SU AB-I HAYATTIR
SELİM GÜRBÜZER
Hiç kuşkusuz su ab-ı hayattır. Bikere her
canlının kana kanasıya su içmesi ab-ı hayat bir nimet olduğunu teyit ediyor
zaten. Hele Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da suyun petrolden daha pahalı biçilmez
bir nimet olduğunu düşündüğümüzde kendiliğinden gerçekten de ab-ı hayat bir memba
olduğu ortaya çıkmış olur. Hele birde suyun hem yeryüzündeki ısı sıcaklığını
sabit ve dengede tutacak derecede sahasında özgül ısıya sahip yegâne tek kaynak
memba olması yönüyle hem de vücudumuzun 2/3’sini oluşturması yönüyle de
baktığımızda önemi daha da belirgin bir şekilde ortaya çıkmış olur. Hatta daha da yetmedi bizatihi ısı dengesini dünyanın
hemen her sathında eşit ayarda tutacak derecede şimdiye kadar böylesi özgül ısı
skalasına sahip herhangi bir maddenin keşfedilmemiş olması bile önemini ortaya
koymaya yeten bir durumdur. Nitekim su yoğunluğu ölçüldüğünde +4 santigrat
dereceye endekslendiği görülecektir. Bu demektir ki suyun üst kısımları
soğumaya yüz tutmuş olsa da altta kalan kısımları 4 santigrat derecenin altına
düşmeyecektir. İşte böylesi su endeksi denkleminde kışın buz tabakalarının
altında yüzen canlıların suyun yüzeyindeki don olaylarından herhangi bir surette
etkilenmeksizin normal hayatlarını sürdürebiliyor olmaları yaratılış mucizesini
ortaya koyan mühim bir hadisedir. Yüce Allah (c.c), besbellidir ki halk ettiği sıvılar arasında
bunu en iyi icra edecek ve aynı zamanda ısı dengesini ayarlayacak misyonu suyun
omuzlarına yüklemiştir. Malumunuz bilhassa yazın o güneşin yakıp kavurucu
sıcaklıklarına maruz kalan deniz yüzeyindeki suyun buharlaşmasıyla birlikte
atmosfere yükselen su molekülleri yoğunlaşaraktan gök kubbede süblimleşip tüm
canlılar için hem serinletici bulut şemsiyesi olmakta hem de süblimleşme
halinin şimşek çakmaları eşliğinde yağışa dönüşüp tüm yeryüzü sathı için
bereket ve rahmet kaynağı olmaktadır. Böylece
gök kubbede oluşan bulutlar sayesinde dünyamızın ısı dengesi sağlandığı gibi bu
arada insanoğlu da yağan rahmet yağmurundan kendisi için ab-ı hayat olarak
addettiği can suyuna kavuşaraktan istifade etmiş olur.
Şu bir gerçek hayatiyetin
sürdürebilirliği açısından dünyamızın tabii olduğu güneş sistemi içerisinde
kendisine en uygun koordinat aralıklar içerisinde yörüngesinde sapmaksızın döngüsünü
deva ettirmesinin elzem şart olduğu gibi yine hayatın sürdürebilirliği
açısından güneşten gelen kararlı ışınların dünya gezegenimiz üzerinde hiçbir
şekilde kesintiye uğramaması da en elzem şarttır. Bilindiği üzere hayatın
başlangıcında güneşin kararsız ultraviyole ışınlarına maruz kalan ilkel türden
canlılar söz konusu zararlı ışınlardan korunmak adına adeta su altına
saklanarak hayatını idame ettirmeye çalışıyorlardı. Ta ki bu durum atmosferde
ozon tabakasının oluşumuna dek sürdü de diyebiliriz. Kuvvetle ihtimaldir ki
ozon tabakasının oluşumuyla birlikte hayat denen iksir sudan karaya doğru kayıp
ivme kazanmış olmasıdır. Nitekim bu kuvvetli ihtimal durumu güçlendirecek dayanağımız
ise hiç kuşkusuz Kur’an’da “Kâfir
olanlar görmezler mi ki gerçekten de göklerle yer birdi de biz onları ayırdık
ve her şeyi, sudan yarattık, hala mı inanmazlar?” (Enbiya, 30) diye beyan
buyrulan ayette geçen hayatın ilk evvela sudan halk edildiğine dair işaret
edilen husustur. Kur’an’da yine ab-ı hayat
suyun varlığına dayanak teşkil eden hususta ise Yüce Allah (c.c) ; “Sudan insanı yaratan ve onu bir soy ve hısımlık sahibi kılan O’dur. Senin Rabbin
her şeye kadirdir.” (Furkan, 54) diye beyan buyurmak suretiyle
işaret etmekte.
Evet, hayata dair işaret edilen ayetlerin
mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere su gerçekten de ab-ı hayattır. Ancak şu
da var ki, su gibi bir ab-ı hayat bir nimeti sadece laf olsun babından önemini
ortaya koymak yetmez, moleküler yönden
de analizini yapıp önemini ortaya koymak gerekir. Nitekim meseleye bilimsel
yönden baktığımızda bu noktada suyun bileşimi nedir sorusu ister istemez insan
aklını kurcalayan bir husus olacaktır. Bakınız
her ne kadar teorik olarak 2 hidrojen atomuyla bir oksijen atomunun
birleşmesinden su (H2O) molekülünün meydana geldiğini biliyor olsak
da pratikte bir bakıyorsunuz ikisini bir araya getirdiğimizde hiçte su
molekülünü meydana getirmenin kolay olmadığı gözlemleriz. Derken acaba ne
yapmalı ki, tabiatta var olduğu şekliyle su oluşturulabilsin sorusu aklımıza düşmekte?
Elbette ki bu sorunun cevabı bizatihi suyu oluşturan bileşenlerin yapısında
gizli. Madem öyle, hem oksijeni hem de hidrojeni ilk etapta laboratuvar
şartlarında bir şekilde reaksiyona girdirmek gerekir ki işin sırrı
çözülebilsin. Ama nasıl? Hiç kuşkusuz bu iş için hafif bir kıvılcım ya
da bir ateş çakmakla veya dışarıdan verilecek olan bir katalizör enerjiyle hemen
her iki molekülünde kimyasal reaksiyona girmesine yetecektir. Böylece
laboratuvar şartlarında analize tabii tutulacak olan her iki maddenin de
kimyasal reaksiyona girdirilmesiyle birlikte işin mahiyetinin de anlaşılmasını
beraberinde getirecektir. Bu demek oluyor ki, kimyasal reaksiyona girecek olan
ister suyu oluşturan moleküller olsun ister bir başka maddeyi oluşturacak daha
başka farklı moleküller olsun hiç fark etmez sonuçta elde edilecek maddenin birleştirilme
veya ayrıştırılma işlemlerini gerçekleştirebilmek için mutlaka dışarıdan bir
aktivasyon enerjisine tabii tutmak gerekir ki işin sırrı çözülebilsin. Hem
nasıl ki nur topu bir çocuğun sağ salim dünyaya gelmesi için anne karnında
belirli aşamalar geçirildikten sonra doğum hadisesi gerçekleşiyorsa, aynen öyle
de ab-ı hayat suyunda meydana gelmesi içinde bir takım aşamalardan geçmesi
gerekmektedir. Dahası tıpkı bu durum dünyaya gelmekte olan nur topu bebeğin
embriyonik tüm gelişim evrelerine benzer bir şekilde aynen ab-ı hayat can suyunun
oluşumu içinde bir takım aşamalardan geçme zorunluluğu söz konusudur. Ancak her
oluşum bilindiği üzere hemen öyle birden bire oluşuvermiyor, illa ki ab-ı hayat
için ilk etapta aktivasyon enerjisinin devreye girmesi ön şart olarak karşımıza
çıkmakta. Bu enerji olmadan ne kimyasal reaksiyon başlatmak mümkün ne de başlatılmış
olan reaksiyonun hızlandırılması mümkün. Mesela birçok hayati olaylarda
kimyasal reaksiyonların cereyan edebilmesi için canlıyı meydana getiren
hücrelerin arasına katalizör görevi üstlenmiş enzimler konumlandırılmıştır.
İşte bu enzim örneğinden hareketle aslında su için de canlı cansız hemen her
varlık için başlı başına bir katalizör rolü üstlenmiş önemli bir ab-ı hayat kaynağıdır
diyebiliriz. Hele bilhassa canlı hücrelerin yapısını her yönüyle incelendiğinde
su moleküllerinin bulunmadığı, yani açıkta kalan hemen hemen hiçbir hücre yok
gibidir dersek yeridir. Zira susuz hayat asla düşünülemez. Hem kaldı ki canlı
hücreler içerisinde büyük oranlarda su olmalı ki; ATP (Adenozin trifosfat) molekülleriyle kontak kurulabilsin. Nitekim
su molekülleriyle reaksiyona giren ATP molekülünün ikinci ve üçüncü fosfat
bağlarının koptuğu gözlemlenmiştir.
Dolayısıyla bir fosfat grubunu kaybeden ATP, ADP (Adenizon difosfat) molekülü adını alır. Şayet ADP molekülü de bir fosfat grubu kaybına
uğrarsa nihayetinde tek fosfatlı AMP (Adenozin monofosfat) adını alır. Bu arada
unutmayalım ki katalizörlük görevi sadece suya has bir özellik değil elbet, bir takım protein içeren maddelerde pekâlâ katalizör
görevi ifa edebilir durumdadırlar. Örnek
mi? İşte bu misyonu yüklenmiş enzimler bunun en bariz örneğini teşkil eder. Zaten
bir kısım protein molekülleri böylesi bir görev ifa ettiği içindir ki
kendilerinden her daim enzim olarak söz ettirmişlerdir.
Amerika’da özellikle Vincent Joseph
Schaefer tarafından yapılan bir çalışmayla su zerreleri molekül bakımdan ne
kadar çok küçük çapta, ne kadar saf ve temiz olursa bir o kadar da eksi (-) 40
santigrat derece altında donmadıklarını gözlemlemiştir. Böylece kendisi General
Electric Araştırma Laboratuvarında bir araştırmacı gözüyle Schaefer Berkshire
Dağlarındaki bulutları kuru buzla tohumlayaraktan yapısını değiştirir de. Bu demektir ki su taneciklerini sıfır
santigrat derecede donmasının arkasında yatan ana neden unsur su zerrelerinin
kirli olmasının yanı sıra aynı zamanda su zerrelerinin büyük çapta olmasıyla
alakalı bir durumdur. Bilindiği üzere su buharının atmosferde difüzyon sonucu
yoğunlaşmasıyla birlikte bulutlar oluşmaktadır. Ancak bu yoğunlaşma sıradan bir
yoğunlaşma değil, tam aksine bu iş için tam tekmil yoğunlaştırıcı çekirdeklere
de ihtiyaç vardır. Ve bu ihtiyacı büyük ölçüde okyanus tuzları ile kirli su
zerreciklerinin karşıladığı belirlenmiştir. Söz konusu tuz ve kirli zerrecikler
bir şekilde atmosferde su buharına karışmak suretiyle bulut taneciklerini (çekirdekle-
katı cisimler) üretmiş olurlar. Derken
bulutlaşan zerreler önce donma çekirdeği (yoğunlaşma çekirdekleri) etrafında yoğunlaşmaya başlar, sonrasında ise
yoğunlaşan bulut damlacıklarının (buz kristallerinin) kendi aralarında
çarpışması sonucu daha da büyüyen zerrelere dönüşerekten dünyamız için rahmet yağmuru
olurlar. Öyle ki rahmet yağmurları yeryüzüne yaklaştıkça havanın kaldırma
kuvveti sayesinde denge kazanıp bir uçağın piste inişini andırır bir şekilde
yumuşak iniş yaparak yağışını gerçekleştirirler. Nitekim Yüce Allah (c.c) bu
hususta “Gökten bir ölçüye göre su indiren O’dur. Biz onunla ölü bir beldeye
hayat verdik, işte sizde böyle tekrar çıkarılacaksınız” (Zuhruf
suresi-ayet 11) diye beyan buyurmaktadır.
Malumunuz yeryüzü sıcaklığı 0 santigrat veya 0
santigrat sıcaklığın altında ise kar tanecikleri şeklinde düşecektir. Keza havanın
kaldırma kuvveti olmasa hızla yere düşen yağmur damlaları tüm bitkileri
tırpanlayacaktı. Tabii bu arada hiç kuşkusuz bizim çatılarda, camlarda bundan
payını alıp incinecektik. Yani bu demek oluyor ki; yağmurun inişine ince bir
ayar çekilip limit hızı denen terminal matematiksel hesap söz konusudur. Bu
yüzden Fizikçiler tabiatta cereyan eden bu olayı denge hız formülü ile izah
etmeye çalışmışlardır. Bilindiği üzere
normal şartlarda tüm cisimler yer çekim kuvveti etkisiyle hız kazanıp
düşerlerken su damlacıkların bu kuralı sanki iptal edercesine tam aksine sabit
hızla iniş sergilemeleriyle dikkatleri üzerine çekmekte. Hem de pür dikkate
şayan bir şekilde aklı karaya vurdururcasına insanı hayrette bırakmakta. Bu
yüzden yukarıda da zikrettiğimiz gibi Rabbü’l Âlemin; “O gökten yağmuru bir ölçüye göre indirir” (Zuhruf, 11) diye
beyan buyurmaktadır.
Evet, hiç
şüphe yoktur ki yeryüzüne inen yağmur ölü bir belde bile olsa oraya hayat
verebiliyor. Nasıl ki toprak yağmurla hayat buluyorsa aynen öyle de kıyamet
günü gelip çattığında da Rabbü’l âleminin ‘Dirilin, kalkın’ emri fermanıyla Sur üflendiğinde
yeniden diriliş bulacağımız muhakkak. Nitekim Yüce Allah kulları için nüzul
eylediği ayetlerinde bu üfürüşü kullarına şöyle bildirir;
-“Sonra
Sur’a ikinci kez üfürülür, birde bakarsın ki herkes kabrinden kalkmış ne
olacağını bekliyor” (Zümer 68),
-“Hepinize ölüm sarhoşluğu
gerçekten gelir. O zaman size: Ey İnsan işte bu, senin yan çizip kaçmakta
olduğun şeydir” ” (Kâf, 19),
- “O gün herkes, yanında bir sürücü ve
birde şahitle beraber gelir” (Kâf, 21),
-“Celalim hakkı için (denir) sen bundan bir
gaflette idin. Şimdi senden perdeni açtık, artık bu gün gözün keskindir” (Kâf, 22).
Hâsıl-ı kelam kıyamet günü ‘Haydi
olun (kün)’ emri ile tüm beşer saniye geçmeksizin bir su misali
dirilecektir elbet. Çünkü su ve su zerreleri birer ab-ı hayattır.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder