ATOM ÇEKİRDEĞİ
MUCİZESİ
SELİM GÜRBÜZER
Çekirdek
deyip geçmemeli. Çünkü bir çekirdekte koca bir âlem gizli. Nasıl ki bir tohumda koca bir çınar ağacının
özeti varsa atom çekirdeğinin içerisinde de kâinatın özü mevcut. Zira kâinatta 10 üssü 79 atom
vardır. O halde atom içinde kendi çapında bir âlemdir diyebiliriz pekâlâ. Şöyle
ki mikro ve makro âlemler arasında matematik orantı kurulduğunda atom
içerisinde yer alan proton ve elektron arasındaki uzaklık oranı neyse, dünya ve
ay arasında uzaklık oranı da aynı olduğu görülecektir.
Peki, atom sadece kâinatın özü
mesabesinde bir mikro âlem midir? Hiç
kuşkusuz canlı âleminde temel taşı diyebileceğimiz bir mikro âlemdir. Dile
kolay, bir hücre düşünün ki 100 trilyon
cansız sandığımız atomlardan oluşmakta, elbette ki bu durumda cansız sandığımız
atomun can kattığını görmezden gelemeyiz.
Daha da ilginç olan atomun kendi içinde bile mikro âlemlerin var olduğudur.
Nitekim atomun kendi iç dünyasına
girildikçe bir bütün olarak kendisinden daha küçük mikro bileşenlerden
müteşekkil olduğunun tespit edilmesi bunu doğruluyor zaten. Hatta ünlü Alman
bilgini Albert Einstein bu gerçeği
dile getirirken atomunda parçalanabileceğini ve müthiş bir enerji açığa
çıkaracağını müjdesini vererek bilim dünyasına duyurmaktan kendini alamamıştır.
Derken dile getirdiği tezini 1905 yılında E= mc2 formülüyle
ispatlamışta.
Malumunuz atom maddenin en küçük birimi
olmakla beraber atomu da kendi içinde elektron,
proton ve nötron denen en küçük temel yapılar oluşturmaktadır. Nitekim bu temel yapının çekirdek merkezinde
bulunan proton ve nötron taneciklerine nükleon denip, bu söz konusu
tanecikler birbirlerine sıkı sıkıya bağlı durumdalar da. İnsanoğlu bu
nedenledir ki atomu oluşturan nükleon taneciklerinin acaba kaçta kaçını bir
araya getirirsek 1 gram ağırlığa tekabül eden bir rakam buluruz diye düşünüp
taşınırken, geldiği noktada çekirdek kısımda 6,02 x 10 üssü23 avogadro
sayısına denk düşen 1 gramlık kütle hesabına en nihayetinde ulaşmasını bilmiştir.
Ayrıca insanoğlu birtakım matematiksel hesaplamalarla elde ettiği verilerin yanı
sıra her hangi bir atom çekirdeğini radyum elementin yaydığı alfa, beta, gamma
gibi ışınlara maruz bıraktığında çekirdek içerisindeki proton ile nötron
arasındaki sıkı sıkıya olan bağın bir anda kopup ikiye ayrıldığını da gözlemleyebilmiştir.
Böylece ayrılma işlemiyle birlikte atomun parçalanabiliyor olabileceği fark edilmiştir. Hatta bu arada proton sayısı tek bir tane
değil çok sayıda olduğunda pozitif yük olma avantajıyla bir bakıyorsun
aralarında cereyan eden itme ve çekim gücü kuvvetleriyle birlikte ortaya müthiş
bir enerji açığa çıktığı gözlemlenmiştir. Derken bu arada tüm insanlık atom
çekirdeğinde her an patlamaya hazır enerji birikiminden hareketle nükleer silah
olarak kullanılmak üzere yapımı gerçekleştirilen atom bombasıyla da yüzleşmiş
oldu. İnsanoğlu atomun her an patlamaya hazır bir bomba düzeneğine dönüşebileceğini
daha yeni keşfede dursun, oysaki atomunda patlayabileceği hadise kâinatın yaratılışında
yaşanmış bir hadisedir zaten. Öyle ki, dağılan parçacıklar teorisine göre; bundan
kırk milyar yıl öncesi evreni oluşturan kaynağın pusan’lar olduğu ve bu kaynağın
oluşumuyla birlikte güneş sistemi dışında cereyan eden süper nova patlamalar
sonucu etrafa fazla sayıda yayılan radyoaktif kaynaklı parçaların (kozmik
radyasyon) bir noktadan kopup kâinat oluşumunun gerçekleştiğidir. Nitekim Nükleer
Fizikçi Andrey Saharov bu hususta ‘Evren
pusup kaybolan bir evrenin karşıt evreni olup, pusmuş haldeki evrenin bugünkü
hareketli evrene nazaran daha dengelenmiş halidir’ der.
İnsanoğlu gelinen nokta itibariyle atom
parçalanamaz fikri tartışmalarını geride bırakıp çekirdekte bulunan protonların
artı yüklü olduğu yörüngede bulunan elektronların ise eksi yüklü olduğunu artık
fark edecek derecede atomun dilini çözecek duruma gelmiş durumdadır. Hatta atom
içerisinde konumlanmış elektron, proton ve nötron üçlü kombinezon dengesinin kvant denen enerji birimin birer
uyduları olduğu gerçeği keşfedilmiş durumdadır. Yani bu demektir ki üçlü kombinezon
elektron ve manyetik alanlar arasında keşfedilen bağlantının spinidirler.
Dahası atomik seviyede nükseden pek çok fiziki olaylar kuantum mekanik bilim
dalında dalga hareketi (bir maddenin atomlar arasındaki titreşim hareketi)
olarak anlam kazanıp karşılık bulmuştur. Dolayısıyla bu durum bize ister
istemez hem güneş sistemi etrafında dönen gezegenlerin seyri âlemini, hem
ışığın dalga biçiminde yayılmasını, hem de Kuran’da ki Hunnes sırrını
hatırlatır. Öyle ya, mademki dünya ve diğer gezegenler bir seyyah misali turlar
halde güneş etrafında dönüyorlar, o halde elektronların saniyede 2 bin
kilometre hızla kendi proton ekseni etrafında dönmeleri gayet tabii bir
durumdur. Dolayısıyla bu duruma şaşmamak gerekir. Hem kaldı ki tüm maddelerin
tüm enerji akışının belli küçük ölçeklenebilir temellere ayrılmış olduğu denen
kuantum kanunu gereği maddeyi oluşturan her biri atomun hareketinin manyetik
bir çekim gücüne sahip olması hasebiyle atom çekirdeği içerisinde konumlanmış
enerjik elemanlarının da dönmemesine sebep teşkil edecek herhangi bir mani
durumda yoktur. Zaten böylesi enerjik kvant güce sahip olmak kâinatın kendine
has yaratılış nizami kuralları çerçevesinde dönmeyi gerektirir.
Şu bir gerçek başlangıçta iki ya da daha fazla
atom arasında cereyan eden iyonlaşma hadiselerinde birinci derece rol oynayan
etken unsur Van der Waals etkileşimi sayesinde vuku bulmaktadır. Bir başka ifadeyle vuku bulan bu hadisede
başlangıçta elektronlar üzerinde çekici veya itici güçlerin toplam etkisi fiziki
kuvvet bakımdan zayıf olup yüksüzdürler. Yani atomlar arasında vuku bulan
e-transferinde başlangıçta proton ve elektronların sayısı birbirlerine eşit
olduklarından yüksüz (nötr) kabul edilirler. Ancak sonraki aşamalarda
atomlardan birinin dış yörünge halkasında bulunan elektronlarından bir tanesinin
firar etmesi durumunda yüksüz olan o atom bir anda pozitif konumda iyonlaşacak hale
gelebiliyor. Şayet söz konusu o atom dışarıdan serbest bir elektron alırsa bu kez
negatif iyonlaşma hale gelecek demektir. Şu da var ki, atomlar arasındaki elektron alışverişlerinde
ister pozitif iyonlaşma vuku bulsun ister negatif iyonlaşma, hiç fark etmez
sonuçta her iki durumda da elektron yüklerin etkileşimiyle birlikte iyonik bağ
içerikli ve ikinci kuvvet kazanımı
edinmiş iyonize atom oluşumu vuku bulur. Böylece vuku bulan bu kazanımla
birlikte atomun fazladan sahip olduğu enerji veya kozmik radyasyonun gitgide
daha az kullanılabilir hale geleceği bir ortam hâsıl olmuş olur. Tabi
tüm bu kazanımlar ve oluşumlar sadece atoma has bir durum değil elbet, zerreden kürreye tüm gök cisimleri içinde
geçerlilik arz eden oluşumlardır. Nitekim gök kubbemizde cereyan hadiselerden
mesela yüksek oranda gaz ve toz bulutlarının bir araya gelerekten reaksiyona
girdiği andan itibaren sıkışması sonucu oluşan her bir yıldızın adeta
termonükleer enerji santralı gibi kullanılır ve çalışabilir hale gelmesi de
bunun tipik misalini teşkil eder zaten. Ancak şu da var ki her bir gök cismi ya
da bir takımyıldız kümelerinin enerji santral kapasitesi her ne devasa boyutta olursa
olsun sonuçta bir gün mutlaka kazanım sahibi oldukları enerji potansiyelini
tüketecekleri muhakkak. Hele Samanyolu galaksimiz içerisinde adından sıkça söz
ettiren aydınlık güneş yıldızımız var ki, bir bakıyorsun kendi yörüngesinde
hareket halinde bir saniye içerisinde 616 milyon ton hidrojeni yakıt tankı
olarak kullanıp helyuma dönüştürerekten yaratılışından bugüne hiç enerjisi
tükenmeksizin aydınlatıcı ve ısıtıcı görevine devam etmektedir. Aslında normal
şartlarda düşündüğümüzde aydınlık güneşimiz şimdiye kadar çoktan yakıtını ve
enerjisini tüketmiş olması gerekirdi. Tabii bu demek değildir ki, şimdiye kadar
tükenmediğine göre gelecekte de hiç tükenmeyecek. Hiç kuşkusuz her şeyin bir
doğuşu, bir gelişimi, birde tükenişi söz
konusu olduğu gibi bir gün güneş içinde tükeniş kaçınılmaz bir alın yazısı
olacaktır elbet. Hani derler ya, içi seni dışı beni yakar diye, aynen öylede güneşin
ısı harareti dış yüzeyde 6000 derecelerde seyreden bir rakama tekabül ederken
merkezine doğru gidildikçe bu rakam 12 milyon dereceleri bulan bir yakıcılığı
söz konusudur. Bunun anlamı toplu iğnenin ucundan bile küçük bir güneş
zerresinin 150 kilometreyi aşkın mesafede duran bir insanı yakıp kavuracak derecede
enerjik konumda olmasıdır. Bu arada unutmayalım ki birçok ülkede bilim
adamlarının güneş üzerindeki plazma davranışlarının son derece gelişmiş
teleskop araçlarla incelenmeleri neticesinde elde ettikleri veriler ışığında
insanlığın düşünce dünyasında ufuk açıp artık gelinen noktada günümüzde artık enerji
üretmek için manyetik sabitleme yoluyla füzyon reaktörleri inşa etme çabalarının
fitilini ateşlemenin önü açılmıştır. Bakın
bu hususta Prof. Peter Gallagher ne diyor:
-“Nükleer
füzyon, plazma atomlarını bir araya getiren farklı bir tür nükleer enerji üretim
biçimidir, füzyondaki gibi atomları parçalara ayırmaz, fisyon daha kararlı ve
güvenlidir, ayrıca yüksek miktarda radyoaktif yakıta ihtiyaç duymaz: Aslında füzyondaki
artık maddelerin büyük kısmı atıl durumdaki helyumdan oluşur.”
Bilindiği üzere fisyon bir nötronun,
ağır bir atom çekirdeğine çarpması sonucu, bu çekirdeğin birbirine yakın
büyüklükte iki ya da daha çok parçalara ayrılarak nötronlar, gama ışınları ve
enerji açığa çıkarma olayıdır. Kelimenin
tam anlamıyla hem fizyon hem de füzyon atomlar aracılığıyla enerji oluşturmak
için değiştirilmiş nükleer enerji süreçlerdir. Her ne kadar fisyon ve füzyon
birbirinden çok farklı karşıt süreçler olsa da sonuçta her iki sürecin
neticesinde “birlikten kuvvet doğar” misali mevcut atomun
yapısından daha ağır ve daha güçlü çekirdekler doğuverebiliyor. Nitekim 4 hidrojenin
birleşmesiyle bir helyum çekirdeğinin meydana gelmesi bunu teyit ediyor zaten.
Şöyle ki; atom çekirdeklerinin pozitif yüklü olmaları birbirlerini itmesine yol
açmaktadır. Dolayısıyla bunların bir şekilde birleşmeleri için yüksek temperature
ihtiyaç duyulup bu noktada füzyon ya da
fisyon atomlar aracılığıyla birtakım termonükleer reaksiyonların
tetikleyicisi rol üstlenebiliyor. Böylece bu sayede yakıtı hidrojen olan, ürünü
de helyum olan muazzam dev bir nükleer enerji açığa çıkmış olur. Dahası oluşan bu devasa termonükleer enerji santrali
değim yerindeyse tüm canlı cansız varlıkların hayat enerjisi olur. Baksanıza kâinatın yaratılışında hemen her şey
öyle planlı ve programlı bir şekilde yaratılmış ki, şayet aydınlık güneşimiz ilahi plan ve
programın dışında mesela kütlece daha iri büyüklükte bir konumda olsaydı bağrında
taşıdığı nükleer füzyonlar daha farklı reaksiyonlar içerisine girip yakıtını
çok kısa bir zaman diliminde tüketmiş olacaktı. Ya da tam aksine güneşin
kütlesi şu an ki normal kütlesinin altında bir yerlerde olsaydı her ne kadar bu
kütledeki güneşin yakıtı tüketmeyip yanmaya devam etse de tüm yeryüzü sathının enerji
ihtiyacı karşılanamayacaktı. Besbelli ki
Yüce Allah (c.c) yarattığı tüm âlemleri belli bir program dâhilinde yarattığı
gibi aydınlık güneşimizi de kıyamet gününe dek yakıt ikmalini devam ettirecek
derecede programlayarak yaratmıştır. Öyle ki, bir bakıyorsun yaratılışından
bugüne güneşteki füzyon tepkimeleri son derece planlanmış çekim alanıyla
kontrol altına alınmış durumdadır.
Peki, füzyon veya fisyon tepkimeleri
kontrol altına alınmasa ne olurdu? Olacak malum, yeryüzünün cehenneme dönüşmesi
kaçınılmaz olacaktı. Fakat şu da bir gerçek bir gün gelip bu denge halinden de
eser kalmayacaktır. Yani güneşte her yaratılan gibi fani olup bünyesinde
taşıdığı atomlarıyla birlikte parçalanarak er ya da geç bir gün enerjiye
dönüşmesi sonucunda bir daha geriye dönüşü olmayan yörüngeye kayıp sönüp
tükenmeye mahkûm kalacaktır. Mesela bir yıldızın belli bir zaman diliminde yer
aldığı konumu belirlenip hesaplanabilirken, bir bakıyorsun o yıldız hedeflenen
yerin dışında bir alanda olabiliyor. O halde Newton’un kesin matematiksel
hesaplarla ortaya koyduğu belirlilik prensibinin (determinizm) dışında
Allah’ın da şaşmaz bir hesabı olduğunu unutmamak gerekir. Aslında kırk milyar
yıl önce evreni oluşturan atomun alt seviyedeki parçacıklar ile kâinatın
geçirmiş olduğu zaman dilimi bizim boyut penceremizden bakıldığında büyük bir
süre teşkil etse de Allah indinde “geçmiş, gelecek ve şuan” hepsi aynıdır.
Değim yerindeyse sadece “Ol”
emrin gereği her şey olup bitmişlikten ibarettir. Belki de Yunus; “Bana seni gerek seni” derken dünya,
cennet ve cehenneminde aynı ortak alanı paylaşıp mekânsız olduğu, an denilen şeyin
aslında zamansızlık demek olduğunu kastetmiştir. Böylece “Malda yalan mülkte yalan var birazda
sen oyalan” misali her şeyin mekânsız, zamansız ve fani olduğunu, baki olan sadece Yüce Allah (c.c) olduğunu idrak ediyoruz. Zira O bize şah
damarımızdan daha yakındır. Ne mutlu yakini bilenlere ve idrak edenlere. O
halde maddeyi mutlak varlık kabul edenlerin çok büyük yanılgı içerisinde
debelenip durduklarını söyleyebiliriz.
Büyük Fransız düşünür Descartes ‘Felsefenin
Esasları’ isimli kitabında bakın ne diyor:
-“..şurası bir gerçek ki; Kadir-i Mutlak olan Allah maddeyi
bir defada halk etmiş, bunun bir kısmını hareket halinde, bir kısmını
da sükunet halinde bulundurmuştur.
Böylece madde, kâinat içinde, ilk yaratıldığı andaki gibi muhafaza edilmektedir.”
Evet, çok yerinde kayda değer sözlerdir
elbet. Nitekim Yüce Allah Kur’an’da bu
hususu kullarına bildirilmişte. Şöyle ki
Kur’an’ı Mucizü’l Beyanda; “Hayır! Kasem ederim Hunnese, Künnese, akıp gidenlere”
(Tekvir suresi, ayet:15–16) diye
belirtilen ayetlerde geçen ‘Hunnes’ ibaresi yukarıda bahsi geçen pusanlara (bağrında
devasa sinerjik güç saklı pusmuş çekirdeğe) işaret olup ‘Künnes’
ibaresi ise yörüngeye karşılık gelen orbite işarettir. Evet, ‘akıp gidenler’ derken gerçekten de
atomların devamlı hareket halinde olduğu insanlığa asırlar öncesinden bildirilmiştir.
Üstelik atomlar devamlı hareket halinde
ve icabında elektron alışverişinde bulunuyor olmalarına rağmen yine de aslını
koruyabiliyorlar da. Örnek mi? İşte ab-ı hayat su molekülünde konumlanan hidrojen
atomu ile güneşin içerisinde konumlanmış hidrojenin aynı özellikte olması bunun
en bariz teyididir. Her şeyden öte tek bir atom kana karıştığında oksijen
transferi gerçekleştirebilecek alyuvar düzeneğine dönüşebiliyor, keza tek bir
atom gözümüze konuk olduğunda bir bakıyorsun dünyanın en büyük optik
cihazlarına meydan okuyabilecek yapıya bürünebiliyor. Ya da bir başka atom vücudun
değişik bölgelerinde ısı ve ışık nakli gibi misyon yüklenebiliyor. İşte tüm bu
örnekler bize gösteriyor ki, akıl ve
zekâdan yoksun sandığımız atomun düşünen insanı hayretler içerisinde bırakacak
derecede akıl yüklü mucize-i bir eser olduğudur. Sonuçta atomlar da Yücelerden emir almış oldukları
şundan besbellidir ki, emrin gereği olarak yaratılışından bugüne yapılarında
her hangi bozulmaya meydan vermeksizin kararlılıklarını devam ettirmekteler
halen. Yetmedi fiziğin en temel kanunlarına ters düşmeyecek şekilde atom
çekirdeğinden tutunda, takriben 100 milyon galaksi ve 40 milyar yıldız ihtiva
eden Samanyolu galaksimize kadar birçok sırlarına ermediğimiz nice atomik
olaylar dün olduğu gibi bugünde, gelecekte de nevrimizi döndürecek derecede
varlıklarını devam ettirecek güçtedirler. Tabiî ki atom gerçeğini tam manasıyla
akıl sır erdirmek mümkün değil, ama yine de aklımızın erebileceği ölçülerde
sırlarına vakıf olmaya çalışmakta fayda vardır. Nitekim nice sırlarına
eremediğimiz varlıkların yaratılış işaret levhalarını çözmeye çalıştığımızda bunlardan
mesela her bir gezegenin hem kendi ekseni yörüngesinde, hem de güneş etrafında
itme ve çekme kuvvet sistemleri sayesinde seyri âlem eylemekte olduklarının
idrakine varabiliyoruz. İdrak ettiklerimizden
yaratılan her varlığın birde tam aksi istikamette misyon yüklendiğini düşündüğümüzde,
mesela gezegenlerin başıboş bir şekilde seyir halinde olduklarını
düşündüğümüzde kendi aralarında çekim kuvvetlerinin yerle yeksan olacağını, bunun
neticesinde bir anda tüm kâinat dengelerinin sarsılıp büyük bir kıyametin
yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Her neyse biz yine de yaradılan varlığın
yüklendiği misyonun aksi istikametinde değil de yaratılış fıtratı istikametinde
düşündüğümüzde bizim için hiç şüphesiz ki kâinatta Yüce Yaradanımızla ünsiyet
kurmamıza vesile olacak nice işaret taşlarının varlığını müşahede etmiş oluruz.
Nitekim sözü edilen kütle çekim
kuvvetini ittiği varsayılan graviton denen sanal parçacıkların bize bir noktada
ruhi varlığa benzer bir yapıyı
hatırlatıp kâinatta tam anlamıyla kütlesiz taneciklerin de olabileceğini
düşündürmektedir. Cümleye dikkat edin
ölçülebilir kütle demedik, kütlesiz tanecikler diyoruz, yani bir tür manevi
bağlardan söz ediyoruz. Mesela Gönüller Sultanı Mevlana’mızın çekim merkezi bir
çekirdekse, hiç kuşku yoktur ki onun etrafında dönen semazenlerde ötelere akıp
giden yörüngeler demektir. Teşbihte hata olmasın, bu demektir ki atom çekirdeği
mucizesi bir noktada bize Mevlana’yı hatırlatıyor, etrafında deveran olan
elektronlar da dervişlerin Yüce Mevla’ya giden yolda semah halkasını hatırlatıyor.
Dahası mürşidi kâmil bir yandan çekirdek görevi yaparken diğer yandan da
etrafında elektron misali turlayıp dönen müritleri kendine cezb ederekten
(çekerekten) kurda kuşa yem olmamalarına
vesile olmakta. Hakeza Hünkâr Hacı Bektaşi Velinin müritleriyle cem eylemesi de
öyledir.
Peki ya dünyamız, malum onun kendine has dönüş turlarının varlığı
incelemeye değer bir bambaşka seyri âlem konusudur. Nitekim dünyamız batıdan
doğuya saniyede 30 km. bir hızla güneş etrafında semazen misali pervane olup:
-Birinci
turunu “365 gün 6 saat 9 dakika 11 saniye”de
tamamlamaktadır. Zira Allah Teâlâ bu hususta; “ Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Bunların hepsi kendi
yörüngesinde yüzmektedir” (Enbiya, 33) diye beyan buyurmakta da.
-İkinci
turu da malum kendi ekseni etrafında 24 saatlik semazenim dönüşümü
tamamlamasıyla birlikte gece ve gündüzü oluşturduğu döngü hareketidir.
-Üçüncü tur; 26 bin senede kutup
yıldızıyla kesişen noktada sağlı sollu bir eğim sonucu yalpa yapıp ekseni
doğrultusunda gerçekleştirdiği topaç döngüsüdür. Zira hızla dönen bir topaç
asla şarampole yuvarlanmaz da.
-Dördüncü tur; ayım çekim gücünün
etkisiyle oluşturduğu salınım varı nutasyon hareketidir.
-Beşinci tur; kendi ekseni üzerindeki 23
derece 27 dakikalık eğimiyle sürekli küçülme eğilimine doğru giden hareketidir.
Ki; bu tip eksen dönüşü dünyamızın güneş etrafındaki yörüngesinin raydan
çıkmamasını sağlar.
-Altıncı tur; güneşin etrafında çizdiği
elips yörüngesinin zamanla daire şekline dönüştüreceği harekettir.
-Yedinci tur; güneş sistemi içerisinde
saniyede 20, saatte 72 bin kilometrelik
hızla Vega burcuna doğru yol aldığı rotadır.
-Sekizinci turu ise tüm galaksilerle
birlikte gerçekleştirdiği, aynı zamanda merkezkaç kuvvetiyle ortaya çıkan çekim
kuvveti ve jiroskopik dengeye dayalı döngüdür. Çekirdeğe yakın sıkı sıkıya bağlı elektronlar ile
atom çekirdeğine zayıf olarak bağlı dış yörüngedeki Valens elektron sistemi
sayesinde denge sağlanmaktadır. Zira jiroskopu veya merkezkaç kuvvetine dayalı
denge sistemi diye tanımladığımız itme ve çekme kuvvetleri arasındaki
bağlantıların bir anda ortadan kalktığını var saydığımızda bu durum kâinatın
tarumar olması anlamına gelecektir. Demek oluyor ki hız artıkça zaman
kısalmakta veya sıkışarak yavaşlayıp durma noktasına gelmekte. Böylece ayın
dünyaya, dünyanın güneş üzerine hallaç pamuğu misali savrulmasına neden
olacaktır. Hatta belki bu olay kâinatın Big-bang öncesi tek bir dev atom haline
dönüşmesini beraberinde getirecektir. İşte kısaca bahsetmeye çalıştığımız
birbirinden farklı bu muhteşem seyri âlemlik turlara ulaşabilmek her yiğidin
harcı olmasa gerektir. Anlaşılan, Peygamberimiz (s.a.v) yaşadığı miraç mucizesiyle
her ne kadar sema kapılarının açılabileceğini işaret etmişse de günümüz en
modern hızlı uzay araçlar vasıtasıyla ancak Venüs'e 4,5 yılda, Jüpiter'e 76 yılda,
Satürn'e 152 yılda, Plüton'a ise 700 senede varılabileceği hesaplanmıştır. Kim bilir çoğumuz dünyamızdan 1 milyon 300 bin
misli büyüklükteki güneş sisteminin tamamında seyri âlem yapmayı ne kadar çok
hayal etmişizdir. Oysaki bu seyahati gerçekleştirmek bırakın bir insanın
yaşayacağı kadar ki ömrünü, belki 15 insan ömrünün yaşayacağı kadarının da
yetmeyeceği malum. İnsanoğlu şimdilik sadece ay’a çıkmayı başarabilmiştir. Şayet
insanoğlu bir gün ışık hızıyla yol kat eden araçlar keşfederse hayaller biranda
gerçeğe dönüşüp uzay yolculuğu an be an gerçekleşebilir de. Neden olmasın ki,
ilim Allah’ın, yeter ki gayret edilsin, gerisi gelir elbet
Aslında bütün kâinat bir çekirdek etrafında
deveran olup kendi hal lisanı ile zikrederek akıp gidiyor ötelere. Sanki gizli
bir el, ya da gizli bir orkestra şefinin elinde raks ederek hep birlikte seyri
âleme doğru yol kat ediyoruz. Allah-ü Teâlâ:
“Göklerin ve yerin arasındakilerin ve
güneşin doğduğu yerlerin Rabbin’den başka kim olabilir?” (Saffat, 5) diye beyan
buyurmakta. Tabiî ki anlayana.
Velhasıl-ı kelam; Kur’an-ı Mu’ciz-ül
Beyanda mealen; “Siz kıyameti kavramak
için önce pusan ve akıp giden evrenlere bakın” buyuruyor çünkü.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder