SELİM GÜRBÜZER
Sümerler ilk yazıyı keşfetmekle insanlığın medeniyet
hamlesinde öncü olmuştur. Dolayısıyla insanlığın vahşetten medeniyete geçmesinde
Türklerin çok büyük payı vardır.
Düşünsenize
Avrupa daha tuvalet nedir bilmezken, Türkler tarihin ilk dönemlerinde pek çok medeniyete
ışık tutacak hamleleri gerçekleştirmişler. Batı dünyası ise malum sokaklara
dökülen pisliğin saçtığı kokunun önüne ancak XVII. asırda lazımlığı keşfettiğinde
bertaraf edebilmiş. Yani bizim daha önce keşfettiğimiz lazımlığımız sayesinde
bir nebze olsun kokuşmuşluktan kurtulabilmişlerdir. Sadece tuvalet mi? Hiç kuşkusuz mendilimizde işe yaramış, derken Batı,
XVI. yüzyılda Venedik yoluyla aldığı mendilimiz sayesinde burnunu silmeyi
öğrenmiştir. Hatta batı bizim keçemizi de
sonradan edinmişler. Bu yüzden Fernard Grenard “Romalılar çamaşır bilmezken onlar (Hunlar) keten gömleği
giyerlerdi” demekten kendini alamamıştır.
Peki
ya haberleşme? Malum, haberleşmenin kaynağı da İslam medeniyetidir. Düşünsenize
iletişim alanında Abbasilerin keşfettiği ışıklı telgraftan tutunda ikinci
derecede haberleşme kaynağı bildiğimiz güvercin postası da kayda değer bir iletişim
aracımızdır. Nasıl kayda değer olmasın ki, Sevr mağarasında Peygamberimizi koruma
görevi üstlenmiştir adeta. Bu demektir ki, güvercin çok iyi bir eğitimden geçirilirse
gerektiğinde koruyucu bir zırh, gerektiğinde en güvenilir posta aracı
olabiliyor. Gerçektende atalarımız güvercini haberleşme alanında en iyi şekilde
kullanmakla dikkat çekmişlerdir. Sadece atalarımız mı, bunu takiben İngilizler
de güvercinden yararlanıp savaşların seyrini değiştirecek hamlelere
girişmişlerdir. Misal mi? İşte I. Dünya savaşında özel yetiştirilen Cher Ami
adlı güvercin vasıtasıyla son derece önemli mesajları hedeflenen yerlere ulaştırmışlar.
Hakeza Fransızlar da güvercinlere mikro düzeyde fotoğraf makineleri yerleştirmek
suretiyle birtakım stratejik noktaları tespit etmişlerdir. Besbelli ki kuşlar yeryüzü
ekseninde çıplak gözle göremediğimiz birçok manyetik dalga boylarını ve arzın
değişik çekim alanları arasında kalan açıyı içgüdüyle hesaplarcasına yön tayini
yapabiliyorlar. Madem kuşlar bu kadar mahir varlıklar, siz siz olun sakın ola ki herhangi birine şaka
yollu da olsa kuş beyinli demeyin.
Evet,
gök âleminde keşifler yapılırda deniz altında yapılmaz mı, yapılır elbet. Bakın
bugünkü denizaltı ulaşımına ilham olan bizim eskiden adını sıkça zikrettiğimiz bir
Türk icadı tahtelbahirden başkası değildir. Malumunuz tahterevalli negatif geri
tepme mantığıyla işlev gören bir tür denge aracıdır. Hatta bir kısım balıkları
su içerisinde dengede kalmasını sağlayan yüzme keseleri de öyledir. Zira bu
keseler hava cebi görevi üstlendiklerinden balığı rahatlıkla su üzerinde tutabiliyor.
İşte bu ilham kaynaklarından hareketle Yunus (a.s)’ın balık karnında geçirdiği
bir tür deniz seyahatini bir peygamber kıssasının ötesinde deniz altı
gemilerini keşfetmeye yönelik bir mesajı düşündürmeye yetmiştir. Zaten bu
verilen mesaj yerini bulur da. Nitekim David Sushnell’in 1776’da keşfettiği tek
kişilik denizaltı gemi ve 1719’da Osmanlı mühendislerinden İbrahim Efendi’nin
timsah biçiminde bir denizaltı gemi inşa etme çabası bunun tipik misalini
teşkil eder. Hiç kuşkusuz her iki isme Yunus balığı rehber olmuştur. Evet,
Yunus balığı deyip geçmeyelim, bugün denizin 100 metre derinliğinde
kurulan denizaltı laboratuarlara yardımcı kılacak deneysel araç ve adavet
taşıdıkları artık bir sır değil. Bu yüzden Yunusu hep dost biliriz.
Her neyse ilham kaynaklarımızı sıralamaya
devam ettiğimizde XI. Yüzyılda Müslüman bilge âlimimiz Ammar’ın kendine özgü
geliştirdiği bir yöntemle katarak ameliyatı yaptığına şahit oluruz. Yine
Akşemseddin Hazretleri’nin Tıpta çok önemli devrim sayılacak nitelikte sayılan
XV. yüzyılda ileri sürdüğü mikrop teorisiyle karşılaşırız. Zaten bununla alakalı
görüşleri ‘Hayatın Maddesi ve Tıp’
adlı eserinde ziyadesiyle mevcut, isteyen bakabilir. Sadece âlimlerimiz mi, padişahlarımızda ışık
kaynağıdırlar. Nasıl mı? İşte İstanbul’un fethi hazırlıklarında kullanılacak
topların balistik muayenelerin ölçüm ve hesaplarını bizatihi Fatih Sultan
Mehmet yapmış, hatta bunla da yetinmemiş havan toplarını da döktürüp günümüz
savaş teknolojisine rehber olmuştur. Övünmek gibi olmasın ama şu bir gerçek,
dünyanın habersiz olduğu balistik hesapların kaynağı da biziz. Belli ki Fatih
Sultan Mehmed’e “Sizde onlara karşı
gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Ki
bununla Allah’ın düşmanını ve sizin düşmanlarınızı ve daha başka sizin bilmeyip
de Allah’ın bildiği diğerlerini korkutasınız” (Enfal, 60) ayeti ilham olup
ateşli top gibi daha nice atıcı silahların fizibilite çalışmalarına hız
vermiştir. Nasıl hız vermesin ki, kendisini
İstanbul’u fethedecek ne büyük kumandan diye övdüğü Peygamberimiz (s.a.v);
“Dikkat edin kuvvet atmaktır” diye beyan buyurmakta. Tabii hadis-i şerifte
geçen atıcılık sadece ok atmaktan ibaret değil, tüm stratejik silahları da kapsayan
bir kavramdır. Yani, atıcılıktan maksat zahiri anlamda binek hayvanı olmayıp,
bilakis tüm araçlar kastedilmektedir.
Malum ‘zaman’ saatle anlam kazanır. Madem öyle,
bırakınız normal saati, konuşan saatlerde İslam medeniyetiyle gün yüzüne
çıkmıştır. Bilhassa Toygar Akman’ın bir takım araştırmalar sonucu ortaya
koyduğu belgelere bakıldığında bundan takriben sekiz asır önce Artuk
Türklerinden Cizreli Ebül-İz adında bilginimiz sayesinde bir kuşun hareketiyle otomatik
ayarlanan bir makinenin keşfine şahit oluruz. Öyle ki bu büyük bilginimiz 24
kapılı otomatik makineden saat başı çıkan bir adamın kapıya dokunduğunda kuşun
kanatlarını çırpmasıyla ortaya çıkan sesle birlikte konuşan saati adeta tarihin
hafızasına kayd etmiştir. Şimdi gel de böylesi bir icat hepimizi hayretler
içerisinde bırakmasın. Merak edenler konuşan saatle ilgili tüm ayrıntıları
Cizreli Ebül-İz’in “Kitabül cami-i
beynel ilm-i vel amel en-nafi-i fi sınaat-il hiyel” adlı kitabının 171.
sayfasına bakabilir. Hele birde İstanbul’da Topkapı Sarayı Üçüncü Ahmet
Kütüphanesinde kayıtlı bu kitap incelendiğinde saatin kadran merkezinde davul
zurna çalan adamların sembolize edilmiş mekanik aygıttan söz edildiğini
görürüz. Hatta bu kitapta fil’in üzerine
binmiş bir adamın hayvanın bir takım hareketlerini kontrol eden düzenekten de
bahsedilir. İşte bu yüzden bu düzeneğe fil adam makine dersek yeridir. Tabii bitmedi,
dahası var; Türk bilginimiz tüm bunlara ilaveten Artukoğullarından Diyarbekir
Hükümdarı Ebül Feth Mahmut İbni Karaaslan’a ithaf ettiği kitabında elinde testiyle
su döken bir adam robotuyla sultanın kolayca abdest almasını sağlayacak çalışması
da dikkat çeken bir husustur. Derken bu icadıyla sultanın gönlünü çoktan hoş tutmuş
bile. Elbette ki tüm bu tür çalışmalara ilham olan en büyük kaynak, hiç şüphesiz Mekke’de yükselen çağrının üzerinden
daha elli yıl geçmeden bütün dünyayı saran vahyin soluğundan başkası değildir. Bu
yüzden vahiy için Kur’an-ı Mucizül Beyan deriz. Nasıl ki, Batı medeniyetinin
temelinde Hıristiyanlık mayası varsa, İslam medeniyetinin inkişafında vahiy
gerçeği vardır.
İyi ki de vahiy kaynağımız var, bakın Hz.
Ömer devrinde denizden korkan Müslümanlar, daha sonraki devirlerde vahyin
aydınlığında denizcilikte dünyaya rehber olunmuştur. Artık çöl ve göçebe insanı
bundan böyle dalga, fırtına, kasırga, rüzgâr demeksizin göğüslerini gere gere
mavi sulara yelken açacaklardır. Nihayet medeniyet sevdası etkisini gösterir de.
Bu sevda Türklerin denizcilikte ilk teşebbüsü İzmir’de küçük çapta devlet kuran
Çaka Bey tarafından gerçekleştirmesine yetmiştir. İşte bu sevda uğruna deniz,
gelen Türk tayfalarını adeta selamlayıp yol verir de. Ancak Moğol istilası her
şeyde olduğu gibi bu teşebbüsü de bertaraf edip biranda tılsım bozuluvermiş. Neyse
ki ileriki dönemlerde, bilhassa İstanbul’un fethiyle birlikte hem Karadeniz, hem
Venedik, hem de Cenevizlilerin ticari faaliyetlerini kontrolümüze alabilmişiz. Doğuda
ise Yavuz Sultan Selim yüzümüzü güldürüp İran seferiyle birlikte doğunun
ticaret yolları açılır. Kanuni devrinde de İbn-i Haldun’un dediği; “Avrupalılar Akdeniz’de bir tahta parçası
dahi yüzdüremiyorlardı” gerçeği yanında, yüzdürmekle kalmamışız aynı
zamanda Akdeniz ticaretini de geliştirmişiz. Nasıl gelişmesin ki, bizim Pirimiz
Pir-i Reis’tir.
Hazır Akdeniz’den söz
etmişken bu arada Barbaros’u da unutmak olmaz. Hiç kuşkusuz Akdeniz
hâkimiyetinde Barbaros ve arkadaşlarının büyük rolü inkâr edilemez. Barbaros’un
eli değer de Akdeniz çalkalanmaz mı, hem öyle çalkalanır ki adeta dalgalar
coşarda. Hatta Barbaros, daha sonraları Osmanlı’nın emrine girip denizciliğimiz
daha da bir nizama kavuşur hale gelir. Kalyonların vira vira bismillah deyişiyle
başlayan seferlerle Osmanlı Akdeniz’e yelken açarken, her ne oluyorsa o arada Batı
XV. yüzyılın sonlarına doğru, deniz aşırı okyanusları aşıp bölük pörçük yaşayan
dağınık topluluklardan elde ettiği bilgilerle “Batı Medeniyeti” sahne alır. Derken batı hâkimiyeti XVI. asırda start
alır. Anlaşılan İslam’ın çöküşü diye bir şey yok, sadece Batı’nın uyanışı diye
bir olay vardır. Yani, XVI. asırda, Batı’nın okyanuslara açılması söz
konusudur. Batının okyanusa açılması neticesinde XVI. asırda Hind Denizi’nin
keşfi de gerçekleşir, böylece İslam dünyası ticari okyanus yollarının dışında
kalır. Yine de Osmanlı tüm bu gelişmelerin gerisinde kalmaz, hatta XVII. asırda
bile gücünün zirvesinde diyebiliriz.
Belli ki Avrupa’nın büyük denizlere
açılmasında bizim payımız çok büyük. Piri Reis bu konuda Kitabi Bahriyesi’nde;
“Avrupalıların denizcilik ilminde çok
zayıf okuduklarını ve bu ilmi de şarktan almışlardır” diye not düşmüş bile. Zira Müslümanların elinde bulunan dünyanın
yuvarlak olduğuna dair coğrafi bilgiler Avrupa’ya aktarılmasaydı, belki de Kristof
Kolomb, Hindistan’a Batıdan dolaşarak varmayı aklının ucundan bile geçiremezdi.
Ve Amerika’da keşfedilemezdi. Kelimenin tam anlamıyla Batı denilen olay, XVI. yüzyılda
okyanusa açılarak doğan, XVII. yüzyılda
doğan çocuk misali emekleyen, XVIII. asırda yürümeye başlayan, XIX. asırda ise koşup
çağa damgasını vuran bir medeniyet diye özetleyebiliriz. Hatta bu arada XIX.
yüzyılda Rasyonalizm cereyanının da Batıya güç kattığını unutmamak gerekir.
Peki, günümüzde medeniyet ne durumda derseniz,
pekte iç açıcı görünmüyor. Sanki bir
zamanlar bizim düştüğümüz çukura Avrupa düşmek üzere ve bir çöküşün eşiğine
gelmiş gözüküyor, ölüm döşeğinde can çekişir haldeler. Bunca sayısız işledikleri
cinayetlerin bir bedeli olsa gerek “Alma
mazlumun ahını çıkar aheste aheste” gerçeği ile karşı karşıyadırlar. İçine
düştükleri düşüş sancı emareleri bunun bariz göstergesi. Zaten sistemler en
güçlü oldukları devirlerde şiddete ihtiyaç duymazlar. Bilakis saltanatlarının
sarsılmaya başladıkları hissine kapıldıkları zaman şiddete başvururlar.
Özellikle Ortadoğu’da kurguladıkları ve haşata geçirdikleri uluslararası
istihbarat şiddet hareketleri bunu doğruluyor da.
Kim
ne derse desin doğu, birçok medeniyetlerin ışık kaynağıdır. Bakmayın siz onların ortaçağı karanlık devir
ilan etmelerine, aslında bu asılsız bir iddiadır. Merak edenler kütüphanelerin
tozlu raflarında saklı kalan tarihi bilgileri bir araştıra dursun görülecektir
ki bugünkü modern çağın teknik gelişmelerinin temel izleri X. asra uzanmakta. Bakın,
Cevdet Paşa; “Dinlerin de, sapıklıkların
da kaynağı Asya” diyor. O bu tespitiyle din kavramını medeniyete karşılık kullanırken,
sapıklık kavramıyla da anti medeniyet tutumlara gönderme yapmıştır. İşte İran
Mezdekçiliğine baktığımızda hem nihilizm, hem komünizm, hem de sosyalizme kaynak
teşkil etmiştir. Oysa İslam güneşinin doğuşuyla birlikte bütün bu karanlık
ilişkiler sona erip gerçek manada medeniyet zuhur etmiştir.
İnsanlık medeniyetle daha yeni tanışa dursun geçmişte
medeniyet hamlemizden karalar, denizler bile bundan nasiplenmiş. Nitekim Akdeniz
gelişmeye yüz tutmuş medeniyetten öylesine nasiplenir ki hem bereket kaynağımız
hem de anne şefkat kucağına dönüşen denizanamız olur. İşte bu yüzden deniz
yolları ihmal edilmeye gelmez diyoruz. Bilhassa Osmanlı’nın gerilemeye yüz
tutmasında en büyük etken unsur dünya ticaret yollarının Akdeniz’den okyanusa
taşınması olayıdır. Nitekim dünya ticaret yollarının değişmesiyle birlikte
Avrupa’nın iştahı kabarıp bir başka sömürgecilik alanına kaymışlardır. Nasıl ki
kara yolunda ilk darbe denildiğinde Moğol kasırgası akla geliyorsa, deniz
yoluyla darbe denildiğinde de batının okyanus ötesi hamleyle gerçekleştirdiği sömürge
düzeni akla gelir. Dedik ya kara ticareti olsun, deniz ticareti olsun ihmal
edilmeye gelmez, sürekli keşif icat gerektirir.
Maalesef medeniyette duraksama düşüşümüze zemin hazırlamıştır. Üstelik
düşüşle birlikte ticareti horlayan zihniyette türemiştir. Öyle ki bürokrat (yöneticilik), kahramanlık (asker) ve köylülük (üretici) gibi tavırlar
meziyet telakki edilmiş. Derken Peygamber
buyruğu “Rızkın on da dokuzu
ticarettedir” gerçeği unutulmaya terk edilmiştir. Böylece ticaret
azınlıkların eline geçip iktisadi gücümüz kayba uğramıştır. İşte o unutulmuşluk
içerisinde Osmanlı’ya ticaretin yollarını gösterecek bir rehber gerekiyordu, tabii
böyle bir akıl devreye girmeyince de Osmanlı teknolojik gelişmelere bu üstün
varı tavrıyla seyirci kalmıştır. Zaten ortada ticaretin içinde olmalıyız diyen bir
akılda yoktu, habire düşüşe neden olan toprağa
dayalı ekonominin canlanmasına yönelik çalışmayla meşgul olup ticari güce
kayıtsız kalmışız. Oysa biz ilk medeniyet hamlemizin başlangıcında sıfır
rakamını keşfetmekle ticaretin temelini atmıştık, kayıtsız kalmak gerçekten
düşündürücüdür.
Malumunuz, tarihi süreç içerisinde rakamların
kimi zaman çubuklar şeklinde, kimi zaman Babil tabletleri tarzında, kimi
zamanda Mısır papirüsleri şeklinde sahne aldığını görmekteyiz. Rakamlar her ne surette
kullanılırsa kullanılsın sonuçta ondalık sisteme dayalı rakamların kaynağı eski
Hindu ve Batı Arap yazı usulünden alınmadır. Bundan dolayı bu yazış tarzına
Arap rakamları denmektedir. Hatta Araplar hesap ilmiyle çıkarma ya da başka matematiksel
işlem yaptıktan sonra ortaya çıkan sonuçta tanımlayamadığı bir rakamla
karşılaştığında onun yerine ufacık bir yuvarlak çizerek haneyi boş bırakırlarmış.
Böylece bu boş hane sayesinde sıfır rakamı doğmuştur. Bu arada Batı âleminde
hesap ilmi Muhammed İbn-i Ahmed’in 976 yılında matematik alanında ilk olarak sıfırın
keşfetmesinden 250 yıl sonra ancak gelişmeye başlamıştır. Ne diyelim, işte
görüyorsunuz Batı, Roma rakamlarıyla parmaklarını sayarak işlem yapmaya
çalışırken biz ise çok yıllar öncesinden sıfır rakamının keyfini çıkartarak
hamle üzerine hamleler gerçekleştirmişiz. Fakat gün gelip devran tersine döndüğünde
bu kez biz altın çağımızı heba edip kendi kendimize orta çağımızı hazırlamışız.
Nitekim Prof. E.F. Gautıer; “Bizim
Rönesanssımızın riyaziye hocaları Yunanlılar değil, Müslümanlardır” demek
suretiyle o parlak devirlerimizin hakkını teslim etmesini bilmiştir. Gerçektende bizim medeniyet köklerimizde
önemli bir isim olan Uluğ Bey’in ayın haritasını çizmesinden tutun da, çok
sayıda rasathanelerin kurulmasının ötesinde öncü bir astronomi âlimi olduğuna
şahit oluyoruz. Hani ‘Yiğidi öldür ama
hakkını yeme’ deriz ya, batı astronotların hakkını da teslim etmek gerekir,
ay’a ilk ayak bastıklarında bir kraterine Uluğ Bey ismini vermeyi de ihmal etmezler.
Hakeza Uluğ Beyin öğrencisi olan Ali Kuşçu’ da ihmal edilmemiş ay’ın bir
bölgesine de o’nun ismi verilmiştir. Bu arada Ebul Fergani’nin yazdığı
astronomla alakalı risaleleri Asya ve Avrupa’da temel kitaplar listesinde yer
aldığını da unutmamak gerekir.
Elbette ki parlak devirlerimizin ak
sayfalarıyla şeref duyacağız. Fakat geçmişin ihtişamına kapılıp da geleceğe de
yönelmezsek bu anlatımların bize bir faydası olmaz. Şunu biz bulduk, bunu
yaptık diyerek biran olsun kendi kendimize teselli bulabiliriz. Ancak asıl biz
ne yapıyoruz sorusuna cevap bulabilmek çok önemlidir.
Şurası muhakkak at denilince ilk etapta
Türkler akla gelir. İşte bu yüzden at deyip geçmemeli. Çünkü bu hayvan
biniciliğin ötesinde karanlıkta bile yolundan sapmaksızın gece ve gündüz mesafe
kat edebiliyor. At’ın bu özelliği Ergenekon’dan
çıkışımızda öyle işe yaramış ki sürekli uzak diyarlara göç etme aşkıyla yanıp
tutuşan Türk’ü medeniyete taşımıştır. Zaten Türk’ün kahramanlık bünyesine uygun
en iyi binek olması hasebiyle sürekli at kullanımı tercih edilmiştir. Malum, araba
atlarının koşumlarıyla birlikte binicilik tekniği Hunlara ait bir teknik olup, daha
sonraki dönemlerde bu önemli binek aracı Avrupa’ya da taşınmış. Sadece at mı, kılıçta öyledir, yetmedi
sağlıkta da örnek olmuşuz. Zira
Türk’lerin hastaları ayrı çadırlarda tuttuklarını, hatta tarihin o ilk yıllarında
bile bulaşıcı hastalıklara karşı emniyet tedbirleri aldıkları artık bir sır
değil. Ancak meseleyi günümüze taşıdığımızda bugünkü sağlık politikamızın dünya
standartlarının üzerinde olduğu söylenemez.
Biz öyle bir milletmişiz ki her alanda
gücümüzü hissettirmişiz. Düşünsenize
mimaride Süleymaniye ve Selimiye neyse, yazıda tuğra ve fermanlarımızda o
derece kayda değer tekniklerdir. Hele Selçuklunun kurmuş olduğu Nizamiye
Medreselerimiz vardı ki bugünkü üniversite yapılanmalarının alt temelini
oluşturmuştur. Keza bankacılıkta öyledir. Nitekim tarihi kayıtlarda Selçuklu
döneminde 10.000 dinar miktarında havale senetleri ve çek usulü tatbikatlarının
izlerine rastlarız, böylece bugünkü modern bankacılığa ışık olmuşuz. Yetmedi Osmanlı’daki
ahi teşkilatımız da ticari gelişmelere ayna olmuştur.
Anlaşılan yeryüzünde
bütün medeniyetlere ışık tutmuşuz, ama gel gör ki bu süreci devam ettirememişiz,
o zaman boşa övünmek neye yarar sağlar ki. O halde ne yapıp edip mutlaka
yeniden dirilişe geçmemiz lazım. Diriliş, ancak ve ancak tarihi köklerimizden
kopmadan, çağımızın gerçeklerini iyi okumak veya etüt etmekle mümkün... Neyse
ki yaşadığımız çağa damgasını vuran bugünkü Batı uygarlığı da yükselişinin çöküşündedir.
Dünya hiç kimseye baki değil çünkü. O halde Batı medeniyetinin dışında
tarihimize yakışır bir şekilde insanlığa yeni bir medeniyet sunmak
mecburiyetimiz var. Bunu yaparken, kültür ve medeniyetimizin temeli İslam’ın
ışığına muhtacız. Mademki artık Batı modeli ihtiyaca cevap veremiyor, ne
yapmamız gerektiği hususunda inceden inceye düşünmemiz icap eder. Batı modeli
dışında şimdiden alternatif yollar ortaya koymalı da. Hem madem teknoloji
Allah’ın ‘Sani’ sıfatı, o halde teknolojik hamlelerde bizimde mührümüz olmalı. Misyonumuzun
gereği yeniden insanlığın yüreğine su serpecek medeniyet öncüleri olma yönünde çaba
sarf etmek gerekir. Dahası âleme nizamsızlık değil, nizam vermek gibi ulvi
davayı omuzlayacak yeni neslin ayak seslerini ihtiyaç vardır. İşte bizim İslam
medeniyetinden kastımız bu öncü muştulardır. O halde daha ne duruyoruz, yeniden
tarihimizden feyiz alıp geleceğe kanatlanmak ana gayemiz olmalı. Yeter ki niyet
hayır olsun akıbette Allah nurunu tamamlayacağı muhakkak.
Günümüzde etkin anlayış batı modeli olmasına
rağmen, artık onlar için de zeval kaçınılmaz hale gelmiş, düşüş başlamıştır
bile. Adına ister sanayi medeniyeti, isterse batı modernizesi denilsin, bu
sitil cazibesini yitirmiş durumda. Kaldı ki beşeriyet yeni bir cazibe merkezi
arıyor. Mekanik ve sibernetik kuvvetlerin donukluğu insanlığı ister istemez yeni
bir arayışa itiyor. Galiba ruhunu yitiren insanlık, yeni Nizam-ı âlem öncüler
arıyor ve o anı sabırsızlıkla bekliyor da.
Yeniden
diriliş için kollarını sıvamış medeniyet gönüllülerinin işinin zor olduğunu
biliyoruz. Elbette ki günümüz dünya coğrafyasında yeni Türk-İslam medeniyet öncülerinin
omuzlarında yüklendikleri misyonun uygulandığı bir model yok. Nasıl olsun ki, meşruiyetini ispatlayacak zemin ve şartlar daha
henüz doğmuş değil, ama tâ ki Yunus’un seslendirdiği; “Yaradılanı severiz Yaradan’dan ötürü” deyişindeki meşruiyet
gerekçemize sahip çıktığımız andan itibaren o özlediğimiz medeniyet davasının
gün ışığına çıkması kaçınılmazdır. Ancak bunun gerçekleşmesi için, önce ‘her
nefis ölümü tadacaktır’ ilahi fermanından hareketle fani olduğumuzu kabul edeceğiz,
sonra da ümmetim, ümmetim diyen “Adı
güzel kendi güzel Muhammed” diye salât ve selam getirdiğimiz Peygamberimize
layıkıyla ümmet olup kendimizi insanlığın kurtuluşuna adamamız gerekir. İşte o
zaman insanlığa huzur verecek medeniyetin bir hayal olmayıp bir gerçek olduğu
ortaya çıkacaktır. Hatta bu konuda inancımızı yitirmediğimiz gibi ümit varız
da.
Dünyayı yeniden inşa
etmek istiyorsak, maddeye köle olmaksızın Kur’an ışığında eşyayı cilalamak
gerekir. Cilalayalım ki yeni bir ruhla yeni bir medeniyetin eşiğine gelmiş olalım.
Artık gün o muhteşem mazinin özlemiyle avunmak günü değildir, gün eşyanın hakikatini kavrayıp, eşyaya hâkim medeniyeti
yeniden hayata geçirmek günüdür. Hele yeniden diriliş Müslümanların elinde
filiz verdiğinde görülecektir ki bir zaruretten doğan batılılaşma son
bulacaktır. Medeniyet gönüllülerinin bu çabaları bize bu müjdeyi veriyor da.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder