DAĞLAR DÜNYANIN
DÖNDÜĞÜNÜN ŞAHİDİDİR
SELİM GÜRBÜZER
Camid: statik manasına gelen durağan ve hareketsizlik
demektir. Ancak şu da var ki; görünürde durağan ve hareketsiz sandığımız dağ,
taş, toprak vs. türden varlıklar aslında dünya ile birlikte hareket
halindedirler. Nitekim maddenin en küçük
birimi atom çekirdeği etrafında pervane olan elektronların döner halde var
oluşu çıplak gözle göremediğimiz bir hareketliliğin tipik örneğini teşkil eder
zaten. Hiç kuşkusuz gözle görülür canlılığı ve hareketliliği de sadece nebatat
âleminde (bitki âleminde), hayvanat âleminde (hayvan âleminde) ve tüm beşeriyet âleminde (
insanlık âleminde) görmekteyiz.
Konuk olduğumuz dünyamız görünürde her ne
kadar hareketsiz veya sabitmiş gibi görünse de aslında kazın ayağı hiçte öyle
değilmiş meğer. Baksanıza bir zamanlar tüm insanlık, Batlamyus teorisini baş
tacı yapıp ısrarla dünyanın sabit, güneşin ise onun etrafında dönmekte olduğu
zannına kapılmış bile. Ne diyelim, işte
görüyorsunuz tüm insanlık bir zamanlar Batlamyus’un öğretilerine kapıla dursun,
oysaki asırlar öncesinden Kuranı Kerim’de
bu husus:
- “Güneş
ve ayın hareketleri bir hesaba göredir” (Rahman, 5),
-“Ne
güneş aya yetişip çatışır, ne de gece gündüzü geçer. Her bir ayrı ayrı
yörüngelerde yürürler” (Yasin, 40) diye
beyan buyrulan ayetlerle dünyanın güneşin etrafından döndüğünü ve belli bir
hesaba göre yörüngelerinde hareket ettiğini haber vermekteydi. Amma velakin,
gel gör ki insanoğlu bu ayetlere kulak vermek yerine epey bir zamandır içi boş
teorilere kulak kabartaraktan oyalanıp ömürlerini heba etmeyi yeğlemişlerdir.
Ta ki Batıda aklı başında biri, yani Galileo çıkıverdi, işte o zaman ancak bu
içi boş teorilerin yerle yeksan olacağı günlerin eşiğine gelinebildi. Malumunuz
Doğuda ise Galileo’dan 7–8 yüzyıl önce ancak bir kısım İslam âlimleri güneşin
etrafında dünyanın dönüyor olduğunu dillendirebilmişlerdir. Neyse ki İslam
âlimlerinin Galileo’ya göre avantajlı durumları söz konusuydu. En azından önlerinde kendilerine rehber olarak
alacakları Yüce Allah’ın kelamı vardı. Buna rağmen yine de eksik bilgilenmeler
Müslüman toplumlar içinde sıkıntılı bir durumdu. Derken keşfedilen teknolojik
gelişmeler sayesinde eksik olan sıkıntılar zaman içerisinde bir bir aşılıp
sadece dünyanın değil güneşin de belli bir hesaba dayalı kendine has hareket
manevrasıyla seyr-i âlem eylediği kanaati hâsıl olmuştur. Nasıl mı? Dünya bu seyr-i âlem manevrasını üç aşamalı
olarak gerçekleştirdiği, mesela birinci manevrasını kendi ekseni etrafında dönmesiyle,
ikincisini ise Vega yıldızına doğru seyri âlem eylemesiyle gerçekleştirdiğinin
belirlenmesiyle kanaat hâsıl olmuştur. Keza
tüm bu seyr-i âlem manevralar sadece dünya veya güneşe özgü kılınmış değildir,
tüm bu manevra alanlarına gezegenler, kuyruklu yıldızlar, meteorlar gibi nice gök
cisimleri de dâhildirler elbet.
Evet, yukarıda mevzubahis ettiğimiz
tüm zamanların gelişme evrelerinden elde edilen veriler ışığında öyle
anlaşılıyor ki, geçte olsa en nihayet gelinen noktada döngü âlem hususunda
sadece yanılan Klaudyos Batlamyus ve onun izinin izi sürenler değilmiş, neredeyse
hemen hemen tüm insanlık yanılmış gözüküyor. Hatta tüm insanlık gözü önünde hareketsiz
sandığı dağları bile yerinde çakılı sabit halde sanmıştır. Dedik ya, dünya
döndükçe dağlar da bu eksen üzerinde birlikte dönmekteymiş meğer. Neyse ki Yüce
Allah (c.c) Kur’an’da mealen dünya ile
birlikte dağlarında hareketli olduğunu haber vermesiyle geçte olsa
uyanabilmişiz. Bu demektir ki uyuyan ve durağanlaşan dağlar değilmiş, tam aksine Kur’an ayetlerinden bihaber olacak kadar
gözü kapalı durağanlaşanın ta kendisi biz aciz kullarmışız. Kelimenin tam
anlamıyla dur durak bilmeyen bu döngü âleme bakar kör kalmışız. İşte Yüce Allah
(c.c) ezeli ilmiyle kullarının basiretsizlik halini Kur’an’da mealen şöyle duyurur
da:
-“Sen dağları görür de onları camid (hareketsiz, cansız) sanırsın. Oysa onlar
bulut gibi yürümektedirler. Bu her şeyi sapa sağlam yapan Allah’ın sanatıdır. O
yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır” (Neml suresi ayet 88),
-“Dağları(nı)
sapa sağlam dikti” (Naziat,32).
Gerçekten de yukarıda zikredilen ayet-i
celilerden de anlaşıldığı üzere esen rüzgârlar genellikle batıdan doğuya doğru
esmekte, dolayısıyla bulutlarda bu istikamet üzere seyri âlem eylemektedirler. Madem
öyle, bu gözlenen tespit bile tek başına
dünyanın dönüşünü ispatlamaya yeter, artar da. Tek kelimeyle evrende muhteşem
bir döngü âlem söz konusudur.
Yer kürenin ilk yaratılışı tıpkı anne
karnında ki yaratılışı gibidir. Şöyle ki; Büyük patlama denen Big Bang
hadisesiyle birlikte kızgın alev bir küre halinde oluşan dünyamız, bir takım
aşamalar kaydedip soğuması sonucunda dağlar gün yüzüne çıkıvermiştir. Öyle ki
kızgın alev küre görünümü içeren dünyamızın soğumasının milyon kere rakamlarla
ifade edilebilecek bir sürecin akabinde ağır madenler yerin merkezinde, hafif
madenlerinse yer kabuğunun dışında yer almak üzere bugünkü konumunu almıştır. Dahası
birçok bilim adamının kanaati odur ki; ister adına büyük patlama hadisesi
densin, ister büyük bir tufan hadisesi densin hiç fark etmez, sonuçta bu tür
yaşanan hadiselerin sonrası kıtaların kayıp çarpışmasıyla dağların ortaya
çıktığıdır. Burada bilim adamlarının ileri sürdükleri tezlerinden de anlaşılan
odur ki dağlar ansızın ortaya çıkmış değil, bilakis dünyanın oluşumunda ortada ilahi kudretin
tabiata “Ol” emri doğrultusunda bir
dokunuşla nizam verilip sahne almışlığı söz konusudur. Ama her nedense
insanoğlu o gün bugündür yaşanan Büyük Tufan hadisesi sonrası sahne alan
dağları durağan zannetmiştir hep. Oysaki durağan sanılan dağlar meğer hem kolon
hem de kiriş görevi ifa ederekten dünyamızın seyr-i âlemini dengede tutmaktalarmış.
Peki, dağlar seyir halindeki
dünyamızın kolonları ve kirişleri olarak mı sadece görev üstlenmiş durumdalardır,
elbette ki bu görevinin yanı sıra arz kabuğunun
merkezine ilerledikçe silisyum ve magnezyumca zengin ağır madenlerin bulunduğu sima
tabakalarını da dengede tutma misyonu yüklenmiş durumdalardır. Zira Yüce Allah
(c.c) Kur’an’da denge âlem hususunda “Gökten
uygun ölçüde su indirir, onu arzda tutarız. Kuşkusuz bizim onu gidermeye de
gücümüz yeter” (Müminin,18) diye
beyan buyurmaktadır. Kaldı ki bu hususta
Alman jeofizikçi Alfred Lothar Wegener bizatihi 1917 yılında ortaya koyduğu
teorisinde yer kabuğunu oluşturan kütlenin (Sial) sıcak ve akıcı magma sıvısı (Sima)
üzerinde hem yatay hem de düşey iki ana eksen üzerinde yüzdüğünden söz
etmişlerdir. Tabii bu söz ettiği açıklama
iyi hoşta, fakat insanı bu arada düşündüren acaba hareket halinde bu yüzen gemi
nasıl oluyor da rotadan çıkmıyor doğrusu akıl havsalamızın almayacağı bir
durumdur bu. Her ne kadar bu durum insanoğlunun
öteden beri aklını kurcalasa da sonuçta unutmayalım ki bu gemiyi ‘ol’ deyip
yaratan Yüce Yaradanımız (c.c), yine bu geminin dümeninin kontrolünü tutacak
bir güç kumandasını da beraberinde yaratıp öyle yüzdürecektir elbet. Nitekim de
bir bakıyorsun bu yüzen geminin güç kumandasının dağların omuzları üzerinde
olduğunu görmekteyiz. Zira Rabbü’l âlemin beyan buyurduğu; “Yeryüzünde onları sarsmasın (süratle dönen Dünya’nın dengesi bozulmasın) diye, sabit dağlar yarattık ve doğrusu
gidebilsinler diye (karada, denizde ve havada) geniş yollar açtık” Dağlar arasından da maksatlarına ulaşsınlar
diye bol bol yollar açtık” (Enbiya suresi, 31 ayet) ayetiyle bu durumu
teyit ediyor zaten. Şöyle ki; dağlar devasa ağırlıkta özelliklerinden dolayı yeryüzü
hareketlerini gerektiğinde frenlemekte, gerektiğinde fay kırılmalarının ve sarsılmaların
önüne de geçebiliyor. Bir başka ifadeyle
bu demektir ki dağlar dünyamıza direk (sütun) veya kolon görevi yaparaktan arz
üzerinde oluşabilecek her türden sarsıntılara karşı dünyanın denge ayarını
sağlamakta. Malumunuz yer kabuğunun alt tabakası olarak bilinen simanın üstünde
uzantılar halinde sial tabakası vardır. Özellikle bu tabaka silis ve
alüminyumca zengin maddeleri bünyesinde taşıyan simaya çakılı vaziyette bir
tabakadır. İşte bu çakılı hali sayesinde yerküreyle kıtalar birbirine
bağlanabiliyor. Belli ki söz konusu bağlantı olmasa konuk olduğumuz dünya her
an ve her saniye depremlerden, çalkantılardan başını asla alamayacaktı. Rabbü’l
âlemin bu nedenledir ki nüzul eylediği bir ayet-i celilesinde; “ (Dünya kendi etrafında saatte 1670 km;
Güneş’in etrafında ise saatte 108 bin km hızla dönerken) Sizi sarsıntıya uğratmasın
diye, yer (küre)de (balans –ağırlık kurşunu- gibi) sağlam dağlar bıraktı; (ayrıca ulaşımda yararlanmanız için) ırmaklar ve yollar da (kıldı). Umulur ki hidayet olunur (yolunuzu
bulur)sunuz (bunları
meydan getirmiştir)” (Nahl
suresi, 15) diye beyan buyurmuştur. Hele hele bir kısım patlamaya hazır ya da
patlamış yanar dağlarda vardır ki, şayet iç bünyesinde patlamaya hazır volkan
kaynamaları olmasa hiç kuşkusuz ki dünyamız yine ikide bir zıp zıp her an, her salise
depremlerden başını alamayacaktı. Besbelli ki yanardağlar bir nevi yerin
altında kaynayan kazan misali hararet giderici görev üstlenerekten yer kabuğunun
sükûnetini sağlamaktalardır. Hatta bu arada yanardağ lavları sayesinde
insanoğlu da değişik türden kayalaşmış madenleri üretimde kullanmak üzere
ekonomik yönden değerlendirme şansı yakalamış olur da. Nitekim durağan ve
cansız sandığımız dağlar, taşlar, topraklar bir bakıyorsun aynı zamanda katma
değer nimetler olarak karşımıza çıkabiliyor. Madem öyle, şimdi tam
da zamanı bizi dünya gemisi içerisinde dengede tutan Rabbimize ne kadar
şükretsek azdır dersek yeridir. Zira “O gün herkes, yanında bir sürücü ve
birde şahitle beraber gelir” (Kâf, 21) ayetin sırrı bunu gerektirir.
Velhasıl-ı kelam; şairin dediği gibi
‘Dünya döner, devran döner, sonunda her
şey aslına döner.’
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder