BUNALIMDAN ÇIKIŞ VAKTİ
SELİM GÜRBÜZER
Türkiye’de
gün olmuyor ki bunalım hiç eksik olmasın. Eksik olmaması da gayet
tabiidir. Çünkü tüm dünyanın gözü kulağı
bizim üzerimizde hala. Olsun hiçte önemi yok, esas olan yaşadığımız bunalımların nedenlerini
iyi tetkik edip gerekli önlemleri alabilmek ve yerinde çözümler üretebilmek çok
önem arz etmektedir. Buna mecburuz da. Hani bunalım tek boyutta seyretse gam
yemeyiz belki. Maalesef ekonomik, sosyal
ve kültürel boyutlarda tüm hızıyla kendini hissettirmekte habire. Madem öyle, tüm
bunalımlardan çıkma vaktidir. Ancak bunun için acaba sihirli bir değnek var
mıdır, yoksa 'aman boş ver, bunalımdan çıkmak bize mi
düştü' deyip kenara çekilmek mi vardır.
Hiç kuşkusuz her iki tutumda tasvip edilemez. Nitekim kolaya kaçmak olur bu.
Artık günümüz Türkiye’sinde sendikal haklar,
asgari ücret, sosyal güvenlik, yönetime ve kâra katılma gibi talepler sosyal
hayatta ağırlıklı değer olarak damgasını vurmakta. Dolayısıyla bu durum
ağırlıklı olarak siyasete de yansımakta.
Ne var ki gerek çarpık sosyo-ekonomik yapılanmalar, gerek anarşizm,
gerekse kimlik krizi gibi problemler birtakım taleplerin karşılık bulmasında engel
durum teşkil edebiliyor. Hatta Türkiye’nin jeopolitik ve stratejik öneme haiz
bir ülke konumda olması üzerimizden bunalım sarmalının hiç eksik olmayacağının
göstergesi gibi duruyor. Dolayısıyla bu durumu göz ardı edemeyiz, her karşımıza çıkabilecek bunalım sarmalı
karşısında yaklaşımımız masalcı, destanî ve hissi duygulardan uzak analitik perspektiften
bakmayı gerektirmekte. Hele dört bir yanımızın
ateş çemberiyle çevrilmişliğimizi göz önünde bulundurduğumuzda sorumluluğumuz bin
kat daha da artmakta. İşte bu yüzdendir ki
her an bizi ateş çemberi içerisine alacak olaylara karşı sadece sebep netice
çerçevesinde yaklaşmak yetmez, illa ki
çözüme yönelik projeler üretmemizde gerekir. Her şeyden önce hedefimizi 2023
Yeni Türkiye’sine göre belirlememiz gerekir. Sadece hedef belirleyecek olan biz mi, şüphesiz buna toplumun tüm katmanları ve tüm
sivil toplum kuruluşları da dâhil elbet. Şayet ‘devlet-millet-sivil toplum’ dayanışmasını Yeni Türkiye’nin oluşumunda topyekûn
kalkınma seferberliği ruhuna dönüştürebilirsek biliniz ki bu yekvücut halimiz
diriliş muştumuz olacaktır. Aksi
takdirde 2023 Yeni Türkiye hedefi ütopik bir tutku olmaktan öte bir anlam ifade
etmeyecektir. Bakınız şöyle gelişmiş ülkelerin geçmişine, yaşadıkları bir takım
süreçlerden dersler çıkararaktan pek çok meselelerin üstesinden geldiklerini
görürüz. Madem öyle bizim hayda hayda üstesinden gelmemiz icab eder. Çünkü Avrupa
nice kanlı hadiseler ve kanlı darbeler yaşadıktan sonra sonra ancak Rönesans’ını
gerçekleştirebilmiştir. Hele şükür bizde 15 Temmuz kanlı ihanet darbe girişimi
hariç Avrupa’daki gibi kanlı sahneler pek yaşanmadı. Besbelli ki kültür
kodlarımız sevgi mayasıyla yoğrulmuş, bu coğrafyada nasıl kan dökülebilir ki. O halde daha ne duruyoruz mayamızda mevcut
olan sevgi hamuruyla gönülleri fethedip yeniden dirilişe geçme vaktidir.
Hiç kuşkusuz ülkemizde
bunalıma yol açan faktörlerin arka planında başta ekonomik, sosyal ve siyasi hayatımıza sirayet eden Makyavelist
bezirgânların yanı sıra birde buna ilave olarak Yeni Dünya Düzeni
aldatmacısının önümüze koyduğu kur oyunları vardır. Yine de her ne sebep olursa
olsun vakit ‘başımızı kuma gömüp ağlama duvarı olmak’ vakti değildir, hele
geleceğe karamsar bakmak hiç değildir, vakit ‘ ufkumuzu aşan projeler ortaya
koyup dirilişe geçme’ vaktidir. Bilhassa
bunu Ortadoğu ekseninde düşündüğümüzde her an bizi ateş sarmalı içine alacak olaylar
karşısında “aman boş ver banana’’ deme vakti de değil. Asla
böyle vurdumduymazlık lüksümüz yoktur,
eğer boş verirsek bir gün gelir o ateş sarmalı bizi de yakıp kavurur. O halde
gelin boş vermişlerden olmayalım, her
daim bardağın dolu tarafına bakalım ki boşlanmayalım. Mazlumlara kol kanat
gerelim ki, tıpkı sahabenin doğup büyüdüğü Mekke topraklarından Medine’ye hicret
ettiklerinde kendilerine kucak açan Ensar’lardan olalım. Ensar olalım ki, tıpkı Mekke'nin fethinde olduğu gibi tüm
mazlumlarla birlikte felaha erebilelim.
Bir an başı dara düşmüş mazlumların halini
bir düşünün, bilmem buna hangi yürek dayanır ki. Hele birde bir yandan tüm dünyanın gözü önünde
toplu can kıyımları yaşanırken diğer yandan da lüks ve sefahat içerisinde
çılgınca eğlenenlerin halini bir düşünün. Şimdi gel de bu çarpık tablo
karşısında mazluma kol kanat germeyelim de kime gerelim. Hiç kuşkusuz bize
mazlumlardan yana 'Ensar' olmak yakışır. Sakin ola ki, nasıl olsa kaderde ne yazılmışsa
o olur düşüncesiyle Ensar olmaktan vazgeçilmesin. Elbette ki tevekkül etmek güzel
bir haslet, ancak sahabe örneğinde olduğu gibi önce devenin yularını ağaca
bağlayıp sonra tevekkül etmek esas olmalıdır. Kaldı ki nice badireler atletmiş
bir millet olarak daha bir yoğurdu üfleyerek yememiz icab eder, nitekim mazlumlara umut olma noktasına
gelişimiz hiçte kolay olmadı. Düşünsenize dünyanın neresinde mazlum var biz
oradayız artık. Allah korusun bu ülkenin Ensarları bir düşmeye dursun ne içte
ne de dışta doğru dürüst elimizden tutan olur, bir tekmede içimizde ki hainler
vurur. Böylece mazlumların umut kapısı da kapanmış olur.
Bakmayın
siz öyle televizyon ekranlarında hemen her gün boy gösterip karnından konuşarak
insan haklarından dem vurmalarına. Ve yine
siz bakmayın öyle günlük sinekkaydı tıraş ve tam takım kravat elbise giyip de ahkâm
kesmelerine, aslında onlar elifi gördüklerinde mertek zanneden tiplerdir, asla
kanayan yaraya merhem olmazlar. Onlar
her ne kılık kıyafette olursalar olsunlar, bize Ensar olmak yaraşır.
Ki, biz onları 27 Mayıstan, 12 Eylülden, 28
Şubattan, Gezi kalkışmasından, 17 Aralık
MİT Tırlarını durdurma hadisesinden ve 15 Temmuz Hain Darbe girişiminden
biliriz. Bu millete operasyon çektiler de ne oldu, sonunda kazanan bu milletin
derin sinesi oldu. İyi ki de ülkemiz “Kavmin efendisi, kavmine hizmet edendir”
hadis-i şerifin mana ve ruhuna sadık bir liderine kavuşur oldu. İşte onca çekilen sıkıntının ardından nihayet
rahat nefes alır konuma geldik. Bu noktada Adnan Menderes ilk soluktur, Turgut
Özal ikinci soluğumuz, Muhsin Yazıcıoğlu üçüncü soluğumuz, Tayyip Erdoğan ise
dördüncü soluğumuzdur. İşte böylesi değişimci liderler bağrımızdan çıkıyor da
arada bir nefes alma imkânı bulabiliyoruz.
Malum, Tayyip Erdoğan dönemi gündem
belirleyen bir Türkiye dönemidir. Şayet sonrasında yeni bir tufanla karşılaşmamak
istiyorsak böylesi liderleri bağrımızdan çıkarmak zorundayız. İcabında bu da
yetmez kendimiz gibi olmak durumundayız. Zaten maşa değil kendimiz olduğumuzda
ekonomiyi üst birim, manevi ve sosyal değerleri alt birim olarak esas alacağımızdan
sosyal olaylara meydan vermemiş oluruz. Yok, eğer kendimiz gibi değil de kökü
dışarıda bir takım mihrakların güdümünde olduğumuzda tıpkı Marksizm’de olduğu
gibi temel değerleri üst birim, maddi değerleri alt birim olarak ele alacağımızdan
dolayı hiç bir zaman başımız dertten kurtulmayacak demektir. Zira bunalımların
kaynağında maneviyatsızlık yatmaktadır. Kaldı
ki, bizim öz kültür ve medeniyet kodlarımız manevi temeller üzerine inşa
edilmiştir. İşte bu nedenledir ki ısrarla
‘Medeniyetler para ile değil
inançla kurulur’ diyoruz. Hele bu temel kültür kodlarımızı bir de bilgi donanımıyla
taçlandırdığımızı düşünün evvel Allah'ın izniyle hertürlü bunalımın üstesinden geleceğimiz
muhakkak. O halde, daha ne duruyoruz, üzerimize çökmüş ölü toprağı bir an evvel
atıp maddi ve manevi kalkınma seferberliğine koyulma vaktidir.
Bakın Moltke, II. Mahmut döneminde ayağının tozuyla
ülkemize adım attığında bir araştırmacı gözüyle devlet çarkının işleyişine
şöyle bir baktığında birde ne görsün temel servet kaynağının “devlet kapısı”
olduğunu gözlemler. Gerçekten de yerinde bir tespittir. Düşünsenize bugün
geldiğimiz noktada bile bir takım siyasilerin halen devleti “ekmek kapısı”
olarak takdim ettiği artık bir sır değil. Hadi Osmanlı’nın o günkü şartlar
itibariyle merkeziyetçi yapısı gereği devlet baba geleneği makul görülebilir,
ama aynı devlet baba geleneği anlayışını günümüz bilgi çağında sürdürmek abesle
iştigal olur. Artık çağımızda toplum devlet için değil, devlet toplum için var
ilkesi esastır. Hakeza devlet hakim devlet değil hadim (hizmetkar) devlet
olması esastır. Dolayısıyla bulunduğumuz çağ itibariyle bilgi çağının önümüze koyduğu
teknolojik gelişmelere adapte olmak kaydıyla özel teşebbüsün ağılıkta olduğu 'kökü mazide âtî olma’ vaktidir.
Bilhassa eski Türkiye’de insanımızın
kendini ifade etmekte birtakım sıkıntılar yaşadığı bir vaka. Hele şükür artık Yeni
Türkiye’den söz eder hale gelebildik. Ancak Yeni Türkiye'nin kalıcı temeller üzerine
inşa edilmesi için sadece düşünce özgürlüğü önündeki tüm engelleri ortadan
kaldırmak yetmez, bunun yanı sıra “Erdemli,
cesaretli ve iradeli bilgi toplumu”
olmakta gerektirir, hatta bu da yetmez bilgi ötesine de sıçramak şarttır. Çünkü hiçbir toplum durağan yani statik bir
yapı içerisinde varlığını devam ettiremez, mutlaka değişime yelken açmak
zorundadır. Yok, eğer sırf tarım toplumu refleksiyle hareket edilecekse biliniz
ki bu kafayla bir arpa boyu yol kat edilemeyecektir. Madem öyle vakit ‘köhne ve
demode olmuş anlayışları terk etme’ vaktidir. Artık dünyadaki gelişmelere
kapalı ülke konumda kalmak bize zûl gelmeli.
Mutlaka köklerimizden bağımızı kopmaksızın bilgi çağının gerektirdiği refleksle
hareket etmek durumundayız. Bakmayın siz öyle militarist ve oportünist
yaklaşımlarla toplumu üsten aşağı formatlamaya çalışanların çığırtkanlıklarına,
yeri geldiğinde tepeden yönlendirici ve
toplumu dizayn etmeye yönelik politikacıların heveslerini kursaklarında
bırakacak irade, erdem ve cesaret bu milletin sinesinde ziyadesiyle mevcut
zaten. Bakın koyun sandıkları o toplum
yeri geldiğinde sandıkta hadlerini bildirip oyunlarını bozabiliyor. Sadece sandıkta mı, tıpkı 15 Temmuz hain
darbe girişiminde tankların altına yatarak ta heveslerini kursaklarında
bırakabiliyor. Ne diyelim bize böylesi bir necip milletin elini öpmek düşer.
Demokraside
üç saç ayağı vardır.
Seçilmiş Başkanlık çatısı altında ‘Güçlü
meclis, güçlü iktidar, güçlü sivil toplum’ tam demokrasiye giden yolda olması
gereken üç sacayağıdır. Artık ülkemizde gelinen noktada güçlü meclis, güçlü yürütme,
güçlü iktidar var olmasına var ama demokrasinin olmazsa olmaz şartı diyebileceğimiz
sivil katılım sacayağı aksar durumda. Oysa “Güçlü meclis, güçlü iktidar, güçlü
sivil toplum” üçlüsü uyum halde işlerlik kazanmadığı müddetçe tam demokrasiden
söz edemeyiz. Bürokrasinin ve 'sivil
inisiyatif' oluşumların güçlü meclis ve güçlü yürütmeden kopuk olması ya da tam
tersi durumun olması sosyal bunalımları beraberinde getirebiliyor. Hele
bürokrasinin ve sivil toplum örgütlerinin kendi başına buyruk kesilmelerine hiç
tahammülümüz olamaz. O halde yöneten-yönetilen, millet-devlet ikilemler arasındaki
uyumsuzluklar her neyse onları bir bir tespit edip uyumlu hale getirme
vaktidir. Ne de olsa Türkiye başkanlık sistemine
geçmiş durumda, o halde toplumu tepeden
tırnağa dizayn eden köhne uygulamalara son vermek pekte zor olmasa gerektir. En
azından özel bir çaba gerektirmeyecektir.
Allah’a çok şükürler olsun ki Menderes’in 'Yeter artık söz milletindir'
çizgisinden Tayyip Erdoğan'ın 'Sözde, kararda milletindir' çizgisine
geldik. Malum, eski Türkiye’de bir takım siyasiler toplumu ancak seçim
zamanlarında hatırlardı, hatırladığı
zamanlarda da habire oy istiyorlardı, ama her nedense topluma “gelin siz de
yönetime katılın” denmiyordu. Çünkü halk onların nazarında sadece birer oy
deposuydu. Dedik ya, neyse ki köprünün
altından çok sular akıp geçti de edindiğimiz ibretlik tecrübelerle en
nihayetinde halkımızla birlikte bizi “oy deposu” olarak gören zihniyete pek
itibar etmez olduk, böylece halk kendisiyle hemhal olacak lider etrafında
teşkilatlanmakta. Bu sayede halk her türlü platformda sivil inisiyatifini de
ortaya koyup kararda bizimdir diyecek noktadadır. Hatta halkımız değişik
isimler altında dernekler, vakıflar kurmak suretiyle “örgütlü toplum” olma yolunda çaba içerisine girmiş durumda. Böylece
halk bir takım taleplerini örgütlendikleri sivil teşkilatlar aracılığıyla
yönetimde ağırlığını ortaya koyabiliyor artık.
Gerçekten bu tür sivil dayanışma örgütlenmeler eski Türkiye'nin ayak
izlerini silmesi bakımdan son derece sevindirici, ama buda yetmez daha çok kat edilmesi gereken
pek çok aşamalar var. Madem öyle, tez elden sendikalar, sosyal güvenlik
kuruluşları, dernekler, vakıflar ve bütün sivil toplum teşkilatların ve halkın
yönetime katılma gibi hamlelerini daim kılacak başkanlık sistemini taçlandırma
vaktidir. Taçlandıralım ki, eski Türkiye’den kalan alışkanlıklarımız
tamamen ortadan kalkmış olsun.
Evet, Eski Türkiye’nin
alışkanlıkları tamamen ortadan kalksın ki toplum kendi kendini idare etme
bilincine varsın. Zaten bu bilince vardığımızda her şeyi devletten bekleyen
zihniyet tarihin karanlık sayfalarına gömülmüş olacaktır. Öyle anlaşılıyor ki Başkanlık
çatısı altında ileri seviyede demokratik yapılanma için “Güçlü meclis, güçlü
iktidar, güçlü sivil toplum” üçlü
sacayağının uyum içerisinde işler hale getirmek elzem gözüküyor.
GENÇLİK BUNALIMI
Türkiye’nin bir diğer kanayan yarası
da hiç kuşkusuz gençlik meselesidir. Öyle ki, geçmişte yaşanan bir takım
krizlerin açtığı travmalar Türk gençliğinin kültür kodlarında var olan
aksiyoner ruhunu tarumar etmeye yetmiştir. Evet, dünyanın en genç nüfusuna
sahip ülkeler arasındayız ama yaşlı Avrupa her nedense aksiyoner ruhunu yitirmiş
genç nüfusumuzdan bile tedirgin haldedir. Hele birde gençliğin dirilişe geçtiğini
düşünün kim bilir ne halde olurlar. Madem öyle Şairin “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” dediği gençliği yetiştirme
vaktidir. Sakın ola ki 'Fetih' deyince sadece kılıç fethi anlaşılmasın, aynı zamanda buna bilgi donanımı da dâhil
olup çağlar üzerinden sıçrama hamlesinin açılımı fetih olarak bilinmeli. Dolayısıyla
modern çağın en üst seviyesine sıçramak için gençleri sosyo-ekonomik, siyasi ve
kültürel alanlarda en iyi bir şekilde donatıp yeni fetihlere açılma vaktidir.
Şurası muhakkak gençliğin dinamizm
kazanmasına yönelik önündeki tüm engeller kaldırılmadığı sürece o özlenen bir
elde maneviyat diğer elde teknik donanıma haiz alperen neslin doğması hayal
olur. Düşünsenize gelinen noktada hala gençlik “Ben kimim?” sorusunun
cevabını bulamamanın ezikliğini yaşamakta, aslında bu bir anlamda kimlik krizi
hadisesidir. Hele şöyle bir etrafımıza baktığımızda her geçen gün etrafımızda
kimlik krizi geçiren gençleri gördükçe doğrusu kaygılanmamak elde değil.
Maalesef normsuzluk veya çözülme bizim açmazımızdır. Bu yüzden Türkiye neydip edip
hedef edindiği 2023 Yeni Türkiye’ projeksiyonunu tıpkı Şeyh Edebali’nin ve
Osman Gazi’nin birlikteliğinde olduğu gibi öz kültür mayasını katarak
ilerlemeli. Katmalı ki 2023 yeni Türkiye’sinde Horasan erenlerinin üflediği
nefesle maddi ve manevi donanıma haiz o özlem duyduğumuz Alperen gençlik gün
yüzüne çıkmış olsun. Böyle bir gençlik doğduğunda biliniz ki karşımıza her ne bunalım
çıkarsa çıksın üstesinden gelmemiz çok kolay olacaktır. O halde vakit ‘kimlik
krizini derinleştirmeye mahal bırakmaksızın kültür politikalarına ağırlık verme’
vaktidir.
Toplumun yıllardır yanlış izlenen
politikalardan bıkmış olduğu o kadar her halinden belli ediyor ki, artık ne
olacaksa olsun türünden sonunda ölümde olsa her türden bunalımın bir çırpıda çözülme
arzusundadır. Madem öyle, karanlık güçlerin zayıf yanlarımızdan yararlanmalarına
fırsat vermeksizin Başkanlık sistemi çatısı altında örgütlenmiş sivil katılımcı
anlayışı yerli yerinde oturtturmak lazım gelir. Aksi halde içi boş sloganlar ve
suni sihirli formüller gençliği daha çok oyalayıp yolumuzdan alıkoyabilir.
Evet, Yeni Türkiye uzun vadeli projelerle her daim başını ağrıtacak gibi gözüken
kimlik krizi meselesini çözmek mecburiyetindedir. Eski Türkiye’nin şöyle hal ve
ahvaline bir bakın ipin ucu kimin elinde belli değildi. Siyasi kirlilik desen
had safhadaydı, bakın bir hanım milletvekili olmuş ama sırtını millete değil sırtını
Kandile dayadığından söz edebiliyordu, muhalefet
desen hak getire Pensilvanya’da ki ihanet çetesi karargâhının oyuncağı olmuş
durumdaydı. Şayet uyanık olmazsak, ya da rehavete sürüklenirsek devlet ve
toplum arasında uçurum yeniden depreşip kriz hale dönüşebilir. Allah korusun
krize yakalandığımızda hiçbir nutuk hiçbir söylem gençliğe etki etmez de. Neyse
ki sözlerin biri bin ettiği kuru sıkı lafların edildiği devirler artık çok
gerilerde kalmış gözüküyor. Bu yüzden halkımız daha çok ülke meselelerine kim
çözüm getirir, kim çalıp çırpmadan iş
yapar, kim proje üretir bu tip liderlere
itibar etmekte ve yöneticisini de bu kriterler ölçüsünce belirlemektedir. Hatta
sadece belirlemekle yetinmez gerektiğinde asıl söz sahibinin birinci derecede
kendisi olduğunu dile getirip Ziya Paşa'nın o meşhur “ayinesi iştir, kişinin lafa bakılmaz” sözünü ilke edinir de.
Hiç kuşkusuz her türden bunalıma
karşı hal ve çarenin bir başka kesin çözüm yolu da ekonomiyi üst birim, sosyal
ve kültürel değerleri temel birim olarak ele almaktan geçmektedir. İşte bu
nedenle gençliğe ne komünizm ne de kapitalizm model olabilir. Yukarıda da belirttik
ya Marksizm’de ekonomi her şeyin temeli ilan edilmiş, kültürel değerler desen hiç
umurlarında bile değil, kültürel değerler onlar için sadece üst birim olarak
arka plana itilmiş bir müzelik eşyadır. Her neyse onlar kültürel değerleri arka
plana iterek eşyalaştıra dursun bizim asıl yapmamız gereken gençliğe sosyal
bütünleşmeyi birliğimizi ve dirliğimizi güçlendirecek biricik temel değerleri
kazandırmak yaraşır. Tabii bu arada manevi kalkınmamızı gerçekleştirirken de
maddi kalkınmanın en önemli unsuru bilgi teknolojisini de ihmal etmeyeceğiz. Bunun
içinde dertli olmakta gerekir, çünkü bizim kodlarımızda Yunusça insanımızı ‘Yaradılanı severiz Yaradandan ötürü’ sevip
Ferhat’ça dağları delerekten tüneller açmak vardır, Fatihçe gemileri karadan yürütüp
denizin altından Marmaray yapmak vardır. İşte bu öyle bir sevgi selidir ki
Türkiye’nin yeniden dirilişine vesile olacak çağ atlama deryasıdır. Bu arzu
yeni değil elbet, yöneticilerin hiçbir
aracı kurum kullanmadan yönetilenleri doğrudan doğruya muhatap aldığı bir
Türkiye tablosunun doğma arzusu öteden beri içimizde var olan bir memleket hasretidir.
Dikkat edin hasret dedik, yani laf ola beri gel türünden hasret değil, bilakis bu işler ciddi manada toplumun temel
dinamikleriyle uyumlu projeler üretmenin hasreti bir bilinçlenmedir. Zaten
lafla peynir gemisi yürümez ki. Her ne
kadar bir zamanlar çözüm diye yutturulan reçeteler gençliğimizin aklını çelse
de artık onca yaşananlardan sonra gördük ki bir noktadan sonra suni reçeteler cazibesini
yitirip tarihin harabelerine gömülebiliyor. Nitekim Tanzimat, I. Meşrutiyet,
II. Meşrutiyet reçeteleri tarihin tozlu raflarına terk edilmiş bunun en tipik
örnekleridir. Öyle ki çözüm diye kör kütük
Avrupa’dan aktarma küllenmiş suni reçeteler bunalımdan çıkışımıza çare olmadığı
gibi kültür kodlarımızda derin yaralar açmış ta.
Hele bilhassa Orta doğuda cereyan eden olaylara
baktığımızda bizim ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel bakımdan güçlü olmamızı
zaruri kılmaktadır. Madem öyle, bilgi ve
kültür ağımızı geliştirmek mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde 2023 Yeni Türkiye hedefimiz
bir hayalden öteye geçemez. Unutmayalım ki tek başına bilgi donanıma sahip olmakta
yeterli kriter sayılmaz. Nasıl tek başına kriter olsun ki, bir kere bilgi kendiliğinden 'değer' üretmez
ki, bu yüzden sadece bilgiyle yetinemeyiz, İslâm’ın telkin ettiği hiç
ölmeyecekmiş dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahret sermayesi değerlerle de kendimize
yol, usul, yöntem belirlemiz gerekir. Madem öyle topyekûn maddi ve manevi
kalkınma seferberliği bilinciyle vakit ‘çokluk içerisinde bir olma’ deme vaktidir. Kaldı ki bunalımdan kurtuluş
vakti çıkış için çözüm yolu aramak sadece bize mahsus bir durum değil, tarihi
süreç içerisinde her ülkenin bunalımlar karşısında sıkça başvurduğu metottur.
Şöyle ki;
Yıl 1929, yani Amerika’da başlayıp hızla
dünyaya yayılan 40 milyon insanı işsizliğe mahkûm kılan bunalımın adıdır bu
yıllar. Malum bu kriz dalgası klasik kapitalist teorisini gafil avlamıştı. İşte
tam o sıralarda kötü gidişi önleyecek “Keynes
Modeli” arayışı devreye girer. Derken
kitleler bunalımdan kurtuluşu bu modelde görürde. Çünkü Keynes piyasanın
canlanması için devletin can simit rolü üstlenmesi gerektiğini savunmuş bir
düşünürdü. Yani, savunduğu modelle devlet şu veya bu şekilde piyasaya para
sürüp kendiliğinden arz (üretimi) canlanmış olacaktı. Gerçektende bu model
1970’lere kadar tutmuşta, ancak bir
noktadan sonra bu modelde ihtiyaçlara cevap veremez olmuştur. Yani bir başka
bunalım su yüzüne çıktığında başka arayışlara yelken açılmak zorunda kalınır. Zira
bu kez ortada her an patlamaya hazır talep enflasyonu denen bir bunalım söz
konusuydu. Dolayısıyla Keynes modeli bu yeni bunalım karşısında çare olmayınca
bir başka model arayışı kaçınılmaz hal aldı. Sonradan anlaşıldı ki meğer hangi
model ya da hangi ideoloji olursa olsun 20-25 yılı geçmeyecek bir ömre sahipmiş.
İcabında günü gelip miadı dolduğunda bir kâğıt parçası gibi buruşturulup çöpe
atılır da. Hele bu ideoloji insanı hiçe sayıp tek temel kriteri maddeyse atılmak
bir yana yakılmalı da.
Şu bir gerçek, tüm beşeri ideolojilerin ortak paydası insanı temel değer görmemeleridir,
yani insana bakışları kölece olmasıdır.
Asıl sıkıntı kaynakları bu noktada düğümlü. Oysa insanı merkeze almayan
ideolojiler er geç yıkılmaya mahkûmdur. Şu iyi bilinmeli ki; insan her ne kadar
ete kemiğe bürünse de onu maddi varlık olarak görmek akla ziyan bakıştır. Yok, eğer kim bu bakış açısını kendinde
görüyorsa bu düpedüz en kaba tabirle tüm insanlığı linç edip hayvan mertebesine
indirgemek olur. Bu tip ideolojik beyinler insanı hayvan olarak göre dursunlar,
bakın yüce Müberra Dinimiz insanı yaratılmışların en üstünü, yani Eşref-i
mahlûkat olarak görür. İşte bu yüzden
Müslümanlar olarak insanı, bilhassa gençliği Allah’ın mukaddes emaneti olarak biliriz.
Hiç şüphe yoktur ki bizim medeniyetimizde insan ne köle ne meta ne de makinedir.
Bilakis Peygamberimizin gençken içinde bulunduğu Hılful Fudul, yani sivil organizasyon
ruhudur.
Malum,
Marksizm ekonomiyi temel değer olarak alt birim basamağına, sosyal ve kültürel değerleri
de üst birime oturtmuştur. Maalesef bu durum materyalist zihniyetin çarpık açmazıdır.
Hem de ne açmaz, kültürel değerleri burjuvazinin yutturması görmekteler. Düşünsenize bu sapkın zihniyette insan bir
meta, bir ırgat, ya da makineye bağlanmış
proletaryadır. Ne kadar ekmek o kadar
köfte misali çalıştığı oranda değer kazanır. Nitekim Bolşevikler ihtilalle
iktidara geldiklerinde gelen gideni aratır misali çarlığa da rahmet okutturacak
uygulamalarla kitleleri canından bezdirmişlerdir. Bezdirdiler de ne oldu, bir
baktık totaliter uygulamalar ancak yetmiş yıl sürdürülebildi. Sonunda komünizm
Sovyetler Birliğinde yıkılır da. Kapitalizm ise bırakınız yapsınlar, bırakınız
geçsinler mantığı ile hareket etmiştir hep. Doğru mantık mı? Bunu bir örnekle
misillendirdiğimiz de görülen manzara şu ki, iki takım sahada ama
hakemsiz, varın oynanan oyunun
getireceği olumsuz havayı siz düşünün! Maç boyunca tam bir kargaşa ve fiyasko
içerisinde neticeleneceği muhakkak. Elbette ki aynı durum ekonomik faaliyetler
için de geçerli. Eğer yürüttüğünüz ekonomik politikalar serbest piyasa
ekonomisi ise devletin hakemliğinin dışında yürütemezsiniz. Aksi halde haksız
rekabetin doğuracağı sıkıntılarla baş edemeyip cebelleşip durursunuz İllaki
haksız rekabet ve tekelci girişimlere geçit vermemek için devletin hakemliğine
ihtiyaç vardır. Dikkat edin devlete
'hakem' rolü biçtik, 'hâkim' rol değil, niye derseniz, her şey gayet açık
ortada; Devlete hadimiyet bilinciyle
hakemce tavır sergilemek için vardır. Bu yüzden 'hâkim devlet değil, hakem ve
hadim devlet' deriz biz. Ki, bu söylem,
bizim medeniyet kodlarımızda zaten var olan diriliş devlet manifestosudur.
Diriliş manifestomuz aynı zamanda kendi Rönesans (yeniden doğuş) modelimiz
olup bağrında hem toplumcu yönü olan, hem girişimci yönü olan, hem de
özel teşebbüs yönü olan bir manifestodur. Ve bu modelde her türlü ayırımcılığa
yol açacak 'sınıf’çı anlayışa asla yer yoktur, kabul görmez de. Çünkü bu
milletin omurgasını oluşturan işçi, memur, köylü, bürokrat, teknokrat ve
işvereniyle hepsini bir bütün olarak görürüz.
Bakın, İslam'ın ruhunda ekonomi tek temel değer
değildir, ekonomi daha çok manevi
değerlerin üstüne inşa edilen bir değerdir. Dolayısıyla İslam'da ekonomik
faaliyetler 'gaye' değil 'vasıta'
olup manevi değerlerden bağımsız faktör olarak görülmez. Zaten ekonomiyi
maneviyattan bağımsız ele alıp diğerlerini yok saymak, eşyanın tabiatına
aykırıdır. İster cemaatten cemiyete, isterse cemiyetten millet olmaya geçişte
olsun, her şart altında insanları kucaklamak onları olduğu gibi kabul etmek ve
teşkilatlanmalarını sağlamak sivil
katılımcılığın dirilişi olacaktır. Zira cemaatten cemiyete, cemiyetten
millete geçişte hepimiz kardeşiz bilincinde olmak yeniden diriliş kodumuzdur. Aksi
halde sınıfçı anlayışların düştüğü çukura pekâlâ bizlerde düşebiliriz. Sınıfçı
ve ayırımcı modeller batının insanlığa saçtığı bir hastalık tablosudur. İşte bu
hastalık tablosunu bilhassa gençliğe model diye yutturmak bedbahtlıktır. Oysa gençliğin
bunalımdan çıkaracak tek yol hem maddi hem de manevi kalkınmayı aşılayacak
öğretiden geçmekte. O halde neydik edip komünizm, kapitalizm, faşizm gibi tüm
ideolojilerin dışında çözümler üretmek derdimiz olmalıdır. Asla kökü dışarıda tüm
ideolojiler derdimiz olamaz, hem bu ideolojiler ne zaman yaramıza merhem olmuş
ki şimdi de olsun.
Evet, Türkiye’nin çağ atlaması gençliğini
ideolojilerin kıskacından kurtarıp aydınlığa kavuşturmasından geçmektedir. Şayet bunun başarırsak kendi kültür kodlarımızla
uyuşan ve dünyadaki gelişmelere açık bir zihni hamleyle dirilişimizin
gerçekleşeceğine inancımız tam olacaktır. Şu da var ki bunalım her devirde var
olmuştur, olmaya da devam edecektir. Bize
düşen yeniden diriliş için özümüze bakıp bilgi ve bilgi ötesine sıçrayacak
gençliği yetiştirmek olmalıdır.
Velhasıl; her
alaca karanlığın arkasında mutlaka aydınlık vardır. Hele Başkanlık sistemine
geçişle birlikte kim bilir, aydınlık yarınlar belki yarın, belki yarından da
çok yakındır.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder