında yemin ettiğinde örf’en o eve girilmeyeceği
anlaşılır, dolayısıyla o eve binek üzeri girildiğinde yemin bozulmuş olur. Anlaşılan;
nass geneli kapsayan bir delil niteliği taşırken, örf ise belirli bir alanla sınırlı
yerel delildir. Ancak ister genel alanda
ister yerel alanda şer’i delille örf arasında ihtilaf söz konusu olduğunda
delil olarak nass tercih edilir. Zaten şer'i hükmün varlığında bir başka hüküm
hükümsüzdür. Şer’i hükmün üstünlüğü o kadar gayet açık ve net ki, yerleşik bir örfün doğruluğunu tespit etmek ya
da yanlışlığını bildirmek için vahy nüzul olmuş bile. Şayet yerleşik bir örfle alakalı
lehte veya aleyhte herhangi bir ilahi bir hüküm yoksa icabında o söz konusu örf
delil olarak kabul görebiliyor. Keza mevcut örf değişikliğe uğrayıp eskisini aratmayacak
daha iyi bir örf oluştuğunda bu kez yenisi delil olarak esas alınır. Nitekim
Mecellede geçen bir ifadede; ‘zamanın
değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr edilemez’ hükmü bunu teyit ediyor.
Hüküm; ilhamını Kur'an’dan alan kurallar manzumesi demektir.
Bir kere Allah Teâlâ'nın haram bildirdiği haram, helal bildirdiği helal her ne varsa
hepsi şer’i hükümdür. Yine, Şâri’
(bilge âlimler) tarafından dile
getirilen “şu fiili yapmayınız” tarzında
ifadeler de bağlayıcı hüküm kapsamındadır.
Değim yerindeyse şari’nin şer’i hükümler hususunda yap dediğini yapmak
farz olur, yapma dediğini yapmak haram olur. Ancak Rabbül Âlemi’nin “şu işi ister yapınız isterse yapmayınız”
hükmü söz konusu olduğunda artık o işi yapıp yapmamak mubah olur.
Alamet; ismiyle müsemma nişân (işaret)
manasınadır. Şöyle ki; namaz içerisinde getirilen
her bir tekbir diğer rükünlere geçişin bir alameti olarak addedilir. Ki, bu geçişler mutlak alamet diye tanımlanır
Keza, namazda başlangıç tekbirleri namaz vakitlerini belirleyen parola niteliğinde
işaret olması hasebiyle ‘illet alamet’ olarak tanımlanır. Yine bir başka misalde güneşin doğuşu ve
batışı bir başka alamet örneği olarak karşılık bulur. Nitekim güneşin doğması
gündüzün varlığına bir alamet teşkil ettiğinden, bu işaret ‘mecazen
alamet’ olarak tanımlanır.
Mahkûmen bih; Hüküm altına alınan,
hüküm verilen sorumluluk yaşına erişmiş her kulun müspet veya menfi fiillerini
kapsayan bir kavramdır. Zira Allah hakkı (Namaz, oruç, iman vs.), kul
hakkı (kendi dışındaki kişiye verilen zarar vs.) ve her ikisi birlikte
tüm haklar (iftira gibi) bu kapsamda değerlendirilir.
Mahkûmun
leh; lehinde hükmolunan, yani davayı
kazanmış manasınadır.
Mahkûmun
un aleyh; aleyhine hükmolunun, yani
davayı kaybeden manasınadır. Madem öyle davayı kaybetmemek gerekir. Hem madem
İlahi buyruğa muhatab kalıp sorumluluk yüklendik o halde ruhlar âlemindeyken; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” fermanı
karşısında; verdiğimiz “Evet” (Zümer,71)
sözünün gereğini yerine getirmemiz lazım
gelir. Hatta Allah Teâlâ kalu bela’da
vermiş olduğumuz o sözü inkâr etmeyelim diye her kavme peygamber göndermiştir. Yetmemiş âlimler ve diğer delillerle desteklemiş
bile. Böylece bezm-i elestte verilen o söz her devirde kıyamete kadar canlı
tutulur da. Derken sözünün eri olanlar
kurtuluşa erer de.
Ehliyet;
dini anlamak bakımdan tam ve eksik ehliyet diye tasnif edilir. Mesela çocuk ve
bunaklar için eksik ehliyet tabiri kullanılırken, akıl ve buluğa ermiş olanlar içinde
tam ehliyet olarak karşılık bulur.
Aklı kıt, yani deli birinin velisi ve
ebeveynine bağlı olarak imanı sahih olur, keza dinden döndüğünde de öyledir. Hatta
devam eden delilik süresince ibadetler bu kişiden düşer de. Ki; bu süreçte söz konusu
ibadet namazsa İmam Muhammed'e göre altıncı namaz vaktinin girmesiyle, söz konusu
ibadet oruçsa bir ay, söz konusu ibadet zekâtsa
bir seneyle sınırlıdır. Şu bir gerçek; aklı yitik deliler ağızlarından çıkan sözlerinden
dolayı değil fiillerinden dolayı cezalandırılabiliyor.
Baygınlık
hali bir insanın ibadet etmesine engel teşkil ettiğinden vaktin namazı o an
düşebiliyor. Ancak oruç ve zekât bundan
istisnadır. Zira baygınlık uzun zaman dilimi devam eden bir özür hali değildir.
Hakeza uyku hali de öyledir. Mesela bir insan uyku haldeyken gerek
alışveriş akdi, gerek boşama, gerek azat etme, gerekse dinden döndüğüne dair nahoş sözler
sarf ettiğinde ciddiye alınmaz.
Sarhoşlukta baygınlık gibidir. Malum, sarhoşluk ölçüsü yer ile gök arasını
ayırt edememekle belirlenmiştir. Bu yüzden Hanefiler; yer ile gök arasını ayırt
edebilecek bir insan için had uygulanmaz hükmünü vermişlerdir. Hatta zorla içki
içirtilmiş bir insan içinde içki haddi uygulanmaz. Dahası alkol alan bir insan
tüm ibadetlerden sorumlu olmakla birlikte ibadet edecekse de sarhoşluk hali
geçtiğinde ya da değim yerindeyse bir daha içmemek üzere şişeyi taşa çalıp
kendine yeni bir ak sayfa açarak ibadete koyulması uygundur.
Şu da var ki zorla adam yaralama,
öldürme ve zina yapan bir insandan haram fiil düşmese de zorlayan için kısas
gerekir. Bir kimse açlık, susuzluk ve
herhangi bir zorluk gibi mecburiyetler karşısında şarap içmesine, domuz eti
veya ölü eti yemesine ruhsat vardır.
Aksi bir durumda bu ruhsatı kullanmaktan kaçınmakla nefse zulmedilmiş
olur. Bakın müşrikler Ammar b. Yasir'e zorla
Allah yoktur dedirtmişlerdir. Ama o bu sözle
imanından olmadı. Çünkü o bu sözü
söylerken kalbi Allah diyordu. Hatta hakkında ayet nazil olup doğrulanmış ta. Bu
olaydan anlaşılan o ki; bir insan dayanılmayacak baskı altında kalben farz
olduğuna inandığı namazı inkâr etse de imanından olmaz. Ancak şu da bir gerçek mümin
kendisinden istenen tavize boğun eğmeksizin işkenceye dayanıp öldürüldüğünde
şehitlik mertebesine erişebiliyor. Keza bu hüküm mal namus gibi kutsal değerler
içinde geçerlidir. Ki, böyle yapmakla İslam’ın şanı yüceltilmiş
olunur.
Unutkanlık
şer'i hükmün uygulanmasına mani
değildir. Şöyle ki; namaz içinde unutmak gaflet sebebi sayıldığından telafisi
sehiv secdesiyle giderilebiliyor. Tabii telafi edilemeyen durumlarda var. Mesela; bir insan namaz kılarken su içmiş olsa
namaz bozulur. Yine bir insan namaz vaktini unutup vakit geçtiğinde o namazı
kaza etmesi lazım gelir. Fakat oruç böyle değildir. Mesela, bir insan
oruçluyken unutarak su içse orucu bozulmaz. Hatta Ebu Hureyre rivayet edilen hadisten
hareketle İmam-ı Azam; “Eğer bu rivayet olmasaydı kıyasa binaen orucun
bozulacağını söylerdim” demiştir. Zaten İmam-ı Azam’a da bu yakışırdı. Nitekim
o aynı zamanda, “Allah ve Resulünden
gelen her şey başımın gözümün üstüne” diyen bir zattır.
Mümeyyiz;
iyi ile kötüyü ayırt edebilen (temyiz sahibi) çocuk demektir. Böyle bir
çocuk mirasa, vasiyete, kendi adına alınmış mülkiyete yetkilidir, ancak köle,
cariye ve gayrimüslim çocukları herhangi bir Müslüman yakınına varis olamaz.
Çocuklar namaz, zekât gibi ibadetlerle ilgili yaptırımların yanı sıra kısas ve
mirastan men edilmek gibi hususlarda da sorumlu tutulmazlar. Bir kere ibadetlerde eksiklik akıl baliğ
olmuş hür insanı bağlar, çocuklar için sadece eğitilmesi tavsiye edilir, bu yüzden fiilleri sebebiyle cezayı işlem
görmezler sorumluluk yok farz edilir.
Zaten çocuklardan akıl baliğ olmuş hür bir irade beklemek abesle iştigal
olur. İşte bu yüzden onlardan sadır olacak herhangi bir nahoş fiili davranışlar
hukuken geçersiz sayılıp hükme esas teşkil etmez. Öyle ki; mümeyyiz mirasçı bir
çocuk miras bırakanı öldürmüş olsa mirastan mahrum edilmez, kısasta uygulanmaz. Anlaşılan, çocukluk hali bir noktada özür hali sayılabiliyor.
Hatta mümeyyiz bir çocuğun veliliği de kabul görmez, ama veli edinmesi kabul
görür.
Bunak; mümeyyiz
çocuk gibidir. Bu yüzden mümeyyiz çocuk için geçerli olan kural bunak içinde
geçerlidir.
Ölüm;
yaşadığımız hayattan başka bir hayata geçiş hali demektir. Ölen ölür geriye kalan bıraktığı miras
kalır. Ancak ölenin mirası mirasçılara pay edilmeden
önce defin masrafları karşılanır, sonra
borçlarına geçilir, akabinde vasiyetleri yerine getirilir. Ölümcül hastalığa
tutulmuş bir şahıs mirasının hepsini vasiyet edemez, ederse ancak 1/3’ü esas
alınır, geriye kalan 2/3’üne itibar edilmez.
Malum, ölümle birlikte insan üzerindeki
birçok mükellefiyetler düşmüş olur. Fakat vasiyet yoluyla yapmış olduğu
yükümlülükler devam eder. Bilhassa bu konuda yakınlarının iaşelerinin teminine
yönelik sorumluluklar (nafakalar) bunun tipik misalidir. Hakeza ölen
şahsın vaktiyle başkasına ait gasp ettiği mal varsa mirasından karşılanır.
İbra; vazgeçme ya da
aklama anlamına gelir. Elbette aklama ve vazgeçmenin de kendince bir dizi kural
ve kaideleri söz konusu. Dolayısıyla bir kimse borçlusunu şaka yoluyla ibra
etse geçerli değildir.
Sefer:
Bu konu başlı başına ayrıntıları bağrında taşıyan bir konu olmakla birlikte
genel itibariyle bir seferin sefer hükmü kazanması için doksan kilometrelik mesafe esas alınır. Böylece bu hüküm gereği seferde dört rekâtlı
farz namazlar ikişer rekât kılınır.
Müftü: Mensup olduğu mezhebin içtihadı üzerine
hükümleri aktaran görevli demektir. Müftüye bir mesele sorulduğunda sırasıyla
şu silsileyi takip eder; önce İmam-ı Azam'ın görüşünü esas alır, onda aradığı
hükmü bulamazsa İmam Ebu Yusuf'a bakar, onda da yoksa İmam Muhammed’in
görüşlerini baz alır, derken kendisine sorulan bir çok mesele vuzuha kavuşmuş
olur. Bir müftü; birbiriyle uyumlu olmayan görüşlerle karşılaştığında şayet
muhatabı Hanefi ise Bidaye, Nikaye, Vikaye, Kenz, Muhtasar-ı Kuduri ve Mülteka
gibi kabul gören kaynaklara sırasıyla başvurarak meseleyi halletmelidir. Bu
arada şunu belirtmekte fayda var; İmam-ı Azamın talebelerinden İmam Ebu Yusuf’a
Şeyheyn, İmam Muhammed’e Tarafeyn, her ikisi birlikte
anıldığında ise İmameyn ya da Sahibeyn denilmektedir.
Fetva; tebliğ, haber
verme, rivayet yolu içerdiğinden bağlayıcı değildir. Fetva dini konularda ehil
kişilerce verilebilir. Bizatihi Peygamberimizin izni ile fetva veren Hz.
Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf, Hz. Aişe, Muaz b. Cebel, Ammar b. Yasir,
Huzeyfe b. El Yeman, Zeyd b. Sabit, Ebu Derda, Ebu Musa El Eşari, Ubade b.
Samit, Abdullah b. Mesud gibi yıldız sahabelerin yanı sıra görüş belirten yüz
otuzu aşkın sahabe daha söz konusudur.
Onlar gerçekten gökteki yıldızlar misali insanlığa işaret taşı rehber
olmuşlardır. Nitekim Hz. Ömer İslam dünyasının her köşesine müftüler tayin edip
İslam hukukunun gelişmesine katkıda bulunmuştur. Mesela Musa El Eş’ariye
yazdığı şu mektupta ki ifadeler meramımızı anlatmaya yeter artar da. Bakın mektupta
özetle şu çarpıcı ifadeler geçiyor:
“Yargı
davaların halli ve çözümü değiştirilmesi caiz olmayan bir farizadır ve uyulması
gereken bir sünnettir. Sana bir mesele geldiğinde her iki tarafı da dinlemeden
hüküm verme, itiraf edilince hükme bağla.
Adalet önünde insanları
eşit tut ki; mevki sahipleri senden tarafgirlik ümidine düşmesin, zayıf
olanlarda adaletinden ümit kesip kalpleri kırılmasın.
Şahit getirmek davacıya,
yemin etmek inkâr edene aittir. Yani davacı şahit bulamazsa isteği üzerine
davalıya yemin yöneltebilir.
Müslümanlar arasında
barış yapılması caizdir. Ancak harama helal, helali haram kılacak bir ara bulma
(sulh) caiz değildir.
Davacıya delilini ikame
edebilecek kadar bir süre ver. Şayet bu süre içerisinde delilini ortaya
koyduğunda hakkını alır, koyamazsa aleyhine hüküm verilmesi gerekir.
İnsanların sırlarına
göre hüküm vermeyin, delillere göre hüküm vermek esastır. Dünyevi hükümler
zahire göredir.
Her kim niyetini
Allah arasında halis kılarsa hak uğrunda ve kendi aleyhine olsa bile Allah onun
kendisiyle insanlar arasındaki işlerine yeter. Yani onu korur, vereceği
hükümden dolayı bir tehlikeye maruz kalmaz.
Hükmünde haktan
ayrılma, ödülünü Allah'tan bekle..”(El-Bedayi C-7, Sah-9)
İşte bu müthiş sözler
karşısında bilmem daha ne söylenebilir ki,
her ne kadar insanlık bu hukuki kaideleri daha yeni keşfedip kendi
mamulüymüş gibi zimmetine geçirmiş olsa da o dönemin idraki günümüz idrakinin çok
önünde olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Nitekim bu husustaki hadis-i
şeriflerden hareketle yaşanılan asırlar içerisinde en hayırlısının sırasıyla
birinci asır, ikinci asır ve üçüncü asır olduğunu idrak etmiş oluruz. Birinci asırda sahabe, ikinci asırda tabiin,
üçüncü asırda ise tebe-i tabiîn
vardır. Gerçekten bu üç asırda doğruluk
zirvede olduğu içindir İslam hukuku neşvünema bulmuştur. Derken fıkıh ekolü Hicaz üniversitesi (hadis ekolü)
ve Irak üniversitesi (rey ve
kıyas ekolü) kanalı ile günümüze
kadar taşınmışta. Malum; birinci okulu İmam Malik, ikincisini İmam-ı Azam
temsil etmiştir. İmam Şafii ise her ikisinin terkibini gerçekleştirmiştir.
Şu bir gerçek kıyas-ı fukaha hüküm verirken
ortada vahy ve sünnet varken kendi hükmünü delil olarak sunmaz. Nitekim Ebu Hanife’ye sormuşlar:
—Kadın mı zayıftır erkek mi?
—Kadın zayıftır.
—Kadının hissesi mirasta yarım,
erkeğin ki ise tamdır. Eğer kıyas ile hareket etseydim zayıf korur, onun
mirastaki sehmini artırırdım.
—Namaz mı efdaldir, yoksa oruç mu?
—Eğer kıyas ile konuşsaydım, bu
efdalliğe binaen kadının hayızlı zamanlarında kılamadıkları namazların eda
edilmesini isterdim.
—İnsan bevl mi pistir, yoksa menisi
mi?
—Bevli daha pistir.
Eğer kıyasla hareket etmiş olsaydım,
her bevledenin gusül yapması gerektiğini hüküm verirdim. Hadisin dışında hüküm
vermekten Allah korusun. Ben Resulllah’ın kavillerinin dışına çıkamam, demiştir
(Bkz. Mekki, el-Menakib, c,1,s.168-169).
İşte bu kıssa bize kıyas-ı fukahanın
hangi noktalarda kıyas yaptığını gösteren delil niteliğinde kıssa olmaya yeter
artar da.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder