KAPTAN COUSTEAU
SELİM GÜRBÜZER
Kendisi 1910 Fransa doğumludur. Suya
olan merakı daha 4 yaşında yüzmekle başlar. Sadece yüzmek mi, hiç kuşkusuz makinelere de çok büyük merak
salar. Nitekim 11 yaşına geldiğinde bir bakıyorsun ilk iş kendince bir model vinç
yapmak olur. Ne diyelim merak bu ya, 13
yaşındayken yine bir bakıyorsun pille çalışan araba yapacak kadar kendi kabına
sığmayacağının ilk işaretlerini çocuk yaşta verebiliyor. Aslında kendisine
çocuk mu desek yoksa mucid mi, doğrusu
bir anda karar vermekte zorlansak bile, şu bir gerçek çocuk yaşta boyundan
büyük işlere merak sardığı her halinden besbellidir.
Düşünsenize babası çoluk çocuğuyla
ailece iki yıllığına Amerika’ya gittiğinde orda da kabına sığmayacağının ilk işaretlerini
verir. Öyle ki Velmont’da göl kıyısında bir yaz kampında ilk iş olarak nefesini
tutarak suya dalmayı öğrenmek olur. Ailesiyle
birlikte tekrar doğup büyüdüğü Fransa’ya döndüğünde ise biriktirmiş oldukları harçlıklarıyla
küçük bir film kamerası almayı da ihmal etmez. Ne ilginçtir ki yine 13 yaşlarında
iken ilk filmini çekmesine çeker ama film çekmenin ilk öncesinde ilk işi
kamerayı söküp parçalara ayırmadan da yerinde duramaz. Hiç kuşkusuz böyle
yapmakta ki asıl maksadı kameranın nasıl çalıştığını anlamaya çalışmaktır.
Zaten işi anlayıp kavradıktan sonrada tekrar sil baştan ayırdığı parçaları
toplayıp ancak o zaman film çekme derdine düşecektir. Böylece o artık evde arkadaşlarına filmler
çekerekten hem yönetmen hem de yapımcı olduğunu çocuk yaşta ispatlar da. Ancak bu yaştan sonra kala kala tek açmazı kalmıştır,
o da mucitliğe aşırı merak sarmasından olsa
gerek okul eğitimine son derece alakasız ve ilgisiz kala kalışıdır. Bu yüzden
ailesi onu disipline etmek maksadıyla Alsace’da yatılı bir okula göndermekte
çareyi bulur. Buradan mezun olduğunda da
Brest’teki Deniz Akademisine kayıt olur. Okuduğu akademide de her zaman ki gibi yine boş
durmaz, illaki bir şeylerle uğraşması
gerekiyordu, nitekim eğitim için dünya
turuna katıldığı sıralarda yanında kamerasını alıp beraberinde götürmeden de
duramaz. Öyle ki yönetmenliğini ve
yapımcılığını turnuva boyunca da konuşturup kendince gittiği yerlerde ilginç
bulduğu manzaraları yüzlerce makara film çekmeyi de ihmal etmez. Ve tarihler 1933
yılını gösterdiğinde akademiden genç bir deniz subayı olarak mezun olduğunda
onda ki doymak bilmeyen öğrenme aşkı meslek hayatında son bulmaz. Bu kez uçmaya
merak sarıp, Fransız Donanması Havacılık Okulu’nda uçuş kurslarına
katılacaktır. Tabii uçmayı öğrenmesine öğrenir ama tam pilotluk sınavına girmeden
birkaç hafta önce babasının spor arabasıyla sisli havada dağ yollarına
koyulduğunda talihsiz bir şekilde kaza geçirip hastanede gözünü açtığında iki
kolunu birden kırılmış halde kendini yatmış görür. Böylece pilotluk hayali başlamadan
kendiliğinden sona ermiş olur.
Tarihler 1933’ü gösterdiğinde ise
bundan böyle güçten takatten düşmüş bir halde Fransız Donanmasının topçu subayıdır
o. Hatta 1935’e kadar görevde bulunduğu
sürece, yani Primauguet Kruvazöün’de vazifeli, Uzak Doğu hizmetinde de bulunur.
Döndüğünde malum Toulon’daki askeri liman deniz üssünde topçuluk eğitmenliği
vazifesini de yürütür. Hatta bu arada arkadaşının tavsiyesine uyaraktan
kollarını güçlendirmek içinde hemen her gün Akdeniz’de yüzmeye koyulur. Derken
ta çocuk yaştan beri içinde saklı tuttuğu denizlere açılma tutkusunun bir hayal
değil gerçeğe dönüştürmek için kol kırılır yen içinde kalır misali geçirdiği
tüm talihsiz travmaların ruhsal çöküntüsüyle hayatını idame ettirmek yerine
yeniden kendince güç tazeleyerekten yüzücü gözlüklerini takıp denizaltı dalış
denemelerine de girişir. İşte çocuk yaştan beri ölesiye sevdalandığı denizlere
açılma tutku heyecanı bu ya, kollarını güçlendirme süresince yaptığı yüzüş ve dalışlar
nihayetinde doping etkisi yaparaktan netice verip güç kaybına uğramış kollar iyileşiverir
de. İyi ki de yılmadan usanmadan yüzmekten hiç ara vermeksizin bir an olsun geri
durmamış, onun güç tazelemesiyle birlikte denizcilikte üstün hizmetler verip
böylece bu sayede ardından neredeyse denizin altını üstünü adeta didik didik
edecek derecede miras bıraktığı o uçsuz bucaksız engin tecrübe birikimlerinden
tüm insanlık mahrum kalmamış oldu.
Sene 1936 yılına gelindiğinde bu kez
gözlüklerini takaraktan yaptığı ilk dalış denemesini denizin dibine dalmak
suretiyle gösterecektir. Aynı zamanda bu
dalış deniz altındaki manzarayı yakından gözlemleme fırsatı doğuran bir dalış
olur. Ve daldığı deniz dibinde karşılaştığı o müthiş deniz manzaranın etkisinde
kalır da. Öyle ki elinden gelse o müthiş
manzarayı denizin altında saatlerce seyretmekten geri durmayacaktır. Ancak ne
var ki o günkü şartlarda icat edilen aletler deniz altında uzun süre kalmaya izin
vermiyordu. Olsun yine de o günün imkânlarının elverdiği ölçüler çerçevesinde kendi
takım aletleriyle ilk dalış denemesini gerçekleştirivermesi gelecek kuşaklara
hem ufuk açması bakımdan hem de nesiller boyu örnek teşkil edecek bir dalış
hikâyesi miras bırakmak açısından gayet yerinde bir dalış olmuştur. Kendisi açısından ise bu ilk deneme dalışıyla
deniz altında çok daha nasıl uzun süre kalabilmeyi sağlayacak daha yüksek donanımlı
aletlerin yapılmasının gerekliliğini kafasında uyandıracak bir gelişme olur. Nitekim
kafasında oluşan bu düşünceler eşliğinde arkadaşlarıyla birlikte büyük bir kararlılık
ve azim içerisinde hava sıkıştırılmış tüplerle yaptıkları taşınabilir solunum
cihazları ve dalış takımlarını oluştururlar da. Yetmedi II. Dünya savaşının
koptuğu yıllarda bir başka dalış hikâyeleri yazmak iştiyakı ve düşünceleri kafasında
oluşmaya başladığında bu uğurda İtalyan işgal kuvvetleri arasında askeri
casusluk görevinde bile bulunmayı göze almaktan imtina etmeyecektir. Bu bir anlamda
Almanların çok kısa bir sürede Fransa’yı işgal etmeleri karşısında bile pes
etmeyeceğinin, yani kendisinin iki eli kanda da olsa asla su altı
araştırmalarından vazgeçmeyeceğinin göstergesi bir kafa yormadır bu. Derken
böylesi bir riskli görevi göze almakla hem Akdeniz’de bir yandan bilimsel
dalışlar altında Alman donanmasını izleme imkânı bulacaktı, hem de bir yandan
denizin altında uzun süre kalmasını sağlayacak oksijen tüpleri üzerinde çalışma
fırsatı yakalamış olacaktı. Nitekim öyle de olup savaş sonrasında Legion
d’Honneur nişanıyla ödüle layık görülürde. Her ne kadar savaş esnasında etraftan bir
kısım Almanlar ona aptal gözüyle baksalar da aslında zeki bir insan olduğunu er
geç onlarda anlayacaklardır ama iş işten geçmiş olacaktı. Onlar zeki insan
olduğunu geç anlaya dursunlar gelinen noktada değil sadece zekiliği, ismiyle
cismiyle yediden yetmişe hemen herkes tarafından bilinen kaptan-ı deryadır o
artık.
İşte yukarıda konunun başından beri
böylesi deha çapında üstün meziyetlere haiz böylesi bir adam acaba kimdir denildiğinde,
hiç kuşkusuz günümüz denizciliğinde hiç düşünmeden ezberinde çok kolayca ismini
cevaplayacağı o kaptan-ı derya Kaptan Cousteau (Kusto)’dan başkası
değildir elbet. Hem kaldı ki onun
böylesine meşhur bir isim olmasında en başta kendi kabına sığmaz deniz tutku
heyecanının kendi benliğinde zirve yapmasının yanı sıra gittiği yerlerde ona
desteklerini esirgemeyen arkadaşlarının da inkâr edilemez derecede katkı payı çok
büyüktür elbet. Nitekim casusluk adına
bulunduğu Akdeniz sularında hem kendi gayretlerinin semere vermesiyle hem de
arkadaşı Emile Gagnan’ın bizatihi kendisine destek çıkmasının neticesinde çocukluk
tutku hedefi bir hayal değil gerçek oluverir de. Zira Paris yakınlarında Marne nehrinin
kuytu bir yerine gidip sırtına yüklediği oksijen tüpüyle nehrin soğuk sularına
dalıverip sonrasında nehirden çıktığında tıpkı çocuklar gibi şen şakrak halinin
yüz ifadesine yansıması her şeyi ortaya koymaya ziyadesiyle yetiyordu. Kaptan
Cousteau’nun yerinde hem kim olsa sevinmez ki, baksanıza ilk tüple dalış denemesinde
su altında bir müddet kalabilmeyi başarıyla gerçekleştirebilmiş bir isimdir o.
Dolayısıyla bu durumda onun sevinmesi en tabii hakkıdır. Dile kolay çocukluk tutkusunu
tüplü dalışla başarıp hedefine ulaşmak her babayiğidin harcı olmasa gerektir. Derken
kendi ilk tüplü dalış deneyimini başkalarıyla da paylaşıp ekip çalışması içerisine
girerekten grubunu kurar da. Tabii grup kuracak kadar seviye artırıp bu
noktalara gelebilmek hemen bir anda oluvermedi elbet, şöyle geriye dönüp baktığımızda öncelikle
kendisinin Deniz kuvvetlerine girmişliği söz konusudur. Sonrasında ise malum
Denizaltı Araştırma ve Çalışma Grubu’nu subayken kurmuşluğu vardır, derken 1943’tede bugün adından SCUBA olarak
söz edilen ve sualtı araştırmalarını kolay hale getiren, dalış sistemini
geliştiren bir isim olarak tarihe not düşecektir. Kelimenin tam anlamıyla
gelinen noktada o grup kurmakla kalmaz su altı fotoğraf aletlerin gelişiminde de
öncülük eder. Hatta bu arada 1950 yılı itibariyle zengin arkadaşlarının
desteğiyle son derece yüksek donanımlı cihazlarla donatılmış 42 metre boyunda 8
metre genişliğinde Calipso gemisine de sahip olur. Böylece bu noktadan sonra
kabinleri gözlem odalarına ve laboratuvarlara dönüşebilen gemi tertibat
mürettebatıyla birlikte 46 yıl dünyanın her tarafında dolaşaraktan deniz altı
dehası olarak adından söz ettirir konuma gelmiş olur. Onun deniz tutkusu tabii burada bitmez, dahası
var. Öyle ki; o denizin dibinde bile
yaşanabileceğini 1963 yılı itibariyle arkadaşlarıyla birlikte Kızıldeniz’in altında
adeta deniz altında kasaba kurarcasına orada oturabileceğini insanlara adeta film
izler gibi izlettirir de.
Aslında onun en dikkat çeken buluşu deniz altında
adeta kasaba hayatı yaşarcasına su altında yaşanabileceğinin şartlarını
oluşturmasından daha çok Kur’an’da iki deniz suyunun birbirine karışmaması hadisesiyle
alakalı ayet mealinin esrar perdesini bizatihi yerinde açığa çıkarması çok daha
kayda değer önemli buluş olmuştur. Nitekim Kaptan Cousteau Cebel-i Tarık
boğazının güney ve kuzey yakasının deniz dibindeki tatlı suların yan yana karışmadan
fışkırdığını, bu kaynayan suların adeta birbirlerine
karşılıklı tarağın dişlerini andırır bir şekilde baraj kapağı misali bent (set) oluşturduklarını gözlemledi. Bu sebepledir ki bu durumda ne Akdeniz’in
Atlas okyanusa karışmaktaydı ne de okyanusun suları denize karışır olmaktaydı.
Yani her iki halde de birbirlerini karışmadığı gözlemlenmiştir. Hatta
balıkların bile birinden ötekine geçmediği gözlemlenmiştir.
Malum olduğu üzere Cebel-i Tarık’ın güneyinde
Fas, kuzeyinde ise İspanya vardır. Dolayısıyla buralarda gerçekleşen
incelemeler esnasında kuzey ve güney kıyının dibinden doğan 45 derecelik açılar
halinde fışkıran devasa su kanalları bir anda Kaptan Cousteau’nun hayretler
içerisinde kalmasına ziyadesiyle yetmiştir. İşte merak bu ya, en nihayetinde Yüce Allah’ın Kur’an’da “O birbirine kavuşmak üzere iki denizi
salıvermiştir. (Ama) Aralarında bir engel vardır; birbirlerine karışmazlar”
(Rahman suresi, ayet 19 - 20) diye beyan buyurulan ayette geçen iki denizin
buluştuğu yer manasına gelen ‘Merace’l-Bahreyn”
ifadesinin mana ve ruhuyla buluşmasına vesile olacaktır. Kelimenin tam
anlamıyla Kur’an hakikatleriyle yüzleşmek denizde yüzleştiği olağan üstü
esrarengiz hadiseden kat be kat daha hayranlığının artmasına vesile olacaktır. Hem
nasıl kat be kat hayranlığı artmasın ki,
bikere her şeyden önce Kur’an başlı başına Mucizü’l Beyandır zaten.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder