BİR NEFES SIHHAT OKSİJEN MUCİZESİ
SELİM
GÜRBÜZER
Plastitler,
alg ve bitki hücrelerinde bulunan aynı zamanda hücrenin görevine uygun renk ve
şekil kazanan çift zarlı temel organellerdir. Nitekim bu temel organellerden mesela
kromoplastlar bitkilere farklı renkler kazandırması yönüyle en dikkat çekici
örneğini teşkil eden plastitler türüdür. Hem nasıl dikkat çekmesin ki, bikere lökoplastlar gibi renksiz değillerdir,
elbette ki dikkat çekeceklerdir. Hem ayrıca kromoplastların bir diğer plastit
gruplarından lökoplastlar (beyaz
kloroplastlar) ve kloroplastlar gibi
fotosentez yapan ökaryot türleri de mevcut olup bunlar turuncu, sarı, kırmızı
renkte kromoplastlar olarak kategorize edilirler.
Peki ya, kloroplastlar? Malumunuz
kloroplastlar ise bitki hücreleri içerisinde değim yerindeyse yeşil renkte
ışığı emen düğmeler şeklinde glikoz imal etmek için konumlanmış plastitlerdir.
Zira fotosentez olayında kloroplast içerisinde yer alan klorofil maddesinin
ışığı absorbe etmesiyle (tutma eylemi) tutulan ışık bir bakıyorsun kimyasal
enerjiye dönüştüğü gibi ayrıca ATP taşıyıcı enerji olarak açığa çıkar da. Yetmedi
enerjinin haricinde bu arada bitkiler fotosentez sayesinde oksijen üretmişte
olurlar. Nasıl mı? Bitkiler malumunuz yaprakları marifetiyle atmosferden
aldıkları on binde üç oranında (% 0,03) 6 molekül karbondioksit gazını ve
kökleriyle aldıkları 6 molekül suyu güneş ışığı yardımıyla bünyelerinde var
olan klorofille özümleyerek glikoz (besin) ve 6 molekül oksijen üreterek
bu işi gerçekleştirmiş olurlar. Böylece su ve karbondioksitin birlikte sentezlenmesi
sayesinde karbonhidrata grubundan glikoz nimetine mazhar oluruz. Sadece bu
nimete insanlar mı mazhar olur? Hiç
kuşkusuz bizim dışımızda mesela tek hücreli yeşil bitki olarak bilinen fitoplanktonlar
da kendi payına düşen güneş ışığından istifade ederekten CO2, H2O, besi elementlerini (azot, fosfor, kükürt vs.) oksijene ve
organik maddelere dönüştürüp hem kendisi için nimet edinmiş olur hem de bulunduğu
okyanus, deniz ile tatlı su ekosistemindeki
tüm canlılara oksijen üreten can nimet olur.
Kelimenin tam anlamıyla anlaşılan o ki,
fotosentez sayesinde üretilen oksijen gerek karada gerekse denizde yaşayan tüm
canlılar için hayat kaynağı olmakta. Nitekim karada yaşayan canlılar olarak
başta insan olmak üzere diğer pek çok canlılar soludukları temiz hava
sayesinde (oksijen) yedikleri gıdaları
vücutlarında gıdaları yavaş yanma mekanizmalarıyla yakıp dışarıya karbondioksit
vermek suretiyle hayat bulmaktalar. Tıpkı bu sobada yanan yakıtın yanması
sonucu bacadan tütsü halde dışarıya dumanın atılması gibi bir durumdur bu. İyi
ki de yediğimiz gıdalar vücut iklimimiz de yakılıp karbondioksit olarak dışarı
atmaktayız. Aksi halde karbondioksit birikiminin vücuda vereceği zarar ciddi
sonuçlar doğuracaktır. Şu bir gerçek karbondioksiti vücutta yeteri kadar
dengede tutan akciğerden başkası değildir. Bu demektir ki, canlı cansız âlemde her varlık
yaratılış gayesi doğrultusunda bir kendi aralarında karşılıklı “al gülüm ver
gülüm” misali tıpkı fotosentez olayında olduğu gibi biri diğerine
karbondioksit ikram ederken diğeri de oksijen sağlayarak ikramda bulunmakta. İyi
ki de yaratılan varlıklara arasında karşılıklı ikramlar söz konusu, bu sayede birbirlerine
karşılıklı can simidi olunmakta.
Düşünsenize bir an oksijensiz kaldığımızı düşünelim, bu durumda beyin oksijensizliğe ancak 4 dakika
dayanabilmekte. Sonrası malum beyin ölümü, akabinde ölüm kaçınılmaz alın
yazımız olarak karşımıza çıkar. Hakeza rızıklandığımız
gıdalar için de oksijen çok önemli maddedir. Oksijen molekülleri olmaksızın
istediğiniz kadar yiyip içelim asla dışardan vücudumuza aldığınız besinlerin hiçbir
bir kıymet değeri olmayacaktır. İlla ki
aldığımız besinler oksijenle yakılması gerekir ki vücut içerisinde metabolizma
faaliyetleri start alabilsin. Hem oksijen öyle mucizevi bir elementtir ki,
herhangi bir maddeyle reaksiyona girdiğinde hızlıca bileşik oluşturabiliyor da.
Nitekim herhangi bir elmayı kestiğimizde bir süre sonra kahverengimsi renk hal
alması ya da demirin oksitlenerek pas tutması bunun tipik misallerini teşkil
eder. Bu tipik misallerin ötesinde
oksijenin vücutta sergilediği yakım ve yıkım faaliyetleri sayesinde
karbondioksit oluşumu gerçekleşmekte. Gerçekten
de bizler Allah’a iman etmiş kullar olarak bizim irademizin dışında vücut
şehrimizde cereyan eden bu muazzam işleyen sistem karşısında “Bu ne güzel karşılıklı
döngü ve yardımlaşmadır” demekten kendimizi alamayız da.
Evet, yanma olayı tabiat ile
canlılar arasında karşılıklı bir döngü planı içerisinde gerçekleşen bir
yardımlaşma hadisesidir. Nasıl mı? Hiç kuşkusuz havadan aldığımız oksijenin
vücudumuzda besin kaynağı herhangi bir maddeyle reaksiyona girmesiyle vuku bulan
bir nefes sıhhat hadisenin adı bir mucizedir bu. Bakınız, Yüce Allah Kur’an’da:
-“Gökte
rızkınız ve size vaad olunan şeyler
vardır” (Zâriyât, 22),
-“Ya
da (bütün mahlûkatı) önce hiç
yoktan yaratan, sonra onu iade edecek(öldükten
sonra yeniden dirilecek) olan (mı
İlahlığa daha layıktır? Düşünün ve anlayıp görün ki, yaratılışı ilkten
başlatan, sonra onu sürekli yenileyip duran?) Ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran
mı (gerçek Rabbinizdir, yoksa put ve
tağut cinsinden aciz şeyler mi?)
Allah ile beraber başka bir ilah mı? De ki: “Eğer doğru söylüyor iseniz, kesin
burhanınızı getirin” (Neml, 64),
-“Yeryüzünde
ne varsa tamamını sizin için yaratan, sonra göğe yönelerek onları, yedi gök
olarak tamamlayıp düzene koyan O’dur ve O, her şeyi hakkıyla bilmektedir” (Bakara,
29) diye beyan buyurduğu ayet-i
celileriyle bu gerçeğe işaret etmiş bile.
İşte yukarıda zikredilen ayet-i celilelerin
mana ve ruhuna baktığımızda gerek aydınlık güneşimiz, gerek rahmet yağmurumuz, gerek
her nefes alış verişimizde soluduğumuz hava atmosferimiz gerekse oksijen
depomuz bitkiler karşımıza hayat kaynağı nimetler olarak çıktığını görürüz. Hiç
kuşkusuz bu nimetlerin en başında, yani fotosentezin fitilini ateşleyecek nimet
olarak en başta aydınlık kaynağımız güneş gelir elbet. Ancak her şeyde olduğu gibi hiç kuşkusuz
güneşte kendi başına buyruk değildir, yani her şeyde ölçü tayin edildiği gibi
güneş sistemi içinde bir ölçü tayin edilerekten kendine has ayarlanmış kütlesi,
kendine has ayarlanmış hacmi ve enerjisi
söz konusudur. Zira güneşin merkez katmanlarında 564 milyon ton hidrojen
hammaddesi 560 milyon ton helyuma dönüşüp ısı ve ışık oluşturmakta. Düşünebiliyor musunuz atmosferin üst
katmanlarında % 21 oranında bulunan oksijen tıpkı azot gibi güneşten gelen kısa
dalga boylu zarar verici mor ötesi ışın ve X ışınlarını emerekten yeryüzüne
filtre edilmiş halde inivermekte. İşte gök kubbeden dalga dalga halinde inen
güneş ışınları bir bakıyorsun bitki hücreleri içerisinde konumlanmış klorofil maddelerinin
gösterdikleri üstün performanslarıyla kimyasal enerjiye çevrildiğinde ister
istemez bu olay karşısında Yaradanımızın huzurunda “Senin verdiğin nimetlere
sonsuz şükürler olsun” dedirttirecek türden hayat kaynağı olabiliyor. Hem
nasıl hayat kaynağı olmasın ki, baksanıza ışık ve klorofilin karşılıklı olarak
el yordamıyla karbonhidrat sentezini gerçekleştirmeleriyle birlikte serbest
olarak açığa çıkardıkları oksijenin canlıların soluklanmasına sunulmak manasına “…olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat
gibi” olunmakta. Öyle ki bir nefes sıhhat hayat kaynağı oluşumunda fotosentez
zincirinin halkalarında bir yandan su molekülü oluşumu için elzem olan hidrojen
alınımı gerçekleşirken diğer yandan da solunum için elzem olan oksijen salınımı
gerçekleşmekte. Tabii bu arada karbondioksit molekülleri de boş durmayıp suyla
olan bağını kestikten sonra bilhassa besinleri yakmakla vazifeli oksijen için
alıcı rol konumu görevi üstlenerekten karbonhidrat bileşiği üretimini
gerçekleştirmektedir. Derken karbonhidrat bileşiği hem bitkilerin beslenmesine yönelik
hayat kaynağı olur hem de diğer canlılar için gerekli olan protein, yağ ve
nişastaya ayrışaraktan hayat kaynağı olur. Fotosentezde rol oynayan tüm hayati öneme haiz
unsurların hayat kaynağı oldukları molekül ağırlıklarından belli ediyor zaten.
Nitekim bir maddenin molekül ağırlığı kendisini oluşturan atomların
ağırlıklarının total miktarı kadarıyla değer kazanmakta. İşte Yüce Allah’ın
halk ettiği bu fotosentez kanununun ilk halkasında karbon atom ağırlığının 12,
oksijenin 16, hidrojen atom ağırlığının 12 olduğuna göre; neticesinde meydana gelecek
olan total glikoz atom ağırlığının (6 x
12) + (12 x 1) + (6 x 6) = 180 gram olarak değer kazandığı görülecektir. Ezcümle
anlaşılan o ki; karbondioksitin bir
şekilde suyla olan izdivacı neticesinde glikoz ve oksijen üretimi vuku bulmakta.
Ve bu üretilen besinin % 40 pasta dilimine denk düşen kısmın büyük bir bölümünü
ise karbon oluşturmaktadır. Derken bu oluşan pastadan pay edilmek üzere tüm
canlılara gıda, meyve ve sebze ikram
edilmesinin yanı sıra bu arada tabiat severlere de bakmasına doyamayacakları
yeşil bir manzara temaşası sunulmakta. Hele ki bu harikulade manzaranın oluşumunda
aktif olarak rol oynayan bir madde var ki, o mikroskobun başında bulunan
botanikçilerin yakından bildiği bitkilere yeşil renk katkısı sunan kloroplastlardan
başkası değildir elbet. Öyle ki bu madde
sayesinde hava ve suyun özünde bulunan en temel üç elementimiz olan karbon,
hidrojen ve oksijeni sentezlemesiyle hayat buluruz da. Yetmedi hayata dair son
derece etki gücü olarak serbest olarak saldıkları oksijenle hem doğa hem de
atmosfer temiz havaya bürünüp bu sayede teneffüsümüz sağlanır da. Şimdi gel de
buram buram soluduğumuz bir nefes sıhhat manzara karşısında hayretler
içerisinde kalma. Hatta bugün gelinen noktada insanoğlu sadece solumakla
kalmayıp soluduğu havadan oksijen ayırt edebilmek için giriştiği bin bir türlü
zahmete katlanaraktan ayırımsal damıtma işlemlerini gerçekleştirip sonrada bu
koşuşturma içerisinde yüzünü birde dönüp bitkilerin 6CO2 + 6H2O
→ (C6H12O6) + 6O2 kanunuyla bu işi kendi
keşfettiklerinin kat be kat üstünde gayet çok rahat bir şekilde ustalıkla
yaptıklarını müşahede ettiklerinde de hayretlerini gizleyemediklerini gözlemekteyiz.
Atmosferin en önemli gazlarından olan
oksijenin doğuşu bundan 2000 milyon sene öncesine dayandığı tahmin ediliyor.
Genel olarak yeryüzünde oksijen değişik şekillerde sahne almaktadır. Hatta
bulunduğu alana göre de isim almaktadır. Nitekim oksijen litosferde oksit halde
bulunması hasebiyle maden oksidi olarak addedilir, hidrosferde su olarak
addedilir, atmosferde ise moleküler oksijen olarak addedilir. Kur’an’da oksijen
isimlendirmesi var mı derseniz, malumunuz Allah-ü Teâlâ’nın bu hususta nüzul
eylediği: “Ki O, size yeşil ağaçtan bir
ateş kılıp çıkarandır. Ondan ateş yakarsın” (Yasin, 80) ve “Şimdi
bana (yeşil bir ağaçtan) yakmakta
olduğunuz ateşi söyleyiniz onun ağacını siz mi yarattınız. Yoksa onu yaratan
biz miyiz?” (Vâkıa,71–72)
ayet-i celileri hepimize ziyadesiyle fikir verecektir elbet. Nitekim
fikir edindiğimiz ayet-i celilerin mana ve ruhuna baktığımızda oksijeni bilhassa
bitkilerin ürettiğine işaret edilmenin yanı sıra oksijensiz yanma olayının gerçekleşemeyeceği
de bildirilmekte. Her ne kadar oksijen ayet-i
celilerde isim olarak geçmese de sonuçta oksijen deposu bitki dokusu olmalı ki yanma
olayı gerçekleşip karbondioksit elde edilebilsin. Kaldı ki ayette geçen ‘ateş’ ibaresi yeşil ağaçtan çıkan oksijen manasına
bir ibaredir. Öyle ya, ateş (oksijen) olmaksızın karbon içerikli kömür
nasıl karbondioksite dönüşebilsin ki. Hem
ateş olmadan ne yemek pişirilebilir ne de savunma sanayi aletleri veya zirai
aletler yapılabilir. İlla ki, karbondioksit olmalı ki;
-Bitkiler
yeşerebilsin,
-Bitkiler yeşermeli ki hayvanlar
beslenebilsin,
-Hayvanlar beslenmeli ki insanlar etinden,
sütünden ve derisinden yararlanmış olabilsin.
İşte görüyorsunuz mevzubahis ettiğimiz
atomlardan sadece tek başına karbon atomunu mercek altına aldığımızda bile bu
karbon molekülünün nelere mührünü vurduğunu ve trofik zincir içerisinde
fonksiyonunun ne olduğunu az çok hepimiz fen derslerinde görmüşüzdür elbet. Besbelli ki yaşadığımız hayatımıza soluk
olabilecek nitelikte bir dizi birbirine bağlı muazzam bir trofik olarak tabir
edilen beslenme ağı zinciri söz konusudur. Nitekim M. Hamdi Yazır yukarıda ayet mealinde geçen
ateş ibaresinin sadece yanmakta olan odun veya kömür manasına gelebilecek anlamıyla
sınırlı tutmayıp buna ilaveten sürtünme ve dokunmayla oluşan elektrik manasına
gelebilecek bir ibare olduğuna da vurgu yapmıştır. Birde meseleye biyolojik
açıdan baktığımızda ise hem nasıl ki fotosentezle besin maddeleri
üretilebiliyorsa, icabında fotosentezin tam tersi bir yöntem diyebileceğimiz aerobik
(oksijenli) solunum yoluyla da besin maddeleri oksijenle yakılıp açığa
karbondioksit, su ve bir miktarda enerji ortaya çıkabiliyor pekâlâ. Anlaşılan o
ki, bitkiler her sabah güneşin doğuşuyla birlikte fotosentezi aracı kılarak
ilahi mektubun gereği hummalı bir faaliyete geçip ürettikleri meyveleri bizlere
takdim etmekle mahirdirler. Kelimenin tam anlamıyla bitkiler gece karbondioksit,
gündüz de oksijen üretmekle mahirdirler. Böylece gece gündüz demeden bilfiil
üretim yapmaları sayesinde zaman zaman kendimizi tabiatın kollarına attığımızda
ormanların oksijen deposu haline geldiklerini müşahede etmiş oluruz. Hatta
müşahede etmenin ötesinde bu arada konuk olduğumuz dünyamızın oksijen ve su
dengesinin bitip tükenmeksizin bir nefes sıhhat mucizevî hadise olduğunu idrak
etmiş oluruz da. İşte bu nedenledir ki
Fatih Sultan Mehmet; “Ormanlarımdan bir yaş dal kesenin, Başını keserim”
demekten kendini alamamıştır. Bir başka ifadeyle yaş kesen baş kesendir demek
istemiştir. Bundan daha da öte Adı Güzel Kendisi Güzel Yüce Peygamberimiz (s.a.v);
“Yarın kıyamet kopacağını bilseniz bile
ağaç dikiniz” emri her şeyi
anlatmaya yetiyor zaten.
Hakikat şudur ki; yeşil bitkiler güneş ışığını
en iyi bir şekilde işleyebilecek düzeyde biyomotorlardır. Güneş ışığı eşliğinde
yaşadığımız hayat ise bir noktada yeşilden mora kadar yedi tayf üzerine kurulu
renkler manzumesidir. Bu yüzden tüm canlıların güneş ışığına mest olduklarını
görürüz. Malum olduğu üzere beyaz ışık esas itibariyle kırmızı, turuncu, sarı,
yeşil, mavi lacivert ve mor ışınlarının karışımından müteşekkil bir ışık
tayfıdır. Peki, bu ışıklar hangi mekanizmayla seçilip bize sunulur derseniz, besbelli
ki güneşten gelen ışınlar bitkiler tarafından absorbe edilerekten bir mercek
misali süzülüp uzun dalga boyunda turuncu-kırmızı ışınlar ve daha kısa dalga
boylu mavi-mor ötesi ışınları olarak seçim gerçekleşir. Nitekim böylesi bir
seçimin deneyimsi uygulamasını beyaz ışığın cam prizmadan geçirildiğinde de bu
durumu gözlemleyebiliyoruz pekâlâ. Keza yağmur sonrasında gökyüzünde beliren
gök kuşağı da bir başka gözlemimize ışık tutacak tipik ışık tayfı seçiciliğini
doğrulayan örneğimizdir. İşte bu örneklerden hareketle mesela bir yaprak
tarafından orta boy dalga ışınlar yansıtıldığında klorofil maddesi bitkinin
bulunduğu kısımda bizim ışık penceremizden yeşil renk olarak algılanacaktır. Zira
bitkiye yeşil renk veren klorofil maddesi bu işe soyunurken ilk önce kendisine
gelen kırmızı ve mavi ışığı kuvvetle absorbe edip kendisinde bulunan yeşil
rengin çok az bir bölümünü yansıtmak suretiyle gerçekleştirmektedir. Nitekim
bilim adamları bu doğrultuda yaptığı çalışmalar neticesinde mesela okyanuslarda
var olan bir nevi bitki türü olarak addedilen alglerin (diatomlar) kara
bitkilerinden daha büyük misli derecede fotosentezde aktif rol oynadıklarını
belirlemişlerdir. Ayrıca yerden 80 kilometre uzaklıkta yer alan strosfer
tabakasının bünyesinde taşıdığı azot gazı sayesinde güneşten gelen mor ötesi
zararlı ışınlar filtre edilip korunmaya alındığımız da tespit edilmiştir. Bu
demektir ki tabiatta kanun halinde var olan bu söz konusu filtreleme işlemleri
olmasaydı yaşadığımız hayatımız bize zindan olacaktı.
Atmosferde mevcut gaz oranların belirli
oranlarda bulunması mucize-î rabbaniyedir. Mesela azotun % 78 ve oksijenin % 21
oranında atmosferde sabit değerde bulunması belli bir ilahi planın işleyişine
yönelik amaç içindir. Kesinlikle bu oranlar tesadüfen tayin edilmiş rakamlar
değil. Nasıl olsun ki, baksanıza bu sabit değerler sayesinde dünyamızı bir baştanbaşa
kadar kaplayan gerek bitkiler, gerekse hayvan ve insan toplulukları hayat
bulmaktalardır. Maazallah bir anda mevcut denge ayarının hedefinden şaşması her
şeyin allak bullak olması demektir. Düşünsenize oksijenin atmosferde iki katı
oranda fazla olduğunu bir anda varsayalım,
işte o zaman yeryüzünde hafif ateş kıvılcımı yakmakla hem solduğumuz
havayı hem de yeryüzünü cehenneme çevirmemiz an meselesidir diyebiliriz. Ya da
tam aksine oksijen % 21 değil de yarısı kadar düşük değerde olsaydı
nefessizlikten acaba halimiz nice olurdu, Bikere nefes almak için denge
ayarında oksijenin varlığına ihtiyaç olduğu şart gözüküyor. Tabii bu ön şart
sadece azot ve oksijen dengesine has bir durum değil, buna karbonda dâhil elbet. Bu yüzden karbondioksit gazının varlık
nedenini görmezden gelemeyiz. Zira bu gazın varlık sebebi de incelemeye değer bir
husustur. Nitekim dünyamızda karbon döngüsü öyle muazzam öyle ayarlanmış ki; atmosferin dış tabakalarına gelen kozmik
ışınlar burada birtakım kimyasal reaksiyonlarla yüksüz parçacıklara (nötron)
dönüşerekten azotla birleşip radyoaktif karbon (C14 izotopuna)
hale gelebiliyor. Ki, bu karbon izotopu da oksijenle birleşerekten radyoaktif
karbondioksit gazına dönüşmekte, derken hava akımları yardımıyla bu söz konusu gaz
molekülleri atmosferin en alt katmanlarına hızla difüze olurlar da. Böylece
birçok canlı ve cansız varlıkların kimyasal bileşenlerini birbirine bağlayan
karbon dengesi sağlanmış olur. Öyle ki, şeker 6 karbon atomuna, gliserin 3 karbon
atomuna, keza protein yapımında önemli rol oynayan amino asitlerde karbon
atomuna bağlı faaliyet gösterirler. Tüm bu var oluşumlardan anlaşılan o ki, canlının
en temel maddesi karbon atomu olduğu anlaşılmaktadır.
Bu arada sakın ola ki şimşek çakması da
neyin nesidir deyip es geçmeyelim, çünkü
bir şimşek çakmasında canlılar için nice nimetler gizlidir. Bu demektir ki
yeryüzünde rızıklandığımız gibi gökyüzünden de rızıklanmaktayız. Nitekim
gökyüzünde çakan şimşeklerle birlikte bir bakıyorsun havanın nemi kimyasal
reaksiyona girip bitkiler için olmazsa olmaz vazgeçilmez diyebileceğimiz azot
bileşiklerinin (doğal gübre) oluşumu vuku bulmakta. Zira Rabbü’l âlemin bu hususta Kur’an’da
nüzul eyledi ayetlerde şöyle beyan buyurmakta:
-“Göğü
ve yeri, rızkınıza iki hazine gibi hazırlayan, oradan yağmuru, buradan
bitkileri çıkaran kimdir? Allah’tan başka koca sema ve zemini iki itaatkâr
haznedar hükmüne kim getirebilir? Öyle ise, şükür Ona mahsustur” (Yunus,
31),
-“Yere
girenleri ve ondan çıkanları, gökten inenlerle oraya yükselenleri Allah bilir.”
(Hadid, 4)
Evet, sizlerde fen derslerinde
görmüşsünüzdür karbondioksit sadece atmosferde yüksüz parçacıklardan ibaret olarak
konumlanmış değil elbet. Yeryüzünü kaplayan bir kısım bitkiler sonbaharda yapraklarının
tel tel dökülmesiyle toprağa karışaraktan bünyesinde barındırdığı tüm
elemanlarının çürüyüp açığa karbondioksit gazı çıkarmak için vardırlar. Düşünsenize
bitkinin ölüsü bile dirisi gibi bir anlam ifade etmektedir. Hem nasıl ki toprak
ananın bağrına serpilen bitki tohumları zamanla toprakta neşvünema bulup varoluş
dirilişine geçiyorsa, aynen öyle de insanoğlu da vakti saati gediğinden bir kuş
misali bu konuk olduğu dünyada göç edip haşirde dirilmek üzere var olacak
demektir. Nasıl mı? Hani Peygamberimizin karşısına dikilip de; ‘Şu çürümüş
un ufak olmuş kemikler mi dirilecek’ diyen iman etmeyen müşrikler vardı
ya, aynen öylede gelinen noktada
maalesef bu günde müşrikleri aratmayacak şekilde bilim adamı maskesi altında yaratılışı
inkâr edenler aynı teraneyi sürdürmektelerdir. İster günümüzde hakikat güneşine
karşı kör sağır ateistler olsun, isterse
İslam’ın doğuşu yıllarında fenni ilimlerinden yoksun müşrikler olsun, ha o gün gözünü kapatmışlar ha bugün hiç fark
etmez, sonuçta gelinen noktada fenni
ilimlerin doruk yaptığı dünyamızda bile çürümüş ve ufalmış denileni kemiklerin
laboratuvar ortamında yakaraktan analize tabi tutulup karbon haline geldiklerini
gördükleri halde yine yaratılışı inkâr ettiklerini görmekteyiz. Hakeza
bitkilerde metabolik faaliyetler sonucu gaz haline dönüşmüş karbondioksitin fotosentez
hadisesiyle birlikte glikoz ve oksijen üretildiğine şahit oldukları halde yine
inadım inat yaratılış inkâr etmektelerdir. Ne diyelim, onlar bildiklerini okuya
dursunlar, bizden söylemesi, tüm bilimsel veriler kendi hal lisanıyla ‘Allah’
diye haykırmakta zaten.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder