ÜÇ BOYUTUN
DIŞINDA BOYUT VAR MI?
SELİM GÜRBÜZER
Üç boyutlu denen mekân tanımlaması
aslında beşer boyutunda algılanan bir tanımlamadır. Değim yerindeyse beşer
olarak tamamen algılarımızın bize kabul ettirdiği mekân boyutu algısıdır bu. Şayet
işin aslı nedir ne değildir diye araştırıp hakikat penceresi boyutuyla bakmaya
çalıştığımızda ulaşacağımız en nihai veri kâinatta sadece birkaç boyut değil çok
boyutluluk üzerine kurulu hayat nizamının var olduğunu idrak etmek olacaktır. Açıkçası
ilk peygamber ve aynı zamanda ilk insan Hz. Adem (a.s) ile birlikte yaratılış
kodlarımızdaki görme aralığımız işin hakikat boyut kısmını görmemize mani frekans
aralığında olduğu içindir çevremizde olan biten her şeyi ister istemez üç boyut
penceresinden bakmak durumundayız. Bu
bir anlamda zahiren baktığımız her nesne aslında gözümüzün üç boyutlu olarak algıladığı
görüntünün ta kendisi nesnel algıdır bu. Nitekim algıladığımız bu üç boyutlu nesnel
görüntü fizikte ‘en, boy ve derinlik’
boyutu olarak karşılık bulur. Yok, eğer gözümüze görüntü olarak nesne değil de ışık
çıkarsa, çıkan bu görüntü fizikte frekans ya da dalga boyu olarak karşılık
bulur. Sonuçta ister nesnel boyuttan söz edelim ister güneşten gelen ışık
demetleri arasında ki uzaklığı belirleyen ışık dalga boylarından söz edelim hiç
fark etmez, şu bir gerçek ki asıl bizim
için acaba üç boyutun dışında, daha başka boyutlar var mı sorusuna verilecek
cevap zihnimizi zonklayacak husus gibi gözüküyor. Hatta fizik ötesi boyut denen
metafizik âlemde zihnimizi zonklayacak konulardan biridir. Şimdi gel de böylesi
konular bizim zihnimizi zonklamasın, ne mümkün. Öyle ya, biz aciz kullar olarak herhangi bir nesnenin
alan hesaplamasını yaparken bikere her şeyden önce üç boyutlu bakış açımızla
gördüğümüz nesnenin ancak en, boy ve derinliğini ölçüp biçerekten konumunu
belirleyebiliyoruz. Bu durumu rakamlarla ifade ettiğimizde çıplak gözle
gördüğümüz tüm nesnel olayları yaratılış kodlarımızda var olan üç boyutlu pencereden
bakaraktan milimetrenin binde birinin (1/1000 mm) onda dördü (0,4) dalga boyuna
tekabül eden bant sınırları içerisinde zihnimizde canlandırıldığı şekliyle
görüntüler ve öyle değerlendirdiğimizi idrak etmiş oluruz. Fizikçiler ise malum kendi bilimsel ilgi alanları
olmaları hasebiyle nesnel olaylara optik pencereden bakaraktan elektro manyetik
spektrum dedikleri ve gelen radyasyonun dalga boylarına (frekanslar)
göre ayrıldığı bantlardan istifade ederekten ölçümlerini yapıp grafiksel ya da
pik şeklinde görüntülemeye çalışaraktan değerlendirmelerini yaparlar hep.
Peki, acaba bizim dışımızdaki
canlılarda görüntü algısı boyutu bire bir bizimki gibi aynı mıdır? Bu sorunun
cevabını verebilmek için ilk evvela bu durumu ancak canlılar üzerinden
örneklendirerekten açıklığa kavuşturabiliriz. Örnek mi? Mesela yılan ve
kertenkele gibi canlılar etrafını derinlik boyutundan yoksun baktıklarından
eşyayı algılamaları tıpkı ışığın fotoğraf karesine düşen görünümdekinin, yani
film şeridine yansıyan görüntünün aynısı gibi görmeleri bunun en tipik örneğini
teşkil eder zaten. Renk bakımdan durum
tespiti yapmaya çalıştığımızda ise mesela binek atların yiyeceklerinin saman veya
yeşil ot şeklinde otlamalarından olsa gerek yeşil ve sarı renkleri çok
rahatlıkla ayırt edebildiklerini, köpeklerinse
tam aksine renk körü oldukları için renk ayrımı yapmadıkları tarzında daha pek
çok örneklerle karşılaşmak pekâlâ mümkün. Malumunuz köpeklerde yaratılışında renk algısı
kodu yerine koku alma algısı kodlandığı içindir daha çok koku alma duyuları
yoluyla yiyeceklerini ayırt etmekteler. Hatta Pavlov’un içgüdüyle acıkma
arasında ilişkiyi ispatlamak adına köpekler üzerinde yaptığı zil sesiyle şartlandırma
yöntemine benzer bir yöntemle köpeğin önüne bir takım müzik melodileri
eşliğinde yemek verildiğinde de ağız salyasının akıttığı bilinen bir
gerçekliktir. Bu demektir ki köpek veya
kedilerin renge karşı ayırt edici hiçbir şekilde seçicilikleri söz konusu olmazken
zil sesinde olduğu gibi işin içine sadece kendi yaratılışlarındaki algılayacağı
duyu kodları yönünde ancak pür dikkat kesilip ihtiyacı olan nesneye duyarlı
olabiliyorlar. Anlaşılan o ki, Yüce Allah (c.c) ihtiyacı olan canlıya renk ihsan ediyor. Mesela
arılar diğer canlılar gibi iri gözlü olmamalarına rağmen bir bakıyorsun değişik
renkte çiçekleri çok rahatlıkla ayırt edebildikleri gibi sarı iğnesiyle bir yandan
nektar elde ederken icabında diğer yandan da beyaz renkle akasya çiçeğini de boş
geçmeyebiliyor. Hakeza tavuklar ve maymunlarda yedi tayf rengi ayırt edebilecek
donanımda hayvanlardır. Bu arada yine bir başka ilgimizi çekecek üstün donanıma
haiz bir balık türü vardır ki, o balık türü bilhassa Güney Mexico ve Kuzey
Amerika’daki nehirlerin çamurlu bölgelerinde ‘Anablep’ diye adından söz ettiren balık
türünden başkası değildir elbet. Hiç kuşkusuz onu diğer balık türlerinin
yanında ayrıcalık kılan tarafı her iki gözünün alt ve üst extremitelerle
donatılmış olmanın avantajıyla çok rahatlıkla hem suyun altını hem de üstünü
kolaçan edecek şekilde gözetleyebiliyor olmasıdır. İşte bu nedenledir ki kendisine
‘dörtgöz’ balık denip bu sayede hem dışarıda kendisini avlamak için pür dikkat
kesilen kuşları izleyebiliyor hem de çok rahatlıkla suyun altındaki gıdasını
aramaya da koyulabiliyor. Tabii tüm maharetleri bunlarla sınırlı değil, dahası var; mesela dışarıda uçan bir böcek
varsa kapana düşürüp avlayabiliyor da. Hani üstün yetenekli kişiler için on
parmağında on marifet var denilir ya hep, aynen öylede bu balık türü hakkında
da bir çift gözünde dört boyutlu optik marifet var dersek yeridir. Hakeza bize yine bir başka ilginç gelecek balık
türleri de vardır ki, mesela bu tür
balıkların kırmızı ve yeşil arası renkleri çok rahatlıkla ayırt ediyor
olmalarıdır. İşte tüm bu verdiğimiz
örneklerden anlaşılan o ki, renk algısı da
aslında dalga boyu ölçeğinde bir çeşit boyut tonlamadır. Derken böylesi bir
boyut ortamında her tondan renk tonlamaları değiştikçe dalga boylarının da değişebileceğini
idrak etmiş oluruz.
Tabiî ki her mekânın boyut farklığının
yanı sıra canlı cansız her obje arasında boyut farklarının belli bir hesaba
göre ayarlandığı muhakkak. Bu yüzden fiziki boyutu tespit için fizik bilimi doğuvermiştir.
Birde fizik ötesi âlem vardır ki; o da malum fizikçilerin ölçemeyeceği beşer
ufkun ötesinde bir boyuttur. Yani bu demektir ki bizim boyutumuz dışındaki
canlı ve cansız varlıklarla birlikte paylaştığımız mekânları ancak üç boyutlu
bir bakış açısıyla hem hal olmamıza ve görüntü almamıza izin veriyor. Belli ki bu
üç boyutu aşacak hamle ancak ve ancak takva sahibi Allah dostlarına nasip olacak
bir durumdur. Örnek mi? İşte Miraç olayı bizatihi fizik ötesi âlemin bir
başka boyutta olduğunun idrak edilmesine ziyadesiyle yetecek derecede mucizevi
örnek bir delildir. Ancak ne var ki
insanoğlu hep gördüğüne inanmak ister ya, maalesef mucizevi örneklere inanmayanlarda
olabiliyor, oysaki çıplak gözle görme olayı dış göz boyutudur.
Evet, dış göz ancak ve ancak üç
boyutu algılayabiliyor. İç göz bir başkadır elbet, ilim irfan ve feraset
gerektirir. İç göz melekemizi
çalıştırmadığımız içindir ötelerden bihaberiz.
Tabii bihaber kalışımız gökle yer arasında nice bilmediğimiz canlı
cansız varlıkların yok olduğu anlamına gelmez, tam aksine iç içeyiz de. Demek
oluyor ki görememenin asla cismin küçük boyutta oluşu veya gök kubbeye uzanan
devasa boyutta oluşuyla hiçte ilgisi yoktur diyebiliriz. Kaldı ki mikro âlemi çıplak gözle göremesek de
mikroskop ve spektrofotometre gibi aletlerle pek çok şeyi görebiliyoruz. Mesela spektrofotometre ile daha çok metrenin
milyonda biri ya da milimetrenin binde biri olarak tarif edilen mikron ölçekli
dalga boylarında ki maddelerin varlıklarını pekâlâ gözlemleyebiliyoruz. Hakeza çıplak gözle göremediğimiz bakterileri
de çok rahatlıkla mikroskopta pekâlâ görebiliyoruz. Anlaşılan o ki çıplak gözle
göremeyişimiz boyut farklılığı ile ilgili bir durumdur. Kelimenin tam anlamıyla
bizim algılayabileceğimiz alanların dışında her ne boyutta canlı cansız varlık
varsa biliniz ki aramızda olan dalga boyu farklılıklarından dolayı onları
göremiyoruzdur.
Malumunuz melekler çok hızlı hareket eden
varlıklar olması hasebiyle beşer boyutundan bakıldığında bize görünmez olmaları
son derece gayet tabii bir durumdur. Nasıl ki laboratuvarda çalışanlar içerlerinde
belirli miktarlarda solüsyon bulunan ependorf tüplerini santrifüj godelerine yerleştirdiklerinde
örneğin santrifüje 14.000 rpm de start verildiğinde bir süre sonra godelerle
birlikte ependorf tüplerini döner halde göremiyorlarsa aynen öyle de arzla sema
arasında hızlarına vakıf olamadığımız daha nice canlı cansız her ne varsa
onları göremiyor olmamız elbette ki onların yok olduğu anlamına gelmez. Ki, bizim
beşer olarak bu dünyada 400 ila 700 nanometre aralıkları dışında göremeyeceğimiz
nice meleğimsi varlıkların yanı sıra göz retinamızın hassas sinir hücrelerince
bile algılanamayacak derecede farklı dalga boylarda dizilen binlerce radyo
televizyon dalgaları, radar ışınları, röntgen, gamma ve kozmik ışınların varlığı
söz konusudur. Besbelli ki gözümüz ancak 0,4 - 0,7 mikron aralığındaki ışıklara
duyarlılık gösterebiliyor. Hiç şüphe
yoktur ki, mutlak manada kanun koyucu olan sadece Allah’tır, dolayısıyla nice sırlarına erişemediğimiz
enerji türünden ışınlar bize aynı zamanda kuantum fizik kanununun varlığını da ortaya
koyar. Hakeza renklerde belli kanunlara tabii olarak var olduklarını gösterir. Nasıl
mı? Mesela güneşten gelen ışık ilk etapta bize beyaz ışıkmış gibisine
algılarız. Oysaki beyaz ışığı renk
analizini tabii tuttuğumuz da çoklu renk ışık karışımından ibaret olduğu
görülecektir. Nitekim görünür ışığı cam prizmadan geçirdiğimizde gök kuşağında
olduğu gibi yedi tayf renklere ayrıldığını görmek pekâlâ mümkün. Şayet bilim dünyası
renk analizlerinden elde ettikleri verileri önümüze koymasaydılar ışık deyince sadece
beyaz renk skalası olarak algılayacaktık. Neyse ki önümüze koydukları bilimsel
renk analizi verileri sayesinde en kısa dalga boyun mor, en uzun dalga boyunun
ise kırmızı rengin olduğunu fark ediverdik.
Allah-u Teâlâ Kur’an’da “O semaların, arzın ve ikisi
arasındakilerin Rabbidir. Ve O doğuların Rabbi’dir” (Saffât sûresi (37) 5.ayet)
diye beyan buyurduğu ayet-i kerime de
ifade edilen ‘doğuların’ ibaresi güneşe kıyasla bildik istikamet manasına bir
boyut ibaresidir. İşte bu ayet-i
kerimede geçen doğular ibaresinden hareketle istikamet ya da boyutların
varlığına işaret edilen bu husus ister istemez insan zihninde üç boyutun
dışında dört, beş, altı diyebileceğimiz daha pek çok boyutların olabileceğini de
akıllara düşürüyor elbet. Derken bu noktada boyut arayışı içerisine girildiğinde
mesela dördüncü boyutun ‘Zaman’ boyutu olabileceğini idrak etmiş oluruz. Kaldı
ki zaman boyutu da bildik saat dilimiyle sınırlı bir boyut değil, o da tıpkı üç boyut gibi kendi nevi şahsına
münhasır diyebileceğimiz bir başka boyut algısıdır. Şöyle ki; kendimizi şu an
öğrenci olduğumuzu varsayalım. Hiç kuşkusuz birinci derste çalan zil sesi bize
teneffüsü hatırlatacaktır. İkinci derse girdiğimizde
ise çalacak olan zil sesi de bize bir önceki çalınan zile kıyasla ikinci
teneffüs dememiz gerektiğini hatırlatır. Böylece bu hatırlatmalar eşliğinde birinci
zil sesiyle ikinci zil sesi arasında geçen süreci bir başka boyutta zihnimizde ‘zaman’
algısı olarak addetmiş oluruz. Öyle ki
ikinci zil sesini duyduğumuz andan itibaren birinci zil sesi artık bizim zihnimizde
hayalen yaşanmış bir mazi zaman dilimi olur. Derken hayalen hafızada kayıtlı tuttuğumuzla
şuan ki yaşanmakta olanı kıyaslayıp kendi zaman algımızı oluşturmuş oluruz.
Şayet böylesi bir kıyaslama yapmasak biliniz ki ‘zaman’ kavramından bihaber
olacaktık. Zaten beynimiz duyular vasıtasıyla alınan verileri kıyas yaparaktan
bir sonuca varır ki, bu noktada tek karar mercii kendi zihinsel bellek yetimizdir.
Nitekim zihin dünyamız duyu ve duyu organlarımız vasıtasıyla kendi dağarcığına
intikal eden her türlü veriyi harmanlamakla yetinmeyip tüm yaşanmışlıkları, tüm tecrübi kazanımları, tüm öğrenilenleri ve
geçmişteki tüm bağlantılarıyla birlikte anlama,
anlamlandırma ve hıfz etme yetisi
olarak da karşımıza çıkar. Dahası zihin
dünyamız beynimizin hem alfabesi hem de veri işleme merkezinin ta kendisi
kütüphanemizdir. Değim yerindeyse beyin ve zihin ikilisi etle tırnak misali
birbirinden ayrılmayacak derecede iç ve dış gibidirler. Biri somut diğeri
soyuttur. Beyin organ olması hasebiyle mekânsal fonksiyon icra eder. Zihin kodlarımız ise meleke olması hasebiyle fonksiyonunu
ancak işlevselliği ile varlığını fark ettirir. Birbirinden farklı fonksiyon
icra ettikleri şundan besbellidir ki, örneğin
beyin şöminede yanan bir aleve elimizi dokundurmamak gerektiğini bilmez, sadece
iletişimde aracılık rolü üstlenir, malum dokunmamak gerektiğine karar veren tek
mercii zihin dünyamızdır. Dolayısıyla zihin deyip geçmemeli. Öyle ya, şayet bir
bilgisayar işletim sistemi tüm donanımlara sahip programlarla yüklü değilse
mekanik kısım çelikten de donatılmış olsa tek başına hiçbir anlam ifade etmez. Nasıl
ki bilgisayarın hafıza kartı deyince akla ‘harddisk’ geliyorsa aynen öyle de beyin deyince de akla hiç
kuşkusuz zihin melekesi gelir. Zira zihin melekesinden yoksun bir beynin daha
henüz programı yüklenmemiş bilgisayar harddiskten ya da kurumuş meşe ağaçtan
hiçbir farkı yoktur dersek yeridir. Dahası beyin hakkında bünyesinde zihin
melekelerini barındıran bir ünitesidir dersek de maksadımızı aşmış sayılmayız.
Çünkü böylesi biyolojik donanımlı ünite içerisine şayet zihin kodları kodlanmamışsa
beyin ne herhangi bir nesneyi algılayabilir ne de akl edebilir. İyi ki de Yüce Allah (c.c) beynimize zihin
kodlarını kodlanmışta bu sayede çevremizde olan biteni çok rahatlıkla
yorumlayabiliyoruz. Yetmedi dünden bugüne bugünden yarına gelecek kurgusu
planlaması bile yapabiliyoruz. Böylece ‘dün-bugün-yarın’
üçlü sacayağı ekseninde düşünebilme yeteneğimizle ‘zaman’ kavramının şuuruna ermiş
oluruz. Düşünsenize zihin dünyamızda
hafıza kartlarımız olmasa kim bilir halimiz nice olurdu. Aslında ne olacağını
az buçuk tahmin edebiliyoruz, o da malum yaşadığımız hayatın öncesini ve sonrasını
kıyas edemeyeceğimizden dolayıdır ki hayatı sırf anlık geçişlerden ibaret olarak
algılayacaktık. Nitekim bir insanın yaşı
sorulduğunda yaşının kaç olduğu konusunda vereceği cevap o an yaşadığı yılın anlık
zaman dilimine göre verilen cevap olmayıp tam aksine doğum tarihinden itibaren tükettiği
tüm ömür basamaklarıyla ilgili beyin dağarcığına işlenmiş kronolojik yaş
takvimi birikimi doğrultusunda bir cevap olacaktır. Malumunuz geçmişten bugüne zihnimizde
canlı tutmaya çalıştığımız tüm hatıralarımız bizim için yaşadıklarımızın
dokümantasyonu olurken akılda tutmaya çalıştığımız tüm öğreti cinsten
hadiselerde bizim için bilgi deposu diyebileceğimiz hafıza kartımız veya bellek
kartımız olur. Yine bir başka meselede malumunuz beynimizi belli bir tertip
üzerine alıştırdığımız için yaşanan olayları sürekli ileriye doğru aktığı
şeklinde algılarız. Acaba gerçekten zaman ileri akıyor mu, yoksa öyle düşünmeye
alıştığımızı için mi beynimiz öyle algılamak ta? Belli ki bu tür sorulara cevap vermek hiçte
kolay gibi gözükmüyor. Çünkü zamanın nasıl aktığı konusu bizi aşan bir husus.
Şimdilik zaman için daima mekânlarla beraber ötelere ahes aheste uçup giden
izafi bir boyut demek düşer bize.
Velhasıl-ı kelam; zaman ötelere
kanatlanıp an be an saniye şaşmaksızın tüm cümle âlemi selamlayıp yorulmadan
akıp gitse de bir gün gelecek o da bütün boyutlar gibi yutulup fani olmaya
mahkûm kalacaktır. Ve bu hakikat ‘zaman’ boyutu içinde kaçınılmaz alın
yazısıdır. O halde tüm boyutlara zeval
gelene kadar yolun açık olsun demekten başka daha ne diyebiliriz ki.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder