İSLÂM’DA
FİKİR BİRLİĞİ VE İÇTİHAD
SELİM GÜRBÜZER
İcmâ denildiğinde bilgi üretimine
yönelik fikir birliği faaliyeti akla gelir elbet. Gerçekten de bilge insanların
kendi aralarında fikir yürütüp görüş birliğine varması önemli bir
hadisedir. Hatta müçtehit topluluğundan
bir iki kişi aksi görüş bildirse de fikir birlikteliğine (icmâ’ya) gölge düşürmez, bu noktada çoğunluğun ortak
fikri kayda değerdir. Bakın Resulü Ekrem
(s.a.v) bu hususta; “En büyük topluluğa
tabii olunuz” buyurmakta. Hakeza yine âlimlerin sosyal hayatta olup
bitenleri sorgulayıp ortaya net hüküm koyma çabaları ve halkın kabulüne mazhar
olması da icmâ olarak değerlendirilir. Nitekim ‘Müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir’ hadis-i
şerifi bunu teyit ediyor. Yeter ki, paylaşılan fikirler müçtehitlerin
ittifakıyla delil özelliği kazansın güzel görülmesi gayet tabiidir. Dikkat edin
bilge insanların ittifakı diyoruz, niye? Sebebi gayet açık ve net; bir kere adı üzerinde bilge insan, yani havas
ehli olmaları icmâ ehli olmalarına kâfidir.
Malum, halk avam olması hasebiyle herhangi bir konuda ittifak etmiş olsa
da bu ittifak icmâ olarak karşılık bulmaz.
Şurası muhakkak icmâ’nın gücü
etkisinde gizlidir. Ki, bu fikir birliği gücüdür. Her ne kadar bazı konularda yüzde yüz fikir
birlikteliği sağlanmasa da icmâ’nın o birleştirici gücüne gölge düşürmez. Topluluk
içerisinde birkaç farklı görüş çıktı diye asla yadırganmaz. Zira Peygamberimiz;
‘Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır’ beyanı meseleyi vuzuha kavuşturmaya yetmiştir.
Gerçekten öyle bir rahmet ki; görünürde
ihtilaf gibi görünen fikirler zaman içerisinde kuvve-i icmâ’ya dönüşebiliyor.
Önemli olan farklı görüşlerin bir takım kişisel hesaplara dayanmayıp kuvve-i icmâ
ekseninde yürümesidir. Kaldı ki icmâ faaliyeti ‘ben haklıyım, sen haklısın’
tartışma içerikli bir fikir çabası değildir,
tam aksine fikir birliğine yönelik bir çabadır. Nasıl ki derelerin
birleşmesiyle nehir, nehirlerin birleşmesiyle deniz, denizlerin birleşmesiyle
okyanus oluşuyorsa, fikirlerin birleşmesiyle de hakikat doğmaktadır. Yani hakikat iksiri fikir birliğinin neticesi
doğan bir güneştir. Dahası “Hak geldi
batıl zail oldu” ifadesinin tâ kendisidir.
Malum, ekser fıkıh âlimler, icmâ’nın oluşabilmesi için üzerinden bir asrın geçmesi
şart olmadığını belirtmişlerdir. Yine ekser âlimlerin görüşüne göre herhangi
bir asırdaki müçtehitlerin usulüne uygun yaptıkları yorumlarda icmâ kapsamındadır.
Ancak bunu şarta bağlamışlardır. Şöyle
ki; herhangi bir asırda müçtehitlerin ittifak etmedikleri hususlara, bir sonraki
asır müçtehitlerin itiraz edip şerh düşmeleri icma olarak görülmez. Ya da bunun
tam tersi önceden ittifakla kabul görmüş hususları sonraki asır müçtehitlerin reddedici
görüş belirtmeleri de icmâ olarak kabul
görmez. Şayet müçtehitlerin ittifak ettiği bir mesele karşısında ne itiraz ne
de kabulü noktasında görüş belitmeyip sükût ediliyorsa bu icmâ
kapsamında değerlendirilir. Zira sükût ikrardan
sayılır.
Sakın ola ki; ilmi ile amil olan âlimleri ve
onların görüşlerini hafife alanların sözlerine itibar etmeyelim. Nitekim elfaz-ı
küfür (küfür lafızları) konusuna
giren bir husustur bu. Öyle ki; icmâ’nın delil olduğunu inkâr etmek tercih edilen görüş
gereği küfrü gerektirir. Fakat sükûtu icmâ’yı
inkâr eden bundan istisnadır. Tevatür yoluyla gelen icmâ’yı kabul etmemek ise bidattir. İcmâ edilen meselenin sadece âlimlerce bilinenin inkârı
küfrü gerektirmez, yine de o kişinin sapıklığına hükmedilir. Bir kere icmâ’nın şer’i delil addedilmesi Allah’ın kullarına bir
ikramı olup, Ümmeti Muhammed için büyük bir kolaylıktır. Ki; bu konuda Resulü
Ekrem (s.a.v); “Ümmetim delalet üzerine
birleşmez” beyan buyurarak fikir
birlikteliğinin önemine dikkat çekmiş bile. Gerçektende müçtehitlerin içtihad çalışmaları
sayesinde günümüze kadar gelen yüz binlerce mesele çözüm bulmuş ta. Hatta yeni
içtihada gerek kalmayacak derecede nerdeyse tüm meselelerin çözümünü önümüze
koymuşlarda. Madem bu kadar yoğun bir çalışmayla çok mühim bir faaliyette
bulunmuşlar, o halde icmâ’nın delil olduğunu gösteren birkaç ayet zikretmekte
fayda var:
-“Her kim kendisine hak açıkça belli olduktan sonra
Peygambere karşı bir tutum takınır ve müminlerin yollarından başkasına girerse
biz onun kendi haline bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü gidiştir” (Nisa/115).
İşte ayette geçen ‘Müminlerin yollarından başkasına girerse’
ibaresi icmâ’dır.
-“Sizler insanlar için çıkarılmış doğruluğu emreden kötülükten sakındıran en hayırlı ümmetsiniz” (Al-i imran/110).
-“Sizler insanlar için çıkarılmış doğruluğu emreden kötülükten sakındıran en hayırlı ümmetsiniz” (Al-i imran/110).
İşte ayette geçen ‘Kötülükten
sakındıran’ ifadesi de icmâ’dır.
-“Sizi vasat bir ümmet kıldık ki insanlar üzerine şahitler olasınız.” (Bakara/143)
-“Sizi vasat bir ümmet kıldık ki insanlar üzerine şahitler olasınız.” (Bakara/143)
İşte ayette geçen ‘Şahitler’
ibaresi de icmâ’dır. Ancak bunun
istisnası Rasulullah (s.a.v)’ın ; “Huzeyme
her kime şahitlik ederse yeterlidir” hadis-i şerifidir. Çünkü bu hadis-i şerifte zikredilen şahitlik
Huzeyme’ye has ayrıcalık bir şahitliktir. Anlaşılan o ki; istisnai durumlar dışında
asla İslam’da tek başına şahitlik kabul görmez.
İÇTİHAD
El-Mâverdi’ye göre içtihad sekiz
bölümde ele alınacak bir husus olup, bu sekiz bölümün yedisi vahyi yorum, diğer bir bölümü ise mantık gücüne dayalı
yorumdur. Dolayısıyla içtihad, kitabi kaynağa dayanan yorum olmanın ötesinde
kısmen mantık gücüne dayalı yorumlama biçimidir. Mesela Hz. Ömer (r.a) devrin
şartlarını göz önünde bulundurarak daha önceki uygulamaların aksine Müslüman
toplumun yararına içtihatta bulunmuş bir halifedir. Öyle ki, Hz. Ömer (r.anh) daha önce Hayber fethinde
ele geçirilen menkul ve gayrimenkullerin gazilere dağıtılma usulünün aksine bir
yol izleyip fethedilen Irak’ın Sevad arazilerine ikta sistemi uygulamış ve
akabinde bu topraklardan elde edilen gelirleri Beytülmale (Hazineye)
aktarmıştır. Böylece Hz. Ömer'in (r.a) bu uygulamasıyla birlikte İslam toplumuna
sıçrama ihtimal dâhilinde feodalite sisteminin doğmasına fırsat verilmeksizin daha
ileri bir aşamaya geçilmiştir. Her şeyden önce bu uygulama İslam âleminde
sosyal ve iktisadi organizasyonlara yeni bir veçhe kazandırdığı gibi zihni
canlılığın oluşumuna vesile olmuş ta. Bilhassa Hz. Ömer (r.anh)’ın bu uygulamasından
bizim çıkarımımız şu ki, tüm karşı
koymalara rağmen çağın şartları göz önünde bulundurularak sahabenin onayını almış
bir fikir birlikteliği aktivitesidir.
Hiç kuşkusuz icma’nın en güçlü biçimi
sahabe içtihadıdır. Güçlü olmasında en büyük etken unsur ilk nüzul olan ayetlerin
imanla ilgili hususları içermiş olmasıdır. Hatta ilk ayetler ashabın hayatına
takva olarak yansımışta, bu yüzden sahabe daha çok ilahi emir ve ahlaki
kaidelerle alakadar olmuştur. Zaten İslam toplumunun ilk nüvesinde tevhidi maya
olmasaydı ileriki aşamalarda medeniyetle yüzleşemezdik. Daha çok tartışmacı ve
hizipçi bir yapıya bürünmüş statükocu bir yapıyla yüzleşecektik. İşte bu gerçeklere binaen; ilk oluşum veya ilk
maya sahabe için imanda sebat etmeyi zaruri kılıyordu. Sonrası malum; ilk maya tutar tutmaz akabinde müesseseleşme
ve şehirleşmede kendimizi bulmuşuz. Ve
İslam güneşi sayesinde bedevilikten medeniliğe geçiş vuku bulurda.
Elbette bedeviyetten medenileşmeye geçmekle de
her şey bitmiş sayılmazdı. Bir kere her ilerleyişin kendine özgü geçiş
sıkıntıları söz konusudur. Yani müesseseleşmiş ve şehirleşmiş İslam toplumları
bir sonra ki aşamanın geçiş sancısını yaşamaması için yeni çözümler ve yeni bilgiler
üretmeleri noktasında ihmalkâr davranmamaları gerekiyordu. Ki; bu noktada içtihat müessesi bu ihtiyacı
karşılayacak can simidi olur da. Malum, daha sonraki ilerleyen dönemlerin geçiş
safhalarında ise ümmetin can simidi bu kez kıyas-ı fukaha olur. Öyle ki, kıyas
yoluyla işinden çıkılmaz birçok mesele, mesele olmaktan çıkıp çözüm bulmuşta. Böylece
Kur’an, Sünnet ve İcmâ ümmetten sonra Kıyas-ı fukaha’da vazgeçilmez bir şer’i
delil olmuştur. İşte görüyorsunuz ana kaynaktan uzaklaştıkça bir başka içtihadı
delil kıyasta ümmetin ihtiyacını giderici kaynak olabiliyor. Yeter ki,
kaynaklardan usanılmasın nice sıkıntılar giderilir elbet. Sonuçta edille-i şer’iyye hiyerarşisini
oluşturan bu dört delilden hangisine başvurursak vuralım dördününde geldiği kaynak
belli; iki kanaldan kök salmıştır. İşte bu
söz konusu bu iki kanaldan biri hadis ağırlıklı kanaldan, diğeri de re’y ağırlıklı
kanaldan beslenmiştir. Nitekim Mekke ve Medine halkı için kaynağa yakınlık ‘hadis halkı’ denmesine sebep etken
unsur olurken, Irak halkı içinde ilahi
kaynaktan uzak kalış ‘rey halkı’
denmesine etken unsur olmuştur. Bir
başka ifadeyle, Mekke ve Medine’ye yakın
beldelerde hadis ağırlıklı içtihat baz alınırken, Mekke ve Medine’den uzak Irak
gibi şehirlerde ise rey (görüş) ağırlıklı ictihad esas alınmıştır. Ama
şu bir gerçek her iki halkta neyi baz alırsalar alsınlar sonuçta buluştukları
güzergah aynıdır, yani ehlisünnet caddesidir. Kelimenin tam anlamıyla yolun
başlangıcında sadece hadis ve sünnet kavramında olduğu gibi aralarında ince bir
nüans farkı varken, yolun sonunda ise ehlisünnet çizgisinde buluşmak vardır.
Madem hadis, sünnet dedik, o halde bu
iki kavramı tanımlamadan geçmek olmaz. Şöyle ki hadis daha çok sözlü ifadeleri
kapsar, sünnette uygulamaya yönelik bir fiili kaidedir. Bir başka ifadeyle
Peygamberimiz (s.a.v)’in mübarek lisanından dökülen her billur söz hadis-i
şerif kapsamında anlam kazanırken,
beşeri hayatın kapsam alanına giren her fiili yaşayış tarzı da sünnet
adını alır. Bu yüzden İslam toplumunda sünnet, Kur'an’dan sonra yüz
yüzebildiğin derecede deryayı umman bir kaynaktır. Gerçekten öyle bir deryayı
umman bir kaynak ki; Ebu Davud bir hadis-i şerifi beyan ettiğinde zikrettiği
hadis içerisinde beş sünnetin varlığını tespit etmiştir. Böylece sünnetin beş
pratik kuralını ortaya koymuştur. Demek oluyor ki, hadis daha çok kelam
ağırlıklı kaynak, sünnet ise uygulama ağırlıklı bir kaynaktır. Ve bu kaynaklar sahabe ve tabiine ışık
olmuşta. Hatta sahabe bu ışığı daha da ileri ufuklara taşımış ta. Nitekim Hulefa-i Râşidin devrinin sonlarına
doğru bir kısım sahabe bu duygu düşünceler eşliğinde irşat gayesiyle İslam
âleminin çeşitli yerlerine dağılmayı vazife bilmişlerdir. Mesela Hz. Ömer'in
(r.a) Abdullah b. Mesudu irşat maksadıyla uzak diyarlara göndermesi bunu teyid
ediyor. Besbelli ki sahabe gittikleri
beldelerde vahiy ve sünnet yayıcıları olarak adından söz ettirip fikri üretime
katkıda bulunmuşlar bile. Hakeza Hz. Ali'nin (k.v) idare merkezini Kûfe’ye nakletmesi bu amaca
yönelik bir nakildir. Ne var ki bu iyi
niyetli duygu ve düşünceler Emevi’lerin idareyi ele almalarından sonra durum
vaziyet değişmiştir. Öyle ki Emevilerin baskısından bunalan ilmiyle amil bir
kısım sahabe Hicazda toplanmak zorunda kalmışlardır. Zira bilgi üretiminde hür
düşünmek esas olduğundan böyle tutum sergilemeyi zaruri kılar.
Peki ya Tabiin! Malum,
Peygamberimizin yaşadığı dönem ve sonrası dört halife döneminin ardından Mekke
ve Irak civarını mesken tutmuş sahabe halkasının rahle-i tedrisatında yetişmiş
Tabiin nesli doğmuştur. İşte gün yüzüne
çıkan bu ilk neslin içerisinden yukarıda adından Mekke ekolü (Hadis
ağırlıklı fikir üretiminin önderi) ve Irak ekolü (rey ağırlıklı bilgi üretimin kapısı)
diye sözünü ettiğimiz iki ışık kaynak teşekkül etmiştir. İşte bu iki ışık kaynaktan
biri Medine merkezli Hicaz Medresesinden,
diğeri de Kûfe merkezli Irak Medresesinden doğmuştur. Böylece her iki ekolde zaman içerisinde dal
budak salıp aydınlık penceremiz olmuşlardır.
Şurası
muhakkak; Tabiin devrinde henüz daha kesin hatlarla belirlenmiş mezhepler zuhur
etmemişti. Fakat zaman geçtikçe ümmetin sıkıntılarını karşılayacak yeni içtihatlara
ihtiyaç hâsıl oluyordu. Ve bu noktada
Tabiin ehlinin içtihatları tıpkı sahabe içtihadında olduğu gibi çözüm
bulabiliyordu. Tabiinin sahabeden tek farkı rey’lerini ortaya koyarken, kıyas,
örf, adet, maslahat, gibi tali delilleri de kullanıyor olmalarıdır. Bu da
yetmez, kendi aralarında Hicaz Medreselilik ve Irak Medreselikten kaynaklanan
yorum farklarını karşılaştırıp harmanladıktan sonra çıkacak sonuçta onlara bir
başka ufuk açıyordu. Böylece Kur’an ve hadisten sonra icmâ ve kıyasta
hayatımızda yer alıp içtihad alanına bir bambaşka renk katmıştır. Öyle ki tüm
bu çabalar sonuç verip Ümmeti Muhammed’in önüne çıkan bir dizi meselelerin
çözümüne yönelik mezhepler sahne almıştır. Anlaşıldığı üzere mezhep zehap (zan, sanı) kökünden gelip ictihad
farklılıklarından doğmuştur. Bir başka ifadeyle dördüncü asra gelindiğinde
içtihadın yerini mukallit, asıl kaynakların yerini mezhep-kavl hükümler almıştır.
Hatta içtihad alanında yaşanan bu hızlı yükselişin karşısında nihai noktaya
geldiğini düşünenler içtihat kapısının kapandığı zannına kapılmışlar bile. Derken
ilmin zirve yaptığı noktada fıkıh ilmi sahasında:
-İçtihatçılar
(fikir üreticileri).
-Taklitçiler (tekrarcılar)
diye iki gurup ortaya çıkmıştır.
Malum, içtihat; rey, fıkıh, kıyas vs.
tüm bilgi üretim faaliyetlerini içine alan bir kavramdır. Taklit ise hazır ya da birikmiş bilgilerin
tekrarı bir kavramdır. Tabii bu arada asl olan bize miras kalan bu bilgi külliyatları
karşısında ne yapmamız gerektiğidir. Bir kere avamın (halkın genel seviyesi) kendini riske etmeme açısından ehlisünnet
dört hak mezhepten birine mensup olmasında çok büyük fayda var. Çünkü içtihad
ilmi çaba gerektiren bir bilgi gücü olduğundan herkes fikir üretemez. Şu da bir
gerçek mezhep imamları fikir üretirken ya da içtihatta bulunurken mezhep kurmak
maksadıyla ortaya çıkmamışlar, tamamen bizlerin cahil kalmamamız için
çıkmışlar. İşte hayatta iken öğretme maksatlı talebelerine okuttukları dersler
derlenip toparlanıp bir kurala bağlanmasıyla mezhep adını almıştır. İyi ki de bu
büyük imamların dizinin dibinde yetişmiş talebeler öğrendiklerini derleyip
toparlamışlar, bu sayede hem hayatımızı tanzim etme imkânı doğmuş, hem de firak-ı
dalle’ye (sapık fırkaların yoluna) düşmekten kurtulmuşuz. Zaten istikamet
üzere yürümeyi ilke edinmiş her Müslüman şunu iyi bilsin ki; geldiğimiz noktada
İslam’ın ana caddesinde sapmadan yürüyüşümüzü bu müçtehit imamlara borçluyuz.
Dikkat edin cami imamından söz etmiyoruz,
ısrarla ‘müçtehit imam’ diyoruz. Niye, çünkü onlar
ilmiyle amil olmuş imamlardır. Hüküm çıkarmak öyle oturup ta bulunduğumuz yerden
ahkâm kesmeye benzemez, kılı kırk yarmak gerektiren bir beyin faaliyetidir. İşte kılı kırk yaran bilge zatlar sayesinde
ehlisünnet dışı sapık fikirlerin ağına düşmeksizin çok şükür bugünlere
gelebildik. Ki, onlar Peygamberimizin (s.a.v); ‘Ümmetimin âlimleri, beni İsrail peygamberleri gibidir’ hadis-i
şerifine mazhar olmuş müçtehit imamlarımızdır.
Madem hayat devam ediyor. O
halde devam eden hayat için fikri üretim için çaba sarf eden âlimlerin
çalışmalarına destek vermek icap eder. Malum, içtihadın durması dinin sosyal
hayattan çekilmesi demektir. Asla içtihat farklılığı, ayrılık olarak telakki
edilmemeli, bilakis içtihat farklılığı fikri zenginliğimizi ortaya koyan
güçtür. Bu öyle bir güç ki; dört büyük mezhep imamının birbirlerini düşman görmeksizin
yaptıkları içtihadlar sayesinde zihni gelişmenin en üst zirvesine çıkmışız da. Bu
yüzden onlar fikir ve bilgi üretiminin baş mimarları olarak gönlümüzde yaşamaya
devam edecektir. Nasıl gönlümüzde olmasın ki, bugün onların içtihatları
elimizde olmasaydı İslam toplumuna yönelik her türlü yıkıcı fikir akımlara
karşı verecek cevabımız olamayacaktı. Ancak bu arada aklımıza: “Edille-i
şer’iyye hiyerarşisinde yer alan şer'i delillerin bütünü her devri kapsayıcı
geçerli hükümler midir?” soru takılabilir.
Cevaben ne diyebiliriz ki, belki
fark etmişsinizdir bu sorunun cevabı için bile içtihat gerektiriyor. Yine de her
şeye rağmen Mecellede geçen hukuki bir kaideye dayanarak ancak şunu
söyleyebiliriz; nassda olsa her devrin
örf ve adetlerine göre değişiklik gösterebileceğini, icabında bu değişikliğin
takdiri veya takibi için bile yeni bir içtihada ihtiyaç olabileceğidir. Anlaşılan
o ki; her meselenin çözüme kavuşması noktasında işin ehli âlimlerin reyine
başvurmak zarureti vardır. Aksi takdirde her karşılaşacağımız meselelerin
altında ezilmek an be an mümkün. Hiç
kuşkusuz sahabenin bize göre avantajı herhangi bir meseleyle karşılaştığında
direk birinci elden sorup hallediyor olmasıdır. Hiç kuşkusuz içtihad kapısının
birinci elden ilk önderi peygamberimizdir. İlginçtir Resulullah (s.a.v) ilk
elden kaynak olmasına rağmen yine de arkadaşlarının görüşünü almaktan imtina
etmemiştir. Nitekim Ashabı Kiram Efendimiz (s.a.v)’in huzurunda veya gıyabında
fikir teatinde bulunmuşlar bile. Bu aynı zamanda İslâm’da dogmaya yer
olmadığının ispatıdır. Düşünsenize Peygamberimiz (s.a.v) asli risalet ve
elçilik görevinin dışında yeri geldiğinde bir kadı, yeri geldiğinde bir müftü,
yeri geldiğinde devlet reisi rol üstlenmiştir. Şimdi ilahi kaynaklarımıza burun
kıvıranlara sormak lazım gelir, bu din nasıl dogma olabilir ki. İşte
görüyorsunuz bizatihi dinin elçisi birçok fonksiyonu icra etmekle geleceğe ışık
olmuş ta. Resulullah (s.a.v) karşılaştığı herhangi bir meselede icabında vahyi
beklemeyip, istişare ve içtihada başvurduğu bir sır değil. Peygamberimiz
(s.a.v) bu hususta; ‘Bana vahiy olmayan
hususlarda aramızda (ki davalarda) rey’imle hükmederim’ beyan
buyurmuştur. Yine bir hadisi şeriflerde ise; “Size kendi rey’imle bir şeyi emredersem unutmayın ki ben ancak beşerim” ve “Sizler şahid misiniz ki bana itaat Allah'a itaattir, bana isyan da
Allah’a isyan etmektir” diye beyan
buyurmuşlardır. İşte İmam-ı Azam Ebu
Hanife bu gerçekler ışığında; “Kim ölü
bir araziyi imar ve ihya ederse orası onundur” hadis-i şerifinin bir devlet
reisi sıfatıyla söylenmiş bir hadis olduğunu dile getirmiştir. Tabii bu arada bizde İmam-ı Azam gibi bilge imam
sayesinde ul’ul emr sıfatıyla söylenilmiş bu hadisin devlet izin vermediği
müddetçe hiçbir şahsın sahipsiz bir araziyi imar edemeyeceğini fark etmiş oluruz.
Hatta fark etmekle kalmayıp bu hadis-i şerifin detayına indiğimizde Hicaz
mıntıkası ahalisine yönelik tarımcılık, şehirleşme ve medenileşmeye teşvik bir
hadis olduğunu görürüz.
BİLGE ŞAHSİYETLER
Bilhassa Emevilerin son devri ile Abbasilerin
yükselme çağında yetişmiş müçtehit imamlar ve dört büyük imamın içtihatları
Ümmet-i Muhammed'e büyük soluk aldırmıştır. Bu müçtehit imamlar ve talebeleri
sayesinde Tabiin devrindeki hadis ve rey (görüş) kaynaklı içtihatlar
derlenip, toparlanıp birleştirilerek gelecek nesillere fikri külliyatlar olarak
aktarılmış bile. Bu arada Müçtehit imamların içtihatları mezheplerin
teşekkülünü doğurmuş ve böylece bilgi taklitçiliğinin ve tekrarcılığın önüne
geçilmiştir. Ne var ki; müçtehit imamlar
döneminden sonra, içtihat yapmada gerileme görülmüş, yerini daha çok içtihat ve
taklitçilik konusu tartışmaları almıştır. Aslında tartışmak yerine meseleye “müçtehidin
rey’ini benimsemek taklit değil mutabaattır” açısından da bakılabilirdi. Hele
söz konusu avam olunca mutabaat şart olurda. Asıl anormal olan kendi başına
gelin güvey kalmaktır, hatta daha da
vahim olanı bilgi sahibi olmadan fikir yürütme işgüzarlığında bulunmaktır.
Tabii, söz konusu müçtehit olunca iş
değişir, taklit etmesi gerekmez. Ancak burada da en göze batacak husus âlimin
bilgisini kullanmayıp kendi kabına çekilmesidir. Ki, bu tutum uygun değildir, âlimden
her daim fikir üretmesi ve çaba sarf etmesi beklenilir. Bakın Gavs-ı Bilvanis-i Abdülhakim el Hüseyni
(k.s) der ki; mürşit o dur ki kendinden üstün mürşit yetiştire. İşte bu müthiş sözden
bizim anladığımız şu ki; ilim yolunda durmak yok, yola devam esastır. Zira
Peygamber'in (s.a.v); ‘İki günü
birbirine eşit kılan zarardadır’ beyanı her alanda fikir üretimin gerekliliğine
işarettir. Madem öyle üretim denilince sadece ekonomik faaliyetler
anlaşılmamalı, insanın kendi kendini işlemesi de üretimdir. Bu yüzden insanın
kendini bilmesi ilimden sayılmıştır. Nasıl ki tabiatı işleyerek ekonomik
faaliyetler işlerlik kazanıyorsa, pekâlâ insan da bir âlimin eşiğinde işlenip
bilgi küpü hale gelebiliyor.
Fikir üretmekten geri durup sırf taklitle
yola devam edildiğinde pansuman tedbir türünden öte bir işe yaramayacaktır.
Taklitte ısrarcılık cehalete davetiye çıkarmak olacaktır. Oysa fikri ilerleme
bir döneme mahsus olmayıp her devir için ihtiyaç gerektiren bir husustur.
Maalesef günümüzde bilge kişilerin azlığı toplumu koyu cehalet bataklığına
sürükleyebiliyor. Dolayısıyla toplumun bilgi kirliliğine maruz kalmaması için, gerçek
manada bilge şahsiyetlerin varlığına ihtiyaç vardır. Bakın İmamı Gazali, İmamı
Rabbani, İbn-i Haldun, İmamı Azam gibi âlimler yaşadıkları devirlerde toplum
içerisinde cereyan eden birçok ihtilafları gidermişler bile. Malum, İmamı
Gazali döneminde mevcut hastalığın baş çıbanı felsefi fırkalardı. İşte Gazali,
bu hastalık tablosu karşısında bütün bu yıkıcı felsefi akımları ehlisünnet
ekolü içtihatlarıyla çürütüp İslam âlemine yönelik zararlı fikirlerin
yayılmasının önüne geçmesini bilmiştir. Hakeza İmamı Rabbanide (k.s) öyledir. O
da tarikat şeriat çekişmelerine son verip tarikatın şeriattan ayrı
düşünülemeyeceğini, bilakis her ikisinin iç dış misali bir bütün olduğunu
ortaya koymuştur. Derken birbirinden kıymetli böylesi müçtehit imamlar
sayesinde İslam âlemi rahat nefes alır da. Bu noktada her yüz senede müceddit
gelecektir (müceddit dinde bilgi üreticisi ve irşat edici demektir)
ilahi prensibi bizim için müjde olmanın ötesinde büyük bir lütuf olmuşta. Bu
lütuf karşısında ne kadar şükretsek azdır. Hakeza 20. yüzyılda da Said Nursi Hazretleri yüz
akımız olmuştur. Bilhassa onun o müthiş
kayda değer fikri mücadelesi birçok karanlık sis perdeleri ortadan kaldırıp
İslam’ın gür sesi ve aydınlık yüzü olmaya yetmiştir. İyi ki de insanlık bu yüzle yüzleşmiş. Bakın Haşir
(ahret) risalesini okuyan bir gayrimüslim öyle etkilenmiş ki:
—Bunu derhal yok edin deyip telaşa
kapılmış bile. Tabii insanlar merak edip
nedenini sorduklarında verdiği cevap bir hayretin ifadesidir;
“ — Evet, elimdeki haşir risalesi sanki
beni ahret sokaklarında gezdiriyor gibi, biraz daha okursam…”
İşte bu itiraf Bediüzzaman’ın çağa
damga vurduğunun bir göstergesidir. Cemil
Meriç bu yüzden Bediüzzamanın hakkını şu cümlelerle teslim etmiştir;
çağımızda iki görüş hâkim. Her ikisi de ben-i âdem, ama Bediüzzaman bize çok
daha yakın.
Gerçekten de insan Risaleyi
Nurları okuyunca devrin birçok karmaşık meselelerin üstesinden gelebiliyor.
Besbelli ki; Bediüzzaman yirminci asrın üstatları arasında kendinden söz
ettiren bir dehadır. Dünya döndükçe böyle daha nice üstatlar yeryüzüne şeref
vereceği muhakkak. Çünkü Allah'ın vaadi
var; nurumu tamamlayacağım diye. Böylece İslam âlemi, hatta tüm insanlık bu tür
umut ışıklarından yoksun kalmayacaktır. Madem kıyamete kadar böyle zatların var
olacağına inancımız tam, o halde halkın üçler yediler, kırklar dediği böylesi
Rabbani âlimleri aramaya koyulmalıdır. Tabi arama deyince ister istemez İmam-ı
Rabbaniyi hatırlarız. Bakın İmamı Rabbani (k.s); “Ne mutlu murad mürşit bulana”
diyor. İlginçtir “Ne mutlu muradı olana” demiyor, “murat mürşit” diyor. Niye
acaba? Nedeni gayet açık; murat mürşit bulduğunda
kurtuluşa ermek vardır. Bu yol zaten bir gönül sultanının kalbine girip ötelere
kanatlanma yoludur, işte aranılan murad budur. Dünya var oldukça böyle zatlar tükenmeyecektir.
Nasıl tükensin ki, Allah’ın hazinesi
sonsuzdur. Dolayısıyla gönül sultanları şu devirle, bu devirle sınırlı
tutulamaz. Yeter ki İmamı Rabbani'nin (k.s) dediği gibi arayıp bulmayı murad
edinelim gerisi gelir elbet, sonunda arayan
bulur misali gerçek Mevla’sına kavuşur da. Aramaktan imtina edip geri durursak ateizmin
kol gezdiği şu dünyada koruyucu zırhtan mahrum kalmakta var. Kaldı ki, âlimler bile aramaya koyulmuşlar,
biz armışız çok mu? Hatta deminden beri
sözünün ettiğimiz Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri de ömrünün büyük bir bölümünü
hep arayışla geçirmiştir. Öyle ki, küçük yaştaki arayışını şu sözlerle dile
getirmiştir; “Dokuz yaşımda Şeyh
Abdurrahman Tahi’yi tanıdım. Bu zat velilere makam aldıran zattır.”
Bu sözlerden de anlaşılan o ki, bir insanı tanımak
ancak bir arayışın sonucu gerçekleşebiliyor. Öyle bir arayış ki; “velilere
makam aldıran zat, kim bilir kendi makamı nasıldır” merakını gidermeye yönelik
yeni bir arayış doğuruyor da? Derken bu arayış içerisinde Bediüzzaman’ın
dilinden Abdurrahman Tahi (k.s)’nin Nakşî silsilesinin büyüklerinden olduğunu
idrak etmiş oluruz da.
İşte her devirde böylesi deha
çapında büyük derya âlimlerin çıkması İslam’ın kabına sığmaz engin bilgi potansiyeline
sahip bir din olmasındandır. Kaldı ki İslam hür tefekkürü zindana hapsetmez,
düşünceyi irşat vasıtası olarak görür. Ancak irşadın olması içinde irşat
olunmak gerekir. Bu nedenle Gavs-ı Bilvanisi (k.s) şöyle demiştir: ‘İrşat olmayan irşat edemez.’
FİKRİ ÜRETİM
Fikir üretmemekte ve statik
kalmakta direnenler dogmatik fikirleriyle birlikte er geç yıkılmaya mahkûmdur.
Bu kaçınılmaz bir alın yazısıdır. Malum; statükoculuğun en bariz göstergesi
tekrarcılık illetidir. Bu illete bir
insan tutulmaya dursun eline tutuşturulmuş reçeteyle ya da ezberlediği
nakaratla ömür boyu monotonluğun pençesinde debelenip duracaktır. Oysa fikir
üretimi toplumda gelişmeyi tetikleyen ve topluma dinamizm kazandıran bir güçtür.
Dahası her yeni fikir, toplumun alışılmış düşünce kalıplarından kopuşu
demektir. Elbette ki yenilik derken müspet manada yenilik, yeniden doğma
(Rönesans), kendini keşfetmek ve gelişmeyi kast ederiz. Madem öyle kendi öz Rönesans’ımızı keşfedip
fikir veya aksiyonumuzu yeniden vizyona koymak icap eder.
Fikri üretim olmadığı zaman ne idrak
kalır ne beyin kalır, ne de kalp huzuru kalır.
A’dan Z’ye her şey durağanlaşır da. Nasıl mı?
İşte 28 Şubat post modern darbesi bunun en hazin tablosu. Malum zihniyet
“28 Şubat post modern” usullerle
üniversiteleri kışlaya çevirdikleri gibi, toplum mühendisliği uygulamalarıyla
da aklı karaya oturtmuşlardır. İşte statükoculuk böyle bir şeydir, bu vesayet
zihniyetten başka ne beklenebilirdi ki. Bir kere o günlerde hür düşünceye
pranga vurulmuş, bu ahval ve şerait içerisinde
nasıl fikir birlikteliği doğsun ki. Maalesef her on yılda bir tekrarlanan
darbelerle hür düşünceye kement vurulabiliyor. Bakın, tıpkı bizim 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubatta yaşadığımız
sürece benzer süreçleri batıda yaşamış. Batı, ne zaman ki kilisenin
tahakkümünden kurtulup hür düşünmeyi keşfetti, işte o zaman rahat nefes alıp
gelişmenin merkezi olmuşlardır. Malum, Avrupa’nın orta çağda düşünceye kilit
vuran kiliseyle başı çok büyük dertteydi. Nasıl başı dertte olmasın ki, nice
deha çapta fikirler engizisyon ve giyotine kurban verilmiştir. Hatta fikri ve
ilmi çalışmalarından dolayı nice aydınlar canından olmuşlardır. Neyse ki batı, aydınlanma
uğruna büyük bedeller ödemenin akabinde Rönesans’ını gerçekleştirmesini bilmiştir. Peki ya biz! Biz ise o arada gelişme
çağımızda durağanlaşıp kendi kendimizin orta çağını hazırlamışız.
Evet, batı bu! Ancak şu da bir
gerçek; batı şuan ki haline pekte fazla sevinmesin. Çünkü batı şimdilerde başka
problemlerle karşı karşıyadır. Bu sefer ki problemin niteliği eskisine pek
benzemez, ortada daha vahim bir durum var. Kilisenin köleliğinden kurtulan
batı, bu sefer makinenin kölesi olmuş durumda. Meğer aklında bir sınırı varmış.
Bu sınırda ruh devre dışıysa artık ortada akıl tutulması denen olağanüstühal
durum var demektir. Dahası olağanüstü amansız bir hastalığa tutulmuş
gözüküyorlar. Başka ne diyelim ruhunu yitirmişlik denen maraz illet bu olsa gerektir. Baksana hayatının büyük bölümünü makine ve
bilgisayar üzerine tanzim eden batı bir anda robotik toplum olmuşlar. Bu yüzden batı sil baştan yeniden
köledir, şimdiki köleliğin geçmişten tek
farkı genlerine kadar işlemiş akıl tutulması köleliğidir. Üstelik insan
makineyi yönetmiyor, yöneten makinedir. Şayet bu bunalım böyle devam ederse,
galiba en son yardım dileyecekleri tek güç Hollywood filmlerine konu olan
uzaylı yaratıklar olacaktır.
Anlaşılan modernite hayat dedikleri
model; insana robot hayat sunuyor. Ve
insan bu düzende bir hiçtir. Bu modelde insan ancak üretip tükettiği sürece
değer kazanabiliyor. Ne hazindir ki insan yaşadığı anla ilgisi olmadığı gibi
çevreye bakışı da şaşkıncadır. İnsanoğlu bu düzende bir hiçtir, asla bu sistemde
ruhunun açlığını giderecek iklim bulamaz. Nasıl bulsun ki, ortada akla köle
olmaya razılık vardır. Ruh bedende tutsak ve özgürlüğe hasrettir. Ah şu ruhunu bedenine esir kılmış insanlar
bir kez olsun İslamiyet’le yüzleşebilseler, işte o an gerçek hürriyetin tadına
ulaşmaları an be an mümkün olabilir. Ama
ne var ki daha henüz o ışığı görmüş değiller. Nasıl görsünler ki, vahiyden
bihaberler. Bu büyük bunalım daha da derinleşirse o çok övündükleri modernize
hayat başlarına çöküp enkaz yığını hale geleceklerdir. Yazık, hem de ne yazık
bir hiç uğruna insanlık telef oluyor.
Belli ki dayanışma, yardımlaşma ve
sevgiden yoksunluk kitleleri huzursuz kılıyor, soluklamaya ihtiyaçları var.
Nasıl mı? İşte salt aklın hükümranlığına son verip insana nefes alma imkânı
sunan İslamiyet’le buluşmakla elbet.
Böyle bir buluşma gerçekleştiğinde ebedi saadetin kapıları açılacağına
inancımız tam. Vahiy; felsefenin, aklın,
ideolojinin mantığın ve her şeyin üstünde… Kur’an bu anlamda; hem nur, hem
ışık, hem de topyekûn beşeriyeti huzura götüren tek rehberdir. Kuran’ın
muhatabı tüm insanlıktır. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz karmaşık yapıya son
verecek kılavuzu vahiyde aramak gerektir.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder