İSLÂM VE CİHAD
SELİM GÜRBÜZER
Cihad; Allah rızası için ilimce, malca, dille,
bedenen, kalben vs. yapılan mücadelenin adıdır. Bilhassa tanımda geçen ‘Allah
rızası için’ ibaresi cihadın ruhunu
oluşturan en can alıcı noktadır. Öyle bir can alıcı nokta ki; cihad asla macera
kaldırmaz. Her ne kadar savaş yakıp yıkma, öldürmek gibi bir dizi özellikleri bağrında
taşısa da söz konusu din, namus, mal ve vatanı korumak olunca farz-ı kifâye’nin
gereğini yerine getirmek şart olur. Dikkat edin farz-ı kifaye dedik, yani cihad
vecibesi de tıpkı cenaze namazında olduğu gibi Müslüman’lardan bir topluluğun bu
görevi ifa etmesiyle diğerlerin üzerinden bu yükümlülük düşebiliyor. Tabii cihada
katılmak güzel bir haslet, ama cihatta esas olan rıza-i bari niyet üzere olmaktır.
Aksi takdirde o cihad, cihad olmaktan çıkıp bir hiç mesabesinde kuru cihangir savaş
olacaktır. Malum, İslam’da sadece ulvi değerler uğruna verilen mücadele cihad olarak
kabul görür. Evet! Peygamberimizin (s.a.v); “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” beyanı bu manayı taşıyan bir
buyruktur. Ancak her aklı esenin ‘Hurra!
Haydi, cihada’ çağrısı yaptığında bu çağrıya hemen uyup cihada çıkılsın
manasına gelen bir buyruk değildir. Bir kere cihad için devletin çağrısı
esastır. Kaldı ki devletin bile cihad
çağrısı yapabilmesi için:
“—
Düşmanın İslam dinini kabule yanaşmaması,
— Müslümanlarla gayrimüslimler arasında herhangi
bir anlaşma veya emân’ın bulunmaması,
—Müslümanların cihad için yeteri güç ve donanıma
sahip olması” gibi bir dizi savaş hukuku kuralları dikkate alıp öyle cihada
çıkması lazım gelir. Hakeza fert bazında da hukuku kural söz konusudur. Şöyle
ki; fıkhı kaynaklara bir göz attığımızda
çocuklar, ihtiyarlar, zayıflar, hastalar, körler, topallar, azık veya bineği (vasıtası)
olmayanlar, kadınlar ve kölelerin (efendileri izin verirse cihada
katılabilir) cihaddan muaf tutulduğunu görürüz. Ancak öyle zaruret durumlar
var ki, mesela genel seferberlik halinde;
köleler, kadınlar, âlimler, hatta savaşa muktedir çocuklarda cihaddan
sorumlu tutulabiliyor. Madem öyle sorumluluğun gereğini yerine getirmek lazım
gelir, Allah yolunda yan çizmek olmaz. Düşünün ki bir adam cihad’dan muaf
olmadığı halde kendi adına ücret karşılığında adam tutmuş ya da kiralamaya
tevessül etmiş olsun, böyle bir usul asla tasvip görmez. Oldu ya böyle bir kiralama
vuku bulmuşsa kiralayan şahıs savaş sonrası dağıtılacak ganimet mallardan pay alamaz,
sadece savaşan pay alır. Yine bir başka savaş hukuku kuralı gereği bir Müslüman
cihad esnasında siper kazdığında ya da istihkâm gibi işler yaptığında ücret
talep edemez, ama harp (savaş) dışında her ne iş olursa olsun ücret almasında
her hangi bir beis yoktur. Şayet söz konusu zimmî şahıssa ister savaş içinde
olsun, ister savaş dışında olsun fark etmez her halükarda ücret alabiliyor. Veliyyül’emr
gerektiğinde mücahitlere bir miktar para vermesinde sakınca yoktur. Ki, gerek duyup verdiğinde bu tür uygulama gaza
ruhunu artırmaya vesile olacağından tenfil kapsamında değerlendirilir.
Bu arada şunu belirtmekte yarar
var, cihad için Müslüman olmak şarttır.
Malum, bir şahsın veya topluluğun Müslüman olup olmadığını anlamak için:
—
İslam’ı kabul ettiğini apaçık ikrar etmesiyle,
— Müslümanlarla beraber
aynı safta cemaat olmasıyla,
—Ana, baba veya tabiiyetinin
Müslüman olduğuna hükmedilerek vs. gibi kriterler yeterlidir. Tabii bu demek değildir ki Müslüman olma
şartı sadece cihad içindir, diğer dini mükellefiyetlerin yerine getirilmesinde
her daim aranan bir haslettir. Madem Müslümanlık güzel bir haslet, o halde bu
güzel hasletten herkes nasiplensin amacı doğrultusunda kendileriyle savaşılacak
gayrimüslimlerle savaş öncesi İslam’a davet yapmak gerekir. Zaten davet yapmaksızın savaşa girişmek uygun
değildir. Dolayısıyla önce davet yapılır
kabul ederlerse ne ala, etmezlerse cizye (güvence bedeli) karşılığında
İslam’ın ahd ve himayesi hatırlatılır. Eğer bu yaklaşımda kabul görmezse artık
bu noktadan sonra savaş kaçınılmaz olur. Hakeza bu hükme İslam dininden hiç haberdar
olmamış gayrimüslimlerde dâhildir. Ancak kendilerine İslam’a davet etme fırsat
kalmadan Müslüman yurduna ansızın baskın yaptıkları an işin rengi değişir, bu
durumda derhal karşı atağa geçmek şart olur. İşte görüyorsunuz savaş öncesi
İslam’ın tavrı budur.
Peki ya savaş sonrası? Malum, savaş öncesi hukuku kurallar neyi
gerektiriyorsa savaş sonrası hukuku kurallarda onu gerektirir. Mesela savaş
sonrası hayatta kalanlara gazilik uygun görülürken toprağa düşmüş neferlerde
şehit olarak yâd edilir. Hatta sadece yâd edilmekle kalmaz naaşları yıkanmadan
defin işlemleri halledilir. Ki, Peygamberlik makamından sonra en üst
makamlardan biri de şehitlik mertebesidir. Derken bu işlemlerin akabinde
fethedilen toprakların imar ve inşa faaliyetine geçilir. Nitekim bir yerde
maddi ve manevi inşa faaliyeti varsa bu demektir ki o yer yeni nazlı
vatanımızdır. Dahası şahıs planında savaş sonrası hayatta kalanlar için gazi,
ölenler için şehit ismi ne anlam ifade ediyorsa, coğrafi planda ise ele geçen topraklar için daru’l-İslam,
kaybedilmiş topraklar için daru’l-harb denilmesi de o dur. Nasıl mı? Bir kere
ister savaş öncesi ister savaş sonrasında olsun Müslümanlarla bir ahitleşme (anlaşması)
ya da herhangi bir sözleşme bulunmayan gayrimüslimlerin hâkimiyeti altında
bulunan topraklar daru’l-harb olarak adlanır. Malum bu isme uygun o coğrafyanın
ahalisi de harbî (küfür ehli) sıfatıyla anılır. Şayet bir daru’l-harb topraklar
feth edilip akabinde cuma, bayram vs. gibi İslami hükümlerin icra edildiği bir mekân
hale gelmişse, o topraklar artık daru’l-harb olmaktan çıkıp daru’l-İslam vasfı
kazanmış sayılır. Elbet bunun tam terside mümkün, yani şartlar oluştuğunda daru’l-İslam’dan
daru’l-harb konuma geçmekte söz konusudur. Ancak bir daru’l-İslam ülkesi daru’l-harb
özelliği kazanması için şu aç temel şart aranır;
—Daru'l-harbe
bitişik sınır olması gerekir,
— İçerisinde şirk ve küfür
ahkâmının icra edilmesi gerekir,
—Evvelinden bile olsa
içinde emân, emin bir Müslim ve zimmî kalmamış olması lazım gelir. Kelimenin tam anlamıyla bu üç temel şart
gerçekleşmedikçe o topraklar daru’l-harb olarak yaftalanamaz. Hele bir belde darul-İslam
olmaya görsün artık o bölge gayrimüslimlerin eline geçmiş olsa da o üç şart vuku
bulmadıkça yine daru’l küfür denilemez. Besbelli
ki, İslam mührü kolay kolay silinecek türden bir iz değildir.
Peki, şu emân konusuna ne demeli. Malum, her ne kadar emân; özel emân ve genel emân
diye iki ana başlık altında kategorize edilse de sonuçta cihad öncesi ve cihad
sonrası emânın gelişi güzel verilmediği aşikâr,
yani emânında kendine göre hukuku ilkeleri söz konusu. Şöyle ki ilk aşamada
düşmana emân verecek bir şahsın Müslüman ve akıl baliğ olması en birinci temel
kuraldır. İkinci aşamada ise Müslüman’ın, eman dileyen bir gayrimüslime karşı; “sana emân verdim, sen eminsin” ya
da “geliniz,
korkmayınız veya parmakla gökyüzüne işaret etmek” gibi insani bir yaklaşımla emân (güvence)
verme mükellefiyeti vardır. Tabii bu da yetmez emân verdikten sonra muharip
düşmana verilen güvencenin harfi harfine yerine getirilmesi icab eder. Ki, Müslümanlar için söz namustur. Elbette söz namus olunca da emân hakkı
kazananlar ne öldürülür, ne çoluk
çocukları esir edilir, ne de mal ve namuslarına halel getirilir.
Bakın,
emân vermek o kadar hassas bir mevzuu ki, İmam Muhammed “Müslümanlardan bir zat
bir guruba emân vermiş olduğu halde bundan haberdar olmayan diğer Müslümanlar
baskın yapıp emânın malına el koymuşsa iadesi gerekir, erkeklerini öldürmüşse
diyetini öder” demiştir. Bu arada kadınları esir ettiyse teslim edilir. Ancak
bunun bir istisnası var ki, kadınların her biri üç hayız görmemişse teslim
edilmez, bu müddet içerisinde erkek olmayan yed-i adile (yed-i emin-emin el) emanet edilir. Bilhassa emanet edilecek kadın yaşlı
olması tercih edilir. Şayet kadınlarla cinsel
ilişkide bulunulduysa mehri verilir.
Bir Müslüman kendi başına buyruk
kesilip düşman ülkesinden bir mal veya bir kadını zorla daru’l-İslam’a getirmeye
kalkıştığında sanmasın ki bunlar üzerinde sahiplik hakkı kazanır. Bir kere
İslam’da ahde vefa esastır, dolayısıyla hiç kimse kendi başına buyruk kesilip
sahiplik hakkı elde edemez. Kaldı ki bu yabancı elçide olsa hüküm değişmez.
Sonuçta adı üzerinde elçi, İslam hukuku gereği emin muamelesi görürde. Malum,
barış ve arabuluculuk işlemleri elçi vasıtasıyla gerçekleşebiliyor. Yeter ki,
elçi ajan olmasın, elçiye zeval olmaz da. Her ne kadar dille ben elçiyim demek yeterli
olsa da, yine de bir elçinin tereddütlere
mahal bırakmamak açısından vesika ibraz etmesinde fayda var. Esasen emân bir tür
akit hükmünde bir vesikadır. Ancak verilen emân'ın maslahata aykırılığı ortaya
çıkarsa, Veliyyül’emr o emânı usulü kaidesince iptal eder.
İşte görüyorsunuz savaş hayatın bir gerçeği.
Hakeza barışta hayatın bir başka gerçeğidir. Dolayısıyla savaşan taraflar arasında
sulh vuku bulduğunda barış sürecini Hudeybiye
anlaşmasının on sene ile sınırlı tutulmasında olduğu gibi uzun ya
da kısa tutulabilir. Şayet kısa tutulacaksa bu süre yaklaşık dört aydır. Ve bu
süre dolduğunda da, hemen geçici anlaşma
bitti diye alelacele gayrimüslimlere harbi muamelesi uygulanmaz, bir şekilde
güvenlik koridoru oluşturup ülkelerine dönünceye kadar yine emin ellerde (güvencede) tutulur. Velev ki geçici
anlaşmayı bozan taraf düşman cenah olsa bile himaye altında tutulan rehineler öldürülmez,
icabında serbest bırakılır da.
Evet, savaş dedik barış dedik, sırada fetih
var elbet. Malum, fetih denilince
genellikle bir yeri ele geçirmek akla gelse de, aslında fetih savaş ve barışın
üstünde dışa açılım demektir. Öyle ki fetihle birlikte fethedilen topraklarda
bundan böyle ne yapılacağı hususu çok önem arz eder. Mesela bu hususta uygulamalara
baktığımızda şayet feth edilen topraklar zor kullanılarak ele geçirilmişse
Veliyyül’emr’in ya bu toprakları cizye karşılığında gayrimüslim halka bıraktığını,
ya haraç almakla iktifa ettiğini(yeterli bulur), ya da ganimetlerin gazilere
taksim ettiğini görürüz. Nitekim Allah Resulü kendi döneminde Hayber arazisinin
taksiminde bir kısmını gazilere, bir kısmını ise beytülmal (Hazinenin)
masraflarına ayırmıştır. Ancak İslam’ın ileriki aşamalarında Hz. Ömer (r.anh) bu uygulamadan farklı bir uygulama izleyip
fethettiği Irak topraklarından cizye ve haraç almakla yetinmiştir.
Yine bir başka önemli husussa fetih sonrası elde
edilen ganimet konusudur. Malum, harbilerle yapılan savaş sonunda ellerinden cebren
alınan mallar ganimet kapsamında işlem görür. İşlem görmesi de gayet tabiidir. Sonuçta
kan dökülmüşlük söz konusu, bunun bir
bedeli olmalı. Bu yüzden savaş sonrasında ele geçirilen ganimet malların kaçta
kaç oranında dağıtılacağı işlemine geçilir de. İşte görüyorsunuz İslam’da ister
barış ortamında olsun, ister savaş ortamında olsun her ortamın kendi içinde uygulanabilir
temel kuralları söz konusu, asla rastgele kural ihdas edilip uygulanmaz, her
şey bir ölçü çerçevesinde yürütülür. Derken belirli ölçüler çerçevesinde
ganimet malların paylaşımında 1/5 nispetinde fakir, yetim ve parasız kalmış
yolculara dağıtılırken diğer geri kalan kısmı ise mücahitlere dağıtılmak üzere;
birer hisse piyadeye, ikişer hisse süvariye, bir hisse kumandana verilmek
suretiyle sorumluluk yerine getirilmiş olur. Hiç kuşkusuz bu sorumluluk yerine
getirilirken de ordu kumandanı Veliyyül’emr’in izniyle ganimet malları mücahitlere
taksim (pay) etmelidir, zaten aksi bir durum düşünülemez. Çünkü İslam’da
ulu’l-emre itaat şarttır.
Peki ya fetih sonrası esirlerin
durumu! Malum, Veliyyül’emr esirler hususunda serbesttir, dilerse;
— Tümüyle hepsini
ortadan kaldırır,
—Köle ve cariye edilmeleriyle
yetinir,
—Müslüman esirlerle takas
edilir,
—İslam’ın ahd ve emânı
hükmünce hürriyet hakkı tanır.
Bakın
bu hususta Hasan-ı Basri (r.anh.); “Esirleri
düşmanı korkutmak amacıyla daru’l-harb sınırları içerisinde öldürülebilir.
Fakat daru’l-İslam’da öldürülemez, şayet öldürülürse bu mekruhtur” demiştir.
Tercih edilen bir diğer görüş ise Veliyyül’emr esirlerin öldürülmesi hususunda
maslahat üzere hareket etmesidir.
Şu bir gerçek,
savaşta olsa ordunun en üst komuta kademesinden tutunda en alt kademesinde ki
neferine kadar herkesin kendi payına düşen görev ve sorumluluğu vardır. Bu yüzden cihad deyip geçmemek gerekir, hem savaş
öncesi hem de savaş sonrası yerine getirilmesi gereken bir takım hukuki
kuralların var olduğunu bilmemiz lazım gelir. Şimdi yeri gelmişken sormak
lazım, bugün ben mücahidim diye ortaya çıkanlar İslam’ın cihadla ilgili hukuki
kuralların hangi noktasındalar. İşte bu temel hukuk kurallardan bihaber sözde
mücahitler ne hakla cihaddan söz ederler doğrusu şaşmamak elde değil. Yukarıda
da belirttiğimiz üzere İslam’da esirin bile hukuku söz konusu, hele savaş hukukundan
bihaber sözde mücahidin eline düşmüş bir esirin halini düşünün, kim bilir o
esirin başına neler gelecektir. İşte bu yüzden kural, ölçü, usul şart diyoruz. Şöyle dünya sathını karış karış taradığınızda
İslam’ın dışında hiçbir dünya görüşünde böylesi kural, ölçü ve kaideler göremezsiniz.
Bir kere geçmişlerine baktığımızda gelecekte de neler yapabileceklerini az çok
tahmin edebiliyoruz. Bakın İsrail oğulları tarih boyunca elinde tuttukları esirleri
işkencelerle öldürmüşler, bugünde aynı hazin tabloları Filistin’de yaşıyoruz. Yine
öyle ülkeler de var ki, elde ettikleri esirleri birbirine zincirlerle bağlayıp
kırbaç altında inim inim inletip çalışma kamplarında çalıştırmışlar, bugünde
farklı metotlarla inim inim inletiyorlar.
Evet, İslam, esirlere eziyet edilmesine asla
tasvip etmez ve şiddetle men eder. Zira Rasulüllah (s.a.v) bu hususta ; “Köle ve cariyelerinize yediğinizden
yedirin, giydiğinizden giydirin, içtiğinizden içirin” beyan buyurmuştur. Yine
Allah Resulü bir keresinde ise; onlara
zulmetmeyin diye uyarmış ta. Hele savaş
öncesi Müslüman olan biri esir olduğunda; ne öldürülmesine, ne de köleleştirilmesine
izin verilir. Bir esir ancak savaş
sonrası Müslüman olmuşsa köle hükmüne tabiidir. Ki, bu kölelik gazinin hakkı
olması hasebiyledir. Ama gazi dilerse azat edebilir, bunun dışında kölelik
sakıt olmaz (düşmez).
Bir mücahid düşünün ki, esir düşen
bir muharibi (savaşanı) ortada hiçbir
gerekçe olmadan durduk yerde öldürmüş, tabiî ki hakkında tazir hükmü uygulanacaktır,
ama diyet, tazmin ve kıymet gibi türden kefaret uygulanmaz. Şayet nefsi müdafaa
durumda öldürdüyse tazir de gerekmez. Belli
ki; esiri öldürmek yetkisi ancak Veliyyül’emr’in tasarrufuna kalmış bir
işlemdir. Hakeza bir kumandan da esirlerin isyan etmelerinden veya düşman
kuvvetlerin gelip bunları kurtaracağından endişe ettiğinde öldürme yoluna
gidebilir. İcabında düşmana esir düşen Müslüman’ı kurtarma karşılığında; para,
silah, hayvan verme gibi yollara başvurabilir, böyle durumlar da caizdir.
Madem bunca savaştan söz etmişken, cihatla
ilgili ayetlere bakmakta yarar var. Bakın Yüce Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
Kendilerine karşı harp açılan Müslümanlara zulme uğradıkları için
cihada izin verilmiştir. Allah Teâlâ’da onlara yardım etmeye elbette kadirdir.
O Müslümanlar ki Rabbimiz Allah Teâlâ’dır demelerinden başka bir sebep yokken
haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır (Hacc:39).
Sizinle savaşanlarla da Allah yolunda muharebe ediniz, fakat haksız
yere tecavüz etmeyiniz. Çünkü Allah mütecavizleri sevmez (Bakara:3).
Fitne kalkıp din tamamıyla Allah için oluncaya kadar onlarla cihat
ediniz ve eğer onlar o kötü hareketlerine nihayet verirlerse şüphe yok ki Allah
Teâlâ onların yapacaklarını görücüdür, layık oldukları mükâfatı verir (Enfal:39).
Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozar ve dininize dil
uzatılırsa sizde o küfrün elebaşlarına karşı savaş açınız. Şüphe yok ki,
onların yeminleri yoktur. Belki bu harp sebebiyle şu fena hareketlerine nihayet
verirler (Tevbe:12).
Müşrikler, sizinle topyekûn savaştıkları gibi sizde onlara karşı topyekûn
savaşınız ve biliniz ki Allah Teâlâ, muttakilerle beraberdir (Tevbe,36).
İşte ayetlerden de anlaşıldığı
üzere şartlar oluştuktan sonra cihad her Müslüman’a farz olduğu gibi savaş
öncesi ve savaş sonrası uygulanacak kurallara uyulması da şarttır. Asla bir Müslüman
kendi başına buyruk hareket edemez. Ortada bir savaş stratejisi mi söz konusu o
stratejiyi sabırla yürütmek gerekir. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v) savaş
stratejisinin gereği öyle olurdu ki yaptığı bazı gazalarında güneşin batış
meyline kadar beklerdi. İşte bu yüzden
Ashabına yukarıda zikredilen ayetler ışığında cihad olayını şöyle izah etmiştir:
“Ey İnsanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz, Allah Teâlâ’dan
afiyet temenni ediniz. Fakat düşmanla karşılaşınca sabr ediniz ve biliniz ki,
cennet, şüphesiz kılıçların gölgesi altındadır.” Sonrasında ise elini açıp
Allah’a şöyle dua ederdi; ‘Ey kitabı
indiren bulutları yürüten fırkaları hezimete uğratan Allah’ım o düşmanları
hezimete uğrat, bizlere de o düşmanlara
karşı yardım ihsan buyur’ (sahihi buharı ve Müslim).
İSYANCILAR
İslam fıkhında Veliyyül’emre karşı
isyan eden her kim hangi grup olursa o grup buğat kapsamında kategorize edilir. Dolayısıyla Buğat’ın işgal edip
hâkimiyeti altına aldığı yerler daru’l bağy
olarak tanımlanırken adil yönetimin hâkimiyeti altında bulunan yerler ise daru'l-adl olarak adlandırılır. Mesela
buğat kapsamına girecek gruplardan Haricileri örnek verecek olursak,
Haricilerin Müslümanlardan kendilerine tabi olmayanların katl edilmesi,
mallarının alınması, zürriyetlerinin esir edilmesi gibi İslam ahkâmına temel
aykırı hükümleri helal gören bir gurup oldukları görülür. Zaten harici ismiyle müsemma
huruç eden yani başkaldıran demektir. Bu nedenle Haricilerin isyancılarla
birlikte anılmasına şaşmamak gerekir. Ki, onlar Hz. Ali’ye (k.v)’in halifelik dönemi
boyunca hiç rahatlık vermedikleri gibi birde bunun üstüne başkaldırıp tarihi
süreç içerisinde hayatlarını Müslüman kanı dökmekle geçirmişlerdir. İşte Haricilerin
Müslüman kanının akıtılmasına yönelik yaptıkları kanlı şiddet eylemlerinden hareketle
bağy meselesinin ne kadar mühim bir mesele olduğu kendiliğinden ortaya çıkmış
olur. Madem İslam âlemi bu denli problemli bir meseleyle karşı karşıya kalmış,
o halde her devirde iş başına gelecek Veliyyül’emirler bu ve buna benzer ibretlik
olaylardan ders çıkarıp, isyancıların savaş hazırlığı içinde oldukları haberini
aldığında an ipe un sermemelidir. Tam aksine derhal yakalamaysa yakalama,
inlerinden çıkarmaysa çıkarma, her ne gerekiyorsa tüm başkaldırma girişimlere
yönelik önleyici ferman çıkarmalı da. Aksi takdirde inlerinden çıkarılma noktasında
en ufak bir gecikme veya ihmalkârlık daru’l-adl’in arkadan hançerlenmesine yetecektir.
Dolayısıyla daru’l-adl’in fermanı gereği isyancılar inlerinden çıkarıldıklarında
yaptıklarından pişmanlık duyup tövbe edinceye kadar haps edilmeleri gerekir. Peki,
isyan fikri daha henüz azmetme veya uygulama aşamasında değil de sadece niyet bazındaysa
ne yapmalı derseniz, elbette ki bu durumda önleyici bir baskın yapılmaz. Haklarında
bir hüküm verebilmek için elde mutlaka elle tutulur cinsten isyana teşebbüs karinesi
olması lazım gelir. Bir başka ifadeyle daha işin başlangıç aşamasında eylem
emaresi bulunmayıp düşünce bazında oluşumlar şer’i bir takibe gerek duyulmaksızın
haklarında her hangi bir yaptırım uygulanmaz. Velev ki isyan edeceklerini dile
getirmiş olsalar da ortada henüz bir fiili durum gerçekleşmediği müddetçe
yakalama emri verilmez de. Bu demektir ki isyancı grubu sadece savaşa hazırlık
içerisinde olduğu tespit edildiğinde takibe alınabiliyor. Aksi takdirde ihanet
çetesinin ortaya koyacağı planlara karşı hazırlıksız yakalanılmış olur ki
ilerisinde önü alınamaz birçok fitnelerin zuhuruna kapı aralayacaktır. Derken göz
göre göre arkadan hançerlenmeye davetiye çıkarmak olacaktır.
Bağiler barış talebinde bulunursa
reddedilmez, Müslüman kanının
dökülmemesi göz önünde bulundurularaktan bu talebi kabul etmek en doğru tercih
olur. Şayet bu para karşılığında bir teklifse asla caiz değildir. Zaten nasıl
razı olunabilir ki, kardeşliğin parayla tesis edilemeyeceği muhakkak, kardeşlik
ancak gönülleri fethetmekle gerçekleşir. Kaldı ki gönül yolunda hıyanet edene hıyanetle
bile karşılık verilmez. Nedeni gayet açık; hıyanetlikle (ihanetlikle) İslam’ın kardeşlik kavramı asla bir araya gelemeyecek
iki zıt kavramlardır. Hiç kuşkusuz İslam
şiar’ında ahde vefa esastır. Bu da yetmez, gerektiğinde bu ulvi yolda sövene
dilsiz, vurana elsiz olunacağı gibi, icabında Yunuşçasına sevgiden anlamayanlara karşı Yavuzcasına tavır koymakta
vardır.
Ele geçirilmiş ya da yakalanmış bağiler (isyancılar)
hakkında Veliyyü’lemr serbesttir; dilerse öldürür, dilerse tövbe edinceye kadar
haps eder. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki; ele geçirilmiş bağilere köle
ve cariye muamelesine tabii tutulamaz, malum kölelik ve cariyelik Müslüman
olmayanlara yönelik bir hükümdür.
Silahını bırakıp emân dilemiş her kim olursa
olsun artık bu noktadan sonra kurşun sıkmak ya da karşı koymak doğru bir tavır
addedilmez. Kaldı ki silahı bırakmak bile emân dilemek gibidir. Dolayısıyla bir
baği emân dilediği halde kasten öldürülürse diyet lazım gelir. Belli ki; sadece emân dilemeyip silahını bırakmamış bir
baği (isyancı) öldürülebiliyor.
Bir kere bir baği otoriteye başkaldırmış ya da
ihanet etmiş olmakla İslam dairesinden çıkmış sayılmaz. Zira başkaldırmak ve
dinden çıkma aynı mana içermez. Nitekim biri cürüm işlemekle alakalı bir fiili
durum, diğeri itikadı konuyla alakalı bir husustur. Dolayısıyla bir baği için
mürtedlik hükmü uygulanmaz, bilakis işlediği fiile karşılık gelen hüküm neyi
gerektiriyorsa o uygulanır. Mesela bir baği daha henüz mevzi almış aşamada
ortada telef ettiği herhangi bir mal ya da kan akıtmışlık söz konusuysa
kendisinden hem mal, hem de kan bedeli tazmin edilir. Şayet mevzisinden çıkıp fiili
aşamaya geçtiğinde ehl-i adl’den
birinin malını telef etmişse bu durumda tazmin gerekmez.
Peki ya gayrimüslimler! Malum, gayrimüslimlere yönelik uygulanan cizye (güvence
bedeli) sanıldığı üzere aç gözlülükten dolayı alınan bir bedel değil, sanılanın
tam aksine gayrimüslimlerin taklit ehli (zimmet ehli) olmalarına binaen ve
Müslümanlarla bir arada yaşamalarının karşılığında İslam’a ısındırma amaçlı bir
bedel uygulamadır. Dolayısıyla gayrimüslimlerin yurt savunmasından muaf tutulmaları
göz önünde bulundurulduğunda, onlardan cizyenin alınması gayet tabiidir. Öyle ki zimmet akdi kazanmış bir zimmî
hükümdar bile bu uygulama sayesinde köleleri üzerindeki sahiplik hakkını koruyabiliyor.
Yeter ki bir zimmet ehli (zimmî)
ahdine sadık kalsın; malı, canı, namusu emin ellerde (Müslümanların güvencesi altında) ömür boyu devam eder de. Zaten zimmet akdinin ruhunu mal, can, namus,
inanç dokunulmazlığı oluşturur. Ancak bunun bir istisnası var ki, o da
Arabistan yarımadasında gayrimüslimlerin yerleşmeleri, kilise, manastır, tapınak
gibi mekânların inşasına ve varlığına müsaade edilmemesi hususudur. Belli ki bu
istisnai yasak lokal bir alanla sınırlı kalıp, İslam’ın kutsal topraklarda bir
güneş misali doğmuş olmanın ilk saflığını korumaya yönelik bir hassasiyetin
neticesi bir uygulamadır. Asla bu uygulama ticari boyuta taşınmaz. Nitekim bir zimmînin
iç ve dış ticari faaliyetleri hususunda fıkhı kaynaklara baktığımızda; bir zimmî
İslam toplumunda haram olarak bilinen içki, domuz gibi şeyleri bir gemiye
yükleyip Dicle, Fırat nehirleri yoluyla İslam beldesinin ortasından geçirdiğinde
ticari faaliyetine engel olunmaz. İşte bu misal bize şunu gösteriyor ki; İslam’da şer’i hukuk kurallara uyma noktasında
zimmîye zor kullanma veya yaptırım yoktur, sadece Müslüman’a zorlama ve
yaptırım vardır, yani şer’i hükümler Müslüman’ı
bağlamakta. Bu yüzden bir zimmîye Müslüman
olması yönünde sadece usulü kaidesince telkin ve tebliğ etmek vardır, kabul
etmezse ne ala, ederse İslamiyet’le
şereflenmiş olur, derken zimmet akdi kendiliğinden düşer de. Şayet bir zimmî Müslüman
olduktan sonra tekrar daru’l-harb saflarına iltihak ederse hakkında mürted
ahkâmı cari (geçerli) olur. Artık bu hükme tabii olan kişinin daru’l-İslam’da
karısı varsa kendisinden boşanmış sayılacağından malları varisleri arasında
taksim edilir de. Ancak o kişi bir şekilde yakalanıp esir düştüğünde mürted hükmü
düşer (öldürülmez), bu kez sadece köle
muamelesi görür. Oldu ya kölelik süresince yaptıklarından pişman oldu, bu kez
yeniden zimmet akdi hakkı kazanmış olur.
Fakat bu hak ediş geriye dönük uygulanmaz. Hani son pişmanlık fayda vermez
derler ya, aynen bunun gibi pişman olmuş bir zimmî’de daha önceden varislerine
pay edilen malları geri alamaz. Hakeza tüketilmiş malları da tazmin edemez.
Zimmet hususunda unutulmaması gereken bir
diğer ayrıntı da, bir zimmî’nin cizye
ödemekten imtina etmesiyle (çekinmesi) birlikte zimmet akdinin düşmüş
olmayacağıdır. Zira zimmet söz veya imayla bozulacak bir akitleşme değildir. Kaldı
ki bir zimmî, Müslüman’ı kasten öldürmekle,
kadına tecavüz etmekle, ya da casusluk yapmakla da zimmet akdi düşmez, sadece işlediği fiillere karşılık gelen şer’i
ceza neyse o tatbik edilir.
MÜSTE’MİN
Müste’min kendi ülkesinden bir başka
ülkeye izin ile girip emân (güvence) hak kazanmış manasına gelen bir
kavramdır. İstiman ise emân dilemek demektir.
Malum, fıkıh kaynaklara baktığımızda müste’min olanlarda
kendi içinde tasnife tabi tutulup ve bu tasnifte:
—Daru’l-harbe
özel bir izinle girmiş Müslümanlar,
—Daru’l-harbe emânla
girmiş zimmîler,
—Daru’l-harbten dar’ul-harb’e
izin alıp girmiş gayrimüslimler,
—Daru’l-İslam’a emân dileyip girmiş zimmîler
vardır.
Son tasniften yola çıkacak olursak
bir zimmî’nin kendi başına buyruk kesilip daru’l-harbe iltihak etmesine müsaade
verilmez. Ancak bir harbi’nin; ticaret,
sanat gibi maksatlarla daru'l-İslam’a girişine uzun müddet ikamet etmemek
kaydıyla izin verilebilir. Tabii burada uzun süre ikamet etmemekten maksat casusluk
şüphesine meydan vermemek manasınadır.
Bir müste’min eşiyle birlikte
İslamiyet’i kabul ettiğinde beraberinde getirdiği çocuklar buluğa ermemişse İslam
Devleti tebaası muamelesi görür. Ancak buluğa erdiğinde tabiiyet son bulur.
Bir müste’minin Müslümanların aleyhine olabilecek
nitelikte herhangi bir eşyanın daru’l-harbe götürülmesine asla izin verilmez.
Bir müste’min daru’l-İslam’a kendi
rızasıyla gelip kendisine tanınan müddetten fazla ikamet ettiğinde kendiliğinden
zimmet akdi gerçekleşmiş addedilir.
Bir müste’min daru'l-İslam’da arazi-i
haraciye satın almakla hakkında zimmet akdi gerçekleşmiş sayılır. Ancak arazi-i
Haraciye için ödemesi gereken haracı tahsil etmeyip, ya da sattığında zimmet akdi
kabul etmiş sayılmaz. Keza bir müste’min arazi-i haraciye topraklardan kiralayıp
ektiğinde de zimmet akdi vuku bulmaz.
Zimmet akdi kazanmış bir müste’min
harbilere iltihak edemez. Ancak bulunduğu yere dönmek kaydıyla ticaret
yapmasına izin vardır.
Bir müste’mine eziyet vermek ya da
zor kullanma gibi bir davranışa izin verilmez. Hatta bırakın zor kullanmayı gıyabında
kötü söz söylenmesine de müsaade yoktur. Çünkü müste’mini itibarsızlaştıracak
herhangi bir dil yarası zimmî hukuku gereği Müslüman’a yapılandan daha kerih addedilir.
Daru’l-harbde iki Müslüman’dan
biri diğerini kasten öldürürse kısas gerekmese de, diyet mutlaka gerekir. Zira olay
daru’l-harbte vuku bulmuştur. Hatta daru’l-harbe
yolu düşen bir Müslüman’ın, müste’min Müslüman’ı öldürdüğünde de hüküm aynıdır.
Tabii bu hüküm İmamı Azam’ın dile getirdiği bir hükümdür, İmameyn’e göre ise
kısas gerekir. Şayet bir Müslüman veya zimmî, daru’l-İslam’da bir harbi’yi
öldürürse kısas lazım gelmez. Zira harbi kısas hususunda zimmî ve Müslüman’a
eşit değildir. Bundan şu anlam çıkıyor ki; kısas eşitler arasında uygulanan bir
cezai müeyyidedir.
Daru’l-İslam’da vefat eden bir
müste’min’in malları varislerine verilmek üzere muhafaza edilir. Şayet müste’min’in varisi yoksa mallar
beytülmale aktarılır.
Müslümanlar aleyhine casusluk
yapmamak şartıyla emân (sığınma, güvence) dilemiş bir müste’min, daha
sonra casusluğa cüret ettiğinde emânı zail olur. Bu durumda Veliyyül’emr
dilerse esir edip ganimet almakla yetinir, dilerse ibreti âlem maksadıyla asıp
öldürür. Şu var ki, casuslukla suçlanan
bir müste’min’in casusluğu ispata muhtaçtır, yani delilsiz ceza verilemez.
Bir müste’min, daru’l-İslam’da bir Müslüman’ı
veya zimmîyi kasten öldürürse kısas gerekir. Çünkü daru’l-İslam’a gelmekle
İslam hukukunu kabul etmiş sayılır.
Daru’l-İslam’da iki müste’minden
biri diğerini kasten öldürmekle kısas cari olur. Çünkü aralarında eşitlik söz
konusudur
Bir müste’min’in varisi bulunmazsa
terekesi (mal geliri) beytülmale ait olur.
Bir müste’min daru’l-İslam’da vefat
ettiğinde ardından bıraktığı mallar varisleri ister darü’l-harbte olsun isterse
daru’l-İslam’da olsun, o mallar varisleri adına muhafaza edilir.
Hâsılı kelam; savaş deyip geçmemek
gerekir, işte görüyorsunuz cihad hadisesi savaş öncesi ve savaş sonrası
işletilmesi gereken bir dizi hukuku kurallar sürecidir dersek yeridir.
Vesselam.
Faydalanılan
kaynak: Hukuk-ı İslâmiyye Kamusu Ömer Nasuhi Bilmen.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder