ARAYAN BULUR
SELİM GÜRBÜZER
Bu yolun ilk başında arayışa koyulmak vardır,
ardından bulmak, en nihayetinde ise vuslata ermek vardır. Bakınız Yunus arayınca kendini Tabduk Emre’de
buldu. Mevlana’da arayınca Şems’i Tebrizî’de buldu kendini. Malumunuz Hükümdar İbrahim
Ethem ise bir Arabî’nin damda deve aramasından yola çıkarak, o’da kendini bir
şeyhin kapısında bulur. Yüce Allah (c.c) bir sebep halk edecek ya, aslında deve
arama işin bahanesiydi. Nitekim İbrahim Ethem haremiyle sarayında cennet
hayaline dalmış bir halde kuş tüyü yatağında sohbet ederken damdaki adamın ayak
sesleri o an tüm süslü hayallerini altüst etmeye yeter artar da. Öyle ki,
sinirinden damda ki adama da şöyle çıkışır:
-Ey Arabî, nedir gecenin bu vaktinde
patırtı gürültü, hem dam da senin ne işin olabilir ki?
Bunun üzerine Arabî adam cevaben:
-Kaybettiğim develerimi arıyorum der..
Tabii İbrahim Ethem bu cevap karşısında ‘La
havle… bu ne söz, git işine’ dercesine sinirinden küplere binip şöyle karşılık
verir:
-Bire
adam, damda deve mi aranır?
Adamcağız
İbrahim Ethem’in öfke halinin tam aksine gayet sakin bir halde şöyle mukabelede
bulunur:
-Peki, damda deve aranmaz da, bir hükümdar
olarak sarayda kuş tüyü yatağında cennet nasıl aranır ki?
İşte nereden gelindiği bilinmeyen bu
can alıcı sözler, İbrahim Ethem’in aklını baştan çoktan alır bile. Öyle ki, ertesi gün kendini derin
düşüncelerden sıyırmak adına vezirleriyle günlük meseleleri istişare etmek
ihtiyacı duyacaktır. Ancak istişare de çare olmayacaktır. Nasıl çare olsun ki, tamda
vezirleriyle istişare havasına dalmışken, padişahı bu kez sarayın bahçesinden bir
takım bağırtı çığırtı sesleri derin düşüncelere daldıracaktır. Zira şöyle
dışarıyı göz ucuyla etrafı kolaçan ettiğinde birde ne görsün bahçede genç bir delikanlı
yaka paça muhafızlarıyla tartışmakta. Derhal o genci huzuruna çağırdığında:
-Hey delikanlı, söyle bakalım seninle muhafızlarım
arasında ne alıp vereceğiniz vardı ki habire bahçede itişip kalkışıyordunuz, hayırdır bir derdiniz mi var? diye sual eyler.
Genç:
-Efendim, bu adamlar benim Han’a
girmeme mani oluyorlardı, dert davam budur.
İbrahim Ethem:
-Bilmem ne söylediğinin farkında
mısın, bikere her şeyden önce ağzından çıkan lafı kulağın duysun, bakın burası Han değil, Saraydır. Ve de bu sarayın hükümdarı da benim.
Genç inatla:
-Hayır, sen
öyle san, burası basbayağı Han’dır der.
Hayda, şimdi İbrahim Ethem’in yerinde kim
olsa bu sözler karşısında çıldırmamak ne mümkün. Baksanıza neyin nesi bilinmez
ama dün damda ki adam, bugünse genç delikanlı bir adam bir anda karşısına
çıkıverdiler. Padişahta olsa o’da nihayetinde bizim gibi bir insan, ister istemez öfkesine yenik düşüp şöyle mukabelede
bulunması kaçınılmazdır:
-Hey delikanlı, yoksa sen aklını mı
yitirdin, şöyle sağına soluna baksan iyi olur, bak sana son kez söylüyorum, gözünü
iyice aç bulunduğun yer ‘Han’ değil, Saraydır, şunu iyi bilesin ki bu sarayın
hükümdarı da benim.
Genç:
-Asla düşündüğün gibi ben aklımı
yitirmiş değilim, hem madem ısrarla ‘Han’ değildir diyorsunuz, şimdi sorarım
size, acaba sizden önce burada kim
vardı?
İbrahim Ethem:
-Daha
öncesinden burada babam vardı elbet. Ve bu dünyadan göç eyledi.
Genç:
-Peki,
babandan önce kim vardı?
İbrahim Ethem:
-Tabii
ki babamdan öncede dedem vardı, herkes gibi vakti saati geldiğinde o‘da göçtü
göç eyledi.
Genç:
-İşte sizde kendi ağzınızdan itiraf
ettiğiniz gibi burası saray değilmiş, basbayağı Han’mış. Şimdi tekrar sorarım
size: birilerinin mesken tutup diğerlerinin göç eylediği mekâna Han denmez de,
peki ne denir ona?
Evet, bir insan böylesi can alıcı sözler karşısında padişahta
olsa nereye kadar itiraz edebilirdi ki, sus pus olacağı muhakkak. Deminde dedik ya, hiç hesapta yokken durduk yere dün bir adam sarayın
damında develerini aramaya kalkışıyor, bu günde bir genç ‘Han’ sandığı saraya
girmeye uğraşıyor. Ortada garip bir şeylerin döndüğü besbelli, ama acaba ne? Şimdi gel de işin içinden çık çıkabilirsen. Hele
birde tüm bu olup bitenler ikide bir padişahın etrafında dönüp dolaşıyorsa,
meseleye sıradan bir mesele ya da tesadüfen gelişen hadiseler gözüyle bakamayız
da elbet. En iyisi mi biz Yüce Allah (c.c) bir kulu için bir şey murad etmişse,
mutlak bir sebep halk eder diye düşünmek en doğrusu, fazla kurcalamaya gelmez.
Zaten bundan ötesi bizi aşan durumdur. Kaldı ki Yaradanın hikmetinden sual
olunmaz da. Zira maksat hâsıl olduğunda o
iki adam sırra kadem basar bile. Artık bu noktadan sonra İbrahim Ethem
kendisiyle baş başadır. Şimdi o’nun için tam da olan biteni muhasebe etme
zamanıdır. Çünkü adamların söylediği sözler öyle yenilir yutulur cinsten sözler
değildi, öyle ki insanın nevrini döndürecek bir söylenip bin düşündüren
sözlerdi. Yine de İbrahim Ehem’in padişah olması hasebiyle memleketin ahvalini
düşünerekten bir şekilde gönlüne dokunan bu sözlerin tesirinden kurtulması gerekirdi,
takdir edersiniz ki bu kafayla ahaliyi idare etmesi zor olacaktır. İbrahim
Ethem neyse ki o an içinden gelen sese kulak verip kafasını dağıtmak adına
kendini kırlara bayırlara atacaktır. Derken av elbiselerini tam takır giyinik
bir halde dağın vadisine doğru yol alır da. Yol boyunca ilerlerken ilk etapta
karşısına bir ceylan çıkıverecektir. Ancak gözüne kestirdiği ceylanı avlamak pek
kolay olmayacaktır, epey kendisini yoracaktır. Ceylanın ardı sıra nefes nefese koşturur da.
En nihayetinde avını kıskıvrak köşeye sıkıştırdığında kendi kendine şöyle
teselli olur:
- Hadi şimdi kaçta bir göreyim. Beni bir
hayli ardından koşturup yordun da ne oldu, sonunda seni yakaladım ya,
Oysa İbrahim Ethem kendi kendini teselli
etmekle şimdiye kadar başına gelenlerin hiçbirinden ders almamış gözüküyor. Anlaşılan
kendisine gelmesi için iyi bir ders daha verilmesi gerekiyormuş. Ve verilmesi
gereken bu ders bu kez köşeye sıkıştırdığı ceylandan gelecektir. Allah’ın izniyle ceylan ceylanlığını gösterip
hal lisanıyla şöyle dile gelir de:
-Görüyorum ki, ne de pek heveslisin beni
avlamaya, hadi beni öldürdün varsayalım,
başın göğe mi erecek sanki. Allah
aşkına, hem sen bu işler için mi (av avlamak için mi) dünyaya geldin, ben senin
yerinde olsam yaradılış gayene yönelik işleri yapmak için heves ederdim.
İşte bu sözler İbrahim Ethem’e bu
dünyada öyle rahatlık yüzü yoktur demenin başka bir ifade ediliş türüdür. Belli
ki Yüce Mevla, ceylanı İbrahim kuluna vesile kılıp inceden inceye yaradılış
gayesi doğrultusunda arayışa koyul denmekte. Zaten tüm bu yaşananlardan ders çıkardığında
hem de padişahlığı, sarayı, tacı tahtı bırakacak derecede araya araya soluğu
bir mürşidin kapısında alacaktır. Fakat dergâhın kapısına dayandığında mürşid
hemen el vermez, İbrahim Ethem’e der ki:
-Bak evlat, olur ya maiyetinde idare ettiğin onca ahaliye
zulmetmiş ya da zorla ellerinden mallarını almış olabilirsin, bizim yolumuzun
düsturu gereği tüm bunların iadesi gerekir.
Bunun
üzerine İbrahim Ethem her kimde kul hakkı varsa helallik dileyip hepsini kuruşu
kuruşuna sahiplerine iade eder de. Böylece
dergâha kabulü bu şekilde gerçekleşir. Ama yine de her şey bitmiş sayılmazdı,
bu kez şeyhi o’nu samimiyet testinden geçirecektir. İsterseniz kendi kendimize
empati yapıp bir an padişahın yerinde kendimizin olduğunu varsayalım, acaba hangimiz
sarayı, tacı, tahtı bırakırda gelip bir
şeyhin kapısında derviş olurduk ki. Hatta bu adam delimidir nedir diye alay etmesinler
diye dergâhın yanından bile geçmezdik. Dolayısıyla
padişahın teste tabii tutulmasını çok görmemek gerekir. Kaldı ki bizim
dünyalılık olarak kaybedeceğimiz hiç bir şeyde yok ortada, ama padişahın öyle değil, başta tacı tahtı olmak üzere dünyalık olarak
kaybedeceği çok şey var. Bu yüzden
bilhassa padişahın test edilmesi son derece yerinde bir uygulamadır. Öyle ya, bakalım
adam padişah ama gerçekten sarayını tahtını tacını terk edecek derecede samimi
mi? Gerçekten de İbrahim Ethem hak ve hakikat yolunda nefsine teslim olmaz şeyhine
teslim olaraktan samimiyet testinden geçer de. Böylece Allah için dergâhta 10–15
sene aşk ve muhabbetle teslimiyet örneği göstermenin neticesinde zamanın en
büyük evliyaların arasına adını yazdırır da.
Sanmayın ki teste tabi tutulmak
sadece okullarda diploma almak ya da dünyalık bir işe girmek içindir. İşte
anlatılardan görüyorsunuz maneviyat dünyasında da teste tabi tutulmak vardır
elbet. Üstelik maneviyat dünyasında
teste tabii tutulmak sadece İbrahim Ethem’e has bir durum da değil, dahası var
elbet. Bakınız, Mevlana Halid ve Alaaddin Attar Hz.leri gibi
zatlar gibi daha niceleri de buna dâhildir. Bir bakıyorsun hak ve hakikat yolunda
Mevlana Halid Bağdadi (k.s) gibi bir âlim zat, Abdullah Dehlevì (k.s)’ın
kapısında tuvalet temizliği imtihanından geçebiliyor. Yine bir bakıyorsun
Alâeddìn Attâr Hz.leri, Şahı Nakşibend (k.s)’ın talimatıyla ahalinin gözü
önünde elma satmakta. Sakın ola ki, verdiğimiz bu örneklerden hareketle
teslimiyet derken körü körüne gidin birilerine teslim olun anlamı çıkmasın.
Bilakis teslimiyetten maksadımız Sadatların kast ettiği şekliyle “ölü teneşirin de ölü yıkayıcısının elinde
teslim olur gibi işin ehli maneviyat büyüklerine teslim olmak” manasına
teslimiyettir bu. Asla böyle bir
teslimiyet dünyanın kölesi bir teslimiyet değil, ahretimizi kurtarmaya yönelik
Allah’a hakiki manada abd olma (köle olma) teslimiyetidir bu. Unutmayalım ki ‘abd’
olmadan ‘Abdullah-Allah’ın kulu’ olunmaz. Bakınız Yunus, Tabduk’un kapısında
eşiğine yüz sürerekten teslim olduğunda ancak gerçek anlamda bizim Yunusumuz
olabilmiştir. Hakeza Mevlana’da Şems’e teslim olduğunda ancak o zaman gerçek
anlamda Mevlana’mız oluvermiştir. Nasıl Mevlana’mız oluvermesin ki, ilk kez Kalenderi
Şeyhi Şems’i Tebrizî ile göz göze geldiğinde o’na ilk teslimiyet nasihati: ‘Dışarıya
karşı sağır ol, içte keşfedilen sınırsız âleme yönelip gerçek aşkı yaşa’ şeklinde
olacaktır. İşte bu ilk teslimiyet nasihatı
Mevlana’da “hamdım, yandım, piştim” şeklinde safha safha etkini gösterip her
devirde “Ne olursan ol yine gel” mesajıyla tüm insanlığın ruh dünyasında aradığı
bir nefes sıhhat soluk olur bile.
Peki ya, hakikat arayışında İmam-ı
Gazali nasıl teslim oldu derseniz, tabii bunun bir öncesi var bir de sonrası
söz konusudur. Nitekim Gazali, teslim olmadan önceki halini şöyle izah eder de:
“Medreseye girişim sırf Allah rızası
için ilim tahsil etmek olmayıp maişetimi temine yönelik olmasına mukabil,
Allah’ın lütuf ve keremiyle beni yüce rızasını tahsile muvaffak kıldı.” Gazali, bir şeyhe teslim olduktan
sonra ki halini ise şöyle ifade edecektir:“Ben
eskiden kendisiyle mevki elde edilen ilmi yayıyordum. Kasıt ve niyetim bu idi.
Fakat şimdi mevki ve rütbeyi terk ettiren ilme davet ediyorum. Şimdiki maksat
ve arzum budur.” İşte görüyorsunuz
öncesi sonrası derken bir anda hak ve hakikat arayışında tam teslim olduğunda
aradan yüzyıllar geçmesine rağmen ardından Hüccetül İslam İmam-ı Gazali olarak
adından söz ettirir de. Hatta o tasavvufi lezzeti tattıktan sonra sofilere toz
kondurmaz da. Öyle ki sofiler hakkında kanaatini belirtirken de, onların Allah
yolunda kimseler olduklarını, onların
hayat tarzlarının en güzel yaşama tarzı olduğunu, takip ettikleri yollarının en doğru yol
olduğunu, ahlaklarının en güzel ahlak olduğunu dile getirmekten kendini alamaz
da. İcabında bilhassa anlamak istemeyenlere yetmedi sözlerinin devamında
sofilerin dış ve içlerindeki hareket ve duygularının hepsi nübüvvet kandilinin
nurundan almış olduğunu bir kez daha dile getirme sorumluluğunu ihmal etmez de.
Öyle ya, ben diyeceğimi deyimde,
sonradan bizim haberimiz yoktu demesinler babından bir hatırlatmadır bu. Çünkü
hak ve hakikat yolunda herkes aydınlanmaya muhtaçtır. Yeter ki aydınlatmaktan
gaye Allah’ın rızasını kazanmak olsun hiç kuşkusuz bunun karşılığı insanların
hidayetine vesile olmak sevabı olacaktır. Zaten dün olduğu gibi bugünde
evliyaullah gerektiğinde köy köy, ilçe ilçe, il il, bölge bölge gezip insanların
hidayetlerine vesile olmak için bir an olsun hiç boş durmuyorlar. Buna
mecburlarda. Çünkü Resulullah Efendimiz (s.a.v): ''Ameller niyete göredir'', yani, insan ne niyetle yaparsa o şekilde
karşılık bulmakta diye beyan buyurmakta. Öyle ya, niyet dünyalıksa insanın eline geçen dünyalık
olur, şayet niyet Allah içinse eline
geçecek olan ahiret sermayesi olacaktır. İşte bu noktada niyet kontrolü çok mühimdir.
Nitekim Mevlana Halid (k.s) vefat
etmeden önce şöyle vasiyet etme ihtiyacı duymuş bile:
“-Zenginlerde hakkım var, her zengin
kurban kessin. Fakirler de bana Kur'an okusun.
Tabii bu vasiyet karşısında halifelerinden
hemen biri şaşa kalmış. Merak bu ya, sormadan edememiş:
- Efendim siz o kadar muhtaç mısınız ki?
Mevlana Halid (k.s) ise cevaben şöyle
der:
-Vallahi ben bir Fatiha’nın okunmasına
bile muhtacım, hem de azbuz değil, çok muhtacım.''
İşte görüyorsunuz, fazla söze ne
hacet, hakikat arayışında Mevlana Halid Zülcenahayn (k.s) çift kanatlı büyük
bir zat olmasına rağmen, o bile kendini muhtaç hissetmekte. O halde, daha ne
duruyoruz, vakit hak ve hakikat
arayışına koyulmak vaktidir. Çünkü bu manada arayan Mevla’sına kavuşur da.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3801/arayan-bulur





