TÜRKLER VE İSLÂMİYET
SELİM GÜRBÜZER
“Ey
insanlar doğrusu biz sizleri bir erkek bir dişiden yarattık. Sizi millet ve
kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah
katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınandır.” (Hucurat, 13)
Ayeti
kerimeden de anlaşıldığı üzere Yüce Allah tarafından kabilelere ayrılan
insanlık farklı lisanlarla dünya sathına yayılmışlardır. Kabilelerin doğuş
sebebi ne ise farklı dillerin teşekkül edişi de aynı sebep netice ilişkisine
dayanmaktadır. Her ne farklılık varsa biliniz ki içerisinde bizim bilmediğimiz
nice hikmetleri bağrında taşıyan bir zenginlik var demektir, farklılık asla kısırlık değildir. Zira
Türklük, Müslümanlık, Doğululuk ve Batılılık gibi kavramlar kendi içinde değer
ifade eden kavramlardır, fakat bu kavramların her biri taraftarlarını iyiye
doğru yöneltemiyorsa slogancılıktan öte bir anlam ifade etmez. Keza kavramların
şekli, biçimi de pek önem arz etmez, asl olan muhtevadır. Dolayısıyla bu
noktadan sonra asıl mevzuumuza geçiş yapabiliriz.
Malumunuz insanlar hangi ana ve
babadan doğacağı yönünde tercih hakkına sahip olmaksızın dünyaya gelmeleri
hasebiyle hangi ırka ait olabileceği hususunda seçme şansına sahip değillerdir,
hiç kuşkusuz karar merci Allah’tır. Madem her şeyi Yüce Allah belirliyor, o
halde hiç kimse falancanın çocuğu veya şu ırkın evladı olmasından dolayı kınama
hakkını kendinde göremez. Ve bu mensubu bulunduğumuz Türk milleti içinde
geçerlidir. Tarihi süreç içerisinde necip bir millet olarak anılmamız bizim
diğer milletlere üstünlük ve tahakküm kurma hakkını doğurmaz. İşte bu gerçekler
ışığında kendi haşmetini, kendi reaya’sında ve feth edilmiş ülke halkının
mutluluğunda arayan Osmanlı bize örnek ya, bu yetmez mi? Dolayısıyla batı bu
hususta asla rehber olamaz. Nasıl olsun
ki, ırkçılık kavramı da bize ait kavram değil, malum batının bizim içimize
attığı bir Truva atıdır. Bu topraklarda ‘Yaradılanı sev Yaradandan ötürü’
sevmek esastır. Bu yüzden sevmeyi ırkçılıkla özdeşleştirmeyiz. Çünkü başkasını
hor görmek taassupçuluktur, dinimizce makul olan Allah için birbirimizi
sevmektir. Bu nedenle Rasûlullah (s.a.v.) “Kişi kavmini sevmekle suçlanamaz”
diye ferman buyurmuştur. Elbette ki bir insan kavmini (bugünkü anlamda milletini) sevecektir, ama diğerlerini dışlamamak
kaydıyla sevmek olmalıdır. Bakın psikolojide sevmek yakınlık anlamında tarif
edilir. Ancak sevgi teoride kalmamalı, pratiğe de yansımalı. Şayet yüreğimizde
taşıdığımız sevgiyi şiddete, hor bakmaya veya taassuba dönüştürdüğümüzde o
sevgi, sevgi olmaktan çıkar, düpedüz “ırkçılık”
adını alır. Nasıl mı? İşte, Hz. Mevlâna göçebe Türkmenlerin bir takım nahoş davranışlarını
tahripkâr olarak niteleyip eleştirmesi, bu gerçeğe işarettir. Her ne kadar Hz. Mevlâna’nın bu tutumunu
Türk’e hor görme olarak telakki edenler çıkmış olsa da bu boşa çabadır. oysa o,
göçebe hayat şartlarının vermiş olduğu yıkıcılığa dikkat çekmek istemiştir.
Zaten Hz. Mevlâna’nın “Aslen Türk-est, a gerçi Hindû gûyem” (Bkz. Desâlıs-i Seb’a, nşr. F.N. Uzluk. Ank.
1937 S.1, Eflâki Menakıbul Arifin) sözleri Türk adına son derece hürmetkâr
olduğunun teyididir. Mevlâna’nın zikrettiği mısraları sadeleştirdiğimizde; “Aslım
Türktür...” gerçeğini görmek mümkün. Belli ki her ırk kendi içinde
güzeldir. Mevlâna da kendi ırkından utanmamış, bilakis özeleştiri yapıp Türk
ırkına Moğol serdarlarını hatırlatacak tahripkârlık yerine yerleşik hayata
geçmeyi öğütlemiştir. Yine aynı meyanda İbn-i Haldun’da Arap olmasına rağmen
bedevi Arapların bedevi tutum takınmalarını kınamıştır. İşte İbn-i Haldun’un
bedevi hayat içerisinde yüzen Araplara öz eleştiride bulunması, tıpkı bizim
Mevlana’nın başına gelen meselede olduğu gibi bazı Arap düşünürlerce de Arap
düşmanlığı olarak yorumlanmıştır. Oysa o, “Bedeviliği bırakın hadariyete (yerleşikliğe)
geçin” mesajını vermek istemiştir. Hadi diyelim ki Mevlana ve İbn-i Haldun’u
anlamak istemiyorlar, bari Allah Resulünün çağlar üstü fermanına odaklansalar
fena mı olurdu. Çünkü İslâm’da insan
eşref-i mahlûkat ilan edilmiştir. Böylece Eşrefi mahlûkat bir insanın mensup
olduğu ırkını sevmesine mani olunmaz. Kaldı
ki Resûlüllah (s.a.v.); “Kavmin efendisi kavmine hizmet edendir”
beyanıyla teşvik etmiş bile. Zaten
mensubiyet gerçeğini İslâm göz ardı etseydi Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Bilal
(r.anh.)’ı Habeşi kimliği ile çağırmazdı. Sadece Bilal’i Habeşi mi, elbette ki
hayır bunun yanı sıra Selman-i Farisi gibi milliyet kimlikleriyle çağrılan
birçok sahabe örnekleri de mevcuttur.
Meseleye birde sosyolojik yönden baktığımızda
Evrimciler güya zayıfların güçlülerin karşısında seleksiyona (seçime) uğrayarak güçlü ırkların meydana
geldiği iddiasıyla karşılaşırız. Maalesef bu görüş bir iddia olarak kalmayıp
zamanla ideolojik akımlara temel dayanakta teşkil etmiş, böylece Nietzsche tipi
ırkçılık, Adolf Hitler tarzı Nazi ırkçılılığı ve sosyal Darwinizm türü
marazlara yol açan bir durum ortaya çıkmıştır. Yetmedi Evrimcilerden Thomas
Henry Huxley; “Tarafsızı olan bir kimse
üstün beyaz insanın, zenciye eşit olduğunu kabul edemez” deyip ayrımcı bir
zihniyet örneği sergilemiştir. İşte görüyorsunuz insanlıktan nasibini almayan
bir takım aklı evvellerin bu tür hezeyanlarda bulunması kendi karakterlerini ve
beslendiği ideolojisinin rengini ortaya koymaya yeter artar da. Keza bu tür
zihniyetler ayrımcılık yaparken, Müberra Dinimiz çok farklı bir tavır
sergileyip kimliklere dokunmayı insanlık suçu ilan etmiştir. Böylece dinimizde
ırka ait kimliklerin, tahakküm aracı ve başka milletlere üstünlük olarak
kullanılmasına geçit verilmez. Ne var ki Hulefa-i Raşidin döneminden sonra
ırkçılık vebası içimize sirayet etmesiyle birlikte Emevi Devletince Arap ırkından
olmayan Müslümanlar, Mevali (azadlı
köle) muamelesine tabi tutulmuştur. Hatta Emeviler bununla da kalmamışlar,
fırsat buldukça kabile ırkçılığı da (Ümeyye
oğuları) gütmüşler, derken minberlerde Hz. Ali’ye hakaretler yağdırıp
mesnetsiz suçlamalarda bulunmuşlardır. Yetmedi camilerde Arap olmayanların
imamlık yapmalarına mani olmuşlar ve Müslümanlardan cizye almışlar bile.
Tabii onlar cizye ala dursunlar bu arada
Abbasiler de durumdan vazife çıkarıp Emeviler’in ırkçılık hareketlerine gereken
tepkiyi göstermekte gecikmemişlerdir. Ancak Abbasilerin Emeviler’e olan
düşmanlıkta aşırıya kaçınca bu kez onlarda Acem ırkçılığının hortlamasına sebep
olmuşlardır. Bilhassa Hz. Abbas, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in amcası olması
hasebiyle, bu isim altında hükümranlıklarını sürdürmüşlerdir. Hiç kuşkusuz isme
hürmet güzel bir haslet, ama ne yazık ki Abbasiler bu isme hürmet örnek tavır
sergileyemediler. Anlaşılan o ki; Veda
Haccı’nda Kâinatın Efendisi (s.a.v.) Kusva isimli deve üzerinde “Cahiliyet
devrine ait her şeyi çiğniyorum! Ne Arab’ın Acem’e, ne Acem’in Arab’a üstünlüğü
var! Hepsi insanoğlu, insansa topraktan...” beyan buyurmasına rağmen, ne Emeviler, ne Abbasiler, ne de
Acemler bu hadis-i şerifin mana ve ruhuna sadık kalabildiler. Neyse ki; bu hadis-i şerifin ruhuna sadık tarih
sahnesine bir millet çıkar da İslam âleminin yüreğine su serpmiş olur. Malum o
millet Türklerden başkası değildir. Bakın bu konuda Elmalı Hamdi Yazır tefsirinde;
“Arap ve Fars hizmette saf dışı kalınca bu defa Allah, Türkleri gönderdi. İslâm
devleti Türklerin elinde kaldı. İstanbul fethi hadis-i şerifiyle işaret edilen Allah’ın
gönderdiği ve övdüğü milletler camiasına Türkler de dâhil oldu” diye bir açıklama
getirir. Sadece Elmalı Hamdi Yazır mı açıklık getirir, bunun gibi geçmişte birçok
müfessir ve sözüne güvenilir birçok ulemanın açıklamaları da söz konusudur. Şöyle ki;
“Ey
iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse... bir kavim getirir ki onlar
Allah yolunda savaşırlar...” (Maide
Suresi, Ayet 54) ayetini XVII. asrın
büyük Türk âlimlerinden Vani Mehmed Efendi, bu kavmin Türk kavmi olduğuna
kanaat ortaya koyduğu gibi (Beyazıd
Kütüphanesi ‘nde 67 numarada kayıtlı, Ara’isül-Kur’an Tefsiri), aynı zamanda
kanaatini destekleyecek;
-“Türkler size ilişmedikçe siz de
onlara ilişmeyiniz”
-“İki camiayı kışkırtmayınız.
Türklerle, Habeşliler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz” (Kütüb-i Sitte İmam Ebu Davud Kitab-ı Sünen
1280).
-“Türkler
size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin. Çünkü milletimin mülkünü ve Allah’ın
ona olan ihsanını onun elinden evvel kantara nesli alacaktır” (Teberani Mücem’ül-Kebir ve Mücemül Efsat
eserinde İbn-i Mesut’dan rivayet, Türk Irkı Niçin Müslüman oldu, İsmail Hami
Danışmend, S. 78, 79, 80, 81) hadis-i şerifleri delil olarak göstermeyi
ihmal etmez de.
Tabii
bitmedi dahası var, malum Divan-u Lügat’it Türk’le adını duyuran Buhara ve
Nişabur hadis imamlarından Kaşgarlı Mahmud ise şu hadisi şerifi nakleder: “Türk
dilini öğreniniz. Çünkü Türklerin çok uzun sürecek bir hâkimiyetleri vardır”
(Divan-u Lügat’it Türk C.1, S.23).
Keza
Bursalı İsmail Hakkı Efendi’nin “Hadis-i Erbain” (Kırk Hadis) adlı eserinde geçen; “Âdem, Cennet’e Lisan-ı Türk
ile Hakk demekle kıyam edip çıkmıştır. Zira dünyada ahir tasarruf Türk’ündür” ifadeleri de kayda değerdir (Bkz. Sinan Omur, Bugün Gazetesi, 12.2.1971). Gerçekten de II. Âdem olarak nitelendirilen
Hz. Nuh’un Ham, Sam, Yafes adındaki üç oğlundan insanlık soyunun dal budak
saldığı ve dal budaktan salan bir kolunu temsil eden Yafes'in ise Türklerin
atası olduğuna dair hususta tarihçiler hem fikirdiler.
Bakın,
Selçuklu Tarihi müellifi Râvendi, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin bir duasını şöyle
nakleder: “Ey Allah’ım ben senin için Muhammed’in şeriatını takrir ettim.
Eğer içtihadım doğru, mezhebim haksa bana yardım et” demiştir. Gaipten
hafiften gelen bir ses O’na: “Sen doğru söyledin, kılıç Türklerin elinde
bulundukça mezhebine zeval yoktur” (Bkz.
Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi, Prof. Osman Turan S.936).
Her
ne kadar Osmanlı bağrında taşıdığı milletlerin milliyet duygularının galebe
çalmaması adına sıkça Türk ifadesini kullanmasa da yeri geldiğinde
milliyetimize dil uzatan olduğunda gereken tavrı esirgememişlerdir. Bu yüzden
Bernard Lewis, Osmanlıları İslam dininin en doğru karakterli üyeleri olarak
nitelemiştir. Yeter ki iyi niyetimizi istismar etmeye kalkışılmasın, bağrımızda her milletten insan Osmanlı
şemsiyesi altında korunur da. Aksi halde bize dokunulduğunda biz de dokunuruz. Nitekim
II. Abdülhamid sarayın penceresinde seyre daldığında sarayda görevli bir Arnavut’un
mayası icabı bahçıvanlık yapan bir Türk’e; “Pis Türk” diye mırıldandığına şahit
olduğunda,
“- Unutma ki ben de Türküm!” diye tepki göstermiştir.
Yine bize karşı bir başka dokunma
örneğinde, Yahudi asıllı Macar Türkolog
Arminius Vambery bir şekilde İstanbul Hariciyesinde görev aldığında Müslüman
gibi görünüp Reşid Efendi adıyla ham softa kılığında tüm Türk İslam âlemini
karış karış dolaşaraktan İngilizler hesabına bilgi toplamaya yeltenmiştir.
Fakat bu durumu dâhiyane ferasetiyle sezen Ulu Hakan Abdülhamit Han Özbek
Tekkesi Şeyhi Buharalı Süleyman Efendiyi Orta Asya’ya salıp önlem almakta
gecikmez. Bu yüzden oraya vardığında Pantürk bir strateji izlemesini öğütler.
Derken Özbek Tekkesi Şeyhi vasıtasıyla ata yurtta kendisinin kontrolünde Turan
kurultayı da düzenler. Böylece İngiltere, Rusya ve Fransa’nın etnik sinsi
politikalarını boşa çıkartılmış olur. Elbette ki Abdülhamit Han sadece Türk
dünyası ile ilgilenmemiş aynı şekilde Müslüman âlemiyle de işbirliğine girip
Teşkilat-ı Mahsusa kanalıyla İstanbul’a bağlı bir oluşuma da imza atmıştır. Bu
arada Ulu Hakan uzak doğuyu da ihmal etmez ve Japonlarla da münasebetler
içerisine girer. İşte bu noktada Ulu Hakanı hem Türk lideri, hem Müslümanların
lideri, hem de cihangir bir lider olarak görebiliriz. Ne diyelim Abdülhamid Han
dehası budur, varın bundan ötesini siz düşünün.
Cumhuriyet dönemine geldiğimizde de
Hacı Bayramda dualar eşliğinde kurulan TBMM ile birlikte nübüvvet gülüyle olan
gönül bağımız yine devam etmiştir. Bakın dünyada Mehmet adıyla anılan sadece
Türk Mehmetçiği vardır. Düşünsenize
askerine “Mehmetçik” unvanını veren
tek millet biziz. Evet, “Muhammed”
ismine hürmeten Türk askerine bu ismi layık görüp, gereğini yapmışız da.
Türklerle
ilgili söylenecek daha çok söz var elbet. Bu yüzden yukarıda belirttiğimiz
Türklere atfen söylenen sözlerin değerlendirmesini karınca kararınca aktarmaya
çalıştık. Bir de Said-i Nursi Hazretlerinin Türk milleti ile ilgili şu müthiş
sözlerine kulak vermekte fayda var. Bakın Bediüzzaman ne diyor:
“...
İşte Ey Ehl-i Kur’an olan şu vatanın evlatları, altı yüz sene değil, belki,
Abbasiler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hâkim’in bayraktarı olarak,
bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur’an-ı ilan etmişsiniz. Milletinizi
Kur’an’a ve İslâm’a kal’a yapmışsınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş
tehacümatı defettiniz, ta ‘Allah sevdiği ve onların da O’nu sevdiği, müminlere
karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet-i nefs sahibi, Allah yolunda cihad
eden bir millet getirir’ (Maide–54)
ayetine güzel bir musaddak oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve Frenk meşrep
münafıkların desiselerine uyup, şu ayetin evvelindeki hitaba “kim dininden
dönerse...” hitabına musaddak olmaktan çekinmelisiniz, korkmalısınız.
Cay-ı
dikkat bir hal Türk milleti anasırı İslâmiyet içinde en kesretli olduğu halde,
dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslüman’dır. Müslümanlıktan çıkan veya
Müslüman olmayan Türkler, Türklükten de çıkmışlardır. Türkler sair unsurlar
gibi Müslim ve Gayrimüslim olarak iki kısıma inkişam etmemiştir. Hâlbuki küçük
unsurlar bile hem Müslim, hem Gayrimüslim iki kısımdır.
Ey
Türk kardeş bilhassa sen dikkat et, senin milliyetin İslâmiyet’le imtizaç
etmiş, ondan tefriki kabil değil, Tefrik edersen mahvsın. Bütün mazideki mefahirin
İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefahir zemin yüzünde hiç bir kuvvetle
silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri
kalbinden silme” (S. Nursi, Mektubat).
Gerçekten
de Said-i Nursi Hazretlerinin kendisi Kürt kökenli olmasına rağmen, Türkler
için telaffuz ettiği bu övgü dolu sözler, necip milletimizin kıymetini
bilmemizi ortaya koyması açısından çok mühim arz eder. Hakeza İstiklal Marşı
Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’da Arnavut asıllı olmasına rağmen, o da Türk milleti
için şöyle demiştir;
“Bir
zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz
Gelmişiz
dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!”
İşte Akif’in bu şiiriyle Türklük bir bambaşka mana
kazanır da. Çünkü millet olarak milliyet
anlayışımızın kuru cihangirlik davası olmadığının delilidir bu sözler. Kaldı ki Türkler İslâm’a hizmetkâr olmakla et
ve tırnak misali hem ruhen hem de madden kaynaşarak müsbet milliyetin doruğuna
ulaşmışlardır.
Anlaşılan bütün bu kıymetli âlimlerin
dilinde yankılanan Türkler, tarihi süreç içerisinde üç kıtada âleme nizam
götürme ülküsünü kimliğine yakışır bir şekilde rol oynayıp yediden yetmişe
herkese milliyet nedir öğretmiştir. Bilhassa Türklüğün cihan hâkimiyeti mefkûresinin
İslâm’ı kabul etmesiyle birlikte İ’lây-ı Kelimetullah için âleme nizam verecek bir
ideale dönüşüp, Türklük daha da yeni bir veçheye kavuşur. İyi ki de böyle bir
veçheye bürünmüşüz, bu sayede Türkler İslâm’a hadim (hizmetkâr) olmuş, dün de, bugün de ve yarın da bu hizmetkârlığıyla
payidar kalacağına ümit varız. Her ne
kadar ara sıra ırkçılık vebası bizim topraklarımıza uğrasa da asla amaçlarına
ulaşamayacaklardır. Öyle inanıyoruz ki bugün Türklüğü içte ve dışta maraz
kavram haline getirme çabaları milletimizin o derin ferasetiyle son
bulacaktır. İşte bu necip milletin derin
ferasetiyle birlikte Türklük kavramı ayrıştırıcı değil birleştirici bir değer
olarak yoluna devam edeceğine inancımız tamda.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder