İSLÂM'DA SUÇ
SELİM GÜRBÜZER
İslam’da cana kıyma ve işlenen cinayetlere
karşılık gelen hapis, kısas, diyet, mirastan mahrumiyet ve kefaret türü cezalar
uygulanır. Bakın Yüce Mevla’mızın beyan buyurduğu; “Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde
fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut
ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi ya
da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu dünya onlar içinde bir
zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır” (Maide 33) ayette geçen sürgün ifadesinin hapis olduğu
anlaşılır. Nitekim bununla alakalı Hassaf’ın aktardığı; Allah Resulünün Mekke halkından bir grup
arasında çıkan kavgada bir kişinin ölümü üzerine görevlendirdiği memur
vasıtasıyla olayda dahli bulunanları hapsettirmiştir rivayeti meşhurdur. Ve bu uygulama Hz. Ali (k.v)'in halifelik
dönemine de ışık olup Allah Resulüne mutabaatla 'Mahyes' veya 'Muhayyes' adında
taştan ve çamurdan hapishane yapımını beraberinde getirmiş bile.
Esas itibariyle kısas, katilin (öldüren kişi) maktul (öldürülen)
karşılığında öldürülme işlemidir. Hani derler ya kana kan, cana can, dişe diş
misali bir uygulamadır kısas. Aynen öylede herhangi bir kişinin uzvunun
yaralanması veya kesilen organına karşılık aynı misli karşılık verip
organlarını yaralama veya kesmekte bir kısastır. Derken “Ey
akıl sahipleri kısasta sizin için hayat vardır” (Bakara/179) ayeti celilesinde bahsedilen kısasın toplum
hayatını tehdit edici her ne fiili durum varsa caydırmaya yönelik bir ceza türü
olduğu vicdanlarda kabul görür de.
Cahiliye döneminde kısas uygulaması
suça teşkil fiili işleyenle sınırlı kalmazdı,
diğer soyca nesepçe yakın insanları da içine alan bir ceza türüydü. Ne
zamanki İslamiyet bir güneş gibi doğdu, işte o zaman bu uygulama son bulup “kısas
şahsidir” hükmüyle sınırlı kalmıştır.
Kaldı ki, İslam’da bir cani hakkında
kısas hükmü verilse de şayet maktul (ölenin) yakınları affederse bu
davranış büyük bir erdemlilik olarak addedilir. Zira bu hususta;
Rabb'ül Âlemin; “Bir kötülüğün cezası, onun gibi kötülüktür. Kimde affedip durumu
düzeltirse onun ecri Allah’a düşer. Muhakkak O, zalimleri sevmez” (Şura/40)
beyanının yanı sıra yine Allah
Teala'nın; “Her kim bir insanı
öldürmüş olduğu bir cana karşı ya da
yeryüzünde fesat çıkarmasına karşılık olmaksızın öldürürse bütün
insanları öldürmüş gibi olur.. Tersine bir kimseyi ölümden kurtarır, yaşamasına hizmet ederse sanki bütün halkı
diriltmiş gibi olur” (Maide/32)
beyanı ve Peygamberimiz (s.a.v)'in; “Dünya ve ahret ahlakının en yüce olanını sana gösteriyim mi? Bu ahlak,
seninle ilişkisini kesip seni arayıp sormadığı halde, senin onu arayıp
sormandır. Sende bulunmasıdır. Ve sana zulmedeni senin affetmendir” (Taberani)
beyanı bunun delilidir.
Nasıl ki İslam’da bir köleyi azad
etmek bir ölüye hayat vermek türünden bir davranış olarak kabul görüyorsa, aynen
öyle de öldürülecek bir suçluyu affetmekte bir tür diriltme sayılır. Şayet
aftan yararlanacak şahsın köleyi azad edecek maddi gücü yoksa bu durumda Allah
gücü yetmeyen için iki ay oruç tutulmasını emretmiştir. Belli ki kefaretten
kasıt işlenen suç karşılığında suçluya bir tür bedel ödettirip pişmanlığın
göstergesi bir nişan olsun amaçlıdır.
Anlaşılan o ki; bir insanın kanına
girmek tüm insanlığın kanına girmek gibidir. Suçlu bu dünyada cezasını görmese
de ahrette mutlak karşılığını bulacaktır.
Bu yüzden Rabb'ül Âlemin; “Her
kim bir mümini kasten öldürürse çarpılacağı ceza içinde ebediyen kalmak üzere
cehennemdir. Onu Allah gazap etmiştir, lanet etmiştir ve ona büyük azap
hazırlamıştır. Ne acı son” (Nisa/93)
buyurmuştur. Evet, kasten cinayet işlemek büyük günah kapsamında bir
fiil olduğundan dünyada karşılığı kısas, ahrette ki karşılık ise cehennemdir.
Bu arada şunu belirtmekte yarar var; bir gayrimüslimi haksız yere öldürmekte
büyük günahlar arasında yer alır. Bakın
Peygamberimiz (s.a.v)'in hem zimmî hem de Müslüman’ın katli hususunda
zikrettiği şu hadis-i şerifler meseleyi daha da bir açıklığa kavuşturmaya
yetiyor. Şöyle ki;
Resulullah (s.a.v); “Bir kimse zimmîyi (Müslümanlarla anlaşma yapmış ve İslam
tabiiyetini kabul etmiş gayrimüslim)
öldürürse cennetin kokusunu koklayamaz. Hâlbuki cennetin güzel kokusu, kırk
senelik bir mesafeden gelir, burnunu güzel kokuyla kokulandırır. Bu ne büyük
mahrumiyettir” ve “İki Müslüman kılıçlarıyla birbirlerini
karşılayıp ve bir diğerini öldürecek olsa öldürende ölende cehennemdedir” (Camiüs’sağir)
beyan buyurduğunda sahabe şaşkınlığını gizleyemez ve der ki;
—Ya Resullullah! Ama biri katil diğeri maktuldür, bu durumda maktul bir kişi nasıl cehennemlik
olur ki.
Bunun üzerine Habib-i Kibriya Efendimiz
(s.a.v) cevaben şöyle der;
—Şüphesiz o da arkadaşını öldürmeye
hırslı bulunmuştur.
Gerçekten de öldürmeye hırslı bulunmak o
fiili işlemek gibidir. Kaldı ki bir Müslüman’ın ölmesini arzulamakta dinimizde
hoş karşılanmaz. Nitekim Allah Resulü; “Her
kim bir Müslüman’ın kanının dökülmesini ister bir kelimenin harfiyle mesela
‘öldür’ kelimesinin ilk harfiyle iştirak etse kıyamet günü iki gözünün
ortasında Allah’ın rahmetinden ümidi kesilmiştir diye yazılmış olarak
gelecektir” diye buyurmuştur. Demek oluyor ki; öldürmek kadar öldürmeye
azmetmekte suçtur. Hakeza çocuk
öldürmekte öyledir. Bu yüzden Allah Teâlâ; “Çocuklarınızı geçim korkusuyla öldürmeyiniz. Biz sizi de onları da rızıklandırırız”(Enam/151) beyan buyurmakta.
Peki, bir insan başkası tarafından
değil de kendi kendini öldürdüğünde hüküm nedir? Elbette ki bunun hükmü; bir
insanın intihar etmesi demek ha bir başkasını öldürmüş, ha da kendisini öldürmüş
hiç fark etmez, sonuçta her iki fiilde cinayet addedilip ahrette ki karşılığı
cehennem azabıdır. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v) Hayber gazvesine iştirak eden
bir şahıs hakkında; o ateş ehlidir
dediğinde Ashaptan bazıları şöyle karşılık vermiştir;
—Ey Allah’ın Habibi! Ateş ehlidir
diyorsun ama o muharebede bulunarak vefat etti.
Tabii Allah Resulü (s.a.v) yine ısrarla:
— O ateşe atıldı der.
Derken birazdan gelen haber
tereddütleri giderip o kişinin aldığı yaranın sızısını çekmek yerine kılıcının
üzerine düşüp kendi kendini öldürmüş olduğu anlaşılır. Ve bunun üzerine Resulü Ekrem (s.a.v) arkadaşlarına dönüp şöyle der:
—Allahu
Ekber! Şahadet ederim ki ben Allah’ın kulu ve resulüyüm, Bilâl-i Habeşî’ye emrederek kimseden başkası
girmeyecektir ve yine şüphe yok ki Allah Teâlâ bu dini facir bir kişiyle de
teyid buyurur.(Buhari, Müslim). Gerçekten de Allah Teâlâ’nın; Haklı yere olan müstesna, Allah Teâlâ’nın haram kıldığı nefsi de
öldürmeyiniz. Düşünüp gereğine göre hareket ederseniz ve akla nimete aykırı
davranmayasınız diye size bunu vasiyet buyurmuştur (En’am/151)
beyanı bunun teyididir.
Hiç kuşkusuz “Kısasta hayat var” hükmü şüphe kaldırmaz, ancak
bu demek değildir ki kısas hafifletilemez. Mesela kısasta diyet ödetme hafifletici
sebep olmak bir yana varislerin mağduriyetini giderici bir tür tazminat olarak
karşılık bulur da. Ancak bu arada sakın ola ki diyet için hafifletici unsur
dedik diye hemen bundan bir çıkarımda bulunup
“gönlünden ne kopuyorsa onu ver” gibi bir uygulama anlaşılmasın.
Bir kere İslam'da her şey belirli kaide, kural ve ölçüler çerçevesinde ele
alınıp asla beşeri hayat rastgele kurallarla tanzim edilmez. Dolayısıyla sosyal
hayatta işlenen her fiili suçun karşılığına denk gelen bedel ne ise diyette o ölçüde
verilir. Nitekim mezhep imamımız diyetleri altın, gümüş ve deve cinsinden
tasnif etmişte. Zaten tasnif edilmiş fıkhı ölçülere genel hatlarıyla şöyle bir
baktığımızda; hür bir erkeğin diyeti söz
konu para cinsindense bin dinar, söz konu altınsa bin dinar altın, söz konu gümüşse
on iki bin dirhem gümüş, söz konu hayvansa iki yüz sığır ya da iki bin koyun,
söz konu giyim kuşamsa her biri iki parçadan ibaret olmak üzere iki yüz elbise
olduğu ortaya çıkar. Hakeza cinsiyet bakımdan baktığımızda ise hür bir kadının diyeti
erkek diyetinin yarısı olduğunu görürüz.
Bir Müslüman’ın akilesi (mensup
olduğu aşiret, akraba, azad edilmiş kölenin efendisi vs.) bulunmazsa bu
diyet hısımlarının hisselerinden veya Müslümanların maslahatı için ayrılan
mallardan (Beytülmal) ödenir. Bilhassa bu hususta Rabb’ül Âlemin'in
beyan buyurduğu; “Müminler birbirlerinin
dostlarıdır, yardımcılarıdır, bu bakımdan birbirlerinin kanının heder olmasına
meydan vermeyip bu diyeti böylece öderler” (Tevbe/71) ayeti baz alınır. Ancak Fıkıh ehlinden
Ebubekir Esamme diyetlerin bizatihi suçluların kendi mallarından tahsil
edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Yani, hiç kimse başkasının suçundan dolayı
sorumlu tutulamaz görüşündedir. Tabii ki Ebubekir Esamme'nin dayandığı nokta
Kur’an’da geçen: “Herkesin kazanacağı
günah ancak kendisine aittir. Bir yük sahibi başkasının yükünü yüklenmez, bir
kimse başkasının mesuliyetine ortak olamaz” (Enam/164) hükmüdür. Elbette
ki yukarda tevbe ayetini ölçü alanlar Ebubekir Esamme’den farklı olarak; sosyal
hayat üzerindeki sağlayacağı maslahatttan hareketle Akilelerin diyetleri
ödemesi gerektiği fikrindedirler. Hatta bu görüşe destek nitelikte Resulü Ekrem
(s.a.v)’in bir ceninin düşürülmesine neden olan bir kadının Akile'sine gurre
hükmü vermiş olması da temel dayanak teşkil eder. Hakeza Hz. Ömer(r.anh) ise
akilenin diyet ödemesine hükmettiğinde hiç kimse buna muhalefet eden
çıkmamıştır. İşte bu tür örnekler bize şunu gösteriyor ki; tanımlanmış suçtan
büsbütün akilenin de duyarsız kalamayacağıdır. Sonuçta akraba hukuku denen bir
hukuk var, dolayısıyla fiili işleyen canide olsa kayıtsız kalınmaması icab
eder. Hatta buna maktul yakınları da dâhildir, onlar da Peygamberimiz (s.a.v)'in; “Ya diyet ister veya kısas talep eder” beyan
buyurduğu iki şıktan birini tercih
edip gereğini yerine getirmekle mükelleftir.
Hatta her iki taraf rızasıyla birinci şıktan yana tercih kullanıldığında
kısas düşebiliyor. İlla suçlunun katline ferman çıksın deniliyorsa, elbet bu
durumda Allah Teâlâ'nın; “Kısas size
yazıldı. Cezalandıracağınız zaman, size yapıldığının benzeriyle cezalandırın” (Nahl/126) hükmün yerine getirilmesi şart olur.
Bu arada sosyal hayatta unutmaya
bağlı olarak görülen bir takım gayri ihtiyari yapılan hatalar da dikkat çeken
bir husustur. Neyse ki bu hususla alakalı Allah Resulü'nün beyan buyurduğu; “Allah Teâlâ Resulüne mahsus bir lütuf
olarak ümmetinden hatayı, unutmayı ve zorla yaptırılan şeyleri affetmiştir” müjdesi yürekleri ferahlatmaya
yetmiştir. Sonuçta hepimiz insanız
hafızamızda birçok şeyi tutamadığımız gibi baskı altında veya işkenceyle
istenmeyen bir fili işleme durumu olabiliyor. Dolayısıyla hadis-i şerifte geçen
afla birlikte ahrette hesaba çekilmekten kurtuluşumuz vuku bulur. Böylece dünya itibariyle birçok haklar da
korunmuş olur.
KISAS İÇİN ŞARTLAR
Kısas uygulaması için gereken şartlar
neymiş diye şöyle fıkıh kitaplarına baktığımızda; Bir kere kısasta ilk aranan temel kaide
katilin akil baliğ olması ve öldürmeye kastetmiş veya kendi isteği ile hareket
etmiş olmasıdır. Peki, öldürme kastı nasıl anlaşılır derseniz, hiç kuşkusuz
yaralayıcı aletin varlığı bu iş için yeterli olabiliyor. Ancak katil; maktulün
(öldürülenin) babası olmamalıdır.
Dolayısıyla oğlunu, kızını veya mutlak torunlarından birini öldüren şahıs
hakkında diyet, tazir ve miras hakkından mahrumiyet gibi cezai hükümler geçerli
olsa da kısas uygulanmaz. Nitekim bu hususta Resulullah (s.a.v)'in; “Baba, oğlunu öldürmekle kısasa uğramaz” beyan-ı şerifi bunu teyit ediyor. Demek oluyor ki; usul, yani baba, anne veya dedelerinden
birini kasten öldüren için hakkında kısas gerekir. Sonuçta usul, füru'nun
hayata gelmesine vesile atadır, bu yüzden füru (evlat ve torunlar)
varlık nedeni ebeveynlerine hürmette kusur edemez.
Bir kimse kendi hanımı veya damadını
öldürdüğünde kendi evlat veya torunları varisliği söz konusu olduğunda kısas
uygulanmaz. Zira kısas bölünme kabul etmez,
nasıl ki bu hak evlat ve torunlar için caiz değilse diğer varisler
içinde caiz olmaz. İster istemez böyle durumlarda kısasın diyete dönüşmesi
cihetine gidilir.
Bir köle veya cariye efendisini
kasten öldürse kısas gerekir. Şayet efendisini kasten değilde bir hata sonucu öldürdüyse
ne bir kısas, ne bir diyet, hiçbir lazım gelmez. Zaten kölenin malı efendisinin mülküdür,
istese de diyet veremez.
Herhangi bir şahsı; ‘kanım sana helal olsun, beni öldür’ demesiyle
öldürme eyleminde bulunan hakkında İmamı Azam ve İmameyne göre kısas gerekmez.
Bir adam laf olsun babında değil
de; ‘kanımı sana şu kadar kuşa sattım
beni öldür’ emri üzerine öldürürse hakkında kısas lazım gelir. Bir kere
böyle bir emir batıldır.
Şu bir gerçek kasten öldürme
fiillerinde aranan en birinci husus, her türlü kuşkuya mahal bırakmayacak
derecede netlik kazanmalıdır. İşte bu yüzden her hangi bir kimseyi bir veya iki
darbeyle öldüren şahıs hakkında kısas uygulanmaz. Çünkü ortada alışıla gelmiş
örf adet gereği bir iki darbeden sadece uyarı veya terbiye amaçlı bir fiil
algılanır, asla öldürme amaçlı bir darbe algılanmaz.
Bakın İmamı Azam bir insanın
boğazını sıkmak, ip, urgan gibi bir
şeylerle boğmak veya yüksek bir yerden aşağıya atmak suretiyle öldüren şahıs
hakkında diyet lazım gelip kısas gerekmeyeceğini belirtmiştir. Fakat o insan
hayatta kalma ihtimali imkânsız denecek derecede bir yerden atılmışsa bu
durumda kısas gerekir. Hakeza bir
kişinin ağzına zehir akıtan şahıs hakkında diyet lazım gelirse de kısas lazım
gelmez.
Bir insan kendisine verilen içeceğin
zehirli olduğunu bile bile içip ölürse zehri veren şahıs hakkında tazminat
gerekmese de şiddetli tazir cezası kâfidir.
Tabii burada cezanın tazirle hafifletilmesine etki eden faktör ölenin zehri
kendi isteğiyle almış olmasıdır.
Bir şahıs düşünün ki; hem kendi kendini
yaralamış, hem de başka birinin darbesine maruz kalıp yaralanmış, tabii ki böyle bir vakada yaralayan hakkında
kısas gerekmese de yarım diyet lazım gelir.
Bir başka ifadeyle; öldürme
fiilinin doğrudan işlenmiş olması gerekir ki; kısas hükmü uygulanabilsin. Yine
bir şahıs düşünün ki, tam olarak öldürmeye iştirak etmeyip sadece öldürme
anında maktulun kol veya ayaklarını tutmuş ya da bir şekilde yardım etmek
suretiyle öldürme eylemini kolaylaştırmaya yönelik eylemde bulunmuş olsun, işte
böyle biri hakkında kısas uygulanmaz,
bu kişi içinde şiddetli tazir kâfidir. Zira burada doğrudan bir fiili
müdahale söz konusu değildir. Ancak bir kimsenin bulunduğu yeri gösterip
öldürülmesine sebebiyet veren şahıs hakkında tazirle yetinilmez hâkimin
takdiriyle; ya hapis cezası, ya da darp cezasına hükmedilir.
Evet, kısasla ilgili genel hususlara
değindikten sonra, birde fıkıh kaynaklarına
yine bakarak tan kısas öncesi ve sonrası uygulamalar nelerdir bir göz
atabiliriz. Bir kere kısas hükmünün
kesinlik kazanması için;
—Katledilen maktul velisi kısas esnasında
olmalı ki kısas uygulansın, yani velisi meçhul bir olayda kısas uygulanmaz.
—Maktul varislerinin kısas talebi
olmadan kısas işlemine geçilmez.
—Kısas esnasında maktul varisleri
hepsi hazır bulunmalı, ancak varislerin
arasında katilin torunlarından kimse bulunmaması gerekir.
— Bir insan yaralanarak öldüğünde
kısas gerekmez. Yani, ölümde kasıt unsuru esastır. Dolayısıyla kasten
yaralanmış bir kimse yatağa düşüp bir müddet sonra o yaradan ötürü vefat etmişse
kısas gerekir. Çünkü bu süre zarfında ölüm sebebi netlik kazanmıştır.
—Sarhoşluk hali kısasa mani değildir.
—Bir mürtedi (dinden dönen)
öldüren her kimse hakkında kısas gerekmez. Zira dinden dönmek kısmen harbî (gayrimüslim)
hükmü kazanmasına yeterli sebeptir.
—Kısastan hüküm giymiş bir caniyi hariçten
biri öldürse hakkında kısas uygulanır. Sonuçta ölen katilde olsa kısas hükmü
verilmiş bu caninin hariçten birine karşı kanı masumdur. Sadece söz konusu kişi hariçten velisi olduğunda
kısas gerekmez. Zira akıtılan kan veli için haramlık oluşturmaz.
— Bir cinayet düşmanlık kastıyla işlenmiş
olmalıdır. Ancak şaka bundan istisnadır. Şöyle ki; iyi yüzme bilmeyen bir kimseyi düşmanlık kastıyla
ya da şakayla karışık dere, nehir, deniz vs. atıp boğulmasına sebep olduğunda
kısas gerekir.
Kasten bir kişiyi öldürmeye yönelik
tuzak kurup kendi evi veya umuma ait bir caddede bir kuyu kazar veya ayağının kaymasıyla
ölümüne sebep olan hakkında kısas gerekir.
Bir kimse zehirli bir maddeyi bir
şahsa içirip vefatına sebep olduysa hakkında kısas gerekir. Ancak zehirden her
ikisi de (hem veren, hem içen) haberdar iseler bir şey gerekmez. Çünkü bu
durumda zehri içen kendi kendini öldürmüş addedilir.
Bir adam aralarında husumetlik
bulunan bir şahsa kılıç veya mızrak gibi bir şeyle işarette bulunup, takibe aldığı o şahıs yere düşmeksizin vefat
ettiğinde hakkında kısas gerekir. Hatta takip esnasında her ikisi de atlı, her
ikisi de yaya, ya da biri atlı diğeri yaya olsa da hüküm aynıdır. Fakat o şahıs
kaçma esnasında düşüp öldüğünde hemen kısas hükmü uygulanmaz, bir kere böyle
bir durumda önce varislere yemin gerekir. Yani, o şahsın bu düşme yüzünden
değil sadece korkudan dolayı ölmüş olduğuna dair elli defa yemin ettirilmeli ki
kısas hükmü uygulansın. Şayet bu tip yaşanan hadiselerde katil ve maktul
arasında düşmanlık (husumetlik) yoksa
kısas gerekmeyip sadece diyet lazım gelir. Yine böyle bir hadisede sırf silahın
gösterilmesinden sonra ölüm meydana gelmişse bu hata kabilinden işlenmiş bir fiil
sayıldığından kısas yerine katilin kabilesine diyet ödetilir.
—Zor kullanmak suretiyle adam öldürme
vuku bulduğunda hem zor kullanan şahıs için, hem de fiili işleyen için kısas
gerekir. Belli ki bu olayda zorlayan sebep konumda, zorlanan da uygulayan konumdadır.
— Cani harbilerden olmamalıdır. Nitekim Resulullah (s.a.v); Uhud'da Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşi’ye
kısas uygulamamıştır. Vahşi, Mekke'nin Fethinde Müslüman olmuştu. Şayet
Müslüman olmasaydı hiç kuşkusuz harbi hükmüne tabii olup öldürülecekti.
—Cani cinayete uğrayandan üstün konumda
olursa hakkında kısas uygulanmaz. Buna göre bir müste’min zimmîye karşılık, hür
bir insan köleye karşılık, bir efendi de kölesine karşılık kısas edilemez.
—Bir Müslüman köle nasıl ki hür bir
insan arasında kısas caiz değilse hür bir şahısla da köle arasında kısas caiz
değildir.
—
Bir Müslüman gayrimüslim karşılığında öldürülemez.
— Zimmî zimmîyi öldürdüğünde kısas
gerekir. Hatta zimmî sonradan Müslüman olsa da yine hakkında kısas düşmez. Zira cinayet işlendiğinde her ikisi de zimmî
idiler.
—Bir kimse evlat veya torunlarından
birini öldürürse hakkında kısas uygulanmaz. Zira yukarıda da belirtmiştik
usul (baba, anne ve dede)
füru'nun (çocuk ve torunlar)
varlık sebebidir. Yani usulün füru üzerinde bir tür sahiplik hakkı vardır.
Dolayısıyla füru aslın yok olmasına sebep olamaz. Kaldı ki “Baba çocuğundan dolayı
öldürülemez” hadis-i şerifi bunu
teyid ediyor.
—Maktul kanı haram biri olmalıdır.
Bunun anlamı; kısasın masum kanları koruyucu hüküm olmasıdır. Bu yüzden bir
harbi veya bir mürtedi öldüren şahıs isterse zimmî olsun fark etmez hakkında ne
kısas, ne diyet, ne de kefaret lazım gelir. Ancak bir idari amirin izni olmadan
bu fiili işlemişse bu durumda tedip edilmesi lazım gelir. Peki, öldürülen
zimmîyse? Malum, bu hususta Resulü Ekrem (s.a.v)'in zimmî bir şahsı öldürmüş
Müslüman hakkında kısas cezasını tatbik etmiş bile. Ve kısasın akabinde ‘Ben
ahdine, verdiği söze vefa edenlerin en haklısıyım’ beyan buyurarak ahde vefaya herkesten çok
benim riayet etmem manasına gelen mesaj vermişte. İşte bu uygulamadan hareketle
İslam toplumunda zimmînin canı, malı ve namusu korunmak zorundadır.
—Hür bir şahıs köle veya cariyenin
dirseğinden itibaren kolunu kasten kesmiş olsa kendisinden yarı kıymet tazmin
edilir.
Evet,
kısas için; 'kısasta hayat
vardır' hükmün gereği aynı misline karşılık uygulanan bir yaptırım desek te
bununda bir istisnası var ki kasten kesilen bir şehadet parmağa karşılık aynı
misli şehadet parmağının kesilmesi lazım gelmez, bir başka parmak kâfidir. Malum, diğer parmaklar öyle değil, mesela
kasten kesilen bir başparmağa karşılık başparmak kesilmesi lazım gelir.
Tabii asıl kısasta göz önünde
bulundurulması gereken husus hem kayba uğramış organın konumu, hem de kayba
uğramış ya da zarar görmüş organın cinsi arasında denkliğin bulunmasıdır. İşte
bu temel kuraldan hareketle kısasta asla sağ el yerine sol el, sol ayak yerine
sağ ayak kesilemez, ya da üst çenedeki bir dişe karşılık alt çenedeki bir diş
çekilemez. Kaldı ki söz konusu biyolojik organların hem konumları ve hem de
işlev fonksiyonları farklıdır.
Dolayısıyla, aksi yanlış bir kısas uygulama için diyet gerekir.
Besbelli ki bir şahsın iki eli veya
iki ayağını kasten kesildiğinde bunun karşılığı yine iki el ve iki
ayaktır. Zaten ortada başka seçenekte
yoktur, böyle hükmedilmesi de gayet tabiidir.
Şu da bir gerçek, sağlam ya da kusurlu bir organ fark etmez bir el karşılığında
kesilemez. Şayet bu caniye ait kusurlu
bir organsa bu durumda mağdur serbesttir, dilerse kısas ettirir, dilerse kendi
sağlam organına denk düşen diyeti alır.
— Bir kişi cinayete uğradığı esnada
değilde bilahare vefat sonrası cezai müeyyide verilmesi noktasında birinci
derece yetki maktulun varislerine ait bir haktır, ikinci derece de ise bu hak devletindir.
KISAS İŞLEMİ
Kısas bölünmeyi kabul etmez. Nitekim
varislerden birinin talebi diğer varislerinde talebi sayılacağından kısas
esnasında diğer varislerinde hazır bulunmaları gerekir. Aksi takdirde
varislerden biri hazır olmayınca kısas uygulanmaz. Belli ki bu gereklilik
varislerin katili affetme ümidine istinadendir. Her şeyden önce kısas hakkına
sahip olanlar işlenen cürüm hakkında ittifak etmelidirler. Şayet bu hakka sahip
olanlardan biri ölürse yerine diğer varis sorumluluk üstlenir.
Kısasta mükellefiyet esastır. Yani, cinayeti işleyen çocuksa akıl baliğ
oluncaya kadar kısas uygulanmaz, şayet
bu kişi mecnunsa (deli) aklı
yerine gelinceye kadar beklenip bu süre içerisinde hapsedilmesi daha uygundur. Anlaşılan cani her iki durumda da kısas
edilemez. Zira Hz. Muaviye, Hüdbe b. Haşem’i öldürmüş olan bir şahsı, Hüdbe’nin
oğlu buluğ çağına gelene dek hapsetmişti.
Hakkında kısas kararı olan bir hamile kadın
için çocuk doğana kadar kısas edilemez. Sebebi gayet açık, can içinde can vardır. Ancak bu da yetmez ne
zaman ki dünyaya gelen çocuğa sütanne bulunur, işte o zaman kısas cari
olur. Şayet sütannede bulunmazsa, bu durumda çocuğun annesine tam iki sene süt
emzirme müddeti tanındıktan sonra kısas olmalıdır.
Bir katil düşünün ki, öldürdüğü
şahsı ateşe atmış, gözlerini çıkarmış
veya parça parça (lime lime) edip öldürmüş olsun, böyle bir caniye bile
aynı misli karşılık verilmez, kısas işleminin yaralayıcı alet veya kılıç
benzeri kesiciyle yerine getirilmesi kâfidir. Malum, kısasta baş kesme en
yaygın kullanılan yöntemdir. Zaten maktulün velisi, katili kesici aletten başka
bir metotla öldürmek isterse hâkim buna geçit vermez, kural neyse o yöntem
uygulanır. Hakeza yine katilin bir uzvu
başka bir kimse tarafından kesilecek olursa yara kapanıncaya kadar hakkında
kısas uygulanmaz. Her ne kadar bir katil, öldürdüğü şahsı ne şekilde öldürmüş
ise kendisi de o şekilde kısas edilmesi gerektiğini düşünsek te bazı öldürme vakalarında
benzerlik aranmaz sadece kılıçla öldürülmesine hükmedilir. Efendimiz (s.a.v);
‘Kısas ancak kılıç ile yapılır’ beyan
buyurmuştur. Tabii ki kılıçtan kasıt keskin silahtır. Nitekim Allah Resulü; ‘Filan şahsı bulursanız öldürünüz, onu
yakmayınız, çünkü ateşle ancak ateşin yaratıcısı azap eder, başkaları edemez’ diye
beyan buyurdu.
Hükmü kesinleşmiş kısasın
ertelenmesi uygun değildir. Ancak
kısasta söz konusu hamile bir kadınsa kısasın doğum sonrasına ertelenmesi
uygundur. Yüce Allah (c.c); ‘Eğer ceza verecek olursanız size nasıl ceza
verilmiş ise sizde o şekilde ceza veriniz. Ancak sabredip af ile muamele
ederseniz şüphe yok ki bu sabredenler için daha hayırlıdır’ (Nahl/126)
beyan buyurmaktadır.
Kısas şahsi bir ceza türü derken
mesele sadece maktul ve mağdur arasında geçen bir hadiseye indirgememek
gerekir, bunu etkileri bakımdan
düşündüğümüzde katil ve maktul yakınları,
hatta tüm toplumu ilgilendiren bir hadise olarak algılamalı. Zaten mesele katil ve maktul arasında cereyan
eden bir meseleyle sınırlı tutulsaydı kısas hakkından bahsetmeye gerek
kalmayacaktı. İşte görüyorsunuz kısas yerine getirilmesi gereken öyle bir hak
ki, kısas hakkına haiz insanların toplu ittifakıyla
yerine getirilmiş olur. Şayet ittifak oluşmamışsa aralarında kura çekilip kimin
adına kura çıkmışsa onun izni dâhilinde kısas gerçekleşir.
Malum, öyle olağanüstü durumlar vaki
olur ki bu durumda kısas düşebiliyor. Nitekim
bu hususta Peygamberimiz (s.av) şöyle buyurdu;
‘Kısas edilecek şahıs, doğal bir
afetle ölürse veya başka bir husustan dolayı haklı veya haksız yere öldürülürse
kısas düşer, bıraktığı malından diyette alınamaz.’ İşte hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere
kısas yoluyla kesilecek bir organ doğal bir afet sonucu kopar ya da haksız yere
kesilirse kısas düştüğü gibi diyette ödenmez. Ancak bu organ bir haksızlık
sonucu değil de mesela hırsızlıktan dolayı kesilmişse kısas düşse de diyet
düşmez. Keza kısas cinnet halinde de düşer. Ancak cinnet geçiren, kısas sahiplerine teslim edildikten sonra
vuku bulmuşsa kısas düşmez.
Kısas hakkına sahip olanlar caniyle
peşin veya veresiye bir bedel üzerine anlaşırsalar kısas düşer. Kaldı ki kısas,
maktul velisinin affetmesiyle de düşer. Hiç kuşkusuz affetmek daha tercih
edilendir. Bu yüzden Resulü Ekrem'de (s.a.v); cinayet hadiselerinde affetmenin
daha uygun olacağını buyurmuşlardır. Zaten Kur’an’da geçen “Katil ölenin kardeşi tarafından bağışlanmış
ise örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu Rabbinizden
bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azap
vardır” (Bakara/178) ayeti celile bunu doğruluyor. Hatta
affedildikten sonra da artık o konu kapanmış olmalıdır, ikide bir yüzüne
vurulan bir meseleye dönüşmemelidir. Nitekim ayetin sonunda zikredilen
affedilmiş bir katil öldürüldüğünde öldüren için elim bir azap vardır kelamı
meseleyi yeteri kadar izah ediyor. Dolayısıyla bu hükme rağmen maktulün velisi
katili önce affedip daha sonra da kasten öldürecek olursa ulema tarafından
hakkında ittifakla kısas lazım gelir denilmiştir.
Şayet birden fazla şahsı öldürmüş
olan bir cani hakkında maktullerden birinin velisi affettiği halde diğer
maktullerin velileri affetmezlerse affetmeyenlerin kısas hakları düşmüş olmaz. Zira
ortada ayrı ayrı işlenmiş cinayetler söz konusudur.
Bir yaralı yaralayana hitaben; “Ben
ölürsem seni kanımdan veya katlimden vazgeçtim (ibra ettim)” derse affı
geçerlilik kazanır.
Kelimenin tam anlamıyla kısasta
karşılıksız affetmek daha evla görülmüştür. Bakın Rabbül Âlemin; Affederseniz bu takvaya daha yakındır (Bakara/237)
beyanı ve Allah Resulü'nün; “Bir kimse gördüğü zulme rağmen zalimi
affederse Allah Teâlâ bu sebepten ötürü onun izzetini artırır” beyanı bu
doğrultuda zaten. O halde biz kullara hataları örtmek düşer. Örtelim ki
Allah'ta ruzu mahşerde bizim hataları örtsün.
KASTEN VE HATAYLA ÖLDÜRMELER
Kim bir insanı hatayla öldürürse
diyet lazım gelir. Hakeza her kim önce
bir insanı, daha sonra bir başka insanı hatayla öldürürse her biri için diyet
vermesi icap eder. Kasten öldürmenin cezası tam diyettir.
Bir şahsı öldürmek kastıyla atılan
kurşun, o şahsı delip geçtikten sonra kurşun bir başkasının vücuduna isabet
edip ölümüne yol açtıysa birinci cinayetten dolayı kısas, diğeri içinde diyet
lazım gelir (Cinayet-i müdame).
Bir kimse iki şahsı bir vuruşta
kasten öldürecek olursa hakkında kısas hükmü cari olduğundan (öldürülür) diyet lazım gelmez.
İki kişi birlikte bir şahsı
kasten öldürseler, bu durumda her ikisi içinde kısas cari olur(cinayet-i müşterek). Yine iki kişinin kasten sıcak bir yara
açması sonucu ölen bir şahıs içinde hüküm aynıdır.
İki kişi birlikte hata yoluyla bir
şahsı öldürse, ya da iki şahıstan biri kasten diğeri hatayla öldürmüşse ortada
şüphe söz konusu olduğundan her ikisi hakkında da kısas gerekmez. Belki her
ikisinin bir tam diyet vermesi icap eder.
Bir şahsı iki şahıstan biri yaralayıcı
alet ile diğeri de sopayla dövüp öldürse her iki şahısta yarı yarıya diyet
ödemeleri lazım gelir.
Bir şahıs düşünün ki, bir şahsı önce kasten elini kesip öldürmeye
kastettiğinde o şahıs yaralanıp yarası iyileştikten sonra öldürme eylemini gerçekleştirdiğinde
her iki fiil içinde maktulun velisi dilerse önce elini, sonra kendisini kısas
ettirir, ya da sadece kısas ile yetinilir. Hatta dilerse sadece elini
kestirmekle yetinip affedebilir de.
Yine bir adam düşünün ki, iki kişinin de sağ ellerini kasten kesmiş
olsun, böyle bir durumda sağ eli kesilir, diğer bir ele karşılık ise diyet
ödenir.
Ortaklaşa bir işte çalışan kimselerin
bir hata sonucu müştereken işlemiş oldukları cinayetlerin diyetlerini yine
ortaklar öderler. Mesela üç kişinin birlikte kazdıkları kuyu üzerilerine
yıkılıp aralarından biri telef olduğunda bunun diyeti üç hisseye ayrılır, iki
hissesini hayatta kalanlar veya varsa akileler öderler, diğer bir hisse de
telef olanın hissesine isabet ettiğinden bu hisse düşmüş olur. Hakeza ücret
karşılığında bir kişi kazdığı kuyu üzerine yıkılıp öldüğünde kuyu sahibine
diyet lazım gelmez.
Dört kişi beraber çalıştıkları
bir geminin direğini kaldırma esnasında üzerilerine direk düşüp içlerinden bir
kişi öldüğünde ödenecek diyet dört hisseye ayrılır, üç hissesini hayatta
olanlar öderler, diğer kalan bir hisse
de ölen insanın hissesine isabet ettiğinden bu hisse düşmüş olur.
Birbirleriyle güreşen iki
pehlivandan biri diğerini yaralamaksızın silkeleyip yere çarpmak suretiyle
ölümüne sebebiyet verdiyse diyetini tazmin eder.
Bir kimse cerrahi ameliyat olduğunda
ölürse doktorun tıbbi kusuru yoksa bir şey verilmesi gerekmez. Şayet hata varsa
cerrahi müdahale yapanın yarım diyet ödemesi lazım gelir.
Bir kimse cinsel ilişkiye
dayanıklı olmayan bir kız çocuğa tecavüz edip o çocuğun ölmesine neden olduysa
hem mihri'ni, hem diyetini, varsa
âkilesinden (suçu işleyenin malından ödenen diyet) ödemeye mecbur
tutulur. Bu arada suçu işleyen ister
yabancı ister yerli olsun fark etmez diyet ödemekle iş bitmeyip zina haddi de
uygulanır.
Bir kimse bir şahsı Allah’ın
Kahhar ismini zikrederek (okuyarak)
helak olduğunu ikrar ederse bir şey lazım gelmez. Yine bir şahsı duayla,
bir takım burçlardan çıkardığı çıkarımlarla veya Enfal suresini okumakla
öldürdüğünü dile getiren bir adam için de herhangi bir müeyyide lazım gelmez.
Bir kere böyle bir itiraf şeriata aykırı bir yalan beyan hükmündedir. Zira
gaybı ancak Allah bilir.
Bir kimse çocuğunu terbiye
amaçlı dövüp ölümüne sebebiyet verdiğinde diyet ödemesi lazım gelir. Çünkü uslandırma pekâlâ tediple (edeplendirmek, terbiye vermek
haddini bildirmek için darp ve tazir vs.) veya kulağını çekmekle de mümkündür.
Bir öğretmen ya da bir
usta, öğrenci ve çırağın velisi veya
vasisinin izni olmaksızın dövemez. Aksi takdirde o çocuk öldüğünde söz konusu
kişi öğretmense öğretmene, ustaysa
ustaya diyet lazım gelir. Ancak daha
önceden çocuğun veli veya vasisi tedip için dövmelerine izin vermişse diyet
gerekmez, ama dövme işlemi çocuğun kulaktozuna vurmak, boş böğrünü yumruklamak, değnek vurmak suretiyle yapılmışsa döven için
yine diyet gerekir.
Bir kimse karısını değnek veya
yumruk gibi bir şeyle dövüp ölümüne neden olduğunda diyet lazım geldiği gibi
mirastan da mahrum kalır.
Bir kimsenin duvarı sağlamca inşa
edilmişken daha sonra yoldan geçen bir şahsın üzerine yıkılıp ölüm vuku
bulmuşsa duvar sahibine tazmin lazım gelmez. Fakat yıkılmaya yüz tutmuş
vaziyette yaptırılmış duvar için tazmin gerekir. Hakeza önceden uyarı
mahiyetinde bildirilmiş yani tekaddüme (zararın
defi için önceden yapılmış
tavsiye ve tembih) rağmen çökme
riski alınmış bir ev için gereği yapılmayıp o ev çöküp birinin ölümüne neden
olduğunda diyet ödenmesi gerekir. Şayet yıkılmaya yüz tutmuş duvar vakfa ait
bir duvarsa tekaddüm vakfın mütevellisine yapılır. Tekaddüm sonrasında duvar
yıkılıp zarar verdiğinde, zarar tazmini
vakfın malından ödenir. Telef olan insanın diyeti ise vakfın Akile'since
karşılanır. Mütevellinin malından lazım gelmez. Çünkü mütevelli vakfın
vekilidir.
Umum yol üzerine düşecek gibi
duran bir duvar yıkıldığında daha önceden tekaddüm edilmemişse bir şey lazım
gelmez.
Ücretle çalışan kimselerin yıkmakta
oldukları bir duvar yıkılıp birisinin ölümüne neden olduğunda diyet ve kefareti
ücretlilerin üzerine lazım gelir, duvar sahibine bir şey lazım gelmez.
NEFSİ MÜDAFAA
Nefsi müdafaa durumunda kalan
bir insanın kendisinin öldürmeye kast etmiş bir şahsı öldürmesi durumunda, ne
kısas, ne diyet gerekir. Ancak bağırmak,
feryat etme imkânı varken ya da halkın koşup kendisini kurtaracağına
emin olduğunu bildiği halde böyle yapmayıp öldürmeye teşebbüs etmişse hakkında
katil hükmü cari olur. Keza bir adama sadece silah teşhir ettikten sonra
arkasını dönüp gittiğinde o şahsın arkasından yetişip öldürdüğünde de hüküm
aynıdır.
Bir şahsın en az on dirhem
gümüş değerinde bir malını haksız yere zorla almak isteyen birini savmaya
muktedir olamayıp öldürdüğünde hakkında katil hükmü uygulanmaz. Anlaşılan o ki;
malı müdafaa maksadına yönelik bir öldürme fiili için ne kısas ne de diyet
gerekir. Elbette bu hüküm bunla sınırlı kalmayıp
ırz ve namusu koruma maksatlı yapılan bir öldürme içinde hüküm aynıdır.
Mesela bir kimse kendi karısı
veya kız kardeşini başka biriyle gayrimeşru ilişki içerisinde görüp
öldürdüğünde hakkında hiçbir şey lazım gelmez. Zira söz konusu mal, can ve namus
mukaddes olunca her müminin gücü nispetinde müdafaada bulunması şart olur. Öyle ki bu uğurda hayatını feda eden bir
mümin şehit sayılır da. Nitekim Rasulullah (s.a.v) ashabına; Siz aranızda
kimleri şehit sayarsanız diye sorduğunda;
Ashab:
—Ya Rasulullah! Allah yolunda
öldürülenleri şehit biliriz cevabını vermişlerdir.
Bunun üzerine Habibi Kibriya
(s.a.v):
—O halde ümmetimin şehitleri az
demektir diye karşılık verir.
Ashab bu durumda şaşkınlığını
gizlemeyip:
— Ey Allah'ın Resulü! Madem öyle bize kimler şehittir onu söyleyin.
Rasulüllah (s.a.v) cevaben:
“—Müslümanlardan her kim malını muhafaza uğrunda öldürülürse
şehittir, herkim kendini müdafaa yolunda
öldürülürse şehittir. Her kim dinine yardım uğrunda öldürülürse şehittir ve her
kim ailesinden mesela karısının veya başka bir yakının veya namusunu korumak yolunda
öldürülürse şehittir” der.
ŞAHİTLİK
Malum, herhangi bir cinayet hadisesinde
bir erkek, iki kadının şahitliği yeterlidir. Ancak olayın aydınlanması adına
öldürme zamanı, cinayetin işlendiği mekân, suç aletleri vs. hususlarında
şahitlerin tam ittifakı gerekir, aksi takdirde şahitlikleri kabul görmez. Çünkü
şahitler arasında ihtilaf söz konusu olması davanın görülmesine manidir. Her
şeyden önce öldürme hadisesini şahitlerin bilfiil görmüş olması gerekir. İşitme
ya da kulaktan dolma haberlere dayanarak yapılan şahitlik kabul görmez.
Kısası gerektiren bir ölüm için
şahitlik eden iki şahitten biri, şayet kısas icra edildikten sonra
şahitliğinden dönecek olursa haklarında kısas uygulanmaz, ancak öldürülen
şahsın diyeti yarı yarıya ödemekle yetinilir. Çünkü ortada öldürme girişimi söz
konusu değildir.
Bir katilin kısas kararı veren hâkim
daha henüz hükmünü beyan etmeden (imzalamadan) önce azledilir, ya da
ansızın vefat ettiğinde dava dosyası yeni hakeme aktarılır. Dolayısıyla yeni
tayin edilen hâkim yeniden mahkeme yapmadıkça ve tekrar sil baştan şahitleri
dinlemedikçe hüküm infaz edemez. Hatta şahitler şahitliklerinden caysalar veya
kendilerine körlük ve cinnet hali gelirse de kısas icra edemez. Belki yeni bir
delile ihtiyaç duyulacaktır.
ÇOCUK ALDIRMAK VE CENİN CİNAYETİ
Allah Teâlâ; “Çocukların yoksulluk korkusuyla öldürmeyin, onları da sizi de rızıklandıran
biziz, şüphe yok ki onları öldürmek çok büyük bir cinayettir” (Enam–151) beyan buyurmaktadır. Bilindiği gibi gurre;
bir ceninin (anne rahminde bulunan çocuk) düşürülmesine karşılık beş yüz dirhem
gümüş, köle, cariye ve at’a tekabül eden
mali bir cezadır. Nitekim bu hususta
Muğire b. Şu’be (r.anh)’den rivayet ettiği hadis açıklayıcı da. Şöyle ki
hadiste geçen bir cariyenin çadır direğine vurmanın etkisiyle diğer cariye hem
canından olmuş, hemde cenini düşürmüştür.
Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v) o cariyenin efendisine hem diyet, hem
de cenin için gurre hükmü vermiştir.
Bir kimse aleyhine cenin düşürme
davası açıldığında söz yeminle beraber davalınındır. Şöyle ki; bu düşük
hadisesi davalının cinayeti yüzünden olmuştur iddia edildiğinde bu iddianın
inkârı için en az iki erkek şahitle birlikte ispat edilmesine ihtiyaç
vardır. Madem düşürme bir tür doğum
sayılmakta o halde bu tip hassas davalarda kadınların şahitlikleri daha
muteberlik kazanır.
Hamile bir kadın dövme ya da
korkutulmak suretiyle cenini (daha henüz rahimde bulunan çocuk)
düşürdüğünde buna sebebiyet veren her kimse üzerine gurre lazım gelir. Şayet
cenin dünyaya canlı düşüp sonra öldüyse o kimse üzerine tam diyet gerekir.
Malum bunun karşılığı gurre beş yüz dirhem gümüş tutarı bir ödemedir. Tabii bu
arada cenin sayısı arttıkça ona paralel gurre ve diyet tazmini de o ölçüde
artacaktır. Mesela düşürülen cenin
ikizse, ya da iki cenin ölü olarak
düşmüşse buna karşılık iki gurre ödetilir. Yok, eğer her iki cenin önce diri
olarak düşüp sonra her ikisi de öldüğünde iki tam diyet icap eder. Şayet
ceninlerden biri ölü, diğeri de diri olarak düşmüşse bir gurre ve bir tam diyet
lazım gelir.
Tıbben sabittir ki çocuk düşüren bir
kadının vücudu her türlü hastalığa müsait olabiliyor, hatta ömür boyu kısırlığa mahkûm kalması da
muhtemel dâhilindedir. Malum, fıkıh
literatüründe organ teşekkülü tamamlanmadan düşen çocuk için sıtk denmektedir. İster adına sıtk
densin ister cenin denilsin sonuçta bir kadın kocasının izni olmaksızın kasten
düşük yapsa; birde bunun üstüne cenin
ölü olarak düşmüşse gurre ödemesi gerekir. Şayet cenin diri düşüp akabinde
ölmüşse tam diyet icap eder.
Bir kadın düşünün ki, sadece sıhhi gerekçelerle ilaç içtiğinde
çocuk ister diri, ister ölü düşsün bu
durumda kendisine ceza verilmez. Anlaşılan çocuk düşürme amaçlı ilaç içmek caiz
değildir.
Bir kadın süt emzirmek mecburiyetinde
bulunduğu çocuğa süt verir haldeyken ansızın sütü kesilmeye başladığında veya
sütanne tutmaya maddi gücü olmayıp çocuğunun ölmesinden endişe duyduğu durumlarda
rahminde daha henüz organ teşekkülü olmayan cenini düşürmesi caizdir. Çünkü
böyle bir cenin henüz bir et parçası (muzga) veya kan pıhtısı (alaka)
hükmündedir.
Şu bir gerçek; nutfe rahme
ulaşmasıyla birlikte ruh verilecek müddet (bu süre 120 gündür)
geçtiğinde cenini düşürmek caiz olmaz. Çünkü ruh verilmiş cenin hayatta yaşayan
canlı gibidir. Dolayısıyla bir cenin düşürülecekse yüz yirmi günü aşmaması
gerekir. Bu yüzden Rasulüllah (s.a.v) yüz yirmi geceden sonra ruh üfürülmüş bir
ceninin düşürülmesi durumunda gurre ya da buna denk gelen köle ve cariye
verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Gurreden maksat ya bir köle veya
yedi yaşında bir cariyedir. Ki, biçilen bu kıymet hür bir kadının diyetinin
1/10’una eşittir. Yani düşürülen bir ceninin gurre diyeti kıymet itibariyle
altı yüz dirhem gümüştür. Bu arada düşmüş bir ceninin diri olup olmadığı, sesinin yükselip yükselmemesi, nefes alıp
almadığı süt emip emmediği, tüm organlarının hareket edip etmemesiyle
belirlenir. Bu demektir ki tek bir organın hareket etmiş olması diri olduğunu
ispat etmeye kâfi değildir. Tek bir organ hareketi çarpıntı olarak
değerlendirilir.
Şu da bir gerçek gurrede cinsiyet
ayırımı da söz konusu değildir, yani ceninin erkek veya dişi olması arasında
fark yoktur. Ancak diyet söz konusu olduğunda hüküm değişir, erkekse erkek diyeti, dişi ise dişi diyeti
ödenir.
KASAME
Kasame bir şeyin doğruluğu hakkında maktul
velilerine yöneltilen yemin uygulamasıdır.
Kasame ekseri fakihlerin içtihadı
gereği meşru görülmüştür. Malum, şer’i davalarda iddia makamı iddiasını
ispatlamakla mükelleftir, davalı da kendisine isnat edilen iddiayı kabul
etmiyorsa yemin etmesi gerekir, ama kasame öyle değil, tam aksine kasame de
iddia sahiplerine yemin yöneltilir. Nitekim Resulüllah (s.a.v.) Hayber'de bulunan bir maktul için
kasame uygulamıştır.
Tabii kasame uygulanabilmesi için bununda
kendince belirli kaide kuralları söz konusudur. Nasıl mı? Bir kere;
—
Ortada öldürülme işlemine dair alamet olmalı,
— İnsana ait ceset olmalı,
— Öldürüldüğüne dair dava
açılmalı,
—Kaseme hususunda talep olmalı,
—Faili meçhul cinayet olmalı,
—Maktulün bulunduğu mekân kendi mekânın
dışında bir yer olmalı,
—Maktulün bulunduğu yer bir
mahalle, köy ya da bir başkasına ait mesken olmalı (bir başkasının
tasarrufunda olmalıdır),
—Cinayetin vuku bulduğu alan ses işitilmeyecek
kadar uzakta olmalıdır.
Şurası muhakkak hiçbir
şahsın mülk ve tasarrufunda olmayan bir yerde bulunan maktul için kasame ve
diyet uygulanmaz. Hakeza Dicle ve Fırat gibi nehirlerin sürüklediği bir nehirde
bulunan maktul içinde öyledir. Ancak debisi düşük bir nehirde bulunan bir
maktul için kasame ve diyet gerekir.
Bir adam düşünün ki ses
işitilebilecek bir odada ölü bulunmuş,
elbette böyle bir durumda o yer halkına diyet lazım gelir. Fakat çarşı
ve pazar yerinde, hapishanelerde, kira ya da satışa sunulmuş yerlerde ölü
bulunmuş bir maktul için kasame ve diyet gerekmez. Ancak han odalarının birinde
sakin halde ölü bulunmuş maktul için diğer oda sakinlerine diyet ve kasame
lazım gelir.
İki köy veya iki sokak arasında
bulunan maktul içinse en yakın köy veya sokak halkına kasame ve diyet lazım
gelir. Hatta birbirlerinin sesini işitecek derecede çadırların var olduğu bir
yerde ölü bulunmuş bir maktul içinde çadır sakinlerine kasame ve diyet lazım
gelir. Hakeza bir gemide ölü bulunmuş bir maktul için hüküm ayın olup yolculara,
gemi sahiplerine ve gemi kaptanlarına da kasame ve diyet lazım gelir.
Asabiyet davası uğruna çatışan
gruplar dağıldıktan sonra ortada ölü bulunmuş maktul varsa bu durumda o yer
halkına kasame ve diyet gerekir.
Şunu da belirtmekte fayda var, kasame ve diyete sadece akıl baliğ ve hür
olan erkekler dâhil olabiliyor.
Faydalanılan kaynak: Ömer Nasuhi
Bilmen’in Hukuki İslamiyye ve Kamusu eseri.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder