ARIM BALIM PETEĞİM
SELİM GÜRBÜZER
Bir an arı kovanına konuk olduğunuzu
düşününüz, koloni içerisinde ana arı liderliğinde
işçi arı ve erkek arı olmak üzere üç farklı karakterde arı böcekler olduğu görülecektir.
Malumunuz Kraliçe arı, kovanı idare eden baş olmanın yansıra aynı zamanda yumurtlama
görevi de üstlenmiş bir ana arıdır. Ve ana arının dakikada 2 yumurta
yumurtladığı belirlenmiştir. Hele bu hesabı günlük hesaba döktüğümüzde günlük
takriben 2500 adet yumurtayı yumurtladığı görülür.
Öyle anlaşılıyor ki arı ailesinin
planlı ve dengeli bir şekilde üreyip çoğalması Kraliçe arının (ana arının) kendi
isteği ve kontrolörlüğünde gerçekleşmektedir. Böylece Kraliçe arı dilerse dişi,
dilerse erkek arı yumurtlayabiliyor. Nasıl mı? Bikere şunu unutmayalım ki Kraliçe
arının vücut yapısında spermaların bulunduğu bir çanak vardır. Çanak aynı
zamanda bir işaret niteliğinde bir göstergedir. Kraliçe arı yumurtlayıp eğer
çanağı buruşturursa yumurtanın döllendiğine işaret teşkil edip bir süre sonra yumurtadan
dişi çıkacağı anlamını taşır bu. Yok, eğer çanağı büzmezse yumurtanın döllenmediğinin
anlamına gelip içerisinden erkek arı çıkacak demektir. Kelimenin tam anlamıyla
erkek arılar dölsüz yumurtalardan meydana gelirken işçi arılarda döllü yumurtalardan
meydana gelmekte. İlginçtir bu arada dünyaya gelen dişi arılardan hangisi önce
doğarsa arı beyi (ana arı) önceliği hakkı ona tanınır. Hatta sadece Arı beyi hakkı tanınmakla kalınmaz
bu arada ileride kendisine rakip olabilecek diğer kendi cinsiyetinden dişi
arıları öldürme hakkı da tanınır. Anlaşılan, Yüce Allah (c.c) her bir arı kovanı için arıları idare edecek tek bir Kraliçe arı beyini baş
tayin etmeyi murad etmiştir. Öyle ya, şayet bir arı kovanı topluluğunu idare
edecek ikinci bir başkan daha çıkmış olsa, evliyaullahtan bir Allah dostunun da
dile getirdiği “Bir kilime on derviş
sığar ama iki padişah sığmaz” gerçekliliğinin arı toplulukların idaresi
içinde geçerlilik arz eden hakikat payı olacaktır. Nitekim ilerisinde ikilik
çıkmasın diye potansiyel lider konumunda olabilecek dişi arıların bir kısmı öldürülmek
suretiyle arı topluluğunun bölünüp parçalanmasının önüne geçilmiş olunur da. Bu
arada hazır liderlikten söz etmişken Peygamberimiz (s.a.v) bakın bu hususta ne buyuruyorlar: “Üç kişi yolculuğa çıkarlarsa, aralarında
birini başkan seçsinler” (Ebu Davud,
Cihad 80). İşte hadis-i şerifin mana
ve ruhundan da anlaşıldığı üzere birlik ve dirlik için başkanlık
sistemi tüm canlı toplulukların kaosa sürüklenmemesi açısından ilaç gibi
gelmektedir dersek yeridir. Hele bu ilaç
her bir kolonide bal yapımına yönelik çalışan bir topluluksa tek bir kolonide
tek bir Kraliçe arının başkanlık etmesi şarttır da.
Her neyse asıl mevzumuza döndüğümüzde oldu
ya, arı kovanı nüfus bakımdan aşırı kalabalıklaştı (80-100 bin arası), bu durumda bal arılarının bazıları ister
istemez Arı beyi (ana arı) başkanlığında yeni bir yuva kurmak için göç
etmek zorunda kalacaktır. Zaten arı kolonilerinde kış mevsiminde sadece dişi
arılar koloniyi mesken tutarken erkek arılarda ilkbaharda yeni sezonla birlikte
görülerekten mesken tutmuş olurlar. Peki, bu arada koloniden göç etmeyip de
yuvada kalan diğer arıların hal ve ahvalleri ne haldedir derseniz, onlarda malum
Kraliçe olacak genç dişi arı beyini (kraliçe arı adayı) daha tahta oturtmadan
önce ilerisinde başkanlığını hakkını verecek şekilde zifaf uçuşunun
hazırlıklarına koyulacaklardır. Nitekim bu uğurda genç arı beyi peşine erkek
arıları takıp (birbiri ardına dizip)
gruplar halinde yükseklere doğru uçuş yapmaya koyulduklarında, icabında bu
uçuşlar esnasında erkek arılardan telef olanlar çıkabileceği gibi adeta etten
duvar olup da ayakta kalabilen babayiğit erkek arılarda çıkacaktır. Ta ki ayakta
kalabilen bu erkek arıların çiftleşme esnasında cinsel organları ve barsakları
kraliçe arının (arıbeyi) karnında asılı kala kalır ancak o zaman
görevlerini yerine getirmenin gönül rahatlığıyla hayata veda etmiş olacaklardır.
Ne diyelim, işte sizde görüyorsunuz ya, kendi arı neslinin devamına katkıda bulunma adına
gerektiğinde canda feda edile biliniyormuş meğer. Onlar canlarını feda ede
dursun bu arada dişi arı da malum bu durumdan istifadeyle yumurtlayacağının ilk
işaretlerini vererekten yuvanın yeni kraliçesi olurken, zifaf uçuşunun akabinde
bir şekilde hayatta kalmayı başaran erkek arılar ise Arı beyi eşliğinde evlerinin
yolunu tutup yuvalarına dönmüş olurlar. Tabii yuvaya dönmek iyi hoşta, ancak yuvaya
dönüş ortamı bir öncekinden çok farklı bir hal alacaktır. Öyle ki hayatta kalan
erkek arılar dönüş sonrasında yuvalarında yeniden konakladıklarında bir köşede
inzivaya çekilmiş konumda sanki hiçbir iş yapmayacakmışçasına asalakça bir hayat
tarzı bir portre çizeceklerdir. Her ne olursa olsun biz yine de insafı elden bırakmayıp
asalakça demek yerine daha temkinli bir dil kullanmakta fayda var. Dahası
onların bu halleri ilk etapta bize asalakça bir hayat tarzı gibi gelse de
aslında böylesi bir inzivaya çekiliş hali tedbir maksatlı bir uygulama olduğunu
düşünmemiz icab eder. Öyle ya, hadi diyelim ki Kraliçe arı öldü, illa ki neslin
devamı için atıl durumda kalan bu arıların hâlihazırda bir güç takviyesi olarak
devreye sokulması an meselesi diyebiliriz. İşte biz bu gerçeği beşer idrakiyle
sonradan fark etmiş olsak bile yine de yuva içerisinde onların bir köşeye
çekilmiş halde oturduklarına tahammül edemeyen yuvanın aktif halde çalışan arıları
meseleye bizim fark ettiğimiz şekliyle bakmayıp günü geldiğinde yeri geldiğinde
tepelerine çöküp iğneleriyle öldürdükleri de bilinen bir gerçekliktir.
Hiç kuşkusuz petek arının evidir. Üstüne üstük
öyle sıradan bir evde değildir, tam
aksine kimi arıların çeneleri vasıtasıyla bal mumundan altıgen şeklinde ördükleri
şahika eser petek evidir bu. Düşünsenize ellerinde herhangi bir ölçüm aleti olmadığı
halde bir bakıyorsun tüm dünyanın mimarlarına taş çıkartırcasına bal mumu salgılayaraktan
altıgen mimari görünümlü petek ev inşa edebiliyorlar. Dışarıdan baktığında işin
içine sanırsın ki usta insan eli girmiştir buraya, oysa kazın ayağı hiçte öyle
değil. Bu işin patentinin bizatihi arılara
ait olduğu o kadar net kendini belli eder ki inşa ettikleri yuvaya dışarıdan su
sızmasına yönelik her türlü önlemleri bile almayı ihmal etmediklerini görürüz. Derken
önceden planlanmış böylesi ustaca yalıtımı sağlanan yuvanın izolasyonu
sayesinde hem küf mantar üremesinin önüne geçilmiş olunur hem de yavrularının
ölümüne meydan verilmemiş olunur. İşte arı gibi daha pek çok böceklerin
gösterdikleri bu tip ustalık maharetleri sadece yuva yapımı veya ev inşaatı
faaliyetleriyle sınırlı da değildir. Zira
daha pek çok maharet gerektiren örneklerin tümüne baktığımızda kendileri
küçücük böcek türü canlı varlıklar olmalarına rağmen büyüklere taş
çıkartırcasına boyundan büyük işlere damga vurduklarını görürüz. Nitekim gerek
ipek böceklerinin koza yapımında gösterdikleri maharetler gerekse arıların bal
yapımında gösterdikleri maharetler bunun en bariz tipik örneklerini teşkil
eder. İşte bu nedenledir ki ipek böceği ve arı gibi böcek türü hayvanların
küçücük kalıbına bakaraktan sakın ola ki onları hafife almayalım, zira o
küçücük kalıbın içerisinde envaı türlü maharetlerin varlığı gizlidir. Hem hafife
alsak ne yazar, onlar bir şekilde eşrefi
mahlûkat olarak yaratılmış tüm insanlığa kendi maharetlerini gösterircesine bir
bakıyorsun altıgen prizma şeklinde inşa ettikleri peteğin her bölmesinin
silindir şeklinde bir boşluk içerisinde son derece belli bir hesaba dayalı geometrik
seçimin göstergesi diyebileceğimiz mükemmel şahika bir eser ortaya
koyabiliyorlar. Gerçekten de işi hafife almayıp işin üzerine ciddiyetle eğildiğimizde
neden bir başka geometrik şahika eser şeklinde değilde illa altıgen tercih
nedenidir diye düşündüğümüzde, belli ki çok
sayıda bölmelerin oluşumu için kendilerine alan açmak ancak böylesi bir altıgen
tarzı tasarımla mümkün olabileceği gerçeği ile yüzleşmiş oluruz. Keza ancak
böylesi bir tasarımla en az yer kaybına müsait bir ortamın oluşabileceğini
idrak etmiş oluruz. Dolayısıyla arı gibi küçücük böcekleri hafife almak yerine
ortaya koydukları şahika eserlerine bakaraktan ders almak daha aklı başında bir
tutum olacaktır. Kaldı ki Yüce Allah (c.c)
birçok Kur’an ayetlerinde beyan buyurduğu veçhiyle kullarından yerde ve
gökte yarattığı küçük büyük her ne varsa tüm canlı cansız varlıklar üzerinde düşünüp
ibret almamızı dilemektedir. Gerçekten de bu manada Yüce Allah (c.c) yaratılan
varlıklar arasında arıları barınacakları donanım ve bal yapma kabiliyeti bakımdan
yaratmakla hem biz aciz kullarının ufkunda kovan içerisinde nasıl bir geometrik
işlemler yapıldığı hususunda düşünmeye sevk etmekte hem de yaratılış
örneklerine tefekkür gözüyle baktığımızda yaratılış gayemize de ilham olmakta. Tabii bu arada unutmayalım ki ibretlik dersler
çıkarmamız gereken hususlarda işi sadece bal mumuyla yuvalarını yapan arılarla sınırlı
tutmamalı, malum ayağından bulundurduğu
bal mumuyla yuvalarını yapan arılardan başka bize tabiatta ilham kaynağı ve örneklik
teşkil edecek daha nice imar ustası arıların inşa faaliyetlerinden alacağımız ibretlik
derslerde var elbet. Öyle ki tabiat
şartlarında ağaç ve taş kovuklarını yuva olarak kullanan yabanı arılar da
olduğu gibi mekânlarını kum ve çamurdan inşa eden “tek taşlı” arıları da bu kapsamda düşünmemiz gerekir. Nitekim
bu tür maharet sahibi özellikleri haiz yabani arılar yuvalarını ahşap
liflerinden kurmakla kâğıt yapımının bitki liflerinden imal edileceği
noktasında insanlığa ufuk açıp rehber olmuşlar bile. Öyle ki bu noktada Jacob Christian Schaffer,
yaptığı deneysel çalışmalara dayanak olarak gösterdiği yabani arıları ilk kâğıt
üreten firmalar olarak tanımlamaktan kendini alamaz da. Merak bu ya, o sırasıyla;
-Önce
arıların barınaklarında elde ettiği hamur kıvamı ham maddeleri ve arpa samanını
parçalara ayırır,
-Akabinde hazır hale getirdiği saman hamurunu paçavra hamuruyla karıştıraraktan
elde ettiği mamulleri su ile kaynatır,
-En
nihayetinde kaynattığı mamulleri tokmak darbeleriyle kireç sütü içerisinde
birkaç saat bekletip liflere ayırmak suretiyle kâğıt üretiminde kullanılabileceğinin
mucitliğini cümle âleme göstermiş olur.
Tabii
arıların ilham kaynağı oldukları maharetler bitmedi, dahası var elbet. Öyle ki; bir bakıyorsun bu söz konusu arılar
kendilerine özgü özel ses sistemi donanımıyla donatılmaları sayesinde kovanını
çok rahatlıkla bulma maharetini sergileyebiliyorlar. Böylece bütün gün
çiçeklerden topladığı nektarları işleyerek insanlığa hem gıda ikram etmiş olurlar,
hem de şifa kaynağı olurlar. Üstüne üstük tüm bu uğraşılar sadece kendi
istifadeleri için değildir, üretilen balın yüzde biri bile tek bir arı için
fazla gelebiliyor, geriye kalanı malum hem beslenmek hem de insanlığa şifa olsun
babından bizlere sunulmuş olur. Bu yüzden tüm âlemi yoktan yaratan Yüce Allah'a
ne kadar şükretsek azdır. Nasıl şükretmeyim ki, baksanıza Allah-u Teâlâ kimi
arılara çiçekler üzerine konup nektarlarından faydalansın diye karnındaki iki
mideden birini özel bir enzimle nektarı karıştıracak ve bal imal üretecek
şekilde yaratmıştır. Hiç şüphe yoktur ki arıya bal üretme ilhamını kodlayanda
Yüce Rabbimizdir. Hele bir bal arısı
düşünün ki kendisine hiçbir şey öğreten olmadığı halde ağaç ağaç, yaprak yaprak, çiçek çiçek dolaşıp şifa
kaynağı bal üretim işine koyulabiliyor. Malumunuz
nektar toplama görevini üstlenen arılar mesai sonrası zerre miskal hiç yolunu
şaşırmaksızın yuvalarına kazasız belasız dönüş yapabildikleri gibi topladıkları
nektarı kovanın içinde çalışan arıya nakledebilmekteler de. Petek görevlisi arı
da gelen bu emaneti bal mumundan yapılmış peteğe aktarır, derken bal mumu petek
dolana kadar bu döngü devam edip dururda. Tabii bunlar olması gereken
faaliyetlerdir. Asıl bize bundan daha ilginç gelen husus arıların bilhassa
mesai sonrasında kendilerini yolda haramilere kaptırmadan kovanlarını bulmakta son
derece mahir kervan yolcusu olma özellikleridir. Doğrusu araştırmacılar bu
noktada arıların gidiş ve dönüşlerinde yollarını şaşırmaksızın gün boyu önüne
çıkan her bir cismi pusulasız bir şekilde çok rahatlıkla tespit edebilme
kabiliyetlerini polarize ışık yardımıyla gözlerindeki yeşil alıcı hücrelerle algılamalarına
bağlayarak yorumlarlar. Arılarda bir diğer dikkat çeken ayırıcı özellik ise dünyada
ne kadar sayıda arı topluluğu varsa hepsinin de aynı ortak dille iletişim
kuruyor olmalarıdır. İşte bu noktada
kullanılan bu ortak dilin adına vızıltı dili dersek yeridir. İyi ki de her bir
kafadan ayrı ayrı ses çıkmıyor, aksi halde ortada çok büyük karmaşıklık bir
durum söz konusu olacaktı. Hiç kuşkusuz aynı ortak vızıltı sesiyle tabiatta
seyri âlem eylemek kendi aralarında ki iletişimde çok büyük kolaylıkları beraberinde
getirmesi sayesinde vuku bulmakta. Hem nasıl ki dünyada dilleri ve renkleri
ayrı olan Müslümanların minarelerde okunan ezanı kendi ana dillerinde değil de orijinal
dilinde okunduğunda aynı ortak dilde buluşturup namaz için hiçbir sıkıntı
çekmeksizin ortak iletişim parolası olmaya yetiyorsa, aynı şekilde arılarda da vızıltı
dili ortak iletişim parolası olmaya ziyadesiyle yeter artar da. Zaten biz bu
gerçeği söylesek de söylemesek de arıların hemen hepsi tek bir dil çatısı
altında yekvücut olup çoktan birbirleriyle anlaşabileceği dünya ölçeğinde ortak
arı diline dayalı birliktelik oluşturmuşlar bile. Derken bu ortak dil birlikteliği
sayesinde kovanın girişinde adeta elçilik görevi yapan ya da nöbet tutan bir
bekçi arı kovanının başında giriş ve çıkışlarda güvenli bir şekilde aynı ortak
dili kullanaraktan vazifesini çok rahatlıkla yürütüyor durumda olabiliyor. İşte
aynı ortak dili kullanmak avantajı bu ya, bir bakıyorsun herhangi bir tehlike anında
arının tek bir vızıltı sesi çıkarmasıyla birlikte kovandaki diğer arı arkadaşlarını
kendilerini savunmak için acil eylem planına geçiş yapabiliyorlar da. Hatta arıların
günün ilk ışık saatlerinde bir bakıyorsun çalışma esnasında vızıldamaların tonunu
daha da artırdıklarını görmekteyiz. Bu
arada unutmayalım ki arılar sadece peteklere bal yapmaz, buna ağaç kavukları,
kayalıkların içi ve kuytu yerlerde dâhildir. Öyle ki bal yapmadan önce yuvanın
her yerini polen, yani bal mumuyla sıvamayı da ihmal etmezler. Böylece bu arada
sıvacılıkta da mahir olduklarını yaptıkları sıva yalıtımının gayet korunaklı
bir şekilde ortaya koydukları izolasyon işlemlerinden de anlamış oluruz.
Evet, kulluk bilincinde olan müminlerin
sabah ezanıyla yeni bir güne diriliş muştusu uyanışına geçmelerine vesile benzer
bir hadiseyi her sabah görevli bir arının vızıldamasıyla koro halinde arıların işe
koyuluşlarından da bu tip uyanışı görmek pekâlâ mümkün. Ki, kolonideki arılar
arasındaki bu tip iletişim uyanışı arıların bizatihi kendi vücut dışına
salgıladıkları feromon adı verilen kimyasal madde salgısıyla gerçekleşmektedir.
Düşünsenize koro halinde yuvalarından rastgele
çıkış olmadığı gibi bu sıradan bir yola koyuluşta değildir. Tam aksine daha
önceden gideceklerin yerlerin bile yön tayininin bile tespiti yapılaraktan yuvadan
çıkış ve yola koyuluş planlamasının ta kendisi bir koyuluştur bu. Peki ya dönüş
planı? Hiç kuşkusuz gidişleri gibi
dönüşleri de muhteşem planlamayla gerçekleşen bir dönüş projesi olur. Derken
mesai sonrasında her bir arı görevlerini yerine getirmenin huzuruyla evin
yolunu tutup yuvalarına döndüklerinde ilk iş kovandaki arkadaşlarına gittiklerin
yerlerin adeta topoğrafık çalışmalarında edindiği bilgilerden tutunda çiçek
çiçek topladıkları nektarların cinsine varana kadar hemen her bilgi paylaşımını
vızıltı sesleri eşliğinde bir rapor halinde sunmak olur. İşte bu bilgi paylaşımı sayesinde nöbeti devr
alan diğer arılarda ertesi günü vızıldayaraktan yola koyulduklarında tarif
edilen yerlere uçuşmuş olurlar. Tabiî ki arıların planlı ve programlı bir
şekilde ortaya koydukları sadece nektar toplamak ya da bal yapmaktan ibaret
faaliyetlerle sınırlı değil, çok daha nice sırlarına vakıf olamadığımız ve daha
nice bilmediğimiz programlı faaliyetleri de vardır elbet. Her ne kadar arı ve bal mucizesinin sırrı tam
olarak çözülmüş olsa da sonuçta hani halk arasında “Aslan yattığı yerden belli olur” şeklinde sıkça dillendirdiğimiz
atasözümüz, tamda bu noktada arıların daha ne gibi faaliyetlerde
bulunabileceklerinin ipuçlarını akıllara düşürmeye ziyadesiyle yeter artar da. Nitekim arıların kendi çabalarıyla yaptıkları
mekânları en ufak hata payı bile bulamayacağımız bir şekilde, yani mesken
tutacakları yuvalarını geometri kurallara en uygun bir şekilde inşa etmeleri
gerçekten de “aslan yattığı yerden belli olur” atasözünün tam da en bariz
göstergedir. Hele birde bu göstergenin
haricinde arıların inşa ettikleri peteklere trene bakar gibi bakmak şekliyle değil
de araştırmacı gözüyle bakmaya çalıştığımızda sırlarına vakıf olmanın ötesinde
büyük bir gıptayla hayretler içerisinde adeta kendimizden geçip kala kalacağımız
muhakkak. Örnek mi? Mesela en basitinden işçi arıların bir durumuna bakıyorsun çiftleşme
kapasitesi olan arıların peteklerinde rahatlıkla üremeleri için inşaat
mühendislerine taş çıkartacak derecede değişik boyutlarda odacıklar inşa
etmekte son derece hüner sahibi oldukları gözlerden kaçmaz da. Düşünsenize daha
doğmamış işçi arılar için küçük odacıklar, erkek arılar içinde büyük odacıklar inşa
etmeyi ihmal etmeyecek kadar işin erbabı oldukları her hallerinden kendini belli
ederde zaten. Kelimenin tam anlamıyla “daha
doğmamış bebeğe don biçmek” tarzında
diyebileceğimiz bir ön görünün ve titizliğin neticesinde ortaya çıkan bir inşa
faaliyetinin adı bir mucizedir bu.
Peki, bu titizlik sadece doğacak olan arılara özgü
bir hassasiyet mi? Hiç kuşkusuz bu hassasiyet kendilerini ve yuvayı idare edecek
olan Kraliçe arı için daha üst doruktadır. Bikere adı üzerinde arı beyi (Kraliçe
arı), elbette ki yuvanın idaresini
üstlenecek olan Kraliçe arı için hem ona hassaten özene bezene oda inşa
edilmesini gerektirir hem de dişi larvalar içerisinden seçilecek olan kraliçe
arının önemine binaen dişi arıların bakımlarının da tükürük bezlerince
salgılanan arı sütünden beslenmelerini.
İşte arıların böylesi bir titizlik
içerisinde adeta imece usulü tüm hazırlıkların garantici bir tutum içerisine girerekten
işlerini hal yoluna koymaları mucizevi kayda değer bir hadisedir. Ki, işlerini hal yoluna koymaya mecburlar da.
Çünkü arı sütüyle beslenen dişi larvalardan (yavruların) bir kısmının ilerisinde arı beyi olma
ihtimali vardır. Öyle ya, madem bu ihtimal göz ardı edilemeyecek derecede
hassasiyet gerektiriyor, o halde bu durumda dişi larvaların özel muameleye tabi
tutularaktan arı sütüyle beslenmeleri son derece gayet tabii bir tutumdur. Nitekim
bu bilinç doğrultusunda Kraliçe arı için şanına layık çok odanın inşasında en
ufak ihmalkârlığa yer verilmez de. Böylece arıların annesi olarak seçilip
yetişmiş olan Kraliçe arı da kendisine
gösterilen bu ihtimam karşısında bir yandan döllenmemiş yumurtalarını erkek
arılar için ayrılan odaya (petek gözüne) bırakırken diğer yandan da döllenmiş
yumurtaları doğacak olan işçi arılar ve müstakbel kraliçe adaylar için ayrılmış
odalara bırakaraktan sorumluluğunu gereğini yerine getirmiş olur.
Aslında arıların imece usulü çalışaraktan
ortaya koydukları ilerisine yönelik hazırlıklı olunuz türünden yaptıkları inşa
faaliyetlerinden çıkarmamız gereken ders şudur ki, biz aciz kullarında
yaratılış gayemiz doğrultusunda hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş
gibi ahirete çalışacak bir şekilde her an hazırlıklı olmamız gerektiğidir. Hem
nasıl hazırlıklı olmayalım ki? Baksanıza
arılar küçücük ten kafes içerisinde Yüce Allah’ın kendilerine yüklediği
yaradılış kodları doğrultusunda dağ taş bayır ova demeden cansiperane bir
şekilde vazifelerini yerine getirirken, bizim haydi haydi cümle mahlûkat
içerisinde eşrefi mahlûkat ilan edilmiş kullar olarak daha çok çalışıp
yaratılış gayemizin gereğini yerine getirmemiz icab eder. Nitekim bu manada Kur’an’da
geçen arı ve bal mucizesi biz aciz kullara örnek gösterilerekten kulluk
vazifemizi “fikir, zikir ve şükür” üçlü sacayağı üzerine inşa etmemiz
gerektiğinin doğrudan mesajı verilir de. Madem öyle, verilen bu mesajdan
hareketle arı olup vızıldayalım ki biiznillah
“fikir, zikir ve şükür” balı gönlümüze
ve ruhumuza sirayet etmiş olsun.
Bakınız, Allah Teâlâ “Rabbin bal arısına:
dağlardan, ağaçlardan ve hazırlanmış kovanlardan yuva edin, sonra her çeşit
üründen(meyve ve çiçek) ye, sonrada Rabbinin işlemesi için
gösterdiği yollardan yürü diye öğretti(ilham etti). Karınlarından
insanlara şifa olan çeşitli renklerde bal (şerbet) çıkar. İşte
bunda da düşünenler için ibret vardır” (Nahl 68–69) diye beyan buyurmakla balın esrarını gözler
önüne seriyor. Ayet-i celilenin mana ve ruhundan anlaşılan o
ki; bal hem besin, hem de doğal bir ilaç deposudur. Bal o kadar şifa kaynağıdır
ki arılar dışkılarını bile baldan uzak alanlarda yapmaktalar.
Bal
aynı zamanda şekerler bakımdan %79 kadarı zengin besin kaynağı olup yüzde yirmiye
yakın dilimlerini de madensel tuzlar, azotlu maddeler, B kompleksi
vitaminler, C vitamini ve A vitamini gibi içerikler oluşturur. Zaten
balın içeriği bu denli zengin maddeler içermesiydi adından asla şifa deposu
olarak söz edilemezdi. Öyle ya, mesela
iskorbüt hastalığına (C vitamini eksikliği) yakalanmış bir şahıs bir
bakıyorsun şifa kaynağı bal sayesinde derdine deva bulabiliyor. Hakeza şifa
kaynağı balı karabiberle karıştırıldığında kronik bahar nezlesine iyi geldiği bilinen
bir gerçekliktir. Yine bir bakıyorsun ameliyat sonrası cerrahi yaraların kısa
zamanda kapanmasında doğal merhem olabiliyor.
Bu arada arım balım peteğim gözüyle baktığımız
arıya birde metafizik boyut bir gözle baktığımızda tıpkı bülbülün güle meftun
olduğu gibi arının da çiçeğe meftun olduğunu görürüz. Nitekim her haliyle
meftun hale bürünmüş canlılara şöyle bir bakıyorsun o meftunluk (gönül
vermişlik) hali örümceğe ağ yaptırırken,
ipek böceğine koza ördürmekte, arıya da bal yaptırmakta. Hele canlılar arasında
bilhassa arılar vızıldayaraktan aşklarını ilan ede dursunlar, bizlerde bu arada
arıların bu meftunluk ilanı aşkları karşısında;
“Arım balım peteğim
Gülüm dalım
çiçeğim
Bilsem ki
öleceğim
Yine seni seveceğim” nağmeleriyle candan tebrik edip tüm bu olan
bitenlerden ders çıkararak aşkla şevkle madden ve manen çalışıp arı gibi
vızıldamak gerekir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder