10 Nisan 2022 Pazar

TABİATTA OLAN BİTENİ NASIL OKUMALI?


 

                  TABİATTA OLAN BİTENİ NASIL OKUMALI?

        SELİM GÜRBÜZER

       Tabiatta olan biteni tek bir pencereden değil çok yönlü pencerelerden bakarak okumakta fayda vardır elbet. İcabında bu da yetmez,  tabiat okumalarına ruhta katmak gerekir ki madde kalıbında donuk kalınmasın. Madem öyle, tez elden tabiat okumalarına ruh kataraktan tabiat hadiselerini irdelemeye çalışalım.

         Malumunuz her bir bitkinin hayat devresine ait hayati fonksiyonları sıfırın altı veya sıfırın üstünde seyreden minimum ve maksimum ısı derecelerine bağlı olarak gelişmektedir. Öyle ki tabiatta bitkileri aşırı donlardan muhafaza edecek tertibat havadaki su buharında ziyadesiyle mevcut bile.  Havada buharlaşma vuku bulmadığı durumlarda bitkiler ister istemez don olayından olumsuz yönde etkilenmesi an meselesi diyebiliriz. Neyse ki bitkiler havada santimetre kare (cm2) başına düşen 1000 gramlık havadaki su buharının gram cinsinden basınç ağırlığı sayesinde donma hadisesi karşısında kendilerini korunaklı kılabiliyorlar. Sadece atmosferdeki su buharı basıncı mı, hiç kuşkusuz havada ki karbondioksitte yeryüzünden yansıyan uzun dalga boylu radyasyonları emmek suretiyle de bitkiyi aşırı donlardan korunaklı kılabiliyor.  Hele bilhassa turfanda sebze ve meyvelerin kış gecelerinde havada ki karbondioksit gazının varlığı sayesinde kendilerini olumsuz soğuk hava şartlarına karşı kendilerini korumaya almaları bakımdan bulunmaz bir korunaklı zırh edinmiş olurlar da. Şayet bitkiler havadaki bu koruyucu zırhtan mahrum kalsaydılar hem toprak yüzeylerinde radyasyon kayıpları yaşanacaktı hem de sebze ve meyvelerin donmaya maruz kalaraktan telef olmaları kaçınılmaz bir hal alacaktı.

      Bilindiği üzere bitkiler düşük sıcaklık davranışlarına göre üç grupta kategorize edilirler:

Birinci grup bitkiler donma noktasının biraz üzeri diyebileceğimiz derecelerde hayatiyetlerini sürdürebilecek türden bitkilerdir.  Bu tür bitkiler ancak tropik bitkilerde olduğu gibi turgorlarını,  yani su dolu halini, tonusunu ve şişkinliğini kaybettiklerinde hayatiyetlerini yitirme riskiyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Nitekim domates, tütün gibi bitkilere bu kabilden bitki türleridir.

      İkinci grup bitkilerse donmaya karşı mukavemet gösteren türden bitkilerdir. Bir başka ifadeyle bu gruptakiler daha çok sıfır santigrat derecenin altında hayatlarını idame ettirebilecek türden bitkilerdir.  Ki,  sıfırın altı demek donma noktası demektir.  Öyle ki donma noktasında bitki plazmasından su çekilmesiyle birlikte intersellular da (hücreler arası) buz kristalleri oluşmakta. Neyse ki bu tür bitkilerin intersellular safhasında plazması su kaybına uğrasa da bu noktada oluşan kristalize buzlanmayı bünyesinde bulunan tertibat mekanizmaları sayesinde yavaş yavaş potasından eritmek suretiyle dona bağlı oluşacak olan zararları bir şekilde elimine edebiliyorlar. Ancak bu tür bitkilerin bünyelerinde var olan donmaya karşı eritici tertibatları her daim kâfi gelmeyebilir de,  bu durumda hele bilhassa seracılıkla uğraşan üreticilerin bitki plazmasının suyunu kaybetmesine mani olacak veya donma hadisesini yavaşlatacak benzer iklim şartlarını oluşturacak tedbirleri almaları gerekecektir. Nitekim bu yönde bitki için gerekli olan iklim şartları oluşturulduğunda görülecektir ki hücrenin (plazmanın) donmaya karşı mukavemeti daha da bir artış kaydedecektir.  Seracılığın dışında meseleye birde işin doğal akışı yönünde işleyen tertibata baktığımızda bitkinin donma olayından göreceği zararlar her bitki türünün dona maruz kalmadan önceki hayat akışına, genetik yapısına ve fizyolojik yapısına göre farklılık arz ettiği gözlenmiştir. Tabiatta her ne kadar bitkiden bitkiye değişen farklılıklar söz konusu olsa da bir şekilde bitkileri aşama aşama soğuğa karşı alıştırmak suretiyle de plazmanın mukavemetini artırıcı tedbirlerin alınması pekâlâ mümkün diyebiliriz. Kaldı ki tedbir alınmasa da tabiatta bir takım bitkiler vardır ki plazma akışkanlığını artırmak suretiyle soğuğa karşı mukavemet ettikleri gibi kendince bir takım hayati formlar oluşturaraktan da don olayına karşı direnç gösterip kendilerini bir şekilde koruma altına alabiliyorlar.

Üçüncü grup bitki türleri ise malum donma noktasındayken çok farklı şekillerde mukavemet göstererekten direnç sağlamaktalar.  Bilhassa bu tür bitki gruplarında çiçek açmaya başladığı dönemlerde soğuğa karşı daha çok duyarlıdırlar. Ancak bu noktada çiçek tomurcuklarının soğukları mukavemeti içinde bulundukları gelişme periyoduna göre de değişebiliyor. İcabında bu durum tamamen bitkinin bünyesinde ki metalik değişimlere bağlı olarakda değişim göstermekte. Örnek mi? Mesela dinlenme halindeki hücrelerde şeker oranının ve proteinlerin artışı bir bakıyorsun hücre içindeki buz oluşumunu azaltarak dona karşı dayanıklılığını artırdığının gözlemlenmesi bunun tipik misalini teşkil eder.

       Hiç kuşkusuz bitkilerin donmaya karşı kendi kendilerini koruyacak bir takım mekanizmaların dışında bir diğer koruma yöntemlerden biride dışarıdan müdahale yapılacak olan türden koruma yöntemleridir. Ki, bu tür yöntemler insan aklının üretebileceği türden bildik suni koruyucu yöntemlerden başkası değildir elbet.  Suni koruyucu yöntemler iyi hoşta ancak şu da var ki insan aklının ürettiği suni yöntemlerle hemen öyle sabahtan akşama ya da akşamdan sabaha sonuç alınacak diye bir kayıt yoktur. İlla ki daha pek çok suni yöntemlerin geliştirilmesi için sürekli çaba sarf etmekte gerekir ki donma riskine karşı daha akılcı sonuçlar alınabilsin.  İlk evvela şunu iyi bilmemiz gerekir ki don olayının etkisi daha çok ilkbaharda kendini göstermektedir. Öyle ki donma olayı ya geniş sahaları içine alan hava akımlarının oluşturduğu ayaz soğukluğu olarak ya da geceleri toprak yüzeyinin şiddetli soğuğa maruz kalaraktan bumbuz kesilmesinin doğurduğu donma hadisesiyle karşımıza çıkmaktadır. Ki, bu tip birinci durumda hava akımı kaynaklı don hadiseleri için şimdilik pek yapacak bir şey gözükmüyor, ama ikinci konumda donma hadiseler için ya kaybolan ısı ışınlarını azaltmak suretiyle (hasır, naylon, örtmek) ya da ısı nakli türünden bir takım tedbirler alaraktan sonuç alınabileceğini gözlemlemekteyiz. Nasıl mı?  Mesela gözlemlediğimiz ısı nakli yoluyla uygulanan yöntemlere başvuraraktan elbet.  Nitekim o başvurulacak olan yöntemlerden birkaçını sıraladığımızda:  

    -Soba, lastik, saman vs. yakmak veya tütsü verme metodu,

    -Vantilasyon metodu (tali havalandırma metodu),

    -Su püskürtmek türü metotlarla sonuç alınabildiğini görebiliyoruz.

    En son şıkta sunduğumuz su püskürtme metodunda dikkatimizden kaçmayan bir husus var ki, o da tam donma noktasındayken su püskürtüldüğünde oluşacak olan 80 cal/gr’lık ısı yayılımı sayesinde bitki yaprakları üzerinde ısının sıfır santigrat derecelerin altına düşmesinin önüne geçilebiliyor olmasıdır.

          Öyle ya, madem yukarıda sıralanan suni yöntemlerle don riskinin önüne geçilebiliyor, o halde donma riskine karşı bitkilerden verim alınması için neydik edip bıkmadan usanmadan daha da geliştirilmiş suni yöntem tekniklerinin kullanımı yönünde azami gayret göstermek gerekir.  

                                                             Su mucizesi

      Bilindiği üzere su molekülleri  % 88,89 oranında yanıcı hidrojen ila  % 11,1 oranında yakıcı oksijenin bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Bu arada ne ilginçtir ki yanıcı ve yakıcı bu ikili bir araya geldiklerinde alevlenmiyorlar, bilakis bir araya geldiklerinde tüm canlılar için ab-ı hayat su olunmakta. İyi ki de su molekülü olarak ab-ı hayat olmaktalar, bu sayede tüm canlı âlem canlılığını iri ve diri tutmaktadırlar. Hatta su molekülleri canlı âleme sadece can suyu ab-ı hayat olmakla kalmayıp zaman zaman yüreklerimizi dağlayan yangınlara karşı koruyucu ve söndürücü kalkan olmakta da.  Hele ki 2021 yılı yaz aylarında bir dizi yaşanılan orman yangınlarında şunu daha da iyi idrak eder olduk ki suyun ateşi söndürücülük etkisinin ötesinde ilahi kanunlara tabi olaraktan kendi içerisinde sıvı, katı (trihydrol) ve gaz (hdyrol) şeklinde üç hal üzere işlevsel özelliğe sahipliği de söz konusuymuş meğer. Öyle ya, durağan haldeki su donma hadisesiyle katı halde buza dönüşürken, buhar haldeyken de gaza dönüşebilmekte, derken aşama aşama hep ileriye doğru bir halden diğer bir hale dönüşümü söz konusudur.  Ancak bu dönüşümün bir istisnai durumu vardır ki, o da malum sıcak su ile soğuk suyun karışımıyla meydana gelen ılık suyun başlangıçtaki sıcaklık konumuna geri dönememe durumudur. Anlaşılan o ki, dönüşüm denen hadise hep ileriye doğru işleyen bir süreç olup asla geriye doğru işleyen bir süreç değildir. Ayrıca bir diğer dönüşüm süreçlerinden en göze çarpan hadiselerden biride hiç kuşkusuz sıcak maddelerin soğuk haldeki materyalleri ısıttığı gerçeğidir. Gerçekten de öyle değil midir, baksanıza şimdiye kadar soğuk maddelerin sıcak materyalleri ısıttığı hiç görülmüş müdür? Bilakis adına uygun davranıp soğuttuğu görülmüştür hep. Nitekim bu konularda Newton,  yaptığı çalışmalarda sıcak olan bir eşyanın soğuk bir cisme transfer olduğunda bir anda sıcaklık farklarının eşitlendiğini gözlemlemiştir. Böylece bu gözlemler eşliğinde hiçbir oluşumun tesadüfü olarak meydana gelmediği,  tam aksine eşyalar arası ısı transferlerin veya yer çekim ivmesi gibi birtakım etken unsurların bir plan dâhilinde mucizevi bir şekilde işlerlik kazanmasıyla birlikte yeni oluşumların vuku bulduğunu ortaya koymuştur.  

         Mesela bir başka tabiat oluşumlarından buharlaşma hadisesine odaklanan bilim adamlarının çabalarıyla da bir bakıyorsun hem buharın varlığı keşfedilmiş hem de keşfedilen buharın enerjisinden istifadeyle buhar çağına geçiş yapılmıştır. Hatta bilim adamları çalışmalarına derinlik kattıkça bir kilogram buharın sıcaklık ve ısı ölçüm değerlerinden hareketle enerjinin düzensizlik eğrisi anlamına gelen entropi hadisesinin nasıl gerçekleştiğini de ortaya koymuşlardır.  Öyle ki, Avusturyalı fizikçi Boltzman’ın gayretleri neticesinde entropi hadisesinin açıklığa kavuşturulmasıyla birlikte aslında bu yaşanan hadisenin termodinamiğin ikinci kanununda yer alan  “ısının sıcak bir kaynaktan soğuk bir kaynağa geçmesi sonucunda hararet bir noktada eşitlenir” prensibinin bir başka versiyonunun tezahürünün neticesi olduğu anlaşılmıştır.  Nitekim ağzı açık bir balondan buharlaşan hava molekülleri gözlemlendiğinde çıkış kaynağından gittikçe uzaklaştıkları görülmüştür. Ki; bu tıpkı iskeleye yanaşan vapur yolcularının düzensiz bir şekilde etrafa dağıldıkları olayına benzer hadiseyi gözler önüne serin bir durumdur. İşte balon ve vapur örneğinden anlaşıldığı üzere gerek vapur yolcu sayısında gerekse balondan buharlaşan gaz moleküllerinin sayısında değişiklik olmamakla birlikte asıl kaynağından uzaklaşıldıkça bir takım savrulmalar görülür ki bu olay entropi olarak karşılık bulur.  Bu arada atmosfere savrulan buharın kaynağına baktığımızda bu kaynağın yeryüzünde ki okyanuslar, denizler, göller ve iç sular olduğunu görürüz.  Burada güneşin entropi hadisesinde fonksiyonu ise ister yeryüzü sathı mahallindeki sular olsun ister okyanusta ister denizde nerede olursa olsun hiç fark etmez bir damlacık suda olsa onu buharlaştıraraktan izole edip 20 milyon derecelik ısı sarfiyatını harcama fonksiyonunu üstlenmiş olmasıdır.   

            Entropi hadisesini yine bir başka açıdan örneklendirecek olursak mesela odanın bir köşesine sıkılan spreyin toplu halde bir köşeye sıkışmış halde kıskıvrak kalmayıp büsbütün odanın içerisine yayılması da bir şekilde entropiye örnek teşkil eden bir hadisedir.  Hakeza etrafa sıkılan bir spreyin sırf oda içerisinde kala kalmayıp bir daha geriye dönmeyecek şekilde atmosfere doğru yol alması da tipik entropi hadisesinin bir göstergesidir. Derken bu arada gerek bitkilerdeki transpirasyon, gerek insan ve hayvanlarda solunum yoluyla vücuttan buharlaşan sıvı kayıplarını da buna dâhil ettiğimizde entropi olayının sıradan bir olay olmadığını fark etmiş oluruz da. Kaldı ki tabiatta işin içinde hayati öneme haiz suyun hem canlı vücudunun metabolizmasında eritici ve şişme fonksiyonlarını üstlenmişliği söz konusudur hem de vücut içerisinde başlattığı metabolik faaliyetlerden arta kalan maddelerin taşımasında entropi rol üstlenmişliği sözkonusudur. Bu demektir ki, su ister canlı varlıkların vücudunda, ister tabiatta buharlaşıp atmosfere uçup gitse bir şekilde canlı cansız varlık âleme ab-ı hayat olma yönünde kâinatta kurulu bir devri daim döngü sistemi içerisinde fonksiyonunu sürdürebiliyor. Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta   “İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hala inanmayacaklar mı?” (Enbiya, 30) ayetiyle suyun ab-ı hayat kaynak olduğunu beyan buyurmakta da.  

           Gerçekten de suyun abı hayat kaynağı olduğu o kadar net ortada ki, baksanıza daha gelecekte su kaynaklarının tükenmesi noktasında yediden yetmişe hemen herkesi telaş almış durumda bile. Hele bu telaş hali bilhassa bilim adamlarını daha şimdiden deniz suyunun nükleer enerjiyle çalışabilecek nitelikte tesislerle buharlaşmasına yönelik maliyeti yüksek bir takım metot arayışlarına sevk etmiş durumda da.  Hiç kuşkusuz bu tür arayışlara odaklanmak iyi hoşta, ancak şu da var ki deniz suyunun buharlaşması demek, aynı zamanda ekosistemin ısınması demektir. Üstelik bir yığın oluşacak kümeler halde tuz dağlarının iklimi kontrolsüz bir şekilde değiştirmeye neden olacağı gibi bu uğurda kullanılan kimyasal maddelerin etrafa saçacağı kirliliğinde hayatımızı bir anda zehir zembereğe çevirmesi kaçınılmaz olağan bir hal kılacaktır.  Hadi diyelim ki küme halde oluşan tuz dağlarını insanoğlunun yaşadığı meskûn alanların dışında çok uzak diyarlardaki denizlere transfer ettiğimizi varsaysak bile bu kez bir başka problemle karşı karşıya kalınıp denizlerimizin denge ayarlarının bozulacağı bir olağan üstü tabiat hadiseleriyle yüzleşeceğiz demektir. Dahası tabiat dengeleri yerli yerinde oynayıp her şeyin orijinal halinden sapmasıyla birlikte bozulma yönünde entropi bir durum ortaya çıkacaktır.

            Bir başka su kıtlığı problemini çözme adına ortaya konan bir diğer metot ise gümüş iyodürle bulut tohumlama tekniğidir. Bu uygulanmaya çalışılan metottan anlaşılan o ki tabiatın su buharını yoğunlaştırmak marifetiyle toz ve tuz zerreciklerine yaptırdığı işi,  bu kez insanoğlunun elinden gümüş iyodür kristallerini havaya serpiştirecek teknik özelliğe sahip bir jeneratör marifetiyle yaptırılacağı düşünülen bir suni tohumlama metodudur bu. Elbette ki bu metot marifetiyle havada soğuyan gümüş iyodür iyonları kristalize ederek yağmur çekirdeklerine dönüşerekten yeryüzünün yağış alması sağlanacak düşüncesi iyi hoşta, ancak bulut tohumlama tekniğinin sürekli olarak uygulanamaması halinde yağacak olan yağış miktarının ne olacağı bilgimizin dışında cereyan edecektir.  Hadi bu neyse de bu arada yağacak olan yağış miktarının suni yağmur yönteminin bir sonucu olarak mı gerçekleştiği, yoksa tabiat kanunlarının doğal akışı içerisinde mi gerçekleştiği bu da tam muamma bir soru olarak akıllara takılacaktır.  Hadi diyelim ki bu metot sayesinde yağdığını varsaysak bile bu arada tabiat dengelerine gümüş iyodürle müdahalenin yol açacağı hasarları düşündüğümüzde bu durum nasıl telafi edilebilir ki? İşte görüyorsunuz hayatımıza olumsuz olarak yansıyacak bir takım negatif faktörleri göz ardı etsek bile bize öyle geliyor ki susuzluk problemini gelecekte çözmek hiçte kolay olmayacak gibi gözüküyor.

       Su esastan veya doğrudan enerji verici madde gibi gözükmediğinden daha çok sıvı ihtiyacımızı giderecek gıda maddesi olarak gözükür bize. Oysa içtiğimiz bir bardak su aslında vücudumuzda sırf su olarak kalmamakta, sıvı halde damarlarımızdan geçtikten sonra tüm azalarımıza hayat enerjisi olmak için yol almaktadır.  Nitekim 1000 kg tereyağı elde etmek için 10.000 litre su ihtiyacından ziyade 10.000 litre suyun vereceği enerjiye daha çok ihtiyaç vardır. Malum bir ton şeker üretimi için de 100 metre küp suya ihtiyaç vardır. Ayrıca suyun bir diğer esas görevi de hücre plazmasının sululuk aktivetisini belli bir düzeye çıkarmasıdır.  Öyle ki bitkiye asıl ekonomik değer katan bünyesinde taşıdığı su miktarı değil protoplazma suyunun bağıl termodinamik aktivitesinin ölçüsü diyebileceğimiz hidratür durumudur.  Nasıl mı?  Mesela hidratür durumunu gözlemlemek için iki yetişme kabında bulunan buğday bitkilerinden birinin köküne şeker ilave ettiğimiz de her iki durumda da su miktarı aynı olmakla beraber sakkaroz ilave edilmiş eriyikteki bitkinin ise su alma aktivitesinin ve doluluk kapasitesinin güçleşeceği görülecektir.  Nedeni nedir sorulduğunda,   nedeni son derece gayet basit,  ortamın osmotik değeri arttıkça bitkinin emme kuvveti de o nisbette azalış kaydettiği içindir elbet.  Bir başka örnek deney olarak yine aynı şekilde belirli miktarlarda kum ve killi topraklara 1 litre su ilave edip yulaf ektiğimizde kumlu toprağın normal şartlarda gelişme kaydettiğini killi toprakta ise tam aksine gelişmenin durağanlaşıp yavaşladığı görülecektir. Nitekim bunun böyle olmasının nedeni de hiç kuşkusuz killi toprağın nem miktarının  % 5 olması ve suyun toprağa kuvvetle bağlanma kapasitesinin sınırlı olması dolayısıyladır.  Hakeza aynı durum değişik türden bitkilerin çimlenme safhalarında da gözlenip kimi bitkinin kimi bitkiye göre birbirinden farklı miktarlarda su aldıkları gözlemlenmiştir. Nasıl mı?  Mesela 100 gr darı ve mercimek tohumunu aynı anda 30 gr su alıncaya kadar şişmeye bırakıldığında her iki tohumunda aynı ölçüde su almalarına rağmen şişme noktalarının farklı olacağı görülüp netice itibariyle ilk etapta mercimekte çimlenme olmazken darı da çimlenmenin varlığı görülecektir. Anlaşılan o ki, darı tohumu kuru ağırlığının %30’u kadar su alınca şişip çimlenmekte, mercimekte de ancak  %100 su alınca çimlenmeye yüz tuttuğu görülmekte.

      İşte yukarıda değişik türden verdiğimiz örneklerden hareketle bir bitkinin gelişmesine temel kriter olabilecek etkenlerin sadece su miktarıyla sınırlı olmayıp aynı zamanda;

      -Bir bitkinin yetişme yerinin osmotik değeri,

      -Toprağın emme kuvveti,

      -Cisimlerin şişme noktaları gibi bir dizi etken unsurlarında bitki hayatında destekleyici rol oynadıklarını çok rahatlıkla söyleyebiliriz elbet. Nitekim sadece sözel olarak değil rakamsal olarak da bir cismin ya da bir eriyikte ki hidratür kapasitesi ve havanın nem oranı çok rahatlıkla nisbi buhar gerilim katsayısı ölçülerekten artık   % (yüzde)  değer olarak ortaya koyulabiliyor. Artık öyle ki yapılan ölçümlerden edindiğimiz bilgiler bize gösteriyor ki, bir bitki hücresinde yeterli suyun olmaması durumlarında bitkilerde hem turgor basıncın azalmasına ve ozmotik değerin artmasına yol açmakta hücre faaliyetlerinde bir takım duraksamalara ve kseromorf yapılı organların teşekkülüne neden olmaktadır.   Madem hazır kseromorfluktan söz etmişken bitkilerde kseromorfa neden olan etken unsurları şöyle sıralayabiliriz de: 

     -Hacmin aynı kalmasına rağmen yüzeyin indirgenmesi.

     -Epidermis ve kutikul tabakasında kalınlaşma.

     -Yaprak üzerinde her bir milimetre kareye düşen stomaların içeri gömülmesi.

     -Bitkilerde bir takım yetişme ortamlarına bağlı olarak azot noksanlığı ve tuzlu toprakların varlığından kaynaklanan oksijen noksanlığının nüksetmesi gibi arazlar.

      İşte yukarıda sıraladığımız bu tip etken unsurlar bitkiler üzerinde kseromorf arazlar oluşturur ki, böylesi türden pleomorfik kısırlıklara pleomorfizm olarak tanımlanır. Ne diyelim hayatta kalma ya da hayat tutunabilme mücadelesi bu ya, hayatın içinde gürbüz olarak kalmakta var bunun tam aksine zayıf cılız kalmakta vardır.  Dolayısıyla her bitki türü de hayatta kalabilmek adına hidratürünü muayyen sınırlar içinde tutabilme gayreti içerisinde bulundukları gözlemlenmiştir. Ve söz konusu o sınırlar maksimum, minumum ve optimum ölçüler arasında değişen bir sürecin haberci elçileri olarak bilinirler. Şayet bitkinin yetişme şartları normal sınırlar içerisinde bir denge arzediyorsa o bitkinin kendine has öz su hidratüre sahip bir özellikte olduğunu gösterir ki, bu gösterge optimal su olarak karşılık bulur.  Malum bir bitki optimal şartların dışında kuraklığa maruz kaldığında hücre özsuyu ozmotik değerinin yükselmesine kapı aralayacaktır. Hatta bunun tam tersi durumda söz konusudur.  Şöyle ki şayet bir bitki türü yeteri derecede beslenemezse bünyesinde birikmiş hammadde sarfiyatının git gide erimesiyle birlikte bu kez osmotik değerin bir anda minimum seviyelere düşmesi denen bir durum vaziyete kapı aralayacaktır. Örnek mi? Mesela iğne yapraklı ağaçların asitli toprak zemin üzerinde konumlanmalarından dolayı bir bakıyorsun toprağa bağlı ağaç köklerinin organik ve inorganik maddeleri almakta zorlanmaları bunun en tipik örneğini teşkil ettiği gözlemlenmiştir. Neyse ki bu tür bitkilerin zorluğu aşmalarında mantarlar Hızır misali yetişip destek oluyorlar da bu sayede bu zorluğun hakkından gelebiliyorlar.  Böylece mantarlar ağacın imdadına Hızır gibi ihtiyacı olan besinleri suda eritip ona takdim ederekten destek olurken ağaçta mantarın bu jesti karşısında ürettiği şekerin bir kısmını mantara ikramda bulunaraktan birbirlerini onurlandırmış olurlar.  Derken bizde bu arada “ikram sünnettir” hadis-i şerifin tatbikini insanlardan daha çok bitki âleminde daha net bir şekilde uygulanmakta olduğunu idrak etmiş oluruz.

       Her neyse bitki âlemi birbirlerine ikram ede dursunlar konumuz gereği şunu da belirtmekte fayda var bitkilerde tüylerin sıklaşması denen hadisede çok önem arz eden bir husustur.  Buna neden en olan unsurlar malumunuz;

    -Kök gövde ve yapraklarda su biriktirme özelliğinin artması,

    -İyi gelişmiş bir kök sistemi,

    -Yaprakların kırılması ve yaprak sathının parçalanması,

    -Hücre öz suyunun viskoz oluşu ve eterik yağların teşekkül etmesi gibi etkenler neden olmaktadır.

                                                                     Osmoz olayı

        Osmoz olayı bitki için bir hidrolik kuvvet kaynağıdır. Nitekim bitkiler neredeyse tüm işlerini osmoz sayesinde gerçekleştirmektedir. Osmoz olayını tetikleyen en etken unsurlardan biride hiç kuşkusuz tuzlu maddelerin suyla karışıp çözünür halde yayılması şeklinde tezahür etmesidir. İşte bu ve benzer yollarla bitkilerin yarı geçirgen (semipermeabel) zarlarından (filtrelerinden) geçen suda erimiş maddelerin bitki üzerinde şişme yapmasıyla oluşan basınç hadisesi olarak karşılık bulur ki,  bu olay osmoz olarak tanımlanır da. Nitekim bu tanımdan da anlaşıldığı üzere bitki hücresi her halükarda temasta bulunduğu suyu emmek zorundadır. Mesela kurumuş bir şeker pancarını suya koyduğumuzda canlılık kazandığını bir bitki yaprağını da dalından kopardığımızda solmaya yüz tuttuğunu çok rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz da. Derken bu gözlemlerimize dayanaraktan osmotik basınç azaldığında bitkinin solmakta olduğunu, osmotik basınç çoğaldığında canlılık kazandığını, ayrıca bitkiler tuzlu suya konduklarında ise hacimce daha da büyüdüklerini müşahede etmiş oluruz.

         Gerçekten de öyle değil mi,  hele bir yaprak tutunduğu ağacın dalından kopmaya bir görsün, bu durum tıpkı sonbahar yapraklarının tel tel dökülüp ahiret yolculuğunu bize hatırlatır da. Hatta yaprakların solma noktasında ahireti hatırlatan özelliklerinin yanında bir de kendi biyolojik yapımızı hatırlatan yapısı da söz konusudur. Nitekim gerek morfolojik yönden gerekse mikroskobik yönden incelendiğinde orta ana damar ve bu ana damara bağlı olarak tıpkı insanda olduğu gibi sağlı sollu halde kılcal damarların varlığı görülecektir. Zaten bir insan için damarlar ne anlama geliyorsa bitki içinde kılcal damarlar hemen hemen aynı anlam ifade eder. İşte bu nedenledir ki yaprağa sıradan bir ot parçası gözüyle bakamayız. Şayet böyle bakarsak tabiat okumalarında bakar kör olmaktan farkımız kalmaz. Dolayısıyla yaprağın hem iç hem iç güzelliğini inceden inceye temaşa eylemek gerekir ki, gerçek anlamda tabiat okumalarının hakkını vermiş olalım.  Tabiat okumalarında en basitinden yaprağın dış katmanının bile parlak yüzeyli olduğunu fark etmiş olmamız gerekir ki bakar körlük konumuna düşmüş olmayalım.   Gerçekten de farkı fark ettiğimizde yaprağın dış yüzeyindeki bu parlaklığın sıradan bir parlaklık olmayıp bitkide aşırı ısı kaybına bağlı olarak olası buharlaşma veya susuz kalmasına yönelik bir önlem olduğunu idrak etmiş oluruz. Bu arada bilim adamlarının ortaya koydukları bilimsel çalışmalarını da iyiden iyi incelediğimizde osmotik değer ölçümlerin zamana göre değiştiğine dair verilere ulaşmış oluruz da. Derken bu veriler ışığında bu arada değer ölçümlerinin sabah ve öğle arası yükseldiğini, öğleden sonra tekrar düşmeye başladığını fark etmiş oluruz. Tabii belirttiğimiz bu değişken değerler bir günlük ölçümler için geçerlidir, bir de bunun mevsimsel değer ölçümleri söz konusudur. Nitekim osmotik değerlerin kurak mevsimlerde artıp nemli mevsimlerde azaldığı artık bir sır olmaktan çıkıp söz konusu değerlerin ya hücre içerisinde su sirkülasyonuyla ilgili değişikliklere bağlı ölçümler olduğu ya da hücrenin osmotik değerini artıran şeker, tuz ve organik asitler gibi maddelerin birikmesinden kaynaklanan değişikliklere bağlı olarak gerçekleşen ölçümler olduğu da anlaşılmaktadır. Mesela sene içerisinde osmotik basınç değerlerin yıllık bazda yapılan ölçümlerin sonuçlarına baktığımızda özellikle ilkbahardan sonra değerlerin yavaş yavaş yükselmeye başladığı, sonbaharla birlikte değerlerin düşüp yaprakların bir noktadan sonra solmaya yüz tuttuğu görülecektir. Neyse ki yapraklar sonbahar gelmeden veya solma öncesi bünyelerinde mevcut biriken besinleri gövdeye aktararak ziyan olmalarına fırsat vermemektedir. Bunun sonucu olarak da aktarılan besinler değim yerindeyse ta ki ilkbaharda yeniden kendi ahiret dirilişi gerçekleşene dek kış süresince gövde kabristanında muhafaza edilirler bile.

           Evet, nasıl ki mezar insan ahirette dirilmek için geçit teşkil eden bir kabristansa aynen bitki içinde hem kendi gövdesi hem de toprağa düşen tohum ta ki ilkbaharda çiçek açıp meyve vermek için bir kabristandır.  Zira yaşlı ve olgunlaşmış yapraklarda osmotik basınç değer genç yapraklara göre daha yüksek olması hasebiyle yaprak içerisinde birikmiş metabolizmik kalıntıların osmatik basınç değeri artırdığı belirlenmiştir. Zaten osmotik basınç değerin artması bir noktada ecelin kapıya dayandığı anlamında tükeniş alarmı demektir.

       Bu arada bitkiler yetişme yerine bağlı olarak hidratür (su durumu) yönünden iki grupta değerlendirilip bunlar;

      -Stenohidrit bitkiler,

      -Euhidrit bitkiler diye tasnif edilirler.

                                                        Stenohidrit bitkiler

      Bu gruba ait bitkilerin maksimum osmotik değer arasındaki hareket alanı dar ölçekte olduğundan büyük rutubet değişikliklerine tahammül edemedikleri gözlemlenmiştir. Nitekim su bitkileri ve gölge bitkileri bunun tipik örneklerini teşkil eder.

                                                           Euhidrit bitkiler

       Bu gruptaki bitkilerde maksimum osmotik değerler ile optimum osmotik değerler arasındaki çok büyük fark olduğundan bu durumdan herhangi bir zarar görmeksizin kuraklığa uyum sağlayabildikleri gözlemlenmiştir.  Nitekim Timus (kekik) ve Cistus (laden) türü tüylü yapraklı bitkiler bunun tipik örneklerini teşkil eder.

       Bu arada şu önemli ayrıntıyı unutmayalım ki osmotik değerin belirlenmesinde iki yöntemle tayin edilip bunlar;  plazmoliz ve kriyoskopi metodu olarak bilinmektedir.

                                                           Plazmoliz metodu

       Su molekülleriyle doymuş bitki hücresinin osmotik değerini belirlemek üzere içerisinde yüksek eriyik bulunan bir kabın içerisine koyduğumuzda bitki hücresinin eriyiğe nüfuz edip su verdiği görülecektir. Öyle ki eriyiğe olan nüfuzu hücre özsuyunun yoğunluğu dış eriyiğin yoğunluğuna eşit oluncaya kadar devam eder de. Derken devam eden bu süreçte bitki hücresi dışarıya su verip, ta ki denge yoğunluğu hücre özsuyunun yoğunluğuna eşit olduğu noktaya geldiğinde analist tarafından dış eriyiğin yoğunluğu ölçülmesiyle birlikte hücrenin yoğunluğu hesaplanmış olur.

                                                         Kriyoskopi metodu

        Bu metot hücre özsuyunun donma noktasının tayin esasına dayanmaktadır. Mesela yaprak çeşitlerinden dilsiz türü yaprakları suyla temas ettirmeksizin 20 dakika kaynatttığımızda plazma membranlarının semipermiabiletesinin ortadan kalktığı görülecektir. Sözkonusu bitki materyalini soğumaya terkettikten bir süre sonra hücre öz suyunu preslemek suretiyle adeta pestilini çıkartırcasına açığa çıkarılan mayiinin kriyoskopi aletiyle ölçümünü yaptığımızda donma noktasını tayin etmiş oluruz. Nitekim saf su sıfır santigrat derecede donmakta olup,  aynı zamanda bu donma noktası eriyiklerin osmotik değerini belirleyen sayısal değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani bu demektir ki sıfır noktası normal şartlarda bir bitki hücresi için osmotik değerini belirleyen bir skala özelliği taşımaktadır.

        İlginçtir suyun sıcaklığı sıfır santigrat dereceden dört santigrat dereceye yükseldiğinde normal fiziki kurallar gereği hacmi artması gerekirken tam aksine azalmaktadır. Donma durumunda ise hacmin arttığı gözlemlenmiştir. Dolayısıyla tüm bu bilgiler ışığında saf suyun sıfır santigrat derecenin altına düştüğünü gösteren işareti b harfiyle sembolize ettiğimizde osmotik değer ile donma noktası arasında ilişkiyi gösteren ölçüm değeri  “Osmotik değer = 12,06 x b”  formülüyle hesaplanarak belirlenir. Ve bu hesaplanan bu değer sadece bir hücreye ait değil birçok hücre topluluklarını da (dokuları da) kapsayan bir değer olarak ortaya çıkar. Ne diyelim, işte görüyorsunuz tabiatta olan biten her ne varsa hiçbir zaman gelişi güzel, rastgele ve başıboş cereyan etmediği, bilakis her var oluş veya yok oluş matematiksel bir plan veya formül dâhilinde vuku bulduğu ayan beyan ortada durmaktadır.  Ancak şu da var ki yaratılan canlı cansız varlıklarda geçerli olan tüm fiziki kuralların tek istisnası var ki, o da suya has kılınmıştır. İyi ki de bu istisnai özellik suya has kılınmış,  hele ki yeryüzünün 3/4’ü sularla kaplı olduğunu düşündüğümüzde aksi durumun tam bir felaket olacağı muhakkak. Öyle ya, su da diğer varlıklar gibi ısınınca genleşir soğuyunca büzülür konumda olsaydı, hele bilhassa soğuk iklim hava şartlarının hüküm sürdüğü bölgelerde ki suların bir anda kas katı kesilmesiyle birlikte bumbuz hale dönüşmesi kaçınılmaz bir hal alacaktı. Derken kaskatı kesilen suların büyük çapta buz kütlelerine, yani aysberglere (buz dağlarına)  dönüşüp su altındaki hayatın sona erdiğinin ilanı olacaktı.  Şimdi gel de tabiat okumalarını böyle okuma,  ne mümkün. Zira akarsuların ve okyanusların 4 santigrat derecelik derin sularında hacmi küçük, yoğunluğu büyük olan buz kütlesini su üzerinde yüzdüren Yüce Rabbimizdir, elbette böyle okumamız gerekir. Dolayısıyla Yüce Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Zaten hayatta yaşadığımız sürece “fikir, zikir ve şükür” üzere olmamız icab eder, buna mecburuz da. Çünkü her yaratılan varlığın kendine has bir kanunu vardır.  Bu noktada insan ise noktada sadece yaratılan kanunları açığa çıkarıp formüle etmek için vardır.  Nitekim deminden beri izah etmeye çalıştığımız bitkinin bağlandığı toprak yüzeyi ile yapraklar arasında osmotik değer ölçümleri de sonuçta yaratılış formülüne dayanarak ortaya konan ölçümlerdir. Madem öyle, Yüce Allah’ın Kur’an’da beyan buyurduğu  “ Ölçtüğünüz vakit tam ölçün, tarttığınız zamanda doğru teraziyle tartın. Bu ticaretiniz için daha hayırlı ve sonuç itibariyle daha güzeldir” (İsra, 35) ayeti celilenin hükmünce deney ve analiz çalışmalarında da aynen  “Osmotik değer = 12,06 x b” formülünü uygularken bitki üzerinde osmotik değer ölçümleri hususunda da doğru dürüst ölçümler yapmak gerekir.  

        Evet, tabiat okumaları bunlarla sınırlı değil elbet,  sis, çiy kırağı, şimşek ve topraktaki suyun durumu gibi daha nice tabii hadiselerde görülmeye değer okumalardır. Madem öyle her birinden birer cümlede olsa bahsetmekte fayda vardır:

                                                        Sis

          Havadaki su buharının doyma basıncı en aşırı noktasına ulaşmışsa çapları milimetrenin %17’i kadar su damlaları teşekkül eder ki; buna sis denmektedir. Belli ki bitkilerin havaya salıverdikleri fazlaca nem sis olayında birinci derecede etken rol oynamaktadır. Yani su damlacıkları hafif olduklarından havada asılı kalmaları sonucunda sis gerçekleşir.

                                                                Çiy

        Çiyin yumuşak yüzeyi gündüz ısınıp gece ise süratle ısı kaybederken bu esnada çayır, çimen gibi bitkilerin ısısı hava ısısından daha düşük olacak seviyeye gelmektedir.  Bilhassa bulutsuz gecelerde görünen bu olay, atmosferde bulunan nemin bitkiler üzerine sirayet etmesi veya ince su tanecikleri biçimde yoğunlaşması olarak izah edilir ki buna çiğ denmektedir. Şayet optimal sıcaklık donma noktasının altına düşerse çiy yerine kırağıdan söz edeceğiz demektir.

        Bazı bitkiler çiy ve sis suyundan bile istifade edebilmektedirler. Şöyle ki havanın su buharıyla doymuş olması transprasyonu azaltacağından bitkilere çok fayda sağlamaktadır. Özellikle yazın orman havasında takriben %10 civarında nem olup diğer zamanlar daha da arttığı gözlemlenmiştir.

                                                                   Kırağı

          Bilindiği üzere kırağı çok küçük buz parçalarından teşekkül etmekte olup, buz ise hava içerisinde nemin donmasıyla ortaya çıkmaktadır. Böylece donmuş nem soğuk cam yüzeyine çaptığında kristal bahçelerinin oluştuğuna şahit oluruz.  Öyle ki birbirinden güzel değişik türden kristal manzaraları seyredenler adeta kırağı buz bahçesinde gezer gibisine sandırır. Hatta gezi esnasında görülecektir ki kırağılar cam yüzeyinde ısının durumuna göre şekil almaktadır. Mesela kırağılar donma noktasında düz veya altı kenarlı katmanlar halinde, donma sınırını biraz aştığında iğne şeklinde, ısı bundan aşağı düştüğünde içi boş kenarları döşenmiş borular halde,  sıcaklık çok aşağılara düştüğünde ise yaprak şeklinde sahne almaktadır. Hepsinden öte yine de cam yüzeyinde en sık rastladığımız görünüm hiç kuşkusuz eğrelti otu manazarasıdır.

                                                                  Şimşek

         Şimşek aslında elektriksel bir deşarj (boşalma) hadisesidir. Öyle ki ansızın ısınan hava genleşirken, ansızın soğuyan hava eski konumuna geçip akabinde büyük bir gök gürültü kopmasına neden olabiliyor.  Belli ki ortamda iyonize bir durum söz konusudur. Zaten yerden 100 km yükseklikte kesin çizgilerle ayıramayacağımızı bildiğimiz atmosferin mezosfer ve termosfer katmanlarını da kapsayan iyonların mekânı diyebileceğimiz iyonosfer tabakası vardır. Öyle ki bu katman exosferin (termosferin bitiş sınırı) sınırına dayanmış durumda olup,  içerisinde elektronlarını kaybetmiş veya kazanmış atomların yanısıra serbest elektronları da bünyesinde taşıyan iletken bir özelliğe sahiptir. Zira şimşek bulutunun tabanı negatif, tavanı ise pozitif yüklüdür. İşte bu noktada bulutun pozitif yüklü iyonları iyonosferin negatif yüklerini kendine cezb edip pozitif konuma dönüştürmektedir. Bir başka ifadeyle şimşek bulutları aracılığı ile birlikte iyonosferdeki negatif yükler aşağıya doğru boşalaraktan yeryüzü sathı negatif hale gelmekte, iyonosfer tabakası da pozitif duruma geçmek suretiyle elektriklenmeye yol açmaktadır. İşte pozitif hale gelmiş iyonosfer katmanı ve negatif konuma gelmiş yeryüzü sathı ile ikisi arasındaki yalıtkan havanın üsten aşağıya doğru elektrik akımların sentezlenmesiyle ortaya çıkan yıldırım düşmesi denilen bu olay tüm elektrik mühendislerinin hayretine şayan odaklanması gereken bir hadise olmaktadır. Hem niye hayretler içerisinde kalmasınlar ki,  baksanıza gökyüzünde şimşek çakması olmasaydı belli ki dünyamız elektrik kaybına uğrayıp yüksüz kalacaktı. Malumunuz negatif yüklü iyonlar elektron taşıyıcılar olarak adından söz ettirirler.  Yani dünyadaki tüm hamallara taş çıkartırcasına elektronları bir yerden bir yere taşımakla mahirdirler. Bu yüzden şimşek olayı bu noktada önem arz etmektedir.

       İlginçtir şimşek çakmasıyla birlikte etrafa hoş bir koku yayılıp, halk arasında bu koku taze hava olarak adlandırılmaktadır. Oysa sözü edilen taze hava mavimtırak renkli ve keskin kokulu bildiğimiz ozondan (O3) başkası değildir. İyi ki de ozon tabakası var. Çünkü ozon sayesinde atmosferden geçen ültraviyole ışınları emilerek korunmaya alınmaktayız.  Nitekim sahillerde sürekli güneşlenip az miktarda olsa ültraviyole ışınların sebebiyet verdiği güneş yanıkların zararları göz önüne aldığımızda ozonsuz bir atmosferde acaba halimiz nice olurdu diye düşünmekte fayda var.

      Ayrıca azotun toprakla buluşmasının bir diğer yolu da şimşek çakması sayesinde gerçekleşmektedir. Şöyle ki, şimşek atmosferden geçeceği esnada bir miktar oksijenle azotun birbirine bağlanmasına vesile olup, böylece yağan yağmurla birlikte bağlanmış haldeki bileşik toprağa düşürülmektedir.

      Anlaşılan o ki; fırtınalar, yıldırımlar, soğuklar vs. unsurların her biri ilk bakışta felaket gibi görünsede, kazın ayağı hiçte öyle değilmiş. Meğer altında nice bilmediğimiz güzel hikmetler gizliymiş.

                              Topraktaki suyun durumu

       Toprağın gerek geçirgenliğe elverişli bir yapıda olması, gerek su tutma kapasitesinin toprağın cinsine göre ayarlanmış olması gerekse suyun toprak içerisinde belirli oranlarda dağılım dengesi içerisinde bulunması tabiat okumalarımızda çok önemli bir hadisedir. Hem nasıl böyle okunmasın ki, baksanıza hem su hem de toprak tabiatta olan bitene adeta cana can katmaktalar. Ne topraksızlık ne de susuzluk,  he iki unsurda birbirlerine göbekten bağlı ikildirler. Toprağın nasıl suya ihtiyacı varsa suyunda tüm canlılara ab-ı hayat olması için mutlaka toprağa ihtiyacı vardır.  Hatta suyun oluşumunda da toprak birinci derecede etken unsurdur.  Nitekim ısınan nemli toprak buharlaşaraktan gökyüzünde bembeyaz buluta dönüşmekte. Derken bulut yağmura dönüşmekte, yağmurun yağmasıyla da toprağın bağrında tüm canlılara can suyu katıp ab-ı hayat olmakta.  Hatta bir bakıyorsun yağmur suları kurak bölgelerde yeraltı su kaynağı oluşturup susuzluğa çarede olmakta. Ve bu sayede günlük vücudun su ihtiyacı için gerekli olan yaklaşık 2,5 litrelik su miktarı bu yoldan karşılanmış olur. Belli ki toprağın üstü kadar toprağın altı da canlıların susuzluğunu gidermek yönünde aktif durumda.  Derken bu arada  “Topraktan geldik toprağa gideceğiz” kelamı tabiatta olan biteni okumada çok büyük anlam kazanır da.

        Şurası muhakkak toprağın bereketinden yararlanmak için belli kurallar söz konusudur. Birkere bitkiler tarafından suyun topraktan alınması için kök hücrelerinin nemli toprak tabakasıyla temas etmesi gerekir. İcabında bu da yetmez temas eden kök hücrelerinin hem şişmeleri gerekir hem de kök tüylerinin hücre özsuyu yoğunluğunun toprak suyunun osmotik değerinden yüksek olması lazım gelir. İşte bu ve benzer kuralların gereği yapıldığında artık toprağa tutunan bitki rahatlıkla filizlenip hayat bulabiliyor. Şöyle ki yağmur suyu toprağa girince bir kısmı tutuk su olarak toprak zerreleri tarafından adeta zapturapt altına alınıp geriye kalan su toprağın boşluklarına nüfuz etmesiyle birlikte, yani toprağın kılcal borularını dolduraraktan sızan su konumuna geçmektedir. Öyle ki bir damlacık (katre) su bile toprağın derinliklerine kadar sızdığında hem toprağın sıcaklığını hem de nemini ayarlayan konumda olabiliyor. Böylece sızan su ziyan olmaksızın toprak tabanının suyla beslenme imkânına kavuşmuş olur ki,  işte biriken bu tutuk su miktarı tabii bilimler literatüründe su kapasitesi olarak karşılık bulur. Dolayısıyla suyunda kapasitesi mi o deyip geçmeyelim. Kapasite ölçümleri bilinmedikçe toprak analizi yapmak sağlıklı sonuç vermeyecektir. Dedik ya,  su ve toprak etle tırnak misali birbirinden ayrılmaz bütünlük teşkil etmektedir.   Dolayısıyla su kapasitesi toprak zerrelerin büyüklüğüne, yapısına ve kolloid madde (eriticilerin)  miktarına bağlı olarakta değişiklik gösterebiliyor. Bu yüzden toprak analizlerinde bilim adamları toprağın su kapasitesini tayin etmek için 10 cm’lik toprak sütununu tamamen arıttıktan sonra arta kalan yaş toprağı 105 santigrat derecelik ortamda ağırlıkça sabit oluncaya kadar kurutmaya tabi tutarlar. Derken bu sayede kurutma işleminin ardından yaş ağırlıktan kuru ağırlık çıkarılarak maksimum tutuk su miktarı tespit edilmiş olur. Bu miktar aynı zamanda toprağın su kapasitesini vermektedir. Çünkü su kapasitesi tayininde toprak zerrelerinin büyüklüğü veya küçüklüğü etken unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim su zerreleri küçüldükçe toprağın su tutma kapasitesi de o ölçüde artış kaydeder. Mesela killi, kumlu ve çakıllı üç tip toprak cinsine aynı anda aynı oranlarda yağmur düştüğünü varsaydığımızda her üç toprak cinsinin de su tutma kapasitelerinin birbirlerinden farklı oldukları görülecektir.

                                                Killi toprağın su kapasitesi

       Killi toprağın su tutma kapasitesi diğer toprak cinslerine göre çok daha doruk noktadadır. İşte bu toprak cinsinin su tutma kapasitesinin yüksek seviyelerde seyretmesi biriken suyun geçirgenliğini azaltmasına neden olmasına yetecektir. Fakat kumlu ve çakıllı topraklarda bu böyle değildir. Yani kumlu toprakta su daha derinlere nüfuz ederken çakıllı toprakta derininde derinine nüfuz edecek şekilde aşağılara inmektedir. Her üç toprak cinside buharlaşmaya terkedildiğinde en fazla buharlaşmanın killi toprakta olduğu görülürken kumlu ve çakıllı toprakta ise buharlaşmanın en az olduğu gözlemlenmiştir. Zira su molekülleri toprak sathına ne kadar yakın olursa o nisbette de buharlaşma olayı işlevlik kazanmaktadır.

        Toprakla ilgili yapılan analiz çalışmalarında şu sonuca varırız ki; kurak olan bölgelerde suyu en fazla muhafaza eden çakıllı topraklar olduğu gözükürken en az muhafaza edenin ise killi topraklar olduğu anlaşılacaktır. Toprakta su moleküllerin en fazla bünyesinde tutan maddelerin ise kolloid yapıdaki maddeler olduğu ortaya çıkacaktır. Nitekim bu kolloid maddeler  (-)  elektrik yüklü iyonları ve  (+) yüklü iyonları  (katyonlar)  absorbe (bağlama)  edecek güçte elemanlardır. Hatta absorbe edilen bu iyonlar su molekülleri ile çevrilidir. Keza katyonlar da öyledir, bunlarda malum,  daha ziyade Ca++, Mg++, H+, ve Na+ iyonlar olarak sahne almaktadırlar.

       Genellikle toprağın bağrı yumuşak yapıdadır, böyle bir yapıda olması ilahi programlanın ve belli bir hesabın gereğidir. Şöyle ki toprak örtüsünün iç kısmı 50–400 atmosferlik bir kuvvetle kolloidin sathına bağlanmış olup, bu durağan suya Hıgroskobik (ölü) su denmektedir.  Dolayısıyla yumuşak toprak zerreleri higroskopik suyu havadan emdiklerinde kendi ihtiyacı olan su moleküllerini 40–50 atmosfer arasında bir kuvvetle dışardan içeriye bağlayabilmekteler. Böylece 50 atmosfer gücünde bir kuvvetle bağlanmış kurak bitkiler bile bu durumdan istifade etmeleri sağlanmış olur. Bu arada toprak zerrelerinin en dışındaki su çok küçük atmosferik kuvvetlerle bağlı olmaları hasebiyle stabil kalmayıp devamlı hareket halinde oldukları belirlenmiştir ki,  işte en dış halkadaki bu hareketli suya film suyu veya örtü suyu denmektedir. Hatta bu durum “Higroskopik su + film suyuna ikisine birden) → absorbe edilmiş su  (bağlı olan su)”  formülü ile izah edilir.  Ayrıca toprakta kolloidlerin  (eriticilerin) etrafını kuşatan higroskopik sudan başka minerallere bağlı olan kristal su da vardır. Ancak bitkiler bu sudan pek istifade edemezler.

       Bir toprak higroskobik suyla doyduktan sonra içerisinde boşluklar oluşmaktadır. Derken bu boşluklar suyla dolarak toprak zerrelerinin etrafı higroskobik ve film suyu ile kuşatılmış olur. Elbette ki bir bitki için topraktaki suyun tabanı değil bu sudan istifade edebileceği su miktarı çok daha önem arzetmektedir. Zira bir bitkiye yeter derecede su nakledilemediği zaman bitkide solma olayının vuku bulduğu gözlemlenmiştir.  Hele bir bitki solmaya yüz tutmaya görsün, artık bu noktada solma anında bitki topraktan su almaya devam etse bile transprasyonda kaybolan suyu karşılayamadığı görülecektir. Bundan dolayı solma olayının başladığı andan itibaren toprakta biriken mevcut su miktarına kritik sıfır noktası veya solma noktası denmektedir. Mesela dengeli bir su ortamında (mezofit) yaşayan bitkilerin solma noktası kurakcıl (kserofit) bitkilere göre çok daha fazla olup bu durum ya atmosfer kaynaklı nem miktarıyla ilgili bir durumdur ya da herhangi bir fizyolojik durumun neticesi bir durumdur. Yine de bitkilerin solma noktasında rol oynayan sıvının kapillaritesi yüksek halden düşüşe geçmesiyle birlikte su molekülleri durağanlaşsa da bitki bir şekilde bağrındaki ipliklerinden kopmuş film suyunun 50 atmosferlik basınçtan daha az kuvvetle bağlı olan kısmından istifade ederekten bir süre daha hayatını idame ettirebiliyor.

                       Solma noktası tayini

       Bir bitkinin solma noktasının belirlemek amacıyla incelemeye tabii tutulan bir bitki önce yetişmeye terk edilir. Sonra toprağın buharlaşmasını önlemek için üzeri mum tabakasıyla kapatılır. Böylece üzeri parafinlenen bitki bir müddet sonra solmaya başlayacağı gözlemlenecektir. Hatta solan bir bitkinin 24 saat nemli bir yere konsa dahi artık bu noktadan sonra topraktan su almasının mümkün olmadığı gözükecektir. Ayrıca toprağı bitkinin solmaya başladığı andan itibaren 105 santıgrat derecede kuruttuğumuzda elde edeceğimiz sonuç bitki tarafından kullanılmayan su miktarını bize verecektir. Böylece elde edilen rakamı topraktaki genel su miktarından çıkarttığımızda bitkiye fayda temin eden  su miktarını  bulmuş oluruz.

           Velhasıl-ı kelam, tabiatta olan biteni bilimsel çalışmalara hem analitik yönden hem de ruh kataraktan okumalı ki,  her hadise karşısında bakar kör olmaktan kurtulmuş olalım.

             Vesselam.

 

       https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/tabiatta-olan-biteni-nasil-okumali-5241-kose-yazisi

IŞIK MUCİZESİ

                  IŞIK MUCİZESİ

             SELİM GÜRBÜZER  

         Işık saniyede 300.000 kilometrelik bir hızla yol kat eden bir mucize-i rabbaniyedir. Öyle ki 300.000 kilometrelik hızı 60 rakamıyla çarptığımızda ışığın dakikada kat ettiği mesafeyi buluruz. Çıkan sonucu da 6 rakımıyla çarparsak bu kez ışığın 1 saatlik kat ettiği mesafeyi buluruz.  Ve bu çıkan rakamı da 24 rakamıyla çarptığımızda ışığın bir günlük kat ettiği mesafeyi hesaplamış oluruz. Hakeza bu çıkan sonucu da 365 rakamıyla çarptığımızda ise 9.460.800.000.000 kilometrelik ışık yılına denk düşen mesafeyi ölçümünü tespit etmiş oluruz.

          İşte görüyorsunuz yukarıda çarparaktan belirlenen bu ışık hızı ölçüm değerleri bizim bildiğimiz türden ölçümlerden farklı bir ölçüm değerleridir. Nitekim bizim bildiğimiz ölçüm değerlerinden başka mesela herhangi bir kumaşı rahatlıkla metre ile ölçebilirken, söz konusu ışık olunca bu iş değişmekte, yani bu demektir ki ışığın bir saniyede kat ettiği mesafe hiçte sanıldığın aksine kolay ölçülememektedir. Nitekim astronotlar bu yüzden ışık hızını o bizim alışık olduğumuz kilometre, metre, santimetre ve milimetre cinsi gibi ölçüm birimlerin dışında ışık birimiyle ifade etmektelerdir. Derken bu ölçü birimi sayesinde ışık hızıyla dünyamıza ulaşan güneş enerjisinden ancak iki milyarda bir oranından istifade edildiğini öğrenmiş oluruz. Üstelik ışıktan istifade noktasında büyük oranda aslan payını bitkiler doğrudan hücrelerinde absorbe etmek suretiyle almaktalar. Dikkat edin satır aralarında absorbe dedik,  zira tabiatta yaratılmışlar içerisinde bitkilerden başka güneş ışığını absorbe etme yeteneğine haiz şimdiye kadar hiçbir canlı ve cansız varlığa pek rastlanılmamıştır. Bu öyle müthiş bir yetenektir ki,  malumunuz bakteri tabiatında kamçılı ökaryotların bir cinsi Euglena türü bir hücreli canlılar bile yapısında bulunan klorofil sayesinde güneş enerjisini doğrudan bünyelerine alıp çoğalma yeteneğini ortaya koyabiliyor. Madem öyle, ışığın değil bitkiler üzerinde ki etkisi,  bir hücreli canlılar üzerinde oynadığı etkinliğini bile iyiden iyiye tefekkür etmekte fayda vardır. Tefekkür ettiğimizde bitkiye hayat veren ışık, elbette ki bizimde kararmış olan gönlümüzün ışık feneri olur.  Hakeza habire tefekkür edelim ki, ışığın nimet boyutunu da idrak edip şükredenler olalım.  Hem nasıl şükretmeyelim ki, baksanıza ışık sayesinde tüm yediğimiz besinlerin kaynağı bitkilere dayanmaktadır. Öyle ki bitkiler ışığı fotosentez yoluyla en iyi şekilde değerlendirip organik madde imal etme nimetiyle bizi buluşturup bu sayede ziyafet sofrasından yararlanmış oluruz. Bitkiler fotosentezle sadece ziyafet sofrası mı sunmaktalar, hiç kuşkusuz bunun yanı sıra ürettiği oksijenle nefes almamızı da sağlamaktalar.  Bu yüzden Allah’a ne kadar şükretsek azdır.

        Fotosentez mucizesi

        Bitkiler kökleriyle emdikleri su ve havadan aldıkları karbondioksiti (CO2’i) güneş ışığının devreye girmesiyle birlikte bünyesinde bulunan klorofil maddesiyle özümlemek suretiyle dünyada ki tüm şeker fabrikalarına taş çıkartacak derecede ilk evvela glikoz, sonra nişasta ve daha sonra da birtakım kimyasal bileşiklere dönüştürmektedir. Bu olay ilk bakışta teorik olarak basit gibi görünse de, aslında kazın ayağı hiçte öyle değil, bilakis kimyagerler bitki içerisinde cereyan eden bu asimilasyon olayı karşısında hayretler içerisinde bırakacak derecede çok yönlü komplike reaksiyonları bağrında taşımaktadır. Madem gıdalandığımız bitkiler bu denli maharet sahibi varlıklar o halde hem bilim adamları hem de bizler böylesi gıda fabrikalarımıza yaratan Yüce Allah’ı  ‘fikir-zikir-şükür’ ekseninde her daim anıp tabiat okumalarına derinlik katmak gerekir.  Ki, bu noktada bir şeker pancarı yaprağının her santimetre kare yüzeyinin fotosentez maharetiyle günde 1 mg glikoz ürettiğini okuma yazma bilmeyen bir insana söylediğimizde bunun ne anlama geldiğini bilmese bile “Amenna saddak” deyip hemen Allah’a sığındığını görmekteyiz. Hele birde bitkinin tamamını hesaba kattığımızda ortaya çıkacak rakamı bir düşünün,  şimdi gel de bu durumda Allah’a şükretme, ne mümkün.  Hele Yüce Allah’ın halk ettiği güneş ışığının şiddetine bakar mısınız,  hem bitkinin toprak üstü kısmında organ teşekkülünün oluşumunu etkilemekte, hem de bitkinin iç bünyesini oluşturan doku ve hücrelerin farklılaşması gibi bir dizi metabolik faaliyetlere etki yapmakta. Kelimenin tam anlamıyla ışık şiddeti bitkinin hem içine hem de dışına etki yapmakta.   Bu demektir ki ışığın gücü kendisinde değil etkisinde gizli. Nitekim ışığın bitki üzerinde ki etkisi belli bir zaman dilimi içerisinde gelişim evresiyle kendini gösterir ki,  bitkilerde ki bu gelişim evresi (süreci)   fotoperiyodizm olarak karşılık bulur.  Bir başka ifadeyle fotoperiyodizm bitkilerde filizlenme, büyüme, tropizm, metabolik faaliyet gibi bir dizi olayların tamamını kapsayan bir süreci ifade eder. Böylece bu ifadeden de anlaşıldığı üzere bitkinin doğuşundan gelişimine, gelişiminden meyve verme sürecine gelen fotoperiyod takvimine baktığımızda 1 kilogram glikozun üretimi için tüketilmesi gereken enerjinin 4.66 kilovat saatlik (kwh) güçte bir enerji potansiyelini sırtlandığını görürüz.  Bir de bunu total bazda düşündüğümüzde tüketilecek olan total enerjinin bitkinin kendisi de buna dâhil olmak üzere tüm hayvan ve insanların beslenmesinden tutunda her nefes alışverişinde solunumuna dek fazlasıyla yetecek derecede büyük bir enerji dolaşımı söz konusudur. İyi ki de böylesi büyük çapta enerji dolaşımı varda,  tüm canlıların inorganik ve organik ihtiyaçları bitkilerin ürettikleri hammadde kaynağı sayesinde büyük ölçüde giderilmiş olmakta.

         Enerji dolaşımı bitkinin iç dünyasında cereyan ettiği gibi dış âleminde de cereyan etmekte.  Öyle ki bitkilerden elde edilen gıdaların herhangi bir canlının sindirim sistemi içerisinde oksijenle yakılıp solunumla oksitlenmesi ve akabinde karbondioksit olarak atmosfere transfer edilme hadisesi enerji dolaşımının en can alıcı yönünü ortaya koyar ki, bu tür enerji dolaşımı biyoloji bilim dalında fotosentez mucizesi olarak karşılık bulur.  İyi ki de fotosentez olayında aktif rol oynayan karbon yerinde çivili kalıp sabitlenmiyor, aksi halde yerinde kıpırdamaz bir halde tükenişe geçen karbondioksitin feryatlarıyla yer gök inlemiş olacaktı. Tabii karbondioksitin imdat feryatları aynı zamanda tüm canlı cansız varlıklarında tükeniş feryadı olacaktı. Allah’a şükürler olsun ki, Yüce Mevla’mız karbonu hava içerisinde az bir oranda tutup depoladığı gibi bitkiler tarafından havadan alınan karbondioksitin fotosentezle işlendikten sonra canlı vücuduna konuk olduğunda oksidasyon ve bir takım kimyasal reaksiyonlarla solunum yoluyla yeniden açığa çıkarıp böylelikle tabiattaki karbon çevrimine tabii tutmuştur. Yüce Allah (c.c) karbondioksiti şayet tabiatta karbon döngüsüne tabi tutmasaydı zaman içerisinde havadaki karbondioksitin (CO2’in) tükenişe geçmesiyle birlikte tüm canlılar ölümle burun buruna geleceklerdi. Anlaşılan o ki, canlılar âleminde sadece insanoğlunun kendi payına düşen atmosfere bıraktığı yıllık karbondioksit miktarı takriben 140 milyon tonu bulmaktadır. Keza hayvanlar ve azotu toprağa bağlayan bakteriler ise yılda 24.000 milyon ton kadar bırakarak katkıda bulunmaktalar. Birde bunlardan ayrı olarak Yüce Allah’ın lütfu keremiyle toprağın derinliklerinde muhafaza altına alınan turbo, kömür, petrol ve doğal gaz gibi rezervlerin tuttukları karbon kaynağıda yedek depo olarak bulunmakta. Görüldüğü üzere hayat her yönüyle bir yardımlaşma olarak yüzünü göstermekte. Böylece gözü görmez,  sağır dilsiz sandığımız nice envai türlü varlıklarla,  gözü gören, işiten insan ve hayvanların adeta el ele gönül gönüle vermeleriyle oluşan karbon dengesi kendi mecrasında akıp gittiğini görmekteyiz. İşte “Gönül yanması” diyebileceğimiz bu işbirliği neticesinde  Ben yanmayım da kim yansın” dercesine atmosferde 700 milyar ton karbondioksit birikmektedir.  Tabii gönül yanması iyi hoşta, şu da bir gerçek insanoğlu bir yandan da bilinçsizce yeraltında depo edilen karbonu hoyratça kullanmakla bu işbirliğine gölge düşürmektedir. Şayet bu çevre hassasiyetinde umursamazlık ve bilinçsizlik devam ederse maazallah karbon denge ayarlarının altüst olmasıyla birlikte hayatın durma noktasına gelebileceğini çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

           Işık doğudan doğar

           Evet, ışık doğudan doğup batıya doğru uzanmakta. Hatta ışık batıya uzanmakla kalmayıp, ısı ve su (H2O) faktörünün tam aksine tüm yeryüzüne nispeten yeknesak olarak dağılmıştır. Yani her canlı kendine düşen hissesini almakta. Dolayısıyla yeryüzünde ışık noksanlığından ötürü bitkilerin yetişemediği herhangi bir yer hemen hemen yok gibidir. Hatta bazı bitkilerin yıldızlardan aldığı bir takım sinyallerle gelişmelerini tamamladığı artık bir sır değil. Şu halde ışığın özellikle küçük sahalarda bitkilerin yayılışında çok etkin bir unsur olduğunu söyleyebiliriz. Fakat geniş alanlarda etkili olmadıkları da bir başka gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

          Kutup bölgelerinde vejetasyon eksikliğine neden olan etken faktör enlem boyutuyla alakalı kutup gecelerinin hüküm sürmesidir elbet. Yani bu durum vejetasyon eksikliğine neden olan ışık faktöründen ziyade sıcaklık şartlarının uygun olmamasından kaynaklı bir durumdur.  Diğer taraftan güneş etkisinin ziyadesiyle egemen olduğu bölgeler de ise tamamen farklı bir flora hâkimdir. Ancak buralardan kaynaklanan hızlı sanayileşmenin önümüze koyduğu gerek hava kirliliği gerek küresel boyutta fabrika bacalarından tüten dumanlar, gerek yoğun trafikle birlikte arabalardan çıkan egzoz dumanları, gerekse enerji santrallerinin yeryüzünden atmosfere doğru saldığı gazlar ısı dengesini ve iklim şartlarını tersine döndürecek  (inversiyon) bir şekilde küresel ısınma tehlike söz konusudur.  Öyle ki küresel ısınma denen hadise bir zamanlar tertemiz olan dünyamızı kararsız hale getirmiştir. Tabii çevre duyarlılığından yoksun sanayileşmeye bu şekilde adım atılırsa olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki.  Artık bu noktadan sonra bize ancak züğürt tesellisi babından kararlı dünyamızı kararsız hale getirenler utansın demek düşer, zaten bundan başka diyecek ne sözümüz olmadığından elimizden bir şey gelmez de.  

      Güneş ışığının bileşimi

      Bakmayın siz öyle güneşin sanki enerjisi hiç tükenmeyecekmişçesine tüm evreni ışığıyla aydınlattığına,  oysaki dışı seni yakar içi misali elbette ki güneş enerjisi de tükenecektir.  Güneş enerjisi her şeye rağmen yine de 15–20 milyon derecelik sıcaklığı ile tüm cümle âleme ışık olmak için kendi iç âleminde dip kısmından yukarı çıkan dev hortumlar eşliğinde derin derin yanaraktan kıyamet saati gelinceye dek yaratılış gayesi doğrultusunda misyonunu devam ettireceği muhakkak.  Nitekim güneş bulunduğu noktadan milyonlarca kilometre dışarılara doğru kazan misali fokur fokur kaynayaraktan müthiş bir alev bombardımanıyla tüm âlemi selamlamak için vardır. Belli ki bu selamlama sıradan bir selamlama değil,  bilakis birtakım termonükleer reaksiyonlar eşliğinde 564 milyon ton hidrojen gazının 560 milyon ton helyum gazına dönüşmesiyle ortaya çıkan ve kendi etrafında pervane olmuş gezegenlere de ışık saçan bir enerji selamıdır bu. Ki, güneşin bu selamlamasıyla toplam enerjiden 4 milyon ton olan kısmı uzay sathına ışık ve radyasyon olarak yayılıp süzülürken diğer arta kalan 2 milyarda bir kısmı da dünyaya gönderilmek için vardır. Yani bu demektir ki, güneşin tek bir selamı bile dünyanın bağrında yaşayan tüm anlı cansız varlığa yetecek derecede pay edilmiş durumda.  Özellikle tek bir selamlamayla gelen bu ışığın  % 45’i 400 –750 mikro litre dalga boyları arasında konumlanan görünen ışınlar olup, diğerleri farklı bant dalga boylarında yer alan ışınlardır. Şöyle ki; güneş ışınları atmosferin termosfer tabakasının bitim noktası veya uzayla komşu olan ekzosferden başlayan yolculuğunu diğer katmanlara geçtiğinde de ziyası süzülerekten yol almakta. Bilim adamları işte bu süzülen ışınları mercek altına alıp incelediklerinde atmosferde ki kısa dalga boylu ışınların uzun dalga boylu ışınlara göre daha baskın bir şekilde absorbe edildiğini tespit etmişlerdir. Hatta tespit ettikleri bu absorbe ışınların maksimum enerji miktarının atmosferin en üst sınırında 470 mikrolitre dalga boyuna tekabül eden mavi ışınların ta kendisi ışınlar olduğunu tespit etmişlerdir.    Bilim adamları bunla da kalmayıp atmosferde % 21 oranlarında bulunan oksijenin bizatihi güneşten gelen mor ötesi ışınları (kısa boylu ültraviyole ışınları) absorbe ettiklerini ortaya koymuşlardır.  Böylece ortaya konan bu bilgiler ışığında üst atmosferde ayrışan iki atomluk oksijen molekülüyle yine ortamda bulunan bir atomluk oksijenin bir araya gelmesiyle birlikte ozon (O3)  molekülünü oluşturduklarını ortaya koymuşlardır.  İşte atmosferde oluşan bu gaz molekülü hepimizin bildiği üzere güneşten gelen zararlı ışınları (ultraviyole ışınları)  adeta yutup aynı zamanda bertaraf edebilecek nitelikte olan ozon tabakasından başkası değildir elbet.  Ancak ne var ki, burada da bilinçsiz sanayileşmenin hamlelerinin neden olduğu çevre kirlilikleri hayat kurtarıcımız diyebileceğimiz ozon tabakasının incelmesine yol açıp böylece incelmeye yüz tutan ozon tabakasının güneşten gelen uzun dalgalı ışınların etkisiyle delineceği noktasında alarm vereceği bilinen bir gerçekliktir.         

             Öyle anlaşılıyor ki, güneşin kısa dalga boylu ışınların etkisine giren oksijenin ayrışması demek,  aynı zamanda ortamda bir başka oksijenle reaksiyona girmesiyle birlikte hayat kurtarıcı diye addettiğimiz ozon molekülünün oluşması demektir. Ve oluşan bu ozon döngüsü devam edip dururda.  Bu tıpkı bir amibin bölünüp çoğalmasında olduğu gibi ozonda kendi iç parçalanmasını gerçekleştirme esnasında güneşin uzun dalga boylu ışınlarının etkisine maruz kalmasıyla birlikte ayrışan parçaların yeniden ozon moleküllerine dönüşmesi hadisesidir bu. İyi ki de ozon molekülleri kendini yenilemekteler, bu sayede hem güneş ışığının mor ötesi zararlı ışınlarından absorbe edici kabiliyetleri sayesinde korunmuş oluruz hem de dünya hayatımızda her daim gök kubbe de koruyucu tabakamız olmaktalar.  Nitekim Allah Teâlâ (c.c)  bu hususta “Gökyüzünü de korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise hala bundaki delilleri inkâr ederler” (Enbiya, 32) diye beyan buyurarak bu misyonuna işaret etmekte zaten.

       Bilindiği üzere evrende her varlık kendine özgü elektro manyetik radyasyon diye tabir edilen bir ışın yaymaktadır. Şayet maddenin ısısı yeterli bir seviyeye ulaşmışsa tıpkı demirin akkor haldeki etrafa ışık neşretmesi olayında olduğu gibi karşımıza görünen ışık olarak çıkacaktır. Malumunuz ısının düşmesi halinde ışıma frekansı azalacağından gözle görülemeyen ışınlar olarak bilinen kızıl ötesi radyasyon dalgalarına indirgenmekte. Nitekim yukarıda belirttiğimiz üzere güneşten yayılan radyasyonun (ışımanın) önce uzaya pay edilip sonrada geriye kalan iki milyarda birinin de atmosferde bir takım işlemler eşliğinde süzülerekten dünyamıza ulaştırılaraktan ihtiyacımız karşılanmakta. Atmosferde güneş ışınlarının işlendiği şundan besbellidir ki, bir bakıyorsun yeryüzüne ulaşan güneş ışınlarının dik veya yayınık oluşuna göre farklı dalga boylara ayrılıp gözümüzün bunlar içerisinden sadece 0,4–0,7 mikron aralığındaki tayfta olan cisimleri görebileceğini müşahede etmekteyiz. Yani bu bant aralığı dışındaki ışınları makroskobik olarak biz göremeyiz. Nitekim güneş ışınları gözümüze beyaz görünmekle beraber gerçekte bir prizma ya da yağmur sonrası hava içerisinde su damlacıkları içerisinden geçtiklerinde ancak 7 tayf halde renk kuşağına ayrıldığını görebilmekteyiz.  Özellikle gökkuşağı şeklinde ayrılan bu renkler arasında yeşil ve mavi renkler göz sağlığına iyi gelip ruhumuzu dinlendiriyor da dersek yeridir. Kaldı ki bilim adamları güneş ışınlarını sadece yedi renk tayf üzerine değil en ince ayrıntılarıyla iyice analiz ettiklerinde mordan kırmızıya kadar tutunda daha pek çok bir dizi sıralanmış değişik dalga boylarında ki ışık titreşimlerinin varlığını da tespit etmişlerdir.  Mesela tespit ettikleri ışık titreşimlerinden bilhassa 0,4 mikron altındakilerin kısa dalga boylarda olanların yakıcı ve öldürücü olduğunu, enerjice yüksek olanların ise mor ötesi denen ultraviyole ışınları olduğunu da ortaya koymuşlardır.  Ve bu arada ışık tayflarından ayrı olarak röntgen ışınları denen X ışınları ve gama ışınlarının da minimum dalga boylarında olduğunu tespit etmişlerdir. Bu demektir ki elektromanyetik radyo dalgalarında olduğu gibi metallerden ve beton engellerden geçebilecek türden 0,7 mikron üzeri dalga boylarına sahip ışınlarla karşı karşıyayız demektir. Ki; bu ışınlar yaklaşık bir iğne başı büyüklüğünde ve aynı zamanda görünür ışıktan daha uzun dalga boyunda kızıl ötesi ışınlar olarak adından (infrared veya infraruj)  söz ettirmektedir. Öyle ki söz konusu ışınları electromagnetic spektrum üzerinde dik düşürdüğümüzde renk spektrumunun sarı renge büründüğünü, yayınık bir şekilde düşürüldüğünde de kırmızı renge büründüğü gözlemlenmiştir.  Bitkiler üzerine düşen ışınların durumuna baktığımızda ise mesela ormanlarda gölge yapan ağaçların özellikle ışınların kısa dalga boylu olanlarını absorbe ettikleri gözlemlenmiştir. Yaprakları gölgede kalmayıp güneşte kalanlar da hem nitelik hem de nicelik bakımdan farklı ışınlara maruz kaldığı gözlemlenmiştir,  Bir diğer ışık tayflarından ayrı olarak değerlendireceğimiz ışınlar ise yeşil ve koyu kırmızı ışınlar olup bu tür ışınların enerji spektrumu maksimum 550 – 710 nm dalga boyu seviyelerde seyrettiği gözlemlenmiştir.    

 Işığın renklere ayrılması

       Işık tayfları üzerinde yapılan renk analiz çalışmalarıyla uzun dalga boyunda gözle görülebilen ışınların ince bir su tabakasından geçirildiğinde suyun renksiz bir görünüm aldığı gözlemlenirken kalın su tabakasından geçirildiğinde ise suyun mavi renkte görünüm aldığı belirlenmiştir. Hakeza ışığın bitkinin klorofili ile insanın gözü üzerinde ki absorpsiyon spektrumunun da 0,4–0,7 mikron aralığında görünen ışınlara denk düştüğü tespit edilmiştir. Böylece tespit edilen bu aralık aynı zamanda bize fotosentez için gerekli olan enerjinin de bu dalga boyu aralıkta gerçekleştiğini göstergesidir.  Ancak tespit edilen bu dalga boylarında insan gözü daha çok sarımsı yeşil ışınlar için hassasiyet gösterirken bitkilerde ışığı emmekle vazifeli klorofil ise sarımsı yeşil ışınları daha az miktarlarda absorbe ettiği gözlemlenmiştir. Kırmızı ve mavi ışınları ise tam aksine daha fazla miktarlarda absorbe ettiği gözlemlenmiştir. Mesela öyle bakteri türleri vardır ki bitki hücreleri ile hayvan hücreleri arasında geçit teşkil etmeleri hasebiyle, yani bünyelerinde klorofil maddesi bulundurmalarından dolayı kırmızı ötesi ışınlara daha duyarlı oldukları belirlenmiştir.  Hatta bitiki ile hayvan arasında geçit teşkil eden bu tip canlı protoplazmaların yapısında öyle de bir takım protein partikülleri de vardır ki,  tıpkı klorofilde olduğu gibi bunlarda ultraviyole ışınları absorbe etmekle mahirdirler.

         Hadi diyelim ki klorofili,  protein partiküllerini anladık diyelim,  peki ya, şu bitkilerde karotin maddesi için ne demeli?  Doğrusu karotin maddesi hakkında fotosentez olayında oynadığı rol tam açıklık kazanmamakla beraber muhtemeldir ki ışık enerjisini klorofile taşıdığı yönünde bir işlevi söz konusudur.  Ayrıca karotinin kısa dalga boylu mavi ışınlarından tutunda ultraviyole ışınları da buna dâhil daha bir dizi ışınları absorbe ettiği bilinen bir gerçekliktir. Derken bu işlevi sayede yüksek dozda ki ultraviyole ışınları bitkiler üzerinde oluşturacağı zararlar bertaraf edilebiliyor.  Yani hücre zarları bir noktada kısa dalga boylu ışınları absorbe ederek plazmayı ultraviyole ışınların zararlarından korumuş oluyorlar.

        Işığın bitkilerin gelişimi üzerinde oluşturduğu etki

        Malumunuz tüm bitkiler hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri için minimal seviyelerde bile olsa ışık şiddetine maruz kalmaları gerekir. Ki,  maruz kalınabilecek ışık şiddeti bitkinin yetişme ortamının şartlarına göre değişiklik gösterebiliyor. Bu değişiklik az veya çok ölçüde ışığın şiddet derecesini gösterir.  Genellikle çiçek ve meyvelerin oluşumu için gereken minimal ışık değeri vejetatif organların gelişmesine bağlı olarak kullanılan ışığın 2 misli olduğu belirlenmiştir. Bu arada gelişmişlikten söz etmişken orman altı vejetasyonda (ormanın gölgesinde) yetişen yeni çimlenmiş bitkilerin devamlı açlıkla mücadele halinde olduklarını belirtmekte fayda vardır.  Yine de bu şartlar altında anlık ya da eser miktarda bir ışık şiddetine maruz kaldıklarında hayatlarını sürdürebildikleri gözlemlenmiştir.  Anlaşılan o ki orman altı bitkilerin minimal ışık isteği  %1 değer olarak belirlenirken tropik bölge ormanlarında bu miktar % 0,3’e kadar düştüğü belirlenmiştir.  Keza heterotrof ve ilkel bitkilerin ışık isteğinin  %1’in altında bir değerlerde seyrettiği gözlenirken eğreltilerin ve yosunların çoğunda ışık isteğinin %1’den % 0,2 arasında değiştiği gözlenmiştir. İlkel bitkilerde ışık isteğinin az olmasının sebebi malum hücrelerinin klorofille dopdolu olması veya klorofilsiz kısımlarında madde üretimine ihtiyaçlarının olmamasından kaynaklanan bir durumdur. Dolayısıyla birçok cyanophyceae türlerini ıslak bölgelerde 3,5 mm derinliklerde hayatiyetlerini sürdürdüklerini görmek pekâlâ mümkün. Orman altı vejetasyonun ışık durumu ise mevsime göre farklılıklar arzetmektedir. Nitekim ilkbaharda ağaçlar yaprak vermeden önce çiçek açıp meyva verdikleri gözlemlenmiştir. Ayrıca ışık birçok ağaçların tomurcuklarının açılmasına da tesir etmekte. Ancak şu da var ki kayın ağacının tomurcukları sırf ışıkta açılabildikleri halde kaktüs tomurcuklarının açılmasında ışık tam tersi geriletici etki yaptığı gözlemlenmiştir.

        Işığın çimlenmeye etkisi           

        Işığın etkisi kendi gücünde derler ya,  gerçekten de ışık en bariz bir şekilde daha çok bitkilerin çimlenmesinde tesirini göstermektedir. Tabii bunun istisni durumları da söz konusu,  öyle ki ışık bazı tohumların çimlenmesini tetiklerken, bazılarında tam tersi bir durum oluşturmakta. Mesela flatine bitkilerinin tohumları senelerce karanlıkta çimlenmeden kalabiliyorlar. Şayet sözkonusu bitki tohumu 11–18 gün ışıkta kalırsa çimlenme %100’e bile tamamlanabiliyor. Nigella sativanın tohumları ise aydınlıktan ziyade karanlık ortamda daha gür bir şekilde çimlenmekteler.

       Bu arada çimlenme yalnız ışık şiddetine bağlı bir değer olmayıp aynı zamanda ışığın cinsine bağlı bir değer olarakta kendini gösterebiliyor. Mesela Dcrenella, Heteromolla bitkisinin karayosunu sadece beyaz ışıkta çimlenme eğilim gösterirken Tortella bitkisi de kırmızı ışıkta çimlenme eğiliminde olduğunu gösterir.

       Ekolojik bakımdan ışığın tesiri             

       Ekolojik bakımdan ışığın bitkilere olan tesiri iki şekilde incelenmekle beraber ışığın bitkilerin gelişimi üzerinde tesiri daha çok karbondioksit asimilasyonu şeklinde kendini göstermektedir. Bu yüzden yüksek dağ ortamlarında yetişen bitkiler genellikle hep kısa bodur (intermodüllü) halde, sert yapraklı,  parlak ve renkli çiçekli olarak görünüm sergilerler. Besbelli ki bu bitkilerde gelişme periyodu kısa olduğundan internodyumları sürekli olarak kısa kalmaktadır. Keza bu bitkilerin ışık isteği de farklılık arz etmekte.  Nitekim ova bitkileri daha az ışık şiddetinde asimilasyonu gerçekleştirdikleri halde dağ bitkilerinde bu ışık miktarı asimilasyona yetmeyebiliyor.

         Işık şiddeti bitkilerin yetişme yerinde istifade edebildikleri gün ışığının tümüne oranlayarak hesaplanmaktadır. Mesela gölgesiz yerde yetişen bir bitki için bu değer 1 olarak kabul edildiğinde 1/3 ışık isteği gün ışığının tamamının 1/3’üne karşılık gelen bir değer olarak hesaplandığı görülecektir.        

        Işık isteklerine göre bitkiler üç ekolojik gruba ayrılırlar:

        -Güneş bitkileri,

        -Yetişme yeri olarak hem güneş hem gölgeyi tercih eden bitkiler,

        -Gölge bitkileri.

       Güneş Bitkileri

        Bilhassa güneş gören bitkilerin gelişimi için ışık olmazsa olmaz şart mesabesinde etken bir unsurdur. Nitekim bu tür bitkilerin yüzü hep ışığa doğru olacak şekilde büyüdükleri belirlenmiştir. Zaten güneşte bu bitkilerin ışık isteğini % 100 olarak karşılar da. Dahası ışık sever diyebileceğimiz bu tür bitkiler tamamen açık ve alçak bitki türünden gruplar olup doğrudan doğruya güneşle özdeşleşmiş bitkilerdir.  Peki özdeşleşme iyi hoşta,  güneş ışınlarının zararlı etiklerinden nasıl korunuyorlar dediğimizde bir bakıyorsun bilhassa öğlen saatlerinde zararlı ışınların etkisinden korunmak için yapraklarını profil (görüntü) konumda tuttuklarını görüyoruz.  Malum,  profil konumda yaprakların her iki yüzeyi de aynı yapıda olup daha çok yayınık ışınlardan istifade etmektedirler. Sadece yapraklar mı, hiç kuşkusuz bitkiye yeşil rengini veren ve aynı zamanda asimilasyonda aktif rol oynayan klorofil hücreleri de profil pozisyonu almaktadırlar.

       Hem güneş hem de gölgeyi tercih eden bitkiler

       Bunlarda maksimal ışık isteği  %100, minimal isteği ise bitki türünden türüne değişen değerler şiddetinde tezahür etmekte. Hatta minimal nokta çiçeklilerde steril olanlara göre daha yüksek değerler de olduğu gözlenmiştir. Örneğin Hedera Helix (sarmaşık)  bitkinin çiçeğinde ışık şiddeti isteği %100–22 civarlara tekabül ederken, sterilite bölümlerinde minumum ışık şiddet isteği  %2 olduğu görülmüştür. Keza Senecio vulgaris bitkinin ışık isteği  %100-2 civarlarda seyrederken domuz ayrığı olarak bilinen Dactylis glomeratanın ışık isteği ise   %100-2 civarlarda seyretmektedir.

       Gölge bitkileri

       Gölge bitkilerin ışık isteği tam olarak yüzde yüz olarak gerçekleşmez. Tabii bu demek değildir ki yüzde yüz istifade edemiyorlar diye gölge bitkileri asla yetişmez, oysaki değil gölge bitkileri neredeyse karanlığa mahkûm bir halde daha henüz filizlenmeye yüz tutmuş öyle bitki türleri var ki saniyenin binde ikisinden daha fazla sürmeyen anlık bir flaş ışıkta bile gelişim gösterdikleri gözlenmiştir.  Derken bu tür bitkiler hem iyi şartlarda yetişen bitkilerle rekabet etmekten kaçınaraktan kendi gelişimine odaklanmakta hem de fazlaca güneş altında buharlaşmaya meydan vermemek için su bilânçolarını dengede tutmuş olurlar. İşte bu tür özelliklerinden dolayı kendilerinden nemcil anlamında higromorf bitkiler olarak adından söz ettirmiş olurlar. Kaldı ki mutedil, sıcak ve kurak iklimlerde yetişen bitkilerde gerektiğinde buharlaşmaya karşı gölgelenme refleksi göstererekten su bilançosunu dengesini tutma eğilimi gösterebiliyorlar.   

        Işığın karbondioksit asimilasyonuna olan etkisi

        Fotosentez olayı isminden de anlaşıldığı üzere ışığın bitki içerinde pigment içeren kromatofor hücre grupları tarafından absorbe edilip sentezlenmesi sayesinde asimilasyon gerçekleşmektedir.  Hiç kuşkusuz bu pigment hücre grupları arasında en dikkat çekeni klorofil maddesidir. Hem nasıl dikkat çekmesin ki, baksanıza bilhassa yaprakların iç gözeneklerinde konumlanmış bu söz konusu klorofil maddeleri güneşten gelen ışığı kendi iç mekanizmalarında özümleyip fotosentezin gerçekleşmesinde başrol oyuncu oldukları gibi değim yerindeyse bitkilerin üretici ağababaları olarak da adından söz ettirmektedirler.

        Peki, alg bitkilerinde durum vaziyet nasıldır acaba? Hele bilhassa oksijenli bakterilerin bulunduğu ortama yeşil bir alg konulup üzerine ışık gönderildiğinde bakterilerin en fazla kırmızı ve mavi ışınların olduğu yerlerde toplandıkları belirlenmiştir. Bu demektir ki alg bitkilerin bulunduğu bölgelerde oksijenin daha fazla birikeceği, dolayısıyla fotosentez olayının da bundan ötürü buralarda daha yüksek seviyelerde gerçekleşeceği sonucu ortaya çıkar.  Nitekim bakterilerle bu doğrultuda yapılan elde edilen sonuçlar Engelmann deneyi ile ispatlanmış gözüküyor da.    Ve yapılan bu deneylerle fotosentez olayının en fazla tesir ettiği alanlarda spektrofotometre ile yapılan renk ölçümlerinden elde edilen veriler bize klorofilin emilim miktarının maksimum kırmızı ışık dalga boyu spektrum aralığında konumlandığını göstermekte. İster istemez bu durumda mavi ışınlar aynı ölçekte absorbe edilse de fotosentezde rolü kırmızı dalga boyundaki gibi etkin olmayacaktır.  Bilindiği üzere bu noktada sadece karotin maddesi kısa boy dalga boyundaki mavi ve mor ışınlara duyarlılık gösterip absorbe etmekte.  Öyle anlaşılıyor ki bu alanlarda söz sahibi konumda olan, yani fotosentez için gerekli olan ışık tayfı klorofilin bizatihi kendisi olmaktadır. Hatta bir bakmışsın klorofil maddesi icabında kendi kendine de yetmeyip  “klorofil a” ve “klorofil b” şeklinde farklı kategorilerle de sahne alabiliyor.

         Klorofil a ve klorofil b’nin spektrum absorbsiyon değerleri genelde birbirine yakın duran ikili ikizler şeklinde gerçekleşmekte. Tek başlarına kala kaldıklarında ise mesela klorofil a’nın güneşten gelen ışığı absorbe etmesiyle birlikte derhal enerjik durum kazanaraktan aktif konuma geçebiliyor.  İşte minimal düzeyde de olsa bu söz konusu kazanılan enerji birimi bilim adamlarınca ışık parçacıkları temsil anlamında kuantum veya foton olarak tanımlanır. Nitekim bir kuantum enerjisi Erg (E) cinsinden 12403/ dalga boyu formülüyle hesaplandığında dalga boyu küçüldükçe enerjinin artığı görülecektir. Şu halde mavi ışınlar enerjice kırmızıdan daha zengin olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki; absorbe edilen kuantum ya tekrar kuantum olarak iade edilir, ya ısı enerjisine çevrilir ya da fotokimyevi reaksiyonlar için kullanılmakta.  Peki, bunlar arasında hangisi fotosentez için işe yarar diyorsanız elbette ki fotosentezde rol oynayan bu sonuncu durumdur. Çünkü fotosentez olayı genel olarak ışık şiddetiyle paralel olarak artış kaydetmekte. Ancak bu artış bir yere kadar elbet, o sınıra dayandığında ister istemez fotosentez hadisesi durağanlaşıp stabil kala kalacaktır.  Yani bu demektir ki doyum noktasında fotosentez için kullanılan karbondioksit ile solunumla üretilen karbondioksit miktarının birbirine eşitleneceği hızda bir eşik noktası oluşur ki,  işte bu eşik nokta birçok bilim dalında kompensasyon noktası olarak ifade edilir.  Ancak bu söz konusu kompensasyon nokta gölge bitkilerinde çok düşük değerlerdedir. Işık bitkilerinde ve gölgeye dayanıklı bitkilerde kompensasyon noktasının farklı olması ise solunum şiddetine bağlı olan bir durumdan kaynaklanır. Bilhassa gölgeye dayanıklı bitkilerin yapraklarında stoma sayısının azlığı nedeniyle gaz alışverişlerin de azalmalar nüksedip ister istemez solunumları da buna paralel zayıf seyredecektir. Nitekim gölge bitkilerinde fotosentez olayının vuku bulması için gerekli olan ışık şiddeti miktarı güneş bitkilerinin negatif karbondioksit bilânçosunu belirleyen noktasından başlaması bunu teyit ediyor. Demek ki ışık şartları müsait olsa bile karbondioksit asimilasyonu gölge bitkilerinde belirli standart limitlerin dışına çıkamamaktadır.

       Asimilasyon için kullanılan karbondioksit ile solunumda meydana gelen karbondioksit arasında ki farka net asimilasyon denmektedir. Net asimilasyon şiddetine neden olan faktörler ışık şiddeti, ısınma derecesi ve havadaki karbondioksit miktarıyla belirlenmektedir.  olmaktadır. Nitekim bitkilerde asimilasyon faaliyeti bu faktörlere bağlı olarak değişip mesela 500 kilogramağırlığında ki bir ağacın asimilasyonla takriben 250 kg karbon içerdiği belirlenmiştir. Üstelik bu miktardaki karbonu ancak 12 milyon metre küplük havayı absorbe ederekten üretilebiliyor. Keza ısı faktörü de asimilasyonda en önemli etken faktörlerden olup, asimilasyonla temperatür arasındaki ilişki bağının optimal eğri üzerindeki değerlerden görebiliyoruz da.  Önemine binaen grafikteki izlediği eğrilere baktığımızda temperatür yükseldikçe asimilasyonunda o ölçüde artış kaydettiğini görürüz. Ancak yukarıda da dedik ya, bu artış bir yere kadardır,  belirli bir noktadan sonra yani temperatür optimal seviyelere ulaştıktan sonra asimilasyonun durağanlık göstermesi kaçınılmazdır. Yeniden asimilasyonun start alması için mutlaka mevcut sıcaklığın minimum seviyelerde ki sıcaklığa inmesi gerekmektedir.

       Değişik iklim bölgelerine dağılmış olan muhtelif türden bitkilerin sıcaklık değişimlerinin minimum, maksimum ve optimum sıcaklık değerlerinin farklılık arz ettiği gözlemlenmiştir.  Mesela bulunduğumuz coğrafyamızın enlem boylarındaki bölgelerde konumlanmış bitkilerin optimal sıcaklık değerlerinin 20-30 santigrat derecelerde seyrederken maksimum değerlerin ise 35-50 santigrat derecelerde seyrettiği gözlemlenmiştir. İşte bu ve buna benzer verilerden hareketle uygun değer değerlere sahip bir bitkinin organik madde üretiminin düşük temperatürde ve az ışık şiddetinde gerçekleştiği görülmüştür. Ayrıca temperatür yükseldikçe fotosenteze nispeten solunumun daha fazla hızlı artış kaydettiği,  kompensasyon noktasının daha hızlı bir şekilde eşitlendiği gözlemlenmiştir.    Şu bir gerçek yüksek sıcaklık şartlarda gelişme kaydeden bitkilerde solunum hadisesinin daha yüksek tempoda seyretmesi demek bu tür bitkilerin aynı zamanda minimal ışık seviyelerde bile asimilasyon maddelerin hemen hepsini tüketeceği demektir. Zira ortada solunum için harcanan enerji söz konusudur.  Dolayısıyla stok organik madde üretimi ancak kuvvetli bir ışık şiddeti ile mümkün hale gelmektedir. Bir başka ifadeyle soğuk bölge bitkileri ekseriyetle zayıf ışık şiddetinde asimilasyon yapabildiklerinden madde üretimine geçebilmeleri için  %10 ışık şiddeti onlar için yeterli sayılmaktadır. Böylece her sıcaklık temperatürü için net asimilasyon ışık ihtiyacı farklı olduğu ortaya çıkar.    

      Karbondioksitin asimilasyona olan etkisi  

     Yukarıda üçüncü faktör olarak nitelendirdiğimiz karbondioksitin fire vermeksizin asimilasyona doğrudan etki yaptığı gözlemlenmiştir. Bilindiği üzere atmosferdeki karbondioksit oranı   % 00,03 düşük değerlerde seyretmesine rağmen tüm yeşil bitkilerin fotosentezi için yeterli olabiliyor,  ancak yine de bu oran kritik bir eşik nokta sayılır. Neyse ki karbondioksit her türlü yanma hadiseleriyle ortaya çıkabilecek türden bir gaz (mesela kömür karbon demek, yani oksijenle yanarak karbondioksit olmakta) olması hasebiyle bu kritik eşik yeryüzünden atmosfere yükselen karbon gazlarıyla telafi edilebiliyor.  Bu yüzden karbondioksitin tükenmesi şimdilik mümkün gözükmemektedir.  Hem kaldı ki karbondioksit tabiata tutunmada inatçı bir gaz olduğunu birbirine sıkı sıkıya birleşik halde bağlanışıyla ağırlığını ortaya koymakta. Ama bu demek değildir ki birbirine sıkı sıkıya bağlanıyorlar diye hiç ayrılmayacak gibiler,  malum ayırıcı ve ayrıştırıcı bir takım işlemler içinde bitki yaprakları devreye girerekten üstesinden gelinmekte. Öyle ki yapraklar bu inatçı karbondioksiti büyük bir ustalıkla güneş ışığı altında rahatlıkla karbon ve oksijene ayrıştırabiliyorlar da. Yine bir bakıyorsun odun denen nesnenin bizatihi kendisi oksijen, hidrojen ve karbondan müteşekkil ormanlardan elde edilen bir ürün olması hasebiyle onu bir yandan yakma esnasında karbonla oksijen birleşip duman halinde karbondioksit oluştururken, diğer yandan yanma esnasında hidrojenle oksijen birleştiğinde su buharı oluşturduğu görülür. Ne diyelim işte görüyorsunuz gerek birleştirme gerekse gerekse ayrıştırma denen hadiselerin arka planında belli ki ilahi kanunlarla kodlu olan bir programın şifreleri söz konusudur. Hiç kuşkusuz bu noktada insanoğluna düşen bu şifreleri çözüp tabiat okumalarını anlamlandırmak olmalıdır.  Hele bir insan tabiat okumalarımıza derinlik kattıkça tabiatta cereyan eden her türlü yanma olayları karşısında karbondioksit miktarının artış kaydettiğini gördükçe madde üretiminin de buna paralel olarak artış kaydedeceğini ve bu artışın   % 00,1 yoğunluktaki bir artış oranına tekabül eden bir hat halinde ilerlediğini fark etmiş olacaktır. Şayet bu karbondioksit yoğunluğu % 1’leri aşacak şekilde ilerleme kaydederse bu durumda insanoğlu bu kez karbondioksitin faydasından çok zarar vericiliğini kara kara düşünür olacaktır. İnsanoğlu nasıl kara kara düşünüyor olmasın ki, baksanıza çağımızda hızlı sanayileşmeyle birlikte karbondioksitinde buna paralel olarak daha şimdiden karbon monoksit hale dönüşerekten çevre kirliliğine ve zehirlenmeye sebebiyet teşkil ettiğini bilmeyen yoktur dersek yeridir. Hakeza karbondioksit sadece çevremizde değil bilhassa toprağın 20 cm üstü kısımlarında difüzyon yoluyla yayılıp birikerekten de etkisini gösterebiliyor. Yetmedi karbondioksit bileşenleri bir bakıyorsun toprakta yaşayan birtakım mikroorganizmalar ve bitki kökleri tarafından da dışarı salınabiliyor.  Malumunuz bu arada hem insanlar hem de hayvanlar boş durmayıp habire oksijen emip solunum yoluyla her nefes alışverişinde dışarıya karbondioksit çıkarmak suretiyle salınıma bilfiil katkı sunmuş olmaktalar. Ancak insanın bu noktada hayvandan tek farkı tabiatın sadece belli bir alanında değil tabiatın hemen hemen her değişik noktalarında ve alanlarında mesken tutaraktan karbondioksitle her daim muhatap kalmasıdır.  Nasıl mı?  İnsanoğlu mesela mesleği icabı bir bakıyorsun taş fırında yanan bir ocağın körüğünü soluduğu gibi solarken de karbondioksiti akciğerine almış oluyor.  Hayvan öyle değil, ya merasında otlayarak gün geçirmekte ya da ahırında kalaraktan karbon kirliliği ile doğrudan içli dışlı olmaktan kendini arındırabiliyor.

        Karbondioksit asimilasyon miktar tayini

        Bilindiği üzere belirli bir zaman biriminde yaprak yüzeyinin absorbe edebileceği karbondioksit miktarı asimilasyon şiddeti olarak tarif edilir. Nitekim karbondioksit miktar tayini 1 desimetre karelik bir alanda miligram cinsinden hesap edilmektedir. Hatta bu hesaba yaprağın birim yüzey alanı da dâhildir. Derken yapılan hesaplamalarla bir yaprağın saat veya dakika cinsinden asimilasyon şiddeti veya günlük asimilasyon eğrileri istatiksel bir biçimde kolayca grafik üzerinde ortaya konulabiliyor. Yine de ortaya veri halde grafiksel ve istatiksel olarak konulan bu hesabın bitkinin madde üretimini belirleyicilik yönünden tek başına kesin bir kıstas sayılmaz, illa ki başka parametrelerin de bir doküman halde ortaya konulup bu hesabı doğrulaması gerekir ki kesin kıstas sayılabilsin. 

          Her neyse meseleye hesap kitap üzerinden değil de kabul görmüş genel bilgiler yönüyle baktığımız da mesela tabiatta humus bakımdan zengin orman alanlarının bilhassa rüzgârsız geçen gecelerinde havada ki karbondioksit miktarının normalin üç misline çıktığı gözlenmiş bir durumdur. Şüphesiz gözlenen bu durum en çokta gündüz orman altı vejetasyon için çok fayda sağlayan bir durum olarak karşımıza çıkmıştır.  Faydadan çok zararı olan diğer karşılaşacağım durum vaziyet ise deminde vurguladığımız gibi çağımızda hızla sanayileşmeyle birlikte bilhassa endüstri bölgelerinde fabrika bacalarından tüten dumanların havaya karışmasıyla ortaya çıkan karbondioksit miktarının hava kirliği yönünden artış kaydetmesidir. Neyse ki,  2 metreden daha az hızla esen bir rüzgârın sürüklediği karbondioksit ağırlıklı maddelerin difüzyon yoluyla bitki yapraklarının stoma hücrelerince emilimi sayesinde ve akabinde işleme tabi tutması sayesinde karbon kirliliğinin doğrudan insana ve çevreye yapacağı zararları bir nebze olsun dizginlenebiliyor. Hatta bu sayede karbon dengelerinin tamamen sarsılmasının önüne de geçilmiş olunmakta.  Tabii tabiatta aşırı karbondioksit maddesinin birikmesinin ortaya koyduğu olumsuz faktörlerden başka bir diğer başka olumsuz artçı deprem niteliğinde diyebileceğimiz faktörlerde söz konusudur. Nitekim meseleyi yine bitki yaprağının stomaları üzerinden örneklendirecek olursak aşırı su baskınları ya da ağaçları kökünden koparacak şekilde kasırga halde esen rüzgârlar bitkinin havalandırma gözenekleri diyebileceğimiz aynı zamanda bitkide ki gaz değişimini ve terlemeyi kontrol eden stomaların karşısına olumsuz yönde dış faktör olarak çıktığı gibi ayrıca stoma hücrelerinin kendi iç bünyesinde kopan dalgalanmalar ise karşısına iç artçı faktör olarak çıkmakta. Hatta tüm bu artçı etkilenmelere bitkinin gelişim durumu veya bitkinin önceki yaşam öyküsü,    daha gencecik veya daha yaşlıca olması gibi daha pek çok etken faktörleri de ilave edebiliriz.

        Bilindiği üzere yapraklar, genellikle üzerlerine doğan güneş ışınları karşısında dik duruş sergilerler. Üstelik dik duruş sergilerken de güneşten gelen kuvvetli ışınların yakıcı veya kavurucu etkisinden korunmak içinde birbirlerine gölgeleyecek şekilde dizilim sergilerler. Doğrusu böyle bir diziliş manzarası karşısında hayretler içerisinde adeta kendimizden geçip dona kalmaktayız. Hayretimiz ve heyecanımız yatıştıktan sonra işin birde muhasebesini yapmaya koyulduğumuzda   Nasıl oluyor da akıldan yoksun yapraklar böylesi bir dizilişe akıl sır erdiripte birbirlerini gölgelendirebiliyorlar”  şeklinde merakımıza mucib olan sorunun cevabı için ufkumuzu zorlamaktan kendimizi alamıyoruz da. Her neyse biz ufkumuzu ve hafızamızı zorlayıp cevabını araya duralım, oysaki botanikçiler bu işin sırrını bitkinin ışık karşısında gösterdiği bir takım değişik türden yönelme manevralarını fototropizm olarak tanımlayaraktan çoktan çözmüşler bile. Derken bizde bu arada geçte olsa yıllar sonra Nevroz çiçeğinin yüzünü güneşe doğru nasıl doğrulttuğunun sırrını çiçeğin sap kısmının fototropizme uygun donanım sayesinde gerçekleştirdiğini öğrenmiş olduk. Hatta yetmedi bitkilerde fototropizmin sadece güneşe yönelmek için işlev yüklenmediğini, bilhassa çiçeğinin solma noktasında ışıktan korumak içinde sap kısmının tersi istikametinde işlev yüklendiğini de öğrenmiş olduk. Böylece bu söz konusu işlevi sayesinde bitki yaprakları üzerinde ters bir döngü manevrasıyla hem meyve vermekte olan çiçekler tohumlarını aşırı ışıklara maruz kalmasına meydan vermemiş olur hem de tohumlarını toprağın bağrına sağ salim bir şekilde uygun şartlarda yeniden doğmak üzere bırakmış olurlar. Hatta daha da olmadı bitki bu iş için yetişme ortamı bulabileceği duvar aralıkları veya kaya çatlaklarına da sokularaktan yeniden doğuşunu gerçekleştirebiliyor da.  Örnek mi,  işte alp dağlarının yüksek kesimlerinde yetişme ortamı bulan beyaz çiçek olarak bilinen edelvays adlı bitki türü bunun en tipik misalini teşkil eder. Öyle ki bu bitki türü üzerinde ki gümüşi beyaz renkli narin tüyleri sayesinde ışık şiddetinin yan etkilerinden kendini korunaklı kıldığı gibi kendi hal lisaniyle hayatta her daim varım diyebiliyor da.        

          Yine bilim adamları tarafından bir kısım yetişme ortamlarından elde edilen verilere baktığımızda bir takım bitkilerde osmotik basınç değerin yükselmesine paralel olarak bitki hücre özsuyu bağıl aktivitesi denen hidratürünün de düşük seviyelerde seyrettiği bilgisini ediniriz.  Hakeza bu arada  nemli ortamlarda yetişen bitkilerin her bir yaprak başına düşen kuru madde miktarının ise kurak bitkilere göre daha az miktarlarda olduğunun bilgisine vakıf oluruz.  Ki, bu durum bitki için bir zaafiyet değil, bilakis kurak bitkilerin üstün becerisine işaret bir durumdur.  Nitekim bu durum kurak bitkilerin asimile ettikleri maddeleri kendi kök sistemi içerisinde depo ettiklerinin bir göstergesi güçlülüktür bu. Böylece kurak bitkiler üstün beceri kabiliyetleriyle önceden ürettikleri besinleri depolamakla bir şekilde kuraklığa karşı hem hazırlıksız yakalanmamış olurlar hem de değim yerindeyse kuraklığa karşı meydan okumuş olurlar.

        Malumunuz bitki yaprakları küçücük ve kseromorf yapılı olduklarından özellikle nemli bitki gruplarında kök içi sarfiyatında ekonomik davranış sergiledikleri gözlenmiştir. Bu arada geniş yapraklıların yaprak başına düşen asimile madde miktarı baktığımızda kurak bitki yapraklarına nispeten düşük miktarlarda olmakla birlikte toplam geneline baktığımızda ise hatırı sayılı miktarlarda olduğu görülecektir. Nitekim soğuğun asimilasyon madde miktarına tesiri kuraklığın tesiriyle hemen hemen aynı olduğu gözlemlenmiştir.

        Belli bir zaman dilimi içerisinde belli bir yaprak yüzeyi üzerinde gerçekleşen kuru organik madde miktarına o yaprağın verimliliği olarak tarif edilir. Dolayısıyla siz siz olun sakın ola ki yapraktan ne köy olur ne de kasaba deyip bitki yapraklarını hafife almayasınız.  Hele ki yukarıda onca anlatımlardan sonra şunu iyi görelim ki, bikere bir bitki topluluğunun toplamda 1 metre karelik yaprak yüzeyinde 1 saatte 1 kg ağırlığında şeker ürettiği artık bir sır değil, bilakis gerçeğin ta kendisi bir mucize-i rabbaniyedir. Böylece bu mucize-i rabbaniye sayesinde yapraklar bir bakıyorsun ışığı absorbe etmek suretiyle tüm canlılara meyvesiyle yemişiyle gıda olmakta. Hatta bulunduğu bölgelerin verim ekonomisine de çok büyük katkı sağlamış olmaktalar. Zaten bu noktada tek bir ağaç bile başlı başına verimlilik dersek yeridir. Elbette ki bu verimlilik durduk yere kendiliğinden biranda gerçekleşmiyor, ta milyarlarca uzaklıkta gök kubbe üzerinde gelen ışınların yeryüzü sathına inmesiyle başlayan yıllar süren bir sürecin neticesinde ancak bu verimlilik neşvünema bulmakta. Nasıl ki bir çocuk süt emmeksizin ve emeklemeksizin ayağa kalkıp yürüyemiyorsa aynen öyle de gök kubbede konumlanmış güneş ışığı olmadan bir bitkide tohumlanıp filizlenmeksizin asla ne kök olabilir, ne gövde olabilir ne de dallarıyla budaklarıyla boy verip meyve olabilir. Besbelli ki işin sırrı ışık mucizesinde gizli.          

          Vesselam.   

      https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/isik-mucizesi-5251-kose-yazisi