4 Mart 2022 Cuma

ARIM BALIM PETEĞİM

ARIM BALIM PETEĞİM

         SELİM GÜRBÜZER

         Bir an arı kovanına konuk olduğunuzu düşününüz,  koloni içerisinde ana arı liderliğinde işçi arı ve erkek arı olmak üzere üç farklı karakterde arı böcekler olduğu görülecektir. Malumunuz Kraliçe arı, kovanı idare eden baş olmanın yansıra aynı zamanda yumurtlama görevi de üstlenmiş bir ana arıdır. Ve ana arının dakikada 2 yumurta yumurtladığı belirlenmiştir. Hele bu hesabı günlük hesaba döktüğümüzde günlük takriben 2500 adet yumurtayı yumurtladığı görülür.  

          Öyle anlaşılıyor ki arı ailesinin planlı ve dengeli bir şekilde üreyip çoğalması Kraliçe arının (ana arının) kendi isteği ve kontrolörlüğünde gerçekleşmektedir. Böylece Kraliçe arı dilerse dişi, dilerse erkek arı yumurtlayabiliyor.  Nasıl mı? Bikere şunu unutmayalım ki Kraliçe arının vücut yapısında spermaların bulunduğu bir çanak vardır. Çanak aynı zamanda bir işaret niteliğinde bir göstergedir. Kraliçe arı yumurtlayıp eğer çanağı buruşturursa yumurtanın döllendiğine işaret teşkil edip bir süre sonra yumurtadan dişi çıkacağı anlamını taşır bu. Yok, eğer çanağı büzmezse yumurtanın döllenmediğinin anlamına gelip içerisinden erkek arı çıkacak demektir. Kelimenin tam anlamıyla erkek arılar dölsüz yumurtalardan meydana gelirken işçi arılarda döllü yumurtalardan meydana gelmekte. İlginçtir bu arada dünyaya gelen dişi arılardan hangisi önce doğarsa arı beyi (ana arı) önceliği hakkı ona tanınır.  Hatta sadece Arı beyi hakkı tanınmakla kalınmaz bu arada ileride kendisine rakip olabilecek diğer kendi cinsiyetinden dişi arıları öldürme hakkı da tanınır. Anlaşılan, Yüce Allah (c.c)  her bir arı kovanı için arıları idare edecek tek bir Kraliçe arı beyini baş tayin etmeyi murad etmiştir. Öyle ya, şayet bir arı kovanı topluluğunu idare edecek ikinci bir başkan daha çıkmış olsa, evliyaullahtan bir Allah dostunun da dile getirdiği  “Bir kilime on derviş sığar ama iki padişah sığmaz” gerçekliliğinin arı toplulukların idaresi içinde geçerlilik arz eden hakikat payı olacaktır. Nitekim ilerisinde ikilik çıkmasın diye potansiyel lider konumunda olabilecek dişi arıların bir kısmı öldürülmek suretiyle arı topluluğunun bölünüp parçalanmasının önüne geçilmiş olunur da. Bu arada hazır liderlikten söz etmişken Peygamberimiz (s.a.v)  bakın bu hususta ne buyuruyorlar:Üç kişi yolculuğa çıkarlarsa, aralarında birini başkan seçsinler” (Ebu Davud,  Cihad 80).  İşte hadis-i şerifin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere birlik ve dirlik için başkanlık sistemi tüm canlı toplulukların kaosa sürüklenmemesi açısından ilaç gibi gelmektedir dersek yeridir.  Hele bu ilaç her bir kolonide bal yapımına yönelik çalışan bir topluluksa tek bir kolonide tek bir Kraliçe arının başkanlık etmesi şarttır da.   

         Her neyse asıl mevzumuza döndüğümüzde oldu ya, arı kovanı nüfus bakımdan aşırı kalabalıklaştı (80-100 bin arası),  bu durumda bal arılarının bazıları ister istemez Arı beyi (ana arı) başkanlığında yeni bir yuva kurmak için göç etmek zorunda kalacaktır. Zaten arı kolonilerinde kış mevsiminde sadece dişi arılar koloniyi mesken tutarken erkek arılarda ilkbaharda yeni sezonla birlikte görülerekten mesken tutmuş olurlar. Peki, bu arada koloniden göç etmeyip de yuvada kalan diğer arıların hal ve ahvalleri ne haldedir derseniz, onlarda malum Kraliçe olacak genç dişi arı beyini (kraliçe arı adayı) daha tahta oturtmadan önce ilerisinde başkanlığını hakkını verecek şekilde zifaf uçuşunun hazırlıklarına koyulacaklardır. Nitekim bu uğurda genç arı beyi peşine erkek arıları takıp (birbiri ardına dizip) gruplar halinde yükseklere doğru uçuş yapmaya koyulduklarında, icabında bu uçuşlar esnasında erkek arılardan telef olanlar çıkabileceği gibi adeta etten duvar olup da ayakta kalabilen babayiğit erkek arılarda çıkacaktır. Ta ki ayakta kalabilen bu erkek arıların çiftleşme esnasında cinsel organları ve barsakları kraliçe arının (arıbeyi) karnında asılı kala kalır ancak o zaman görevlerini yerine getirmenin gönül rahatlığıyla hayata veda etmiş olacaklardır.  Ne diyelim, işte sizde görüyorsunuz ya,  kendi arı neslinin devamına katkıda bulunma adına gerektiğinde canda feda edile biliniyormuş meğer. Onlar canlarını feda ede dursun bu arada dişi arı da malum bu durumdan istifadeyle yumurtlayacağının ilk işaretlerini vererekten yuvanın yeni kraliçesi olurken, zifaf uçuşunun akabinde bir şekilde hayatta kalmayı başaran erkek arılar ise Arı beyi eşliğinde evlerinin yolunu tutup yuvalarına dönmüş olurlar. Tabii yuvaya dönmek iyi hoşta, ancak yuvaya dönüş ortamı bir öncekinden çok farklı bir hal alacaktır. Öyle ki hayatta kalan erkek arılar dönüş sonrasında yuvalarında yeniden konakladıklarında bir köşede inzivaya çekilmiş konumda sanki hiçbir iş yapmayacakmışçasına asalakça bir hayat tarzı bir portre çizeceklerdir. Her ne olursa olsun biz yine de insafı elden bırakmayıp asalakça demek yerine daha temkinli bir dil kullanmakta fayda var. Dahası onların bu halleri ilk etapta bize asalakça bir hayat tarzı gibi gelse de aslında böylesi bir inzivaya çekiliş hali tedbir maksatlı bir uygulama olduğunu düşünmemiz icab eder. Öyle ya, hadi diyelim ki Kraliçe arı öldü, illa ki neslin devamı için atıl durumda kalan bu arıların hâlihazırda bir güç takviyesi olarak devreye sokulması an meselesi diyebiliriz. İşte biz bu gerçeği beşer idrakiyle sonradan fark etmiş olsak bile yine de yuva içerisinde onların bir köşeye çekilmiş halde oturduklarına tahammül edemeyen yuvanın aktif halde çalışan arıları meseleye bizim fark ettiğimiz şekliyle bakmayıp günü geldiğinde yeri geldiğinde tepelerine çöküp iğneleriyle öldürdükleri de bilinen bir gerçekliktir.     

            Hiç kuşkusuz petek arının evidir. Üstüne üstük öyle sıradan bir evde değildir,  tam aksine kimi arıların çeneleri vasıtasıyla bal mumundan altıgen şeklinde ördükleri şahika eser petek evidir bu. Düşünsenize ellerinde herhangi bir ölçüm aleti olmadığı halde bir bakıyorsun tüm dünyanın mimarlarına taş çıkartırcasına bal mumu salgılayaraktan altıgen mimari görünümlü petek ev inşa edebiliyorlar. Dışarıdan baktığında işin içine sanırsın ki usta insan eli girmiştir buraya, oysa kazın ayağı hiçte öyle değil.  Bu işin patentinin bizatihi arılara ait olduğu o kadar net kendini belli eder ki inşa ettikleri yuvaya dışarıdan su sızmasına yönelik her türlü önlemleri bile almayı ihmal etmediklerini görürüz. Derken önceden planlanmış böylesi ustaca yalıtımı sağlanan yuvanın izolasyonu sayesinde hem küf mantar üremesinin önüne geçilmiş olunur hem de yavrularının ölümüne meydan verilmemiş olunur. İşte arı gibi daha pek çok böceklerin gösterdikleri bu tip ustalık maharetleri sadece yuva yapımı veya ev inşaatı faaliyetleriyle sınırlı da değildir.  Zira daha pek çok maharet gerektiren örneklerin tümüne baktığımızda kendileri küçücük böcek türü canlı varlıklar olmalarına rağmen büyüklere taş çıkartırcasına boyundan büyük işlere damga vurduklarını görürüz. Nitekim gerek ipek böceklerinin koza yapımında gösterdikleri maharetler gerekse arıların bal yapımında gösterdikleri maharetler bunun en bariz tipik örneklerini teşkil eder. İşte bu nedenledir ki ipek böceği ve arı gibi böcek türü hayvanların küçücük kalıbına bakaraktan sakın ola ki onları hafife almayalım, zira o küçücük kalıbın içerisinde envaı türlü maharetlerin varlığı gizlidir. Hem hafife alsak ne yazar,  onlar bir şekilde eşrefi mahlûkat olarak yaratılmış tüm insanlığa kendi maharetlerini gösterircesine bir bakıyorsun altıgen prizma şeklinde inşa ettikleri peteğin her bölmesinin silindir şeklinde bir boşluk içerisinde son derece belli bir hesaba dayalı geometrik seçimin göstergesi diyebileceğimiz mükemmel şahika bir eser ortaya koyabiliyorlar. Gerçekten de işi hafife almayıp işin üzerine ciddiyetle eğildiğimizde neden bir başka geometrik şahika eser şeklinde değilde illa altıgen tercih nedenidir diye düşündüğümüzde,  belli ki çok sayıda bölmelerin oluşumu için kendilerine alan açmak ancak böylesi bir altıgen tarzı tasarımla mümkün olabileceği gerçeği ile yüzleşmiş oluruz. Keza ancak böylesi bir tasarımla en az yer kaybına müsait bir ortamın oluşabileceğini idrak etmiş oluruz. Dolayısıyla arı gibi küçücük böcekleri hafife almak yerine ortaya koydukları şahika eserlerine bakaraktan ders almak daha aklı başında bir tutum olacaktır. Kaldı ki Yüce Allah (c.c)  birçok Kur’an ayetlerinde beyan buyurduğu veçhiyle kullarından yerde ve gökte yarattığı küçük büyük her ne varsa tüm canlı cansız varlıklar üzerinde düşünüp ibret almamızı dilemektedir. Gerçekten de bu manada Yüce Allah (c.c) yaratılan varlıklar arasında arıları barınacakları donanım ve bal yapma kabiliyeti bakımdan yaratmakla hem biz aciz kullarının ufkunda kovan içerisinde nasıl bir geometrik işlemler yapıldığı hususunda düşünmeye sevk etmekte hem de yaratılış örneklerine tefekkür gözüyle baktığımızda yaratılış gayemize de ilham olmakta.  Tabii bu arada unutmayalım ki ibretlik dersler çıkarmamız gereken hususlarda işi sadece bal mumuyla yuvalarını yapan arılarla sınırlı tutmamalı,  malum ayağından bulundurduğu bal mumuyla yuvalarını yapan arılardan başka bize tabiatta ilham kaynağı ve örneklik teşkil edecek daha nice imar ustası arıların inşa faaliyetlerinden alacağımız ibretlik derslerde var elbet.  Öyle ki tabiat şartlarında ağaç ve taş kovuklarını yuva olarak kullanan yabanı arılar da olduğu gibi mekânlarını kum ve çamurdan inşa eden “tek taşlı” arıları da bu kapsamda düşünmemiz gerekir. Nitekim bu tür maharet sahibi özellikleri haiz yabani arılar yuvalarını ahşap liflerinden kurmakla kâğıt yapımının bitki liflerinden imal edileceği noktasında insanlığa ufuk açıp rehber olmuşlar bile.  Öyle ki bu noktada Jacob Christian Schaffer, yaptığı deneysel çalışmalara dayanak olarak gösterdiği yabani arıları ilk kâğıt üreten firmalar olarak tanımlamaktan kendini alamaz da. Merak bu ya,  o sırasıyla;

         -Önce arıların barınaklarında elde ettiği hamur kıvamı ham maddeleri ve arpa samanını parçalara ayırır,

        -Akabinde hazır hale getirdiği saman hamurunu paçavra hamuruyla karıştıraraktan elde ettiği mamulleri su ile kaynatır,

       -En nihayetinde kaynattığı mamulleri tokmak darbeleriyle kireç sütü içerisinde birkaç saat bekletip liflere ayırmak suretiyle kâğıt üretiminde kullanılabileceğinin mucitliğini cümle âleme göstermiş olur.

         Tabii arıların ilham kaynağı oldukları maharetler bitmedi, dahası var elbet.  Öyle ki; bir bakıyorsun bu söz konusu arılar kendilerine özgü özel ses sistemi donanımıyla donatılmaları sayesinde kovanını çok rahatlıkla bulma maharetini sergileyebiliyorlar. Böylece bütün gün çiçeklerden topladığı nektarları işleyerek insanlığa hem gıda ikram etmiş olurlar, hem de şifa kaynağı olurlar. Üstüne üstük tüm bu uğraşılar sadece kendi istifadeleri için değildir, üretilen balın yüzde biri bile tek bir arı için fazla gelebiliyor, geriye kalanı malum hem beslenmek hem de insanlığa şifa olsun babından bizlere sunulmuş olur. Bu yüzden tüm âlemi yoktan yaratan Yüce Allah'a ne kadar şükretsek azdır. Nasıl şükretmeyim ki, baksanıza Allah-u Teâlâ kimi arılara çiçekler üzerine konup nektarlarından faydalansın diye karnındaki iki mideden birini özel bir enzimle nektarı karıştıracak ve bal imal üretecek şekilde yaratmıştır. Hiç şüphe yoktur ki arıya bal üretme ilhamını kodlayanda Yüce Rabbimizdir.  Hele bir bal arısı düşünün ki kendisine hiçbir şey öğreten olmadığı halde ağaç ağaç,  yaprak yaprak, çiçek çiçek dolaşıp şifa kaynağı bal üretim işine koyulabiliyor.  Malumunuz nektar toplama görevini üstlenen arılar mesai sonrası zerre miskal hiç yolunu şaşırmaksızın yuvalarına kazasız belasız dönüş yapabildikleri gibi topladıkları nektarı kovanın içinde çalışan arıya nakledebilmekteler de. Petek görevlisi arı da gelen bu emaneti bal mumundan yapılmış peteğe aktarır, derken bal mumu petek dolana kadar bu döngü devam edip dururda. Tabii bunlar olması gereken faaliyetlerdir. Asıl bize bundan daha ilginç gelen husus arıların bilhassa mesai sonrasında kendilerini yolda haramilere kaptırmadan kovanlarını bulmakta son derece mahir kervan yolcusu olma özellikleridir. Doğrusu araştırmacılar bu noktada arıların gidiş ve dönüşlerinde yollarını şaşırmaksızın gün boyu önüne çıkan her bir cismi pusulasız bir şekilde çok rahatlıkla tespit edebilme kabiliyetlerini polarize ışık yardımıyla gözlerindeki yeşil alıcı hücrelerle algılamalarına bağlayarak yorumlarlar. Arılarda bir diğer dikkat çeken ayırıcı özellik ise dünyada ne kadar sayıda arı topluluğu varsa hepsinin de aynı ortak dille iletişim kuruyor olmalarıdır.  İşte bu noktada kullanılan bu ortak dilin adına vızıltı dili dersek yeridir. İyi ki de her bir kafadan ayrı ayrı ses çıkmıyor, aksi halde ortada çok büyük karmaşıklık bir durum söz konusu olacaktı. Hiç kuşkusuz aynı ortak vızıltı sesiyle tabiatta seyri âlem eylemek kendi aralarında ki iletişimde çok büyük kolaylıkları beraberinde getirmesi sayesinde vuku bulmakta. Hem nasıl ki dünyada dilleri ve renkleri ayrı olan Müslümanların minarelerde okunan ezanı kendi ana dillerinde değil de orijinal dilinde okunduğunda aynı ortak dilde buluşturup namaz için hiçbir sıkıntı çekmeksizin ortak iletişim parolası olmaya yetiyorsa, aynı şekilde arılarda da vızıltı dili ortak iletişim parolası olmaya ziyadesiyle yeter artar da. Zaten biz bu gerçeği söylesek de söylemesek de arıların hemen hepsi tek bir dil çatısı altında yekvücut olup çoktan birbirleriyle anlaşabileceği dünya ölçeğinde ortak arı diline dayalı birliktelik oluşturmuşlar bile. Derken bu ortak dil birlikteliği sayesinde kovanın girişinde adeta elçilik görevi yapan ya da nöbet tutan bir bekçi arı kovanının başında giriş ve çıkışlarda güvenli bir şekilde aynı ortak dili kullanaraktan vazifesini çok rahatlıkla yürütüyor durumda olabiliyor. İşte aynı ortak dili kullanmak avantajı bu ya, bir bakıyorsun herhangi bir tehlike anında arının tek bir vızıltı sesi çıkarmasıyla birlikte kovandaki diğer arı arkadaşlarını kendilerini savunmak için acil eylem planına geçiş yapabiliyorlar da. Hatta arıların günün ilk ışık saatlerinde bir bakıyorsun çalışma esnasında vızıldamaların tonunu daha da artırdıklarını görmekteyiz.  Bu arada unutmayalım ki arılar sadece peteklere bal yapmaz, buna ağaç kavukları, kayalıkların içi ve kuytu yerlerde dâhildir. Öyle ki bal yapmadan önce yuvanın her yerini polen, yani bal mumuyla sıvamayı da ihmal etmezler. Böylece bu arada sıvacılıkta da mahir olduklarını yaptıkları sıva yalıtımının gayet korunaklı bir şekilde ortaya koydukları izolasyon işlemlerinden de anlamış oluruz. 

         Evet, kulluk bilincinde olan müminlerin sabah ezanıyla yeni bir güne diriliş muştusu uyanışına geçmelerine vesile benzer bir hadiseyi her sabah görevli bir arının vızıldamasıyla koro halinde arıların işe koyuluşlarından da bu tip uyanışı görmek pekâlâ mümkün. Ki, kolonideki arılar arasındaki bu tip iletişim uyanışı arıların bizatihi kendi vücut dışına salgıladıkları feromon adı verilen kimyasal madde salgısıyla gerçekleşmektedir.  Düşünsenize koro halinde yuvalarından rastgele çıkış olmadığı gibi bu sıradan bir yola koyuluşta değildir. Tam aksine daha önceden gideceklerin yerlerin bile yön tayininin bile tespiti yapılaraktan yuvadan çıkış ve yola koyuluş planlamasının ta kendisi bir koyuluştur bu. Peki ya dönüş planı?  Hiç kuşkusuz gidişleri gibi dönüşleri de muhteşem planlamayla gerçekleşen bir dönüş projesi olur. Derken mesai sonrasında her bir arı görevlerini yerine getirmenin huzuruyla evin yolunu tutup yuvalarına döndüklerinde ilk iş kovandaki arkadaşlarına gittiklerin yerlerin adeta topoğrafık çalışmalarında edindiği bilgilerden tutunda çiçek çiçek topladıkları nektarların cinsine varana kadar hemen her bilgi paylaşımını vızıltı sesleri eşliğinde bir rapor halinde sunmak olur.  İşte bu bilgi paylaşımı sayesinde nöbeti devr alan diğer arılarda ertesi günü vızıldayaraktan yola koyulduklarında tarif edilen yerlere uçuşmuş olurlar. Tabiî ki arıların planlı ve programlı bir şekilde ortaya koydukları sadece nektar toplamak ya da bal yapmaktan ibaret faaliyetlerle sınırlı değil, çok daha nice sırlarına vakıf olamadığımız ve daha nice bilmediğimiz programlı faaliyetleri de vardır elbet.  Her ne kadar arı ve bal mucizesinin sırrı tam olarak çözülmüş olsa da sonuçta hani halk arasında “Aslan yattığı yerden belli olur” şeklinde sıkça dillendirdiğimiz atasözümüz, tamda bu noktada arıların daha ne gibi faaliyetlerde bulunabileceklerinin ipuçlarını akıllara düşürmeye ziyadesiyle yeter artar da.  Nitekim arıların kendi çabalarıyla yaptıkları mekânları en ufak hata payı bile bulamayacağımız bir şekilde, yani mesken tutacakları yuvalarını geometri kurallara en uygun bir şekilde inşa etmeleri gerçekten de “aslan yattığı yerden belli olur” atasözünün tam da en bariz göstergedir.  Hele birde bu göstergenin haricinde arıların inşa ettikleri peteklere trene bakar gibi bakmak şekliyle değil de araştırmacı gözüyle bakmaya çalıştığımızda sırlarına vakıf olmanın ötesinde büyük bir gıptayla hayretler içerisinde adeta kendimizden geçip kala kalacağımız muhakkak. Örnek mi? Mesela en basitinden işçi arıların bir durumuna bakıyorsun çiftleşme kapasitesi olan arıların peteklerinde rahatlıkla üremeleri için inşaat mühendislerine taş çıkartacak derecede değişik boyutlarda odacıklar inşa etmekte son derece hüner sahibi oldukları gözlerden kaçmaz da. Düşünsenize daha doğmamış işçi arılar için küçük odacıklar, erkek arılar içinde büyük odacıklar inşa etmeyi ihmal etmeyecek kadar işin erbabı oldukları her hallerinden kendini belli ederde zaten. Kelimenin tam anlamıyla  “daha doğmamış bebeğe don biçmek”  tarzında diyebileceğimiz bir ön görünün ve titizliğin neticesinde ortaya çıkan bir inşa faaliyetinin adı bir mucizedir bu.   

          Peki, bu titizlik sadece doğacak olan arılara özgü bir hassasiyet mi? Hiç kuşkusuz bu hassasiyet kendilerini ve yuvayı idare edecek olan Kraliçe arı için daha üst doruktadır. Bikere adı üzerinde arı beyi (Kraliçe arı),  elbette ki yuvanın idaresini üstlenecek olan Kraliçe arı için hem ona hassaten özene bezene oda inşa edilmesini gerektirir hem de dişi larvalar içerisinden seçilecek olan kraliçe arının önemine binaen dişi arıların bakımlarının da tükürük bezlerince salgılanan arı sütünden beslenmelerini.

         İşte arıların böylesi bir titizlik içerisinde adeta imece usulü tüm hazırlıkların garantici bir tutum içerisine girerekten işlerini hal yoluna koymaları mucizevi kayda değer bir hadisedir.  Ki, işlerini hal yoluna koymaya mecburlar da. Çünkü arı sütüyle beslenen dişi larvalardan (yavruların)  bir kısmının ilerisinde arı beyi olma ihtimali vardır. Öyle ya, madem bu ihtimal göz ardı edilemeyecek derecede hassasiyet gerektiriyor, o halde bu durumda dişi larvaların özel muameleye tabi tutularaktan arı sütüyle beslenmeleri son derece gayet tabii bir tutumdur. Nitekim bu bilinç doğrultusunda Kraliçe arı için şanına layık çok odanın inşasında en ufak ihmalkârlığa yer verilmez de. Böylece arıların annesi olarak seçilip yetişmiş olan Kraliçe arı  da kendisine gösterilen bu ihtimam karşısında bir yandan döllenmemiş yumurtalarını erkek arılar için ayrılan odaya (petek gözüne)  bırakırken diğer yandan da döllenmiş yumurtaları doğacak olan işçi arılar ve müstakbel kraliçe adaylar için ayrılmış odalara bırakaraktan sorumluluğunu gereğini yerine getirmiş olur. 

          Aslında arıların imece usulü çalışaraktan ortaya koydukları ilerisine yönelik hazırlıklı olunuz türünden yaptıkları inşa faaliyetlerinden çıkarmamız gereken ders şudur ki, biz aciz kullarında yaratılış gayemiz doğrultusunda hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışacak bir şekilde her an hazırlıklı olmamız gerektiğidir. Hem nasıl hazırlıklı olmayalım ki?  Baksanıza arılar küçücük ten kafes içerisinde Yüce Allah’ın kendilerine yüklediği yaradılış kodları doğrultusunda dağ taş bayır ova demeden cansiperane bir şekilde vazifelerini yerine getirirken, bizim haydi haydi cümle mahlûkat içerisinde eşrefi mahlûkat ilan edilmiş kullar olarak daha çok çalışıp yaratılış gayemizin gereğini yerine getirmemiz icab eder. Nitekim bu manada Kur’an’da geçen arı ve bal mucizesi biz aciz kullara örnek gösterilerekten kulluk vazifemizi  “fikir, zikir ve şükür”  üçlü sacayağı üzerine inşa etmemiz gerektiğinin doğrudan mesajı verilir de. Madem öyle, verilen bu mesajdan hareketle arı olup vızıldayalım ki biiznillah  “fikir, zikir ve şükür”  balı gönlümüze ve ruhumuza sirayet etmiş olsun.

        Bakınız, Allah Teâlâ “Rabbin bal arısına: dağlardan, ağaçlardan ve hazırlanmış kovanlardan yuva edin, sonra her çeşit üründen(meyve ve çiçek) ye, sonrada Rabbinin işlemesi için gösterdiği yollardan yürü diye öğretti(ilham etti). Karınlarından insanlara şifa olan çeşitli renklerde bal (şerbet) çıkar. İşte bunda da düşünenler için ibret vardır” (Nahl 68–69)  diye beyan buyurmakla balın esrarını gözler önüne seriyor.  Ayet-i celilenin mana ve ruhundan anlaşılan o ki; bal hem besin, hem de doğal bir ilaç deposudur. Bal o kadar şifa kaynağıdır ki arılar dışkılarını bile baldan uzak alanlarda yapmaktalar.

       Bal aynı zamanda şekerler bakımdan %79 kadarı zengin besin kaynağı olup yüzde yirmiye yakın dilimlerini de madensel tuzlar, azotlu maddeler, B kompleksi vitaminler, C vitamini ve A vitamini gibi içerikler oluşturur. Zaten balın içeriği bu denli zengin maddeler içermesiydi adından asla şifa deposu olarak söz edilemezdi. Öyle ya,  mesela iskorbüt hastalığına (C vitamini eksikliği) yakalanmış bir şahıs bir bakıyorsun şifa kaynağı bal sayesinde derdine deva bulabiliyor. Hakeza şifa kaynağı balı karabiberle karıştırıldığında kronik bahar nezlesine iyi geldiği bilinen bir gerçekliktir. Yine bir bakıyorsun ameliyat sonrası cerrahi yaraların kısa zamanda kapanmasında doğal merhem olabiliyor.

          Bu arada arım balım peteğim gözüyle baktığımız arıya birde metafizik boyut bir gözle baktığımızda tıpkı bülbülün güle meftun olduğu gibi arının da çiçeğe meftun olduğunu görürüz. Nitekim her haliyle meftun hale bürünmüş canlılara şöyle bir bakıyorsun o meftunluk (gönül vermişlik)  hali örümceğe ağ yaptırırken, ipek böceğine koza ördürmekte, arıya da bal yaptırmakta. Hele canlılar arasında bilhassa arılar vızıldayaraktan aşklarını ilan ede dursunlar, bizlerde bu arada arıların bu meftunluk ilanı aşkları karşısında;

               “Arım balım peteğim

                Gülüm dalım çiçeğim

                Bilsem ki öleceğim

                Yine seni seveceğim”  nağmeleriyle candan tebrik edip tüm bu olan bitenlerden ders çıkararak aşkla şevkle madden ve manen çalışıp arı gibi vızıldamak gerekir.  

                 Vesselam.
 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/arim-balim-petegim-5573-kose-yazisi

19 Şubat 2022 Cumartesi

KIVRIM KIVRIM AKAN SULARDADIR BEREKET

                              KIVRIM KIVRIM AKAN SULARDADIR BEREKET

         SELİM GÜRBÜZER

        Belli ki ilk hayatın sudan başladığını unutalı yıllar olmuş.  Bu yüzden olsa gerek ısrarla  ‘Tuna nehri akmam’ diyor.  Her ne kadar bu kahramanlık marşımızın dizeleri savaşta yaşananlar için söylense de hem niye aksın ki. Çünkü tüm akan suların ab-ı hayat bereket olduğunu unuttuğumuz gibi Tuna’yı da unutmuşuz maalesef.  Baksanıza o meşhur Tuna nehrimiz şimdilerde mas maviliğini yitirmiş durumda da. Yetmedi çevre kirliliği akarsuları da derinden vurmuş gözüküyor. Hakeza Ren nehri de muzdarıp durumda. Öyle ki Avrupalılar bu nehre artık ‘Avrupa kanalizasyonu’ demekteler bile. Neyse ki kirletilen sular yine de bir şekilde çevre kirliliğine meydan okurcasına kendi su döngü deveranını işletip tekrar kullanılır hale gelebiliyor. Zira gerek insanların kullandığı sulardan arta kalanlar, gerek bitkilerin terleme yoluyla (transpiration)  tabiata bıraktıkları damlacıklar, gerek hayvanlardan terleme (perspiration) yoluyla ayrışan su damlacıkları, gerekse nehir, göl ve denizlerde buharlaşmayla açığa çıkan suyun atmosferde toplanmasının akabinde  (Evapo-transpiration)  üzerimize tekrardan rahmet yağmuru şeklinde yeryüzüne bereketli ve temizlenmiş halde dönebiliyor. Yani bu demektir ki yeryüzüne düşen yağışın 1/3’ü kadarı akarsular vasıtasıyla yeniden denizlere aktarılmak suretiyle deveran tamamlanmakta. Nitekim su sirkülasyonu  (deveranı) süreci içerisinde uzmanların bildirdikleri tahmini verilere bir bakıyorsun döngü içerisine giren sular nehirlerde haftada bir yenilenirken,  göllerde 10 ila 100 yıl arasında bir kez yenilenmekte olduğu, denizlerde ise 3600 yılda bir tazelenip yenilendiğini görüyoruz. Anlaşılan o ki,  bu söz konusu su döngüsü sayesinde tüketilen su miktarı deveranını tamamladığında eksik olanda tamamlanıp bereketlenmekteyiz.  Ve dahi temizlenmekteyiz de. Zaten bu su döngüsünün yaratılışından bu güne devri daim eylemeseydi atmosferden yeryüzüne inen yağmur sularının yerin alt katmanlarında kala kalıp artık bu noktadan sonra su döngüsünden ve su bereketinden bahsetmek mümkün olmayacaktı. Bir başka ifadeyle yağan yağmur suları ve kar suları yerin alt katmanlarında döngü dışında konumlanacağından kayıp sudan bahsetmiş olacaktık. Hakeza tabiatta su döngüsü deveran eylemeseydi yediğimiz gıdalarında bir anlamı kalmayıp her yediğimiz kuru gıdaları susuzluktan sindiremeyecektik. Hele biyoloji derslerinde öğrendiğimiz kadarıyla vücudumuzun %73’ünün su olduğunu hesaba kattığımızda vücudumuz için elzem olan su döngüsünün ne denli önemli bir ab-ı hayat ve bereket kaynağı olduğu kendiliğinden ortaya çıkmış olur.

            Evet,  gerçekten de öyle anlaşılıyor ki, suyun paha biçilmez bir nimet olmanın ötesinde çok büyük bereket kaynağıdır da.  Madem öyle,  suyu canlı cansız mahlûkat için ab-ı hayat kılan Yüce Allah’a yaradılış gayemizin gereği çokça şükretmemiz gerekir. Hem nasıl şükretmeyelim ki, hele şu suyun akışına ve güzelliğine bak ki ağaçların ve bitkilerin gövdesine ve tepelerine yükselerekten akıp hayat kaynağı olduğu gibi yatağında kıvrım kıvrım dağ bayır şehir demeden aşağılara doğru nehirler gibi süzülerekten su üstü ve su altında ki canlılara da ab-ı hayat bereket olmakta. Hazır aşağıya doğru akan akarsu gerçeğinden bahsetmişken birde alışılmışın dışında bir başka istisnai bir nehir akıntı gerçeği daha vardır ki, onu da bakın İbn Battûta Seyahatnamesinde nasıl dile getiriyor kendi anlatımından bir izleyip görelim:

        -“Nil diğer nehirlerin aksine güneyden kuzeye doğru akar; aşırı sıcaklarda öbür ırmakların suyu azalıp kururken Nil’in suyu çoğalır. Ama diğerlerinin suyu taştığı sırada Nil’inki eksilir; Nil’in ilginç özelliklerinden biridir bu. Sind nehri de böyle. Nil sularının kabarmaya başlaması “Haziran”dadır ki buna “Yunya”  ayı denilir. Suyun yüksekliği 16 arşını bulunca sultanın haracı tamamdır! Bir arşın daha yükselirse o sene bolluk bereket olur. 18 arşına çıktığı takdirde ekili alanlara zarar verir, veba getirir. 16 arşından bir eksik olsa sultanın gelirinde azalma olur. İki eksik olduğu zaman halk yağmur duasına çıkar. Korkunç kayıptır bu.”  (Bkz. İbn Battûta Seyahatnamesi, Çeviren A. Sait Aykut, Yapı Kredi Yayınları, sayfa 49, 5. Baskı 2016)

            Ayrıca İbn Battûta’nın göz yanılması olarak seyahatnamesinde belirttiği Halep şehrin dışında Hama’dan geçen Âsî nehri vardır ki uzaktan bakan, suyun aşağıdan yukarıya aktığını zannedermiş, oysaki normal akışında akan bir nehirdir.  İşte Seyahatnamede geçen ifadelerden de anlaşıldığı üzere sadece Nil’in kendine özgü bir akışkanlık yönü söz konusudur. Malum Nil’in haricinde bir diğer dünya sathında yatağından aşağılara doğru boylu boyunca kıvrım kıvrım akan nehirlerin genel karakteristik özelliklerine baktığımızda ise her bir akarsuyun doğduğu kaynağından döküldüğü yere kadar olan kısmı arasında ekolojik bakımdan beraberinde getirdiği geniş imkanlar ve geniş flora ve fauna zenginliği,  geniş su yelpazeliyi, çokça lezzetliyi ve çeşitliliği söz konusudur.  Ve bu söz konusu lezzetliyi ve çeşitliliği kaynak form ve akarsu form başlıkları altında şöyle özetleyebiliriz de:

        Kaynak formlar:

        Kaynak formlar ekolojik bakımdan oldukça yeknasak olan ortamları teşkil ederler.  Hiç şüphe yoktur ki çöllerin kavurucu sıcaklıklarında akrepler ve örümceklere rızk veren Yüce Allah (c.c),  elbette ki kaynak su formlarında yer alan canlılara da hayatlarını idame ettirecek şekilde lezzet kokan yosun tutan ortamı yaratıp rahman ve rahim sıfatıyla rızıklandırmayı esirgemeyecektir. Karada olduğu gibi kaynak suların da kendine özgü hayat şartları mevcuttur. Genellikle kaynak su formlarının ortam sıcaklığı bu tip yerlerde canlıların yaşayabileceği derecelerde sabit tutturulup, buralarda hem çevre etkilerine karşı son derece hassas ve çok dar bir tolerans gösteren özellikteki stenoik türler hem de çevre ve başkaca faktörler karşısında etkilenmeksizin geniş tolerans kabiliyeti gösteren Eoirik türler de yaşayabilir durumdalardır.  Bu arada ortam sıcaklığı soğuk su kaynak formlarında bitkilerin durumu nedir ne değildir diye baktığımızda buralarda ancak sadece birkaç alg ve yosun türlerinin yetişebildiği, pek doğru dürüst bitki türüne rastlayamayacağımızı gözlemlemiş oluruz.  Hayvan faunası bakımdan ise bazı bölgelerin kaynak su formlarına bakıldığında platyhelminthes türleri (planaria, alpina), Amphipod türleri (Gammarus sp),  İsopoda potter türleri  (aselus) ve bazı böcek larvalarının su kaynak formalarının bereketinden istifadeyle hayatlarını çok rahatlıkla idame ettiklerini görürüz. Sıcak su ihtiva eden kaynak formlarda ise bazı termofil mikroorganizma türlerine rastlandığı gözlemlenmiştir.  İlginçtir Yeni Zelanda’da Allah’ın bahşettiği büyük bir bereket kaynağı nimete bakın ki akarsu yataklarında adeta kaynar sıcak akmakta. Bu yüzden bu ülkede yaşayanlar pek sıcak su sıkıntısı çekmezler de. Fakat her nimetin bir de külfeti var derler ya, aynen onun gibi Yeni Zelanda’da sık sık depremlerin olması gözden kaçmamaktadır. Belli ki kaynar sularla ısınmış toprağın yapısında tetikleyici rol oynayıp sarsıntılara sebep olmaktadır. 

      Akarsu formlar:

      Şu bir gerçek akarsu formlarını akış hızına, genişliğine ve yatak şekline göre birkaç zonda inceleyerek ancak o zaman bir takım özelliklerini ortaya koymak mümkün olabiliyor.    Nitekim çevreyle ilgili yönden bir akarsu zonu incelenmeye alındığında hangi balık türü daha baskın bir şekilde içeriyorsa o akarsu formu bu durumda ihtiva ettiği bir balık türü ile özellik kazanıp karakterize edilir. Madem kucağında büyüttüğü balık türü ile özellik kazanıyorlar, o halde bilim adamlarınca karakterize edilen akarsu formlarından bir kaçının özelliklerine bakalım nedir ne değildir bir görmüş olalım:

      Alabalık zonu

      Adından da anlaşıldığı üzere alabalıkların bilhassa nehirlerin üst kısımları ve şelalelerde daha baskın halde yaşadıkları bir tür akarsu formlarına ait zonun adıdır bu. Bu zonda alabalıkların en uygun şartlarda hayatlarını idame ettikleri gözlemlenmiştir. Dolayısıyla bu zonda bulunan balıkların her daim baskın formda olmaları için barındıkları akarsuyun mutlaka temiz ve serin olması lazım gelir. Nitekim bu bilinçte olan alabalık üreticiler akarsuların aşağıya doğru akışı esnasında alabalıkların tükettikleri oksijenin telafisi için akarsu kenarlarında kordon boyu dizili ağaçlarla donatılmasını arzu ederler. Balıkçılarda gayet çok iyi biliyorlar ki ağaçlandırma yapılmadığı zaman oksijensizlikten alabalık neslinin tükenmesi kaçınılmaz olacaktır.

           Evet, yukarıda da belirttiğimiz üzere akarsular normal şartlarda aşağılara doğru kıvrım kıvrım akaraktan yol alırlar hep. Ancak bu arada unutmayalım ki alabalıklarda sanki koynunda yaşadığı akarsuyu üzmemek adına ya da akış insicamını bozmamak adına olsa gerek akarsuyun akış koridorunun tam aksine tek yönlü istikametinde yüzme eğilimi gösterirler. Hakeza bu tip akarsu zonlarının daha genel anlamda yapısına baktığımızda şu özelliklerle de karşılaşırız:

      -Bu tip zona sahip akarsular çok hızlı akışkan halde hareketli olmaları hasebiyle oksijen bakımdan da zengin oldukları gözlemlenmiştir.

     -Bu tip akarsu zonlarında plankton yoktur, fakat zeminde hem fauna (hayvan toplulukları)  hem de bitki florası mevcuttur.

      -Yine bu tip akarsu zonlarında ki taşlar üzerinde cycliophora (yeşil algler), lemanea (kırmızı algler), yosunlar,  porifera ve bryozoa türlerinin de var oldukları gözlemlenmiştir. Zemin kısımlarında ise hayvan türlerinden tricladida ve mollusca (yumuşakçalar) türlerine rastlanmıştır.

      -Bu tip zonların başlıca öteki türleri efemerler, plecoptera ve birkaç diphtherie türünden meydana gelmiştir.

       -Balıklar bu tip zonda transversal olarak yassılaşmış olduklarından yüzmeleri kolaylaşmış haldedirler.

      Somon Balığı (Thymallus thymallus) zonu

     Alabalıkgiller ailesinden Somon balıkları göç ettikleri denizlerde yıllarca gurbet hayatı yaşadıktan sonra yol güzergâhlarını şaşırmaksızın doğdukları nehre yeniden dönüş yapabiliyorlar. Düşünebiliyor musunuz yıllar sonra yolunu şaşırmadan asli vatanlarına kavuşması mucizevî olayın ta kendisi bir hadise dersek yeridir. Bu balığın zonu özellikle kuzey memleketlerinde alabalığın bulunduğu zondan sonra gelir. Genellikle nehirlerin genişlediği,  zeminin kum ve çakıllarla örtülü olduğu bölgelere denk gelirler. Bazı bölgelerde ise Thymallus’un yerini Telestes sofia alır. Hatta Leuciscus rutilus’ta bu zonda yerleşmiştir diyebiliriz.

      Tekir balığı(Barbun), Bıyıklı balık(Barbus barbus) ve Karaburun balığı(Chondrostoma nasus) zonu

       Bu zon daha çok nehirlerin durgun kısımlarında görülen ve bitki bakımdan oldukça zengin bir zondur. Zira zemin çamurunda molluscalardan Unio pictorum, Anodonta Sp. genusu türleri ile Oligochaeta ve Chironomi türler bulunur. Aynı zamanda bu zon plankton bakımdan da zengindir.

         Bu zonlardan başka akarsu yataklarının çamurları içerisine karışmış daha nice bilmediğimiz hayat kaynağı ve bereket türlerde vardır elbet. Nitekim yılan balığı denen zarganalar yavrularını beslemek üzere akarsu kumlarına gömmektedirler. Peki, gömülen bu yavru hayvanlar nasıl besleniyorlar derseniz, Yüce Allah (c.c)  elbette ki rızkını yatağında halk edip hayatını da ona göre rahmetiyle idame ettirecektir.  Şöyle ki;  su içerisinde çamurlar içerisine karışmış besinler ilahi güç tarafından ağızlarına filtre edilmek suretiyle ağızlarına verilerekten rızıklanmaktalar. Hatta böylesi rızıklanma süreci yavru balığın 1 (bir) yaşını doldurana dek sürüp akabinde yılan balığı yavrusu gömülü kumlardan başını çıkartır da. Ve başını çıkarma vakti geldiğinde yavru balıklar gözlerini pırıl pırıl bir dünyaya açtıklarında doğdukları sulardan daha başka su yataklarına yelken açmak için koyulacaklardır. Böylece açıldıkları değişik türden su yataklarından mesela göl ve nehirlerde olgunluk yaşlarında yavruladıklarında ömürlerini tamamlayıp hayata veda edeceklerdir. Aslında buna hayata veda demek yerine misyonunu tamamlamanın öyküsü bir ayrılış demek daha doğru yaklaşım olur.  Öyle ya burada önemli olan misyonunun tamamladıktan sonra nöbet değişimini gerçekleştirebilmek çok mühimdir. Kaldı ki böylesi bir hayat döngüsü yılan balıklara özgü bir durum olup bu sayede doğduğu sulardan göç ettiği sulara dek geçen sürede ahır ömrünü suyun her bir katresine bereketlilik kazandırmış olur da.  

           Hazır yılan balıklardan söz etmişken bu arada yılan balıkların nezdinde tüm balıkların yaşadıkları ortamlara baktığımızda balıklar sadece akarsu yataklarında değil dünyadaki okyanus ve denizlerin engin sularında yaşayan omurgalı canlılar olarakta dikkatleri üzerlerine çekmekteler.  Hem nasıl dikkat çekmesinler ki, baksanıza şu ana kadar bilim dünyasının 30 bin olarak tespit ettiği balık türlerinin hemen hepsi her mevsimde protein ve vitamin bakımdan hem sofralarımıza hem de su florasına bereket katan canlılar olarak adlarından söz ettirmekteler. Bu yüzden Rabbü’l âlemin; “Denizi-ondan taze bir et yemeniz, ondan giyeceğiniz (kullanacağınız) zineti çıkarmanız için- hizmetinize ram eden O’dur. Gemilerin orada -suları- yararak gittiklerini görüyorsun ki - bu sırf Allah-u Teâlâ’nın lütfu kereminden nasip aramanız ve -O’na- şükretmeniz içindir” (Nahl,14) diye beyan buyurmaktadır.

           Bu arada unutmayalım ki,  Yüce Allah (c.c)  balıkları karada yaşayan canlılardan çok farklı özelliklerde yaratmıştır. Farklılığının en belirgin nişaneleri yaşadıkları ortamlarının su yatakları olmasıdır. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah (c.c)  vücut azalarını karada yaşayan canlılardan farklı işlev üzere halk etmiştir.  Nitekim balıkların vücut organlarına bir bakıyoruz karada yaşayan canlılara has yürümesi ve hareket etmeleri için verilen el, ayak, kol bacak organları yerine onlara da yüzgeç kanatlar verilmiş,  yine karadakilerin solumaları için verilen akciğer organı yerine onlara da yaşadığı mekânlara uygun solungaçlar verilmiştir.  İşte sizde görüyorsunuz balıkların karadaki canlılardan farklı işlev özelliklere haiz vücut donanımlarıyla yaratılmış olmalarının nedeni gayet net açık ortada,  hiç kuşkusuz yaşadıkları sularda hem rahatça yüzsünler hem de nefes alabilsinler diye böyle yaratılmışlardır. İlginçtir balıkların üremesi için de suda kuluçkaya yatmak imkânsız olsa gerek ki;  Rabbü’l âlemin üreme esnasında dişi balıklar yumurtalarını suya bırakacak şekilde donatırken, erkek balıkları da bırakılan yumurtalar üzerine spermlerini bırakacak bir donanım üzerine yaratmıştır. Hatta üremelerine yönelik harikulade donanımla donatıldıkları şundan besbellidir ki erkek balıklar üzerine düşen görevi kat be kat yerine getirmenin ötesinde bir bakıyorsun dişi balığın yumurtlaması için yuva hazırlığına koyulmayı ihmal etmez de. Böylece yapılan tüm hazırlıklar eşliğinde erkek balıkların spermlerinin bırakmasının akabinde yumurtalar döllenir de.  

            Her neyse kıvrım kıvrım akan sulardaki bereketi yine İbn Battuta’nın seyahatnamesinin sayfalarını çevirerekten Nil nehrinin nezdinde tüm nehirlerin hem manen hem de bereket kaynağı olduklarına dair makale başlığımızda yerini bulan  “Kıvrım kıvrım akan sulardadır bereket” konumuzu özetle şöylede bağlayabiliriz pekâlâ:

          -“Nil nehri güzelliği, suyunun lezzeti, geniş bir alana yayılışı ve sağladığı büyük imkânlar sebebiyle dünya nehirlerinin hepsinden üstündür. Kıyılarında art arda uzayıp giden şehir ve köyler, bayındırlık açısından eşsizdir. Kıyıları Nil kadar ekili, dikili ve mamur başka bir ırmak yok dünyada! Deniz diye adlandırılmış başka akarsu da yok. Hak Teâlâ Yüce Kur’an’ında Nil’i “Yemm” diye anıyor;

      “Musa için korkarsan, at onu denize!” diye buyuruyor. “Yemm” eski dilde deniz demektir. Sağlam hadislerde bildirilmiştir ki Allah elçisi İsrâ gecesinde Sidretü’l Müntehâ adı verilen ağaca varınca kökünden dört nehrin fışkırdığını, bunların ikisinin içeride, ikisinin dışarda bulunduğunu gördü. Cebrail’e bu nehirleri sordu. Allah’ın selamı üzerine olsun, Melek Cebrail: “İçerde olanlar cennettedir, dışarda olanlar ise Nil ile Fırat’tır” cevabını vermiştir. Aynı şekilde Nil, Fırat, Seyhun ve Ceyhun’un cennet nehirlerinden olduğuna dair hadisler vardır.  Nil dünyanın beş büyük nehrinden biridir. Topluca şöyle sıralayabiliriz: Nil, Dicle, Seyhun ve Ceyhun. Bunun eşi olan beş nehri de şöyle sayalım: Birincisi Pencâb denilen Sind nehridir. Diğeri Kenk (: Ganj) adı verilen Hind nehridir. Hind halkı bu nehri ziyaret eder, ölülerini yaktıktan sonra külünü bu nehre bırakırlar. Kenk’in cennetten çıktığını iddia ederler! Bir diğer nehirde yine Hind’de bulunan Cûn (: Cumna; Yumna) nehridir. Kafcak bozkırında (: Deşt-i Kıpçak) akan İtil nehri de çok büyüktür ve kenarında Saray şehri vardır. Ayrıca Hıtâ arazisi denilen Kuzey Çin’de Sarû Irmak var. Bu nehrin kıyısında Hânbâlık (: Pekin) şehri kurulu. Sarû Irmak oradan Hansa şehrine, ardından Çin’deki Zeytûn bölgesine iner. Nil Mısır’dan (: Kahire’den) geçtikten sonra üç kola ayrılır. Ya, kış bu kollardan gemisiz geçmek mümkün değildir. Her beldenin Nil’e bağlanan yan kolları arkları vardır. Ark tutakları açılınca ekili alanlar koşar Nil. (Bkz. a.g.e. sayfa 49, 5. Baskı 2016)

            Dımaşk’ betimlemek konusunda Seyyah İbn Cübeyr’i kimse aşamamıştır, şöyle diyor: “Dimaşk doğunun cenneti, hatta ışığın doğduğu yerdir. Araştırma amacıyla ziyaret ettiğimiz İslam ülkelerinin yüzüğü, fethettiğimiz şehirlerin gelinidir. Hoş kokulu bitkilerin çiçekleriyle süslenmiş, ipek elbiseler giyen bahçelerin içinde altın gibi ışımıştır. Son derece değerli bir yer olmakla zaten nasibini almıştır güzellikten. Ve düğün tahtına kurulan dilber gibi bezenmiştir. Mesih’in ve annesinin sığındığı o yerleşime elverişli, sulak Rabve tepesi de bu şehrin bir parçasıdır. Bu yüzden yüceltilmiştir. O tepenin gölgesi çok uzun, suyu durmaksızın akan cennet nehridir. Buranın ırmakları ve arkları alaca yılanın dalgalanması gibi her yana yayılır. Bostanlarının meltemi insana hayat verir. Bu şehir, seyredenlere tüm güzelliği ile görünüp sanki şöyle der:

         “Zarafetin konuk olduğu ve öğle uykusuna yattığı yere geliniz” Toprağı suya kanmış, neredeyse özlemiştir kuraklığı. Pek sert olan kayaları dile gelir de sana şöyle der:

         “Vur ayağını yere! Burada hem yıkanacak, hem de içilecek buz gibi soğuk ve leziz su var!” (Bkz. a.g.e. sayfa 94, 5. Baskı 2016)

           Ne diyelim, işte görüyorsunuz ünlü seyyahlarımız nede güzel dile getirmişler suların akışını, güzelliğini.  Madem öyle, bu durumda bize ancak Allah (c.c)  onları su gibi aziz eylesin demek düşer.

                 Velhasıl-ı kelam;  kıvrım kıvrım yatağından ötelere akan akarsularımız Yüce Allah’ın kullarına bahşettiği bir ikramıdır. Tabii kıymet bilene.         

                 Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/kivrim-kivrim-akan-sulardadir-bereket-5554-kose-yazisi

12 Şubat 2022 Cumartesi

TOPRAK ANA

          

                                                      TOPRAK ANA

           SELİM GÜRBÜZER

          Toprağın doğurganlığı hakkında birçok edebiyatçı ona atfen toprak ana demekten kendini alamamıştır. Baksanıza hem karada hem su da hemen hemen her yerde toprağın doğurganlığıyla yüzleşiriz. Bu yüzden her cins toprağa ‘Toprak ana’ deriz hep. İşte ana yüreği bu ya,   en nihayetinde gideceğimiz yer kara toprağın bağrı olacaktır. Düşünsenize çiftçiler hayatları boyunca toprakla hep haşır neşir olduklarından tıpkı toprak gibi yürekleri buram buram sevgi tohumu kokmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, toprak ana bizim olan topraklarda gerek kültürel harcımız bakımından gerekse şehit kanlarıyla sulanıp vatan addedilmesi bakımdan kıymet değer bir anamızdır. Hiç kuşkusuz toprak anayı kültürel ve şehit kanları yönüyle yâd etmek yetmez,  bilimsel yönüyle de yâd etmek gerekir.  Bu yönüyle yâd ettiğimizde bilim dünyasında gerek toprağın fiziki, kimyasal, biyolojik ve jeolojik bakımdan gerekse toprak çeşitliği bakımdan pek çok anlam karşılığının olduğunu görürüz. Madem öyle,   daha ne duruyoruz bir bakalım her toprak cinsi anamızın bilim dünyasında karşılığı neymiş bir görmeye çalışalım.

        Tuzlu topraklar

        Bakınız; Yaşar Kemal Toros dağlarının eteklerinden Akdeniz kıyılarına doğru yol alırken kaleme aldığı bir romanında buram buram deniz ve tuz kokan toprakları şöyle tasvir eder: “Toros dağlarının etekleri ta Akdeniz’den başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdeniz’in üstünde daima, top top ak bulutlar salınır.  Bu kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurova’nın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık!”          

       Evet, bizim coğrafyamızda et gibi killi topraklardan tutunda kumlu, humuslu ve buram buram tuz kokan topraklarımıza birde toprak analizi yönünden baktığımızda bir başka manzarayla karşılaşırız elbet. Nasıl mı? Mesela Türkiye’nin değişik bölgelerinde denk geldiğimiz NaCl2 (Sodyum klor), NaSO4 (Sodyum sülfat), CaCl2 (Kalsiyum klor)  ve MgCl2 (Magnezyum klor)  gibi suda eriyen tuzların toprağın üst tabakalarına doğru birikip humus kısmının çökmesiyle tuzlu toprak manzaralarının oluştuğunu görürüz.  Tabii ülkemizde tuzlu topraklardan başka daha pek çok toprak analarımızın varlığını da yüreğimizde taşırız. İşte yüreğimizde varlığını hissettiğimiz bu söz konusu tuz kokan toprak katmanların oluşumunda bilhassa A horizonun, alt A1 katmanının analizleri uzmanlara tarafından yapıldığında organik bakımdan zengin humus toprağının siyahımsı renkli olduğunu müşahede etmiş oluruz.   Hakeza toprak analistlerinin A2 horizon formuna geçişte ki toprağın analizini yaptıklarında, yani onların şahitliğinde bu kez siyahımsı bu humus katmanının yıkanaraktan renginin git gide açılıverir hale büründüğünü müşahede etmiş oluruz.  İşi daha da ileri boyutlara taşıyan toprak analistleri A2 katmanının altındaki C horizonun humus toprağının analizini yaptıklarında yine onların şahitliğinde bu söz konusu horizonun jips borular halinde katmanlaştığını müşahede ederiz. Derken bir dizi toprak katmanlarının alt tabanına süzülerekten birikmiş tuzlu suların etkisiyle güçte olsa erimeye yüz tutan jipsin çökmesiyle birlikte tuzlu toprağın oluşumu gerçekleşmiş olur. Ancak şu da var ki toprak katmanlarında süzülerekten biriken tuz birikimleri bir bakıyorsun yağışlı mevsimlerde yağmur sularının etkisiyle çok kolayca eriyebilen bir tuz tabakası halinde karşımıza çıkabiliyor. Ki;  böylesi aşamalardan geçerekten toprağın derinliklerinde süzülmek suretiyle oluşan tuz birikimli bu tip topraklar Amerikan literatüründe ‘beyaz alkali topraklar’ olarak tanımlanırken Rus literatüründe de yüzey tuz kırıntıları şeklinde yüksek miktarda eriyebilir tuz içeren manasına ‘solonçak topraklar’ diye tanımlanır.  Anlaşılan o ki; gerek iklim bakımdan gerekse coğrafi özellikleri bakımdan tuz birikimine müsait şartların oluştuğu bu tip topraklarda Na (sodyum) miktarının  %15 civarlarda seyretmesi adından tuzlu topraklar olarak söz ettirmesine yetiyor zaten. Bu arada tuzlu toprakların vejetasyonunda etken unsur olarak salsola, salicornia, suedea, limonium, tamarx gibi bitki türlerinin çok büyük rolünün olduğunu unutmamak gerekir.

        Tuzlu Sodyumlu Toprak Analar

        Tuzlu sodyumlu toprak analarımızın adından da anlaşıldığı üzere sodyumlaşma ve tuzlaşma işlemlerinin sonucu bir tertip üzere oluşmuşlardır. Daha ziyade böylesi toprak anaların bağrında   % 15’i aşan bir oranda Na (sodyum) içeren hammadde bulunur. İşte bu nedenledir ki böylesi sodyum içeren toprak analar tuzlu topraklar olarak nitelenirler. Ve bu tip topraklarda pH değeri zaman zaman 8,5’un üzerine de çıkabiliyor. Şayet bu tip toprakların bağrında birikmiş tuzlar daha alt tabakalara doğru yıkanaraktan tuz oranı seyrelmeye yüz tutmuşsa ister istemez bu durumda toprak ananın içeriği değişeceğinden bu kez tuzsuz sodyumlu toprak ana olarak niteler ve ona o gözle bakarız da.   Yani bu demektir ki toprak eriğindeki tuz yoğunluğunun azalması sonucu, yani sodyumun hidrolize olmasıyla birlikte NaOH içerikli (sodyum hidroksit içerikli)  bir toprakla yüzleşmiş oluruz.  Derken tuzların yıkanmasıyla birlikte ortaya çıkan böylesi toprak ananın pH değeri 8,5 civarında bir kuvvetli alkali reaksiyon göstereceğinden bu durumda tuz zerreleri dispers (dağınık)  halde toprağın işlenmesini bir hayli güçleştirecektir. Ama ne ilginçtir ki böylesi bir dağınıklığa rağmen yine de tuzlu sodyumlu toprak ananın bağrından neşvünema bulacak bir takım bitki türleri hayat bulup gün yüzüne çıkabiliyor. Örnek mi? İşte: 

       -Trifolium fragiferum,

       -Geranium collinum

       -Puccinellia Palustris,

       -Scirpus maritimus gibi bitki türleri bunun en tipik örneklerini teşkil eder zaten. Hiç şüphe yoktur ki toprağın bağrında her türlü bitkiye hayat verip çeşit çeşit bitkileri yaratan Yüce Allah’tır. Biri tatlı ve leziz, diğeri tuzlu ve acı olan her türlü meyveyi ve bitkiyi birbirinden ayıran da O’dur.  Gök kubbeden suyu indirip ölü toprağı diriltende O’dur.  Bu yüzden Yüce Allah’a ne kadar şükretsek azdır.

       Tuzsuz sodyumlu Toprak Analar

       Tuzsuz sodyum topraklar Amerikan literatüründe ‘Siyah alkali topraklar’ olarak addedilirken Rus literatüründe ise ‘Solonetz topraklar’ olarak addedilir. Bu topraklar yağışlarla birlikte toprağın üst tabakalarında tuzların yıkanması veya kimyasal sodyum-humus karışımı bir şekle dönüşmesi sonucu meydana gelir. Böylece kurak ve yarı kurak bölgelerin topraklarında sıkça rastlanan pH değerinin yüksek çıkmasına sebep olan NaCO3’ın (Sodyum karbonatın) hidrolizi neticesinde; 2H2O + 2Na + 2 CO3 ↔ Na2CO3 + 2OH-  +   H2CO3 şeklinde bir bileşenle denklemde yerini almış olurlar.  Ve bu tip topraklara örnek olarak ise Puccinella convolata, Artemisia maritima ve Kochia prostrata gibi bitki türleri gösterilir.

      Tuzcul Bitkiler (Halofitler)

      Adından da anlaşıldığı üzere tuzlu topraklarda yetişen bitkilere halofitler denir. Bu tür bitkilerin gelişmeleri topraktaki belirli oranda aldıkları tuz miktarıyla belirlenir. Böylece bitkiler hücrelerinde belirli oranlarda aldıkları tuz miktarlarından hiçbir şekilde zarar görmeksizin dayanıklılık sergilerler. Sergiledikleri tuzluluğa karşı tahammül göstereceği dayanıklılık oranları şu şekilde belirlenmiştir:       

    -NaCl2’lü bir eriğin  % 5’i NaCl2 de ki osmotik değer miktarı 4,2 Atm.

     -NaCl2’lü bir eriğin  % 1’i NaCl2 de ki osmotik değer miktarı 8,3 Atm.

     -NaCl2’lü bir eriğin  % 5’i NaCl2 de ki osmotik değer miktarı 20 Atm.

     -NaCl2’lü bir eriğin  % 5’i NaCl2 de ki osmotik değer miktarı 41,8 Atmosfer basınç birimidir.

     İşte görüyorsunuz toprak eriğinde NaCl2 (Sodyum klor) miktarı arttıkça toprağın emme kuvveti de o nisbette artmakta. Dolayısıyla halofitler hariç bu tip topraklar başka tür bitkiler için yetişmeye elverişli değildir diyebiliriz. Zira tuzlu topraklarda yetişen bitkiler hücrelerinde sürekli olarak sodyum klor birikimini gerçekleştirebilme özelliklerinin yanı sıra topraktaki su ve besin maddelerini alabilmek için de osmotik basıncı toprağın emme kuvvetinden daha fazla artırma faaliyetini gerçekleştirebilme özelliklerine de haizdirler. Ancak şu da var ki toprakta tuz miktarı arttıkça su ve besin gibi temel maddelerin alımında gittikçe bu tür bitkiler içinde bir takım güçlük durumlar söz konusudur. Hatta öyle ki bitki hücrelerinde osmotik değer toprağın emme kuvvetine eşit olduğunda topraktaki su, osmotik basınca bağlı olarak bitki tarafından alınması durur da. Dahası bu gibi durumlarda değim yerindeyse tuzlu toprak bitki için zehir zemberek olmakta.  Bilhassa bu tür zehirlenme etkisi kültür bitkilerinde daha sık görüldüğü bilinen bir durumdur. Sebebi malum kültür bitkilerinin bünyesinde tuzun vereceği zarara karşı herhangi bir koruyucu mekanizmaları olmadığından mukavemetsizdirler. Nitekim bu durum toksik zehirlenme denen hadiseyle kendini göstereceğinden netice itibariyle bitkide klorofil azalır, nişasta hidrolize olur, solunum artar, bitki için madde üretimi alışverişi geriler, fotosentez yapamaz haller nükseder. Ve bu tip tuza mukavemet derecesi gittikçe azalma eğilimi gösteren bitki türlerine örnek olarak ise:

           -Baklagiller,

           -Mısır,

           -Şeker pancarı,

           -Buğday,

           -Yonca,

           -Çavdar,

           -Yulaf,

           -Arpa vs gösterilir.

            Şu bir gerçek deniz suyunun yoğunluğu % 3,5–3,8 arasında değişiklik arz ederken halofitler hücre özsularında % 9-10 oranına varan miktarlarda tuz birikebiliyor. Ki, bahse konu olan bu değer 80–90 atmosfer basıncına tekabül eden bir değerdir. Zaten bir bitkiye halofit türü bitki diyebilmemiz için her şeyden önce o bitkinin hücre özsuyunun osmotik değerinin  % 50 seviyelerde olması gerekir.  Tabii bu tür bitkilerin bu denli yüksek seviyelere erişmiş haldeki tuz yoğunluklarına nasıl dayanabiliyorlar olduklarını da doğrusu hayreti şayan bir hadise olarak şaşmamak elde değil. Belli ki bu olay bitki bünyesinde var olan bir takım otokontrol mekanizmalarıyla halledilebilecek türden bir dayanıklılık hadisesi şeklinde tezahür etmekte.  İşte insanı hayreti şayan içerisinde bırakan böylesi bir hadisede bitkinin kendince aldığı otokontrol benzeri önlemleri alabileceğini göz önünde bulundurduğumuzu düşündüğümüzde adına tuzcul denen halofit bitki türleri şu şekilde tiplendirilir:  

 1-)Kümülasyon tip

          Bu tip tuzcul bitkiler vejetasyon devresi boyunca hücre özsuyu yoğunluğunu ve osmotik değerini maksimal  (en yüksek) seviyelere çıkarmakla meşhur bitkilerdir.  Örnek: Juncus gerardi.

  2-)Regülâsyon tip

 Bu tip tuzcul bitkiler hücre içerisinde hiçbir zaman osmotik değer ve iyon miktarı maksimal seviyelere ulaşmayacak derecededir. Dolayısıyla bunlarda kendi aralarında tasniflenip iki grup halde tiplendirilirler:

  a- Tuz ifraz eden halofitler

         Bu tür bitkiler de bünyelerine fazlaca aldıkları tuzu yapraklarında depoladıkları tuz cepleri vasıtasıyla aktif olarak atarlar.  Derken ifraz (salgı) edilen tuzla birlikte böylesi bitki türleri bünyesinde ki sodyum klor (NaCl2) konsantrasyonu belirli aralık sınırları arasında tutmuş olurlar. Örnek: Statice, Tamarix spp.

          b- Tuz ifraz etmeyen halofitler

          Bu guruba dâhil olan tuzcul halofitler ise bünyelerinde herhangi tuz ifraz etmeksizin hücrelerinde su biriktirerek tuz bilânçolarını dengede tutan bitkilerdir. İşte bu nedenledir ki biyolojide böylesi bitki türlerinin gövdelerinde dallarında ve yapraklarında kendi iç mekanizmalarıyla gerçekleştirdiği su tutma ve biriktirme hadisesi ‘sukkulent’  olarak tanımlanır. Belli ki sukkulent olayında bitki hücresine bir takım dış tesirlerin etkisinin rolü neticesinde ancak tuz ifrazı gerçekleşebiliyor. Nitekim sukkulent olayında alınan su yaprak ve gövdede mezofil veya özel parankima hücrelerde birikir. Ve bu olayda organların yüzey kısımlarında bir indirgenme hadisesi vuku bulurken hücrenin hacminde ise bir artış kaydedilir. Malumunuz kuraklığa bağlı olarak da sukkulent durumu su kaybını önlemeye yönelik kseromorf hadise olarak tezahür eder. Bazı olağan hal durumlarda vardır ki bitkinin epidermis hücreleri küçüldüğünde her milimetre kareye isabet eden alanda stoma sayısı artarken bazı durumlarda da tam aksine tuz sukkulenti yüksek yoğunluktaki iyonların tesiriyle aktif halde epidermis hücreleri büyüyüp her milimetre kareye isabet eden alanda stoma sayısı azalabiliyor. Malum, stoma sayısının azalması demek aynı zamanda su kaybını önleyen stoma hücrelerinin de azalması demektir.

         Hâsılı tuz ifraz etmeyen halofitler içinse California, salsola, Sueda maritima, Atriplex Portulacoides gibi bitki türleri örnek gösterilir.

Ekolojik bakımdan özel yetişme alanları ve vejetasyonları

      Tuzlu topraklar

       Toprakları tuzluluk şekillerine 3 kısma ayırabiliriz:

         -Tuzlu topraklar,

         -Tuzlu sodyumlu topraklar,

        -Tuzsuz sodyumlu topraklar.

        Toprakta eriyebilir tuzlar genellikle Na, Ca, Mg katyonları ile Cl,  SO3 (sülfat) anyonlarından teşekkül edip, az miktarda ise K (potasyum)  katyonu,  karbonat (CO3) ve NO3 anyonları bulunmaktadır. Mesela CO3 ve bikarbonat iyonlarının nispi oranda bulunma miktarı pH değerine bağlı olarak seyretmektedir. Hatta pH değeri 9,5 veya daha fazlası olduğu durumlarda bile CO3 iyonları kendini gösterebiliyor. Bazı bölgelerin tuzlu topraklarında ise ağırlıklı olarak NO3 anyonu fazla miktarda göze çarpar.

         Yapılan jeolojik çalışmalar sonucunda yer kabuğunda ortalama 5/10.000 Cl (klor), 6/1.000 SO3, %2,3 Na (sodyum), Ca (kalsiyum) ve Mg (Magnezyum) gibi elementler bulunduğu belirlenmiştir. Muhtemeldir ki kâinatın yaratılış safhasının başlangıcından beri denizi oluşturan sular asidik karakterde olup, bu suların temas ettiği kayalardan eriyen metallerden sızan sodyum ve magnezyum klorür gibi zehirsiz tuzların zamanla deniz suyunun muhteviyatını oluşturduğu anlaşılmaktadır. Zira kayalardan ufalanmış metallerin hidroliz, hidratasyon, çözünme, oksidasyon ve karbonasyon gibi birtakım kimyevi işlemlerle parçalanması sonucunda tuzlar tedrici olarak açığa çıkıp eriyebilir duruma geçebiliyor. Ayrıca her ne kadar karbondioksitin menşei atmosferik veya biyolojik kaynaklı olsa da su (H2O)  içerisinde karbondioksitin erimesi sonucu bikarbonat olarak meydana gelmektedir. Yani karbondioksit ihtiva eden sular kimyevi çözünme vasıtası olup, katyonlarla birleşerek bikarbonatları oluşturmakta.

         Zehir etkisi yapan tuzlar            

         Bilindiği üzere bor elementi tabiatta az miktarda bulunan büyük öneme haiz bir maden olduğu anlaşılmaktadır.  Fakat bu arada bu önemli maddenin toksik tesir yapan bir madde olduğunu da unutmamak gerekir.  Hakeza arsenik, cıva, kurşun gibi tuz içeren elementler de büyük önem teşkil eden maddeler olup  aynı zamanda bu söz konusu elementler adından kuvvetli zehir etkisi gösteren tuzlar diye söz ettirmektedir. Yine de bu maddelerin zehir etkisi özelliklerinden dolayı hemen hiç yoktan korkuya kapılıp telaşlanmaya gerek yoktur. Çünkü denizin derinliklerine sızan birtakım zehirli tuzlar,  bir bakıyorsun deniz suyu sodyum ve magnezyum klorür gibi zehirsiz tuzlar sayesinde nötralize olabiliyor. Derken bu sayede rahat rahat yüzebilmekteyiz de. Sadece yüzmek mi?  Elbette ki hayır. Şöyle ki bu dengelenmiş deniz suyu deniz altı canlıların yaşaması için hem ideal ortam oluşturmak, hem atmosferde bulutların oluşumu için gerekli yoğunlaşmış çekirdekleri üretmek, hem de insanların yüzmesinde çok kolaylıklar sağlamaktadır.  Şurası muhakkak gerek uzaya rasgele yayılan ışınlar, gerek kozmik ışınlar, gerekse radyo aktif maddelerden saçılan elektrik yükler üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda; bunların çekirdek oluşturacak kapasitede olmadıkları tespit edilmiştir.  Bu demektir ki çekirdek oluşumunu gerçekleştirmek denize özgü bir işlemdir. Kelimenin tam anlamıyla gök kubbe bulut oluşumunun arka planında yatan sır perdesi deniz suyunun gizeminde gizlidir elbet.

          Tuz kaynakları

          Tuz yataklarını gördüğümüzde ister istemez bu kadar devasa boyutlarda tuz hammaddesinin kaynağı nerelere dayanıyor doğrusu hepimizin meraklandıran bir durumdur.  Neyse ki yapılan toprak analizleri ve çalışmaları sonucunda genel itibariyle topraktaki tuzların kaynağı yerkabuğunun atmosferle temas ettiği kayalarda bulunan primer mineraller olduğu ortaya konmasıyla birlikte merakımız bir nebze olsun bu sayede dinmiş oldu.  Yani ortaya konan verilerden öyle anlaşılıyor ki,  bizim çıplak gözle gördüğümüz tuz yataklarının orjinine inildiğinde asıl tuz birikiminin kaynağının primer minerallerin ufalanaraktan bulunduğu konumda çözünüp birikmesi sonucu oluşan tortulardan başkası değildir. Bu durumu bilhassa toprağın derinliklerinde tuz içeren bölgelerde toprağın yanlış sulama yöntemlerle sulanması neticesinde ortaya çıkan toprağın yüzeyindeki tuz birikiminden çok gayet iyi anlayabiliyoruz.  Keza kurak veya yarı kurak bölgelerdeki iklim şartlarının toprağın yüzeyindeki tuz birikimine yol açtığı hadisede bizim açımızdan anlaşılır bir durum gibi gözüküyor. Hatta iklim şartlarına bağlı kalaraktan tuz oluşumu sadece doğduğu yerle kalmayıp bir bölgeden diğer bölgeye sürüklenerekten taşınabiliyor da. Tabii iklim şartlarının dışında tuzların bir bölgeden diğer bölgeye taşınmasında bir başka unsurlarda söz konusudur. İşte o söz konusu etken unsurları paragraf paragraf şöyle izah edebiliriz de:

           - Topraktaki tuzun asıl menşei denizler olması hasebiyle buharlaşan su içerisindeki tuz zerrecikleri havada yoğunlaşma çekirdekleri oluşturarak buluta dönüşmekte ve böylece oluşan bulutlar şimşek çakmaları eşliğinde yeryüzü için rahmet yağmuru olmaktadır. Zaten çekirdek oluşumu olmasa bulutunda oluşmayacağı muhakkak.  Yani bu demektir ki dünyanın değişik bölgelerinden kuzeyden güneyden esen rüzgârların oluşturduğu dev dalgalar deniz suyunun içerisindeki tuz zerreciklerinin gökyüzüne yükselmesiyle atmosferde çekirdek oluşumuna kaynaklık teşkil edebiliyor. Derken havaya karışan tuz zerrecikleri ikinci kez esen bir rüzgâr marifetiyle yoğunlaşma çekirdekleri şeklinde bir bölgeden diğer bölgeye taşınaraktan atmosferde buluta dönüşmekte. En nihayetinde ise söz konusu çekirdekler sadece buluta dönüşmekle kalmamakta yağışların teşekkülüne de zemin hazırlamakta.  Böylece hidrolojik devrin tamamlanmasının akabinde tuzlu su filtre edilip tatlı suya çevrilmiş olur.

          -Kurak iklimlerde bir takım maddelerin suda erimesi sonucunda ortaya çıkan ayrışma ürünleri buharlaşma yoluyla kısmen toprağın yüzeyinde veya daha alt tabakalarda birikerek tuzlu toprakları oluşturmakta.     

          -Nemli bölgelerde toprak içerisinde var olan minerallerin çözünmesiyle meydana gelen eriyebilir tuzlar aşağıya doğru sürüklenerekten taban suya karışıp buradan da akarsular vasıtasıyla varacağı en nihai nokta okyanusların bağrı olur. 

          İşte yukarıda madde madde sıraladığımız taşınma işlemlerinden özetle diyebileceğimiz şu dur ki;  atmosfere taşınan su buharının büyük bir bölümü okyanuslar tarafından sağlanmakta. Bu yüzden nehir deltası,  denize yakın alçak araziler ve deniz suyuna maruz kalan topraklar hariç genellikle nemli bölgelerde pek tuzlu toprak katmanı bulunmamaktadır. Dahası söz konusu topraklarda erimiş tuzlar taban suya karışıp okyanusa dâhil olmakla bu sayede hidrolojik dolaşım tamamlanmış olmaktadır.

         Katyon mübadele kompleksleri

         Toprak içerisinde katyon absorbsiyonu toprak yüzeyinde mevcut olan (-) yüklü toprak zerrelerinin reaksiyonuyla gerçekleşir. Böylece toprak zerrelerinin absorbe edilmiş katyonlar, t-katyonlar ve diğer katyonlarla birlikte karşılıklı girdikleri tepkimeler neticesinde mübadele fırsatına kavuşmuş olurlar ki işte bu söz konusu mübadele işlemi katyon mübadelesi olarak tanımlanır. Toprak içerisinde söz konusu maddelerden Na, Ca ve Mg katyonları çok kolayca mübadele işlemlerini gerçekleştirdikleri halde söz konusu potasyum ve amonyum gibi katyonlar olunca onlar için aynı durumu söyleyemeyiz. Zira katyon absorbsiyonu daha çok kirlenmiş topraklarda organik maddeler tarafından gerçekleştirilip, bu yüzden bu tür absorbsiyonun baş aktörlerine mübadele kompleksleri denmektedir.  Bu tanımlardan anlaşılan o ki,  bilhassa kurak bölgelerde toprak içerisinde mübadele kompleksine en uygun katyon grubu şimdilik Ca++ ve Mg++  elementleri gözükmektedir. Kaldı ki bu söz konusu elementler sodyumlu tuzun birikmesine bağlı olarak kalsiyum ve magnezyum içerikli büyük bir tuz kütlesi oluşturabiliyorlar. Kalsiyum ve magnezyum elementleri icabında bunla da kalmayıp buharlaşma yoluyla ya da bitkiler tarafından alınan suyla birlikte toprak eriği içerisinde yoğunlaşaraktan CaSO3 (kalsiyum sülfat),  CaCO3 (kalsiyum karbonat) ve MgCO3 (magnezyum karbonat) türünden bileşikler de oluşturabiliyorlar. Hatta söz konusu bileşikler toprak içerisinde çözünerekten toprağın bağrında sodyumun nisbi oranını artırmış olup böylece Ca ve Mg elementlerinin sodyum elementi arasında ki mübadele işlemleri tamamlanmış olur.   

        Kireçli Toprakların vejetasyonu

        Bir başka toprak anamızda kireçli topraklardır. Doğup büyüdüğüm Bayburt’un Şingah mahallesinin toprak sınırları içerisinde mahallemizin muhtarı Musa Kiki’nin işlettiği kireç ocakları vardı ki, adeta yıllara meydan okuyaraktan inşaat malzemesi olarak kullanılan tuğla veya taştan yapılan evlerimizin hem harcı olmuş hem de badanası olmuştur. Öyle ki mahallemizin sınırları içerisinde kireçli topraklardan çıkarılan kireç taşları ocakta kömürle yakılarak topak topak elde edilen kireç ürünü tüm Bayburt’umuzun ihtiyacını karşılıyordu dersek yeridir.  Hatta evlerimizin odalarını hemen her yıl badanalamayı ihmal etmeyen gelin adayı kızlarımızın evinin badanasını yaparken kendi kendine mırıldanaraktan:

         Odam kireçtir benim

         Yüzüm güleçtir benim

         Soyunda gir koynuma

         Terim ilaçtır benim

          Odam kireç tutmuyor

          Kumu katmayınca

          Sevda baştan gitmiyor

          Sarılıp yatmayınca

          Vay lümünüm, lümünüm

         Can lümünüm, lümünüm” diye seslendirdikleri ezgiler eşliğinde ev badanası kirece bile anlam katmış oluyorlardı. Her neyse gelin adayı kızlarımız kireç taşına anlam kata dursunlar, bizde bu arada kireç taşına kimyasal yönden anlam katmakta fayda var elbet. Malumunuz. Kireçli topraklar CaCO3 (kalsiyum karbonat)  ihtiva edip pH 7’nin üzerinde alkali reaksiyon gösterirler. Reaksiyon derecesi sadece kireç miktarına bağlı kalmayıp, humus ve kil gibi ince zerreli toprakların dağılışına ve nemine göre de değişiklik gösterir. Silikatlı topraklar ise   (kum, kristal halinde kayalar) başlangıçta kireç ve diğer bazları ihtiva edip nemli bölgelerden sızan yağış suları ile yıkanabiliyorlar da.  Keza kireçli topraklarda öyledir. Bunlar da iklim faktörlerinin tesiriyle çabucak yıkanıp parçalanma eğilim gösterebiliyor. Böylece besin maddesi bakımdan zengin, sıcak ve gevşek zerreli topraklar olarak gün yüzüne çıkarlar. Dahası bu tip özelliklere haiz topraklarda kireç miktarına bağlı olarak hem toprağın su kapasitesi artış kayd eder hem de toprak forları genişler.  Derken böylesi özelliklere haiz topraklar geçirgen özellikleriyle dikkat çekmiş olurlar. Ayrıca bu tip topraklar zayıf alkali reaksiyon gösterdiğinden mikro organizmaların faaliyetlerine uygun bir ortam teşkil ederler. Hatta bu özellikteki toprakların mineral madde dolaşımı da çok yüksektir. Malumunuz bitki türlerinin bir kısmı alkali ortamları tercih ederken, bir kısmı da asitli ortamları tercih eder. Bu yüzden birinci gruptakilere basofil, ikinci gruptakilere asidofil denir.  Üçüncü grup bitkiler ise her türlü pH dereceleri arasında seyretmekte olup,  fakat bu değerin altında ve üstünde olan reaksiyonlar bitkinin tüylerine zarar verdiği gözlemlenmiştir.

        Bu arada şunu belirtmekte fayda var, şayet toprak suyunda H+ iyonları (hidrojen iyonları) OH- iyonlarından (hidroksil iyonlarından)  fazlaysa toprak asidik reaksiyon gösterirken tersi durumda ise alkali reaksiyon gösterir. Genellikle toprak reaksiyonları iklim tesiriyle oluşmaktadır. Mesela nemli bölgelerde ufalanma sonucu madde birikmesi teşekkül edip toprakta devamlı bir yıkama faaliyeti gözlemlenmiştir. Kurak bölgelerde de malum ufalanma sonucu madde birikmesi meydana gelir. Birincisi toprağın asitlik derecesinin artmasına neden olurken ikincisi ise alkalilik derecesinin artmasına neden olur.

       Azotlu toprakların vejetasyonu

       Bir bitki örtüsünün gelişmesinde sadece toprak içerisinde ki bir takım faaliyetler değil aynı zamanda bitkiyi besleyen topraktaki besin maddeleri de çok büyük rol oynamaktadır. Topraktaki besin maddelerinin en önemlileri N (azot) , P (fosfor)  ve K (potasyum)  olmakla beraber, henüz fosfor ve potasyum atomunun çevreyle olan önemi tam olarak bilinmemektedir.  Fakat fosfor gübresi baklagiller ve çimlerin gelişmesinde önemi çok büyüktür. Hakeza azotta her ne kadar etkisiz bir gaz olması yönüyle ilk bakışta faydasız bir madde gibi görünse de aslında kazın ayağı hiçte öyle değil, bu noktada topraktaki azot miktarı ve NH4++ ve NO3- iyonların varlığı daha çok önem taşımaktadır. Çünkü azotun bitki tarafından alınabilecek şekli olan NH4 (amonyum) ve NO3 (nitrat)  bileşikleri toprakta devamlı şekilde değişime uğramaktadır.  Zira bu bileşikler yüksek bitkiler ve mikroorganizmalar tarafından kullanılıp proteine çevrilirler. Böylece proteinlerin parçalanmasıyla birlikte açığa çıkan amonyumun tekrardan nitrat haline dönüşümü gerçekleşir.

          Amonyum iyonu toprak kolloidleri tarafından absorbe edilebildiği halde nitrat iyonu akışkan haldedir. Böylece toprak suyundan kolayca yıkanıp kaybolurlar. Bu yüzden azotlu toprakları seven bitkilere ‘Nitrofil’  bitkiler denmektedir. Bunlar arasında en dikkat çekeni ise hiç kuşkusuz organik maddelerin çokça olduğu çöplük yerleri tercih eden Ruderal bitkiler (döküntü bitkiler) olup bunlara Peganum harmala, Lamium albüm, Urtica Dioica gibi bitki türleri örnek gösterilir.   Malumunuz bu tür bitkilerin gelişmesi için bikere öncelikle toprağın humus bakımdan zengin ve nitrifikasyon olayının gerçekleşmesine elverişli olması gerekir. Dolayısıyla bu tür bitkiler için topraktaki mevcut nitrat miktarından ziyade nitratın devamlı olarak toprağa iletilmesi çok daha önem arz eder. Bitkilerin gelişmesinde olumlu ya da olumsuz yönde etki edecek hem fiziki, hem kimyevi, hem hava bileşenleri hem de  topraktaki biyolojik değişmeler  etken  faktörler olarak   karşımıza çıkıp, bu söz konusu  etken faktörler şu şekilde tasnif edilirler de:

  Fiziki faktörler

    -Yangın,

    -Rüzgâr,

    -Kumulların teşekkülü,

    -Kar ve toprağın tesiri,

    -İnsan ve hayvanların tesiri.

        Kimyevi faktörler

        Belirli bir yoğunlukta bitkilerin gelişmesine olumlu etki eden en önemli unsurlar oksijen, karbondioksit ve besin maddeleridir. Olumsuz yönde etki eden unsurlar ise bir takım zehirli maddelerdir. Örnek mi? Bunlardan mesela volkanların ve sıcak su kaynaklarının kenarındaki bitkilerin özellikle kükürt (S) bileşiklerinden zarar gördükleri bilinen bir gerçekliktir. Ki,  bitkiyle olan tüm etkileşimler ya topraktan kök vasıtasıyla oluşmakta ya da havadan yapraklara geçişle olmaktadır. Nitekim bitkiler bir bakıyorsun gaz halinde oksijen ve karbondioksiti yaprakları vasıtasıyla havadan alırken diğer yandan da kökleri vasıtasıyla ihtiyacı olan suyu aldığı gibi ayrıca bitkilerce oksijen miktar tayini topraktaki su miktarına  (H2O miktarına) bağlı olarak belirlenmektedir.

       Hava bileşenleri

       Deniz seviyesinden yükseldikçe havanın bileşimi değişmez. Hatta deniz seviyesinde 15 kilometre yükseklikteki havanın hacim bileşimi  %’lik (yüzdelik)  dilimler olarak tablo halinde şu şekildedir:

  

 

0 m de  % hacim

 15 kmde %de hacim

N2

78,1

79,5

Oksijen

20,99

19,7

Argon

0,945

0,8

CO2

0,03

0,03

 

        Topraktaki Biyolojik Değişmeler

         Hiç şüphe yoktur ki tüm övgüler, yeryüzü sathını kullarının hizmetine veren Yüce Allah’adır. Onun izniyle nice vadiler, nice yollar arşınlar tüm insanlık. Yüce Allah kullarını ayağını bastığı ve arşınladığı topraklardan halk etti. Ve halk ettiği insanı toprağa döndürüp oradan çıkaracak da hiç şüphe yoktur ki yine O’dur.  İşte tüm gelmiş geçmiş beşeriyet topraktan halk olduğu gibi şimdiye dek ve kıyamete kadar da hemen her dünyevi işinizi de yine toprakla halletmeye devam edecektir.  Nitekim insanların her zaman ihtiyaç duydukları inşaat malzemeleri, porselen sanayi ürünleri, tuz, şap, kibrit ve daha nice birçok hammadde topraktan elde edilmekte. Zira Rabbü’l âlemin Kur’an’da “Süleyman’ın emrine de sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir yol almakta olan rüzgârı verdik. Onun için bakır madenini eritip akıttık.  Cinlerden de Rabbinin izniyle onun maiyetinde çalışanlar vardı. Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, ona yakıcı ateşin azabının tattırdık” (Sebe,12) diye beyan buyurmakla Süleyman (a.s)’ın nezdinde bakır gibi daha pek çok madenlerle birlikte toprağın bereketliliğine dikkatlerimizi çekmekte. Tabii ki Yüce Allah’ın o erimiş bakır madenini Süleyman (a.s)’a sel gibi akıttığı toprağın bağrında saklı tutulan bereket sadece bunlarla sınırlı değil, dahası var. Şöyle ki; iklim etkisiyle kayaların dibinden kopan büyük kaya blokları, irili ufaklı kaya parçaları, taşlar ve çakıllar da belli bir gayeye yönelik yığılaraktan toprağı bereketlendirmekteler.  Nitekim bir bakıyorsun kayalar üzerinde ilk beliren bitki örtüsünün likenler (alg ve mantar ortak yaşama mahsulüdür) olduğunu görüyoruz.  Sonrasında solan ve kuruyan likenlerin organik artıklarının ise toprağın bereketli bağrında fulva ve humin asitlerini oluşturduklarını görürüz. Derken oluşan bu asidik ortamla birlikte toprak içerisinde parçalanma olayları hızlandırılaraktan toprağın bereketliliğine ilaveten organik madde nakledilmiş olunup adeta yeni bir hayatın fitili ateşlenmiş olur.  Bu arada mikroorganizmalar da boş durmayıp toprağı adeta altını üstüne getirerekten lime lime işleyip toprağa hayatiyet kazandırmış olurlar. Zira mikroorganizmalar yardımıyla toprak içerisinde ki organik artıklar önce mekanik değişime ardından kimyevi değişmelere uğrayıp böylece organik ürün olarak toprakta humus oluşumu gerçekleşmiş olur.  Hatta hayvanlarda boş durmayıp onlar da toprakta bitki ve diğer artıkların parçalanmasında ilk vazife üstlenmiş olurlar. Nasıl mı? Mesela hayvanlar arasında memelileri, sürüngenler hariç tutarsak ilk öncelikli olarak örümcek kurtları, rotator, yuvarlak, halkalı, eklemli kurtları, solucan, kırkayak, karınca ve terliksi gibi hayvanların toprakla olan haşir neşirlik işlevlerinin daha da önemi ortaya çıkar. Hele ki solucanların toprakla olan bağı çok daha da dikkat çekecek boyutlardadır.  Ki, normal şartlara haiz bir toprakta 1 mm2 de 300-400 kadar solucanın yaşadığını düşündüğümüzde bunların total ağırlığının 70-80 gr kadar olduğu görülür. Bu demektir ki 1 kilometre karelik bir alanda yaşayan solucanların ağırlığı, nüfusça en yoğun memleketlerin kilometre kare başına yaşayan insanların ağırlığından daha fazla olduğu görülecektir. Dolayısıyla solucanlar bitki artıkları ile birlikte aldıkları mineral ve kil tanelerini karıştırarak dışkıları toprak yüzeyine bırakacağından bu sayede her yıl 1cm kalınlığında bir toprak tabakası alt üst edilmiş olunur. Dahası solucanların toprak altı sayesinde toprak havalandırılmış olup, özellikle bakterilerin üremesine elverişli bir ortam doğmuş olur. Zaten toprağa karışan dışkıların hemen yarısından fazlası bakteriler oluşturmaktadır. Nitekim 1 gr toprakta 2–6 milyon toprak bakterinin varlığı tespit edilmiştir.  Dahası toprak analizi yapan kimi bilim adamlarına göre aşağıda tablo halinde verilen 1 gramlık iyi bir kültür toprağında mikro canlıların sayıca belirlenen varlıkları şu şekilde tespit edilmiştir:

 

Bakteri sporu

Canlı bakteri

Actınmycetes

Mantar

Alg

Protozoa

2 milyon

 5 milyon

 1 milyon

50.000

5000

50.000

 

       Malumunuz ilkbahar mevsiminin başlamasıyla birlikte bakteri miktarı uygun sıcaklık ve nem sebebiyle en yüksek seviyeye ulaşabilirken yaz mevsiminde ise kuraklığın nüksetmesiyle birlikte bu miktar düşebiliyor. Toprak bakterilerinin en önemli fonksiyonları şundan apaçık besbellidir ki bir yandan hayati fonksiyona haiz karbon bileşiklerin ayrıştırılma işlemlerini gerçekleştirirken diğer yandan da azot bileşikleri ve minerallerinin değiştirilme işlemlerini gerçekleştirir olmalarıdır.

          Velhasıl-ı kelam, toprak analarımızla daha çok söylenecek kelam var ama toprağın bağrı o kadar çok geniş bir âlem olduğu için onu anlatmaya ne kalemin gücü yeter ne de onu anlatmaya güç yetirecek bir dil vardır.  Bu yüzden karınca kaderince bu kadarlık anlatmak kâfidir dersek yeridir.

            Vesselam.

  https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/toprak-ana-5534-kose-yazisi