İNSAN TOPRAKTAN
MI YARATILDI?
SELİM GÜRBÜZER
İnsan vücudunda yer alan demir atomu ile kâinatın
en uzak yıldızında konumlanan demir atomu hemen hemen aynıdırlar. Madem hamurumuz
bir, madem mayamız bir, hem madem kâinat
tek bütün olarak yaratılıp sonrasında çeşitlenmiş hale bürünmüş, o halde bu noktada insana kâinatın özü
gözüyle baksak yeridir. Bakınız Mevlana
bu hususta ne diyor: “Topraktan geldik toprağa gideceğiz. Mühim olan çamurlaşmamak.”
Her ne kadar Mevlana’nın bu güzel veciz sözü
bazı çevreler için hiç bir anlam ifade etmese de, bu malum çevreler bir takım
gerçeklerden nereye kadar kaçılabilir ki. Kaçsalar da çamurlaşmış olacaklardır zaten.
Yine malumunuz cansız sanılan toprak nasıl olur da can vermeye vesile olur sorusu
öteden beri beşeri sınıf içerisinde bilhassa Allah’a inanmayanlar açısından zihnini
hep kurcalayan ve bir o kadar da derinden derine düşündüren bir soru olmuştur. Öyle
anlaşılıyor ki bu soru bugün de, yarında hatta kıyametin kopacağı güne dek bu
tip insanların zihnini daha da çok meşgul edecek gibi görünüyor. Onlar nasıl
olur tarzında düşüne dursun, inananlar olarak bizim için esas olan Allah’a tam
bir teslimiyet içerisinde topraktan yaratıldık toprağa döneceğimize olan
inancımızdan zerre miskal dahi taviz vermemek çok mühimdir. Öyle ki Allah’a tam
bir teslimiyet haleti ruhiye içerisinde bir bitki çekirdeğini ölü ve karanlık
toprağın bağrında filizlendiren Yaratıcı Güç’ün, hiç şüphe yoktur ki bu dünyadan göç edip
toprağa karıştığımızda da ruz-i mahşerde diriliş muştusuyla birlikte yeniden
naçiz bedenimizle ruhumuzu buluşturacağına inancımız tamdır. Zira iman zerre
miskal şüphe kaldırmaz. Kaldı ki insanı insan yapan asıl ruhtur. Belli ki, Albert Einstein “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır”
sözünü boşa söylememiş. Dolayısıyla yaratılan elementlerden ister azot, ister oksijen, isterse karbondioksit olsun her bir element
canlıların can simidi görev yapan maddeler olarak dikkat çekmektelerdir. Hele oksijen
sayesinde üzerindeki yoğunluğu hafifleyen bir azot gazı vardır ki, üstlendiği
misyon itibariyle soluduğumuz havayı berrak bir hale getirip güzelleştirmenin
yanı sıra bitkiler içinde doğal bir gübre oluşturabiliyor. Bakmayın siz onun
öyle renksiz kokusuz, tatsız ve atıl bir
gazmış gibi duruşuna, aslında kazın ayağı hiçte öyle değil. Hele bir havadan toprağa, topraktan da azotu
bağlayan bakteriler üzerinden faaliyete geçmeye bir görsün hemen pasif halden
aktif bir şekilde topraktan filizlenecek olan bitkilere besleyici gübre olmasıyla
birlikte tüm canlılara bin bir çeşit lezzette gıdalar oluşunda katkı payını ve
varlığını hissettirebiliyor.
Bilindiği üzere toprağın bağrında eksi
(-) yüklü değere sahip karbon ve azot molekülleri vardır. DNA’da ise eksi (-)
azot, karbon, fosfor, hidrojen ve
oksijenden kurulu merdivenimsin bir molekül yapı söz konusudur. Şimdi
diyebilirsiniz ki DNA ile toprağın ne ilgisi vardır ki, merak bu ya toprağı incelediğimizde oksijen,
fosfor, hidrojen moleküllerinin eksi (-) değerli karbon ve azotla birleştiğinde
tam da insan bedenini oluşturan bileşikler olduğunun ilgisi görülecektir. Bu
durum bize Yüce Allah’ın (c.c) DNA
şifrelerine ‘Ol’ kelamıyla emreylediğinde bu söz konusu bileşiklerin Hz. Adem
(a.s)’ın topraktan yaratıldığını gösteren mucizevi hadisenin bileşenleri
olabileceğini düşündürtmeye yetmiştir de diyebiliriz. Nitekim Yüce Allah (c.c) yaratılış hususunda şöyle beyan buyuruyor; “Allah
nezdinde İsa’nın durumu Adem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı
sonra ona ‘Ol’ dedi ve o da oluverdi” (Al-i İmran suresi 59. Ayet). Yine
Yüce Allah bir ayeti celile de; “Şimdi
sor onlara: “Yaradılışça kendileri mi daha çetin, yoksa “Bizim yarattıklarımız
mı? Biz kendilerini yapışkan cıvık bir
çamurdan yarattık” (37.Saffat suresi 11. ayet) diye beyan buyurduğu
gibi Kur’an’da zikrolunan diğer
ayetlerde ise topraktan halk olduktan sonra anne karnında geçirdiğimiz
yaratılış öykümüzü aşama aşama şöyle idrakimize sunar da:
-“ Gerçek
şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz” (Mü’minun suresi,
ayet 12),
-“Sonra
onun sağlam korunaklı nutfe haline getiriyoruz” (Mü’minun suresi, ayet 13),
-“Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurtaya) (rahimde
asılıp beslenen embriyoya) çeviriyor,
alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor,
bu etten kemikler yaratıyor, daha sonrada kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet
onu bambaşka bir vakit halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan
Allah çok yücedir” (Mü’minun suresi, ayet 14).
İşte Necip Fazıl yukarıda bahsi geçen
yaratılışla ilgili ayetlerden ilham almış olsa gerek ki, iç dünyasında kopan
sonsuzluğa vurgun bir halet-i ruhiye içerisinde bu hususu ‘Bir adam Yaratmak’ adlı
eseriyle varlığın ve yokluğun öyküsünü kendince ‘hayat-ölüm-kader’ çizgisi ekseninde irdeleyebilmiştir.
Tabii irdelemek iyi hoşta, bu arada asıl irdelenmesi gereken bir husus daha vardır
ki, o da malum insanın topraktan nasıl
yaratıldığının biyolojik yönden irdelenmesinin gerektiği hususudur. Hele yukarıda
bahsi geçen ayetlere birde bu gözle, yani biyolojik pencereden bakılmaya
çalışıldığında Hz. Âdem’in yaratılışında eksi (-) değerli azot ve karbon
molekülünü taşıyan toprakla DNA arasında çok yakından ilgi bağının olduğu
görülecektir. Nitekim bir bitki için doğurgan toprak neyse, bir çocuk içinde anne rahmi doğurgan toprak
olarak anlam ifade eder. Hele bir tohum toprağa
düşmeye görsün bir bakıyorsun toprağın bağrına gömülüp bir anda neşvünema
buluyorsa bir blastula da aynen bir tohum misali rahme tutunup (gömülüp)
16.cı güne geldiğinde üç extraembriyonal kesenin (amnion-vitellus-allontios) oluşumuyla
insan taslağı denen embriyo şeklinde gelişim kaydedip dünyaya nur topu çocuk
olarak gelebiliyor. Öyle ki anne karnında embriyoyu oluşturan keseler bir
yandan insan organlarının oluşturan yapılara dönüşürken diğer yandan da
vitellüs kesesi allontois sayesinde sıvı kan ve lökosit, eritrosit ve trombosit
gibi kan hücrelerine dönüşebiliyor. Derken bu söz konusu değişim ve dönüşüm
aşamalarında aktif rol oynayan extraembriyonal keselerden vitellüs’ün ceninin
beşinci haftasına kadar hem embriyonun kan hücrelerini hem de cinsiyet
hücrelerini ürettikten sonra görevini karaciğere devredip köreldiğini, allontois’in ise ikinci ayın sonunda köreldiğini
ve böylece körelmeyle birlikte görevlerini nihayete erdirmiş olurlar. Bu arada
trofoblast hücreleri tarafından oluşturulan saçaklar da kökleriyle rahmin içine
kanca atıp anne karnındaki ceninin hayat bulmasında, besin ve gaz alışverişi
temininde aktif görev üstlenmiş olurlar. Ki, Allah Teâlâ bu hususta; “Sizi analarınızın karınlarında üç karanlık içinde bir yaratılıştan öbür
yaratılışlara halk edip duruyor” (Zümer,6) diye beyan buyurduğu
ayet-i kerimeyle ceninin üç katmanla çepeçevre sarıldığına işaret ediyor. Zira
bu üç katman amniyon zarının dış kısmını içine alan karyon ve rahim duvarından
başkası değildir. Ki, amniyon ve karyon zarları cenini çepeçevre sarıp onu
korumakla yükümlüdür. Keza amnion sıvısının 31 santigrat derecelik sabit
sıcaklıkta olması cenini belli bir ısı ayarında tutmanın yanı sıra sıvı içerisinde
rahatça yüzmesini de sağlar. Derken böylesi ideal sıvı ortamı sayesinde doğumun
gerçekleşmesi kolay hale gelir. İşte görüyorsunuz başlangıçta cansız gibi
görünen hücreler Yüce Allah’ın ‘Ol’ emri
doğrultusunda canlılık kazanıp anne karnında embriyolojik gelişmeyle birlikte
dünyaya nur topu bebek olarak gelmektelerdir. Kelimenin tam anlamıyla başlangıçta
su iken bir anda ete kemiğe bürünmüş bir canlı olarak dünyaya gelmiş
olmaktayız. Ve Yüce Allah (c.c) bu
hususta şöyle beyan buyurur da: “İnkâr
edenle, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan
yaratığımız görmezler mi? Hala inanmayacaklar mı?” (Enbiya, 30). İşte bu gerçeği inkâr eden ateistlerin
görmedikleri şundan besbellidir ki hala bugün olmuş gelinen noktada inadım inat
ileri sürdükleri ‘canlı canlıdan çıkar’ tezinden geri adım atmış değillerdir. Ama şu
da var ki ateistler yaratılış gerçeğini ne kadar inkâr ederseler etsinler, şunu
iyi bilinsinler ki yaratılışla ilgili bu ayetler camilerde ve evlerde hatim
olarak, okullarda, medreselerde ve üniversitelerde ders müfredatı olarak
okunmaya devam ettiği sürece bu dünyada düştükleri şüphe girdabından çıkamayıp tedirginlikten
rahat uyuyamayacaklardır. Oysa onların
şüphe girdabında göremedikleri şu bir gerçek vardır ki; Yüce Allah’ın birçok
ayette geçen “Ol” emri ibaresi hücre yönetimi için ferman
niteliğinde bir buyruk olduğu gibi hücre içerisinde birçok kimyasal reaksiyonların,
protein sentezi ve enzimlerin işleyişini de kapsayan bir buyruk fermandır. Onlar
şüphe girdabında boğularaktan bu gerçekleri bilmezlikten gelseler de hücreler
kendilerine yüklenmiş “Ol” kodunu
biliyor ya, bu kod onlara düğün bayram olurda.
Ki, bu noktada hücre içi
faaliyetlerde “Haktan gelen ferman başım
gözüm üstüne” diyen, aynı zamanda hücre
içi hiyerarşik düzenin işleyişinin komite kademesinin en tepe noktasında bulunup
ne yapacağını bilen DNA vardır. Nitekim yaratılışla ilgili tüm bilgiler “Ol”
emriyle DNA'ya kodlanmış olduğundan tüm hücresel faaliyetler DNA’nın başkanlığında
işlevlik kazanmaktadır. Bu demektir ki, canlının en temel birimi olan hücre içi
hiyerarşik düzenin koordinasyonunda birinci derecede sorumlu DNA olup, bu
kademenin ikinci alt basamağında ise DNA’dan gelen talimatları gerekli yerlere
iletmekle yükümlü mRNA (haberci RNA) vardır.
Bunun altında da gelen mesajları uygulayıcısı olarak protein sentezinde görev
yapan ribozom ve biyolojik katalizör olarak rol alan enzim dünyası vardır. Öyle ya, madem ortada hücre içerisinde böylesi muazzam
bir hiyerarşik bir düzenin varlığı söz konusu,
o halde bu kurulu düzen hakkında günlük hayattan örnekler vermemiz
gerekir ki böylesi mükemmel bir düzenin nasıl işlediğini daha iyi anlayabilmiş
olalım. Nasıl mı? Mesela nasıl ki bir buhar makinesiyle çalışan bir lokomotif
mühendisin programladığı bir plan dâhilinde hızlandıkça yavaşlayan ya da
yavaşladıkça hızlanan (negatif geri tepme-feed back) bir ayar sistemi söz konusuysa, aynı şekilde
yaratılan canlı cansız her varlığın işleyişinde de külli iradenin cüzi irade
üzerinde yaradılış ayarları söz konusudur. Nitekim canlı âlemin en küçük varlıklarından
bakteri ya da virüs genomunda bile bir bakıyorsun baskılayıcı proteini bağlayan
ve aynı zamanda hemen yanı başında genin transkripsiyonunu kontrol eden
operatör gen vardır. Üstelik operatör gende kendi başına buyruk değildir, o da “Ol”
emri doğrultusunda tüm hücre içi faaliyetleri idare etmekle vazife almış bir
amirdir. Hakeza operatör genin kontrolündeki yapısal işlev gören genlerde öyle olup
amirinden gelen talimatların dışında kendi başına asla buyruk kesilmezler, mutlaka
vazifelerini operatör genin kontrolünde yürütmek durumundadırlar. Birde
hiyerarşik bir yapılanma içerisinde meseleye bütünüyle baktığımızda operatör
genin yönetiminde belli bir görev dağılımı çerçevesinde bir araya gelen genler topluluğu
adeta bir şemsiye altında ‘operon genler’ olarak vazife
yüklendiklerini görürüz. Bu demektir ki genler topluğu operatör genden gelen
talimatlar doğrultusunda hareket etmektedirler,
İşte bu noktada hücre içerisinde silsile varı şeklinde cereyan eden
talimatlar harfi harfine uyulup karşılık bulmalı ki idari amir pozisyonunda
bulunan regülatör genin direktifleri doğrultusunda protein yapımı
gerçekleşebilsin. Böylece alt birim
genler üst amirlerin talimatları doğrultusunda pasif halden eylemli gen haline
gelmiş olurlar. Aksi halde, yani gelen talimatların
dışına çıkıldığında eylemsiz halde kala kalacaklardır.
Öyle anlaşılıyor ki, omurgalı ya da omurgasız
olsun hiç fark etmez yaratılan her varlığın biyolojik fonksiyonlarının işleyiş
sisteminde başıboşluğa asla yer yoktur, her şey bir plan dâhilinde her daim kontrol
altında işlevsellik kazanmaktadır. Aksi
halde kalp, mide, kan, dalak gibi nice dokular içerisinde görev almış hücreler
mesken tuttukları organlara işlerlik kazandıramayacaktır. Kelimenin tam
anlamıyla genler arası koordinasyonda strüktürel genlerin (yapısal genlerin) bir operatör gene bağlı kalarak, operatör
genlerinde bir başka düzenleyici gene bağlı kalarak gerçekleşen böylesi müthiş
bir sistem karşısında adeta dilimiz tutulup ‘Allah” demekten başka diyecek bir
kelam bulamıyoruz desek yeridir. Ama gel
gör ki, bizler böylesi mükemmel bir hiyerarşik düzen karşısında dilimiz tutulup
hayretler içerisinde kalırken, birileri de malum tam aksine “tesadüfi düzen” deme pişkinliğini
gösterebiliyor. Hele bilhassa ateistler Hava annemizin Âdem’in eğe kemiğinden
yaratılış mucizesine bile bir türlü akıl sır erdiremezler de. Oysa moleküler
biyolojinin ortaya koyduğu verilerden hareketle genetik dünyasına daldığımızda
genetik şifreleri bir barkot cihazından geçirircesine kendini okutturup yazgıya
çeviren tek hücrenin “kemik iliği hücresi” olduğu
görülecektir. Nitekim bilim dünyasında hızlı gelişmelerle birlikte bu gün
gelinen noktada artık genetik laboratuvarlarda kemik iliği hücreleri alınarak
başka ortamda tekrardan üretilebiliyor. Bu demek oluyor ki yaratılışla asıl
şifreler açılabilse bir insan yazgısının kayda alınabileceğini gösteriyor. Zira eğe kemiği insan kaburga kemiklerini
içermektedir. Nasıl ki karbon ve azot artı (+) değerli iken toprak ölü (cansız)
halde oluyorsa aynen öyle de eksi (-) değerli iken de bir anda toprak canlılık
kazanabiliyor. İşte buna benzer konumda genetik şifreleri yazgıya geçirebilecek
donanımla donatılmış kemik hücreleri de ‘Ol’
emriyle diriliş moduna geçebileceği gibi yine “Ol” emriyle cansız halde, yani
ölü kemikler olarak nötr kalabiliyor. Ta
ki kıyamet günü dirileceğimiz zaman “Ol” emri gelir ancak o zaman dirilişe
geçebilmekteyiz. Dolayısıyla bu noktada
Âdem (a.s)’ın kaburga kemiğinden “Ol”
fermanıyla Havva anamızın hayat bulmasına şaşmamak gerekir. Hiç şüphe yoktur ki Allah (c.c) her şeyi yaratmaya kadirdir. Öyle ya, madem Allah (c.c) kudret sahibidir, o halde Adem (a.s) ve Havva anamızın yaratılış mucizesi
karşısında “Amenna ve Saddakna” demek düşer bize.
Hani Mevlana’ca
sıkça “Topraktan geldik toprağa
gideceğiz” deriz ya hep, gerçekten de Termodinamiğin ikinci kanunu bu
sözün doğruluğunu teyid eden bir kanundur. Nasıl mı? Malumunuz bu kanun; evrende tüm yaratılmış varlıkların zamanla
bozulmaya doğru yüz tutacağını, en nihayetinde tüm canlı canız varlıkların
mutlak sonla buluşacağını bildiriyor bize. Hakeza fizikte geçen meşhur entropi
kanunu da bu yöne işaret etmekte olup başlangıçtaki evrende var olan mevcut nizami
sistemin zaman içerisinde orijinalliğini yitirip dağınık veya plansız bir gayri
nizama dönüşeceğini bildirmekte bize. Böylece
entropi kanunun bir gereği olarak sistem git gide bozulmaya yüz tuttukça
entropisini artırıp bunun neticesinde kıyametin kopması kaçınılmaz bir gerçek
olarak karşımıza çıkacaktır. Nitekim Sir
Arthur Eddington, entropi gerçeğinden
hareketle termodinamiğin ikinci kanununu evrenin en büyük metafizik kanunu
olarak nitelemiştir. Değim yerindeyse
tabiat kanunları bu noktada bizim için “Topraktan geldik toprağa gideceğiz”
sözünü birinci elden kendi hal lisanıyla dile getiren en canlı şahitlerimizdir
dersek yeridir. Toprağın bir özelliği
daha vardır ki bozulmuş olanı bağrına basıp koruma altına alabiliyor. Zira
evlerde kullandığımız toprak hattı hem elektrik cihazlarını korumaya yönelik hattır
hem de elektrikli ev aletlerini kullanan insanı da korumaya yönelik toprak
hattıdır. Farzımuhal oldu ya, çamaşır
makinesinde elektrik kaçağı var diyelim,
bu durumda hiç endişelenmeye gerek yoktur, şayet toprak hattı varsa çarpmayıp
elektrik akımı direk toprağa akacaktır. Şayet bir insanın vücudunda fazladan
elektrik yüklüyse yine bu durumda da hiç endişelenmeye gerek yoktur, yalın ayakla toprak üzerinde birkaç kez
dolaşıldığında o insanın vücudunda fazladan olan elektriği toprağa boşaltmış olacaktır.
İşte bu noktada düşünsenize, şayet
statik elektrik vücudumuzda hep kalıcı halde kalmış olsaydı elektronik şoklarla
kim bilir halimiz nice olurdu, iyi ki de
toprak ana var da bu sayede vücudumuzda fazladan olan elektriği boşaltmış
olmaktayız. Dolayısıyla toprağa çok şey borçluyuz. Elektrikçiler çok iyi bilir
ki, nötr yıldız noktasına ve toprağa
bağlı olması hasebiyle yüksüzdür ve nötrün sıfır volt potansiyelliyi sayesinde
faz ister pozitif ister negatif halde olsun hiç fark etmez arada potansiyel
fark oluşacağından devreden akım olarak geçecektir. Örnek mi? İşte sıfır elektrik nötr halde televizyon,
priz, lamba gibi yıldız noktalarda potansiyeli alıcı olarak konumlanırken faz da
bu konumlanmadan istifadeyle gerektiğinde tüm devreleriyle birlikte akım olarak
sahne alarak işlevlik kazanır. Derken nötr ve faz arasında oluşan potansiyel
farkından oluşumundan doğan elektriklenmeyle birlikte toprak hattı adeta bizim
hayat sigortamız olur. Madem öyle, toprak hattı deyip geçmemek gerekir. Zira o
bizim hem yaşarken hem de ölürken beraber olacağımız toprak hattımızdır. Nitekim toprağın bağrında yer alan A ve B
mukopolisakkaritler ve ona ait kristallerin insan kanında anti-AB serumuyla
birlikte reaksiyona girip aglütinasyona (çökme) uğraması kanımızın toprakla
doğrudan ilişkili olabileceğinin kuvvetle ihtimal dahilinde bir göstergedir.
Velhasıl-ı kelam Havva’nın yaratılış
sırrı işte bu derin moleküler biyolojinin ince şifrelerinde kodludur.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/insan-topraktan-mi-yaratildi-5630-kose-yazisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder