GELİN
CANLAR BİR OLALIM
SELİM GÜRBÜZER
Her dem canların bir arada hemhal olması ancak kardeşlik şuuruna ermekle mümkündür.
Bakın Allah Resulü (s.a.v) “Birlikte
rahmet, ayrılıkta azap olacağını” beyan buyurmakla ayrılık ve gayrlığın bir
felaket olacağının ilk sinyalini vermiştir. Zaten bu buyruktan hareketle tüm
müminler birbirlerine alçak gönüllü, dışa karşı da çetin olmak durumundadır. Aksi
halde ne birlikten söz edebiliriz ne de dirlikten. İşte bu yüzden Hünkâr Hacı Bektaşi Veli şu
çağrıyı yapmıştır;
“Bir olalım, iri
olalım, diri olalım
Gelin
canlar bir olalım”
diye.
Madem öyle, bize de o büyük velinin çağrısına icabet etmek
düşer.
İcabet edelim ki
üzerimize leş kargaları üşüşüp de kardeşliğimize halel getirmesin.
İcabet edelim ki bu kutlu seferde kınayanın kınamasına
ve her türlü zorba güçlerin hışmına aldırış etmeksizin yüzümüz ak, gönlümüz pak,
elimiz açık olsun.
İcabet
edelim ki bize tepeden bakanlara karşı başımız yere eğilmesin.
İcabet edelim ki bu kutlu yolda sonsuzluk kervanına güç katacak fisebilillah ‘sefer
der vatan’ olabilelim. Zira yeni ufuklara birlik ve dirlik ülküsünü şiar
edinenler kanatlanabilir.
Düşünsenize nice zamandır birliğimizi ve
dirliğimiz bozmaya yönelik her türden entrikalar bu ülkenin kara bağrına
saplanmış bir hançer yarası olarak kaldı hep. Olsun yinede bize düşen yedi
düvele karşı her daim ‘Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğnerim aşarım, yırtarım
dağları, enginlere sığmam taşarım’ iman
dolu göğsümüzle bir olduğumuzu, iri olduğumuzu, diri olduğumuzu göstermek olmalıdır.
Bundan da daha ötesi dirayetimizi ve kararlılığımızı her durakta, her nefeste ‘sefer der vatan’ için zinde tutmak
gerekir. Zinde tutalım ki son nefesimiz hüsn-ü
hatime, beyaz kefenimiz de Şeb-i arus
gelinlik olsun. Şayet ömürde bir kez olsun candan ‘Hû’ der ve şayet her nefeste ‘Huş
der dem’ üzere, yani nefesimizi boş yere tüketmemek’ üzere
yaşarsak, biliniz ki o candan alınan ‘Hû’ nefesler sayesinde mahşerde de “Bir”
olacağız demektir. Nasıl ki 12 Eylül öncesi Yusuf Yüzlüler dur durak bilmeksizin
İlay-ı kelimetullah için bu kutlu yola baş koyup Mevla’ya canlarını
adamışlarsa, pekâlâ bizlerde her durakta 'Bir olmak’, ‘Diri olmak’ uğruna kendimizi Hakka adayabiliriz.
Hatta birlik tutkusunu en üst doruk noktada tutmalı ki birlik ve dirlik ruhunun
remzi Ravza-i Habîbi’inin Gülü ve yaprağı gönül dünyamızda solmasın. O halde
daha ne duruyoruz, tez elden birliğimizi
ve dirliğimizi daim kılıp kutlu makamlara ulaştırmak zamanıdır. Öyle ya madem Yüce Allah zamandan ve mekândan münezzehtir,
o halde şimdi gönül seferberliğine koyulmak zamanıdır. Bir an evvel yola
koyulalım ki her durakta, her menzilde gönül sultanların yollarıyla yolumuz
kesişmiş olsun. Böylece yedi kat göklerde bedenimiz akkor kesilip o kutlu makamlara
ne öfke, ne kin, ne de riya yaraşabilsin. Hiç kuşku yoktur ki o kutlu makamlara
ancak Sadıklar, Sâbikûnlar, Muhsinler ve alınlarında şehit mührü olan
Alperenler ve Gazidervişler ulaşabilir.
Ne mutlu makamı bin
şeref olanlara.
Ne mutlu Makam-ı İbrahim’den gelen çağrıya uyupta
o yüce makamlardan gelen himmet-i ula ile müşerref olup Arafat’ta ‘Bir’ olanlara. Tabii sadece Arafat’ta ‘Bir’
olmak yetmez, bunun yanı sıra Gönül
Sultanlarının rehberliğinde Merve ve Safa arasında “Hamdım, yandım, piştim, kül
oldum” mertebelerinde say yapmakta gerektir. Say yapmalı ki vuslat hâsıl olsun.
Gelin canlar bu
kutlu seferde öyle birlik ve diriliş tutkusuyla say yapalım ki; sevgilinin bir
bakışı gönlümüzü mest edip diri tutmaya yetsin. Şayet birlikten ve dirlikten uzak
şu fani dünyada başıboş avare avare dolaşır ve boş yere nefes tüketirsek Allah
korusun gönül dünyamız ışıksızlıktan virane olacaktır. İlla ki gönül dünyamızın ‘Hamdım, yandım, piştim, kül oldum’ mertebelerinden
geçmesi gerekir. Bu mertebelerden geçelim ki, aşkın gözyaşı seli galebe çalıp
hayırlar feth ola şerler def olsun.
Şerler def olsun ki; birliğimiz ve dirliğimiz kıyamete dek daim olsun.
Evet, aşkın o gözyaşı selinden zerre miskal nasiplenmeyenler maalesef bu
topraklarda her on yılda bir darbe yaparaktan birlik ve dirlik tutkumuza gölge
düşürmek için pusuya yatıp boş anımızı kollamışlardır. Gerçekten de kendi öz
vatanımızda parya durumuna düşürülen kayıp neslin yaşadığı o izdiraplı yıllardan
bugünlere gelmek hiçte kolay olmadı. Adını anmak bile istemediğimiz o karabasan
yıllar; “artık yetti gayri canımıza tak” dedirttirecek cinsten yıllardı.
Malum, o yıllarda önce tarihimize ve mukaddesatımıza dil uzattılar, sonra
ellerinde tüfeklerle gelip tarih boyunca kardeşçe bir arada yaşadığımız Türk’ü,
Kürdü, Çerkez’i, Laz’ı ayırmaya çalıştılar. Oysa biz ayrılık ve gayrilik nedir
bilmezdik, doğrusu kardeşçe birlik ve dirlik içinde yaşadığımız için bilmezdik.
Bir zamanlar nasılda biz ceylan bakışlarla
birbirimiz severdik. Üstelik bu sevgi seliyle hep birlikte 'Bu cennet vatana canımız feda olsun' deyip gönül bahçemizi
güllerle donatırdık. Hatta bunla da kalmayıp hemen herkesi gönül hoşnutluğuyla bağrımıza
basıp otağımızda ağırlardık hep.
Aman Allah’ım neydi o günler, hiç tereddütsüz
'Eski Türkiye' zihniyetinin milletimize kayıp yıllar yaşattığı o
kadar net ortada ki, bugün olmuş halen o
kâbus dolu yıllarda yaşanılanları unutmuş değiliz. Unutmak ne mümkün, dedik ya maalesef o yıllarda 'Yeni Türkiye
hedefine kilitlenmek, dost olmak varken, dirice yaşamak dururken yüreklerimize
27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat darbelerle içimize öfke ve ayrılık tohumları ektiler.
Ektiler de ne oldu, sonunda kendileri bile jurnallikleriyle kala kaldılar. Şart mıydı zinde mihraklara maşa olmak ya da işbirlikçi
olmak? Allah bir, Peygamber bir, Vatan
bir, Bayrak bir demek varken bizi bölüp parçalamak için fırsat kollayan
güçlerin maşası olmak neyin nesiydi doğrusu şaşmamak elde değildi. Her türden darbeye
alet oldular da ne oldu, sonunda 15
Temmuz destanıyla kazanan derin milletin derin sinesi oldu ya.
Şurası muhakkak her yapılan darbe bu ülkeye
çok büyük kayıp zamanlar yaşatmıştır. Hele bilhassa 12 Eylül darbesiyle Yusuf Yüzlüleri
zindana atıp kıydılar da. O yılları yaşayanlar çok iyi bilir ki; gerek 12 Eylül
öncesi gerekse sonrasında Yusuf Yüzlüler her türden dayanılmaz işkencelere tabi
tutup mahpusa atılmışlardı, olsun onlar yine de gönül seferberliği tutkusuyla
davalarından pes etmeyip 'Hep Birlikte Türkiye’yiz'
diye haykırmasını bildiler ya. Ama gün
geldi bu haykırışları da duyamaz olduk. Çünkü
bu ülkenin yiğit evlatlarına annelerinin cennet ayaklarını doya doya öpmelerine
fırsat verilmeden kendi öz yurdunda parya edilip sesleri kıstırılmıştır. Derken
o elim günlerden geriye leş kargaların üşüştüğü sadece içi boş bir ülke kaldı. Ta ki tüm umutların tükendiği noktada bu
doğurgan topraklarda yeniden bir umut ışığı yeşerdi de 15 Temmuz destanıyla
yeniden kendimize gelebildik. O zinde
güçler sanıyorlardı ki bize ait olan değerleri yerle bir etmekle bu ülkenin ebedül
ebed kalıcı efendileri olacaklar, ama
kazın ayağı hiçte öyle çıkmadı. Hani
bizim şu meşhur “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” bir
atasözümüz var ya, gerçektende bu atasözümüz geçte olsa yerini bulup Ergenekoncuların
ve İhanet Çetesi Paralel örgütün kalbinden vurdu da. Hatta bir kısmı da kaçacak
delik arayıp, kimi yurtdışında, kimi
Silivri’de, kimi Pensilvanya’da, kimi Kandilde soluğu aldı. Sonuçta nereye
kaçarsalar kaçsınlar er geç mazlumun ahı kaçanlarında elbet inlerine kadar girip
Fırat Kalkanımızla Zeytin dalımızla perişan oldu ya, bu yetmez mi. Hiç
endişeniz olmasın defterlerinin dürüleceği günler pek yakın, bunan inancımız
tam da.
Evet,
mahpushane ihanet çete mensuplarına zindan olurken, hiç kuşkusuz mazlumlar içinse
Yusufiye medresesi olmakta. Tabii Yusufiye
aşkını ruhunda hissetmeyenler Yusufiye medresesi nedir bilmez. Kaldı ki bu
ruhtan bigâne kalanlar hak hukuk gibi temel kaideleri de idrak edemez. Nasıl
idrak etsinler ki ruhsuz adamların rozetleri cüsselerinden büyük, bunlar bir
eli yağda bir eli balda kelli felli adamlardır. Dedik ya, mazlumun hak hukukunu gözetmek ancak hayatını
birlik ve dirlik tutkusuyla tanzim edenler idrak eder. İşte bu yüzdendir ki
onlar gönüllerde Yusuf Yüzlüler olarak anılır hep. Ki; Yusuf
Yüzlüler Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sine
yeni bir soluk aldırmanın muştusuyla hareket edip kendilerinden sonraki
kuşaklara birlik ve dirlik tutkusunu tattırmak için mücadele vermişlerdir. Her
ne kadar onlar mücadele ettiği dönemlerde pek kıymetleri fark edilmiş olmasa da
tarih onları çoktan altın sayfalarına kaydetti bile. Nasıl kayda geçmesin ki, öz vatanında birlik
tutkusuyla soluklamak istediklerinde hep bir yanları aksar halde
soluklamışlardır. O günler, zor günlerdi elbet, virane olmuştu her yer. İşte
virane olmuş döküntü ve yıkıntılar arasında dedelerinden miras kalan küllenmeye
yüz tutmuş bir kaç kitap, bir kaç tarihi eserlerle ülkemizi iri ve diri tutmaya
çabalamanın mücadelesini vermişlerdi.
Peki ya
sırça köşklerde hayat sürüp kendini efendi gören kesim ne yaptı dersiniz?
Malum, bu kesim fildişi kuleden başımızda hep boza pişirdiler. Böylece
üzerimize serptikleri ayrılık ve gayrilik tohumlarıyla bu güzelim ülkemizi
altını üstüne getirdiler. Ama boza pişirmekte bir yere kadardır, bu devran hep
böyle sürüp gitmezdi ya, her inişin bir yokuşu olduğu gibi her düşeninde yerden
kalkacağı bir doruk nokta olmalıydı elbet. Nasıl mı? İşte bu ülke insanı yeniden kendi
ruh köklerine döndüğünde gözlerinin ışıldadığını ve kararmış ruhunun parladığını
hissetti de. Hissettikçe de bu ülkenin
asıl sahiplerini her seçimde iktidara taşımasını bilmiştir. İyi ki de taşınmışlar,
böylece umuda yolculuğumuz kesintisiz daim hale gelir oldu. Değil midir ki Yusuf’u düştüğü kuyudan çıkaran
o umuttur, keza Üveysü’l Veysel Karani’yi
bir kez olsun Habib’i Ekremi görme aşkına Yemen çöllerine salanda o umuttur. Bu
yüzdendir ki, umuda yolculuğumuz ezelle
ebed arasında örülmüş bir çizgide daim olacağına inancımız tamdır. Nasıl tam olmasın ki, Yusuf Yüzlülerin iki kaşı arasından saçılan o
umut ışığı bizim içinde bir tutku ışıktır.
O tutku
ışık ahır ömrümüzde bize şunu da gösterdi;
Meğer hiç
bitmeyecek denen 28 Şubat Postmodern darbeyle ninelerimizin başörtüsünün üniversitelerde
kapı dışarı edilme hadisesi bir yere kadarmış.
Zulüm nerede payidar olmuş ki bu cennet vatan Türkiye'de de olsun. Besbelli
ki çaresiz mazlumların ahı gök kubbede yankı buldukça, ülkemiz üzerinde oynanan bir takım kirli operasyonlar
eninde sonunda fiyaskoyla neticelenebiliyor. Ancak şu da var ki fiyaskoyla
neticelenen her bir tezgâhlanmış oyun bir başka zamanda bir başka yeni
sürümüyle karşımıza çıkabiliyor. Nitekim kırk yılı aşkındır Doğuda ve Güneydoğuda
sürdürülen şer oyun bunun en bariz delilidir. Yani şimdi bizi yeni oyunda PKK terör
örgütünün işlediği cinayetlerle can evimizden vurmak istiyorlar. Bakalım bu
çirkin tezgâh nereye kadar sürdürülecek. Onlar kirli tezgâhlarında oyun kura dursunlar,
bize de her türlü çirkin oyunları bozmak düşer.
Dün nasıl ki umuda olan yolculuğumuzda önümüze konulan irtica yalanı sürümünde
milletimizin derin sinesiyle oyunlarını bozup kurtulduysak, pekâlâ bugünde
umuda yolculuğumuzda Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtımızla PKK şer
örgütünü hezimete uğratmaktan ve 2023 aydınlık Türkiye hedefimizden bizi alıkoyamayacaklardır.
İç ve dış karanlık güçler ne oyun kurarsalar kursunlar şunu iyi bilsinler ki
bizi birbirimize asla düşüremeyeceklerdir, hiç kuşkunuz olmasın yine milletimizin
derin sinesi kazanacaktır. Şunu iyi bilsinler ki; Türkiye Sevdalılarını Yusuf’un
düştüğü zindana atsalar da, birlik tutkumuz zalime korku, mazluma umut olmaya
devam edecektir. Bu öyle bir umut ışığıdır ki, Yunusçasına sevgiden
anlamayanlara karşı Yavuzcasına tavrın tâ kendisi bir ışıktır.
Allah’a çok şükürler olsun
ki, bu ülkeye gönül verenler hiçbir dönemde
umutsuzluğa kapılıp inancını yitirmedi, yitirmez de. Bakmayın siz öyle bu ülke sevdalıların
ara sıra sessiz durgun göründüğüne, yeri
geldiğinde derin güçlerin planlarını bozup bir kalemde silebiliyoruz. İşte
görüyorsunuz yerinden doğrulup kendine geldiğinde neler yaptığını. Gerçekten de
biz bunu kendi öz yurdumuzda bizleri parya duruma düşüren kendini seçkinci
sanan bir avuç güruhun soluğu Silivri'de alışından, yine dost görünüp de sinsi sinsi bizi sırtımızdan
hançerleyenlerin soluğu Pensilvanya’da alışlarından biliriz.
Şurası muhakkak; acısıyla tatlısıyla geçmişten bugüne
çok büyük bir tecrübe birikimi edindik,
yeter ki bu tecrübe birikimimiz unutulmayıp ders alınsın, bak o zaman
çağlar üzerinde sıçrayacak konuma gelmemiz an meselesidir diyebiliriz. Yeter ki
doğru yol’u Hak’ta görülsün bak o zaman birlik ve dirlik davamız nişanımız
olacaktır. Çünkü bu kapı birlik ve dirlik kapısıdır. Bu kapıdan girene zeval
olmaz, zeval da ne söz, bilakis can
yürekler sevgi deryasında iri olur diri olur da. Hele bir insan bu kapıdan
içeri girmeye dursun, bir bakmışsın iyi günde kötü günde her halükarda
kimsesizlere canan-ı canan olup kol kanat gerer de. Bu yüzden bu kapıya gelene Mevlana kucak
açılıp can kurban denilir de. Niye
denilmesin ki, hepimiz iri olmak, diri
olmak ve her şeyden önemlisi kardeş olup bir olmak için varız.
Velhasıl; Birlik ve dirlik tutkusu
“Mevlana’ca; “Ne olursan ol yine
gel” diyebilmektir.
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder