TABİATTA OLAN BİTENİ NASIL OKUMALI?
SELİM GÜRBÜZER
Tabiatta olan biteni tek bir pencereden değil çok
yönlü pencerelerden bakarak okumakta fayda vardır elbet. İcabında bu da yetmez,
tabiat okumalarına ruhta katmak gerekir
ki madde kalıbında donuk kalınmasın. Madem öyle, tez elden tabiat okumalarına
ruh kataraktan tabiat hadiselerini irdelemeye çalışalım.
Malumunuz her bir bitkinin hayat
devresine ait hayati fonksiyonları sıfırın altı veya sıfırın üstünde seyreden
minimum ve maksimum ısı derecelerine bağlı olarak gelişmektedir. Öyle ki tabiatta
bitkileri aşırı donlardan muhafaza edecek tertibat havadaki su buharında
ziyadesiyle mevcut bile. Havada
buharlaşma vuku bulmadığı durumlarda bitkiler ister istemez don olayından olumsuz
yönde etkilenmesi an meselesi diyebiliriz. Neyse ki bitkiler havada santimetre
kare (cm2) başına düşen 1000 gramlık havadaki su buharının gram cinsinden
basınç ağırlığı sayesinde donma hadisesi karşısında kendilerini korunaklı kılabiliyorlar.
Sadece atmosferdeki su buharı basıncı mı, hiç kuşkusuz havada ki karbondioksitte
yeryüzünden yansıyan uzun dalga boylu radyasyonları emmek suretiyle de bitkiyi
aşırı donlardan korunaklı kılabiliyor. Hele
bilhassa turfanda sebze ve meyvelerin kış gecelerinde havada ki karbondioksit
gazının varlığı sayesinde kendilerini olumsuz soğuk hava şartlarına karşı
kendilerini korumaya almaları bakımdan bulunmaz bir korunaklı zırh edinmiş
olurlar da. Şayet bitkiler havadaki bu koruyucu zırhtan mahrum kalsaydılar hem toprak
yüzeylerinde radyasyon kayıpları yaşanacaktı hem de sebze ve meyvelerin donmaya
maruz kalaraktan telef olmaları kaçınılmaz bir hal alacaktı.
Bilindiği üzere bitkiler düşük sıcaklık
davranışlarına göre üç grupta kategorize edilirler:
Birinci grup bitkiler donma
noktasının biraz üzeri diyebileceğimiz derecelerde hayatiyetlerini sürdürebilecek
türden bitkilerdir. Bu tür bitkiler
ancak tropik bitkilerde olduğu gibi turgorlarını, yani su dolu halini, tonusunu ve şişkinliğini
kaybettiklerinde hayatiyetlerini yitirme riskiyle karşı karşıya kalmaktadırlar.
Nitekim domates, tütün gibi bitkilere bu kabilden bitki türleridir.
İkinci grup bitkilerse donmaya karşı mukavemet gösteren türden
bitkilerdir. Bir başka ifadeyle bu gruptakiler daha çok sıfır santigrat derecenin altında hayatlarını
idame ettirebilecek türden bitkilerdir. Ki,
sıfırın altı demek donma noktası
demektir. Öyle ki donma noktasında bitki
plazmasından su çekilmesiyle birlikte intersellular da (hücreler arası) buz
kristalleri oluşmakta. Neyse ki bu tür bitkilerin intersellular safhasında plazması
su kaybına uğrasa da bu noktada oluşan kristalize buzlanmayı bünyesinde bulunan
tertibat mekanizmaları sayesinde yavaş yavaş potasından eritmek suretiyle dona
bağlı oluşacak olan zararları bir şekilde elimine edebiliyorlar. Ancak bu tür
bitkilerin bünyelerinde var olan donmaya karşı eritici tertibatları her daim
kâfi gelmeyebilir de, bu durumda hele
bilhassa seracılıkla uğraşan üreticilerin bitki plazmasının suyunu kaybetmesine
mani olacak veya donma hadisesini yavaşlatacak benzer iklim şartlarını oluşturacak
tedbirleri almaları gerekecektir. Nitekim bu yönde bitki için gerekli olan
iklim şartları oluşturulduğunda görülecektir ki hücrenin (plazmanın) donmaya
karşı mukavemeti daha da bir artış kaydedecektir. Seracılığın dışında meseleye birde işin doğal
akışı yönünde işleyen tertibata baktığımızda bitkinin donma olayından göreceği
zararlar her bitki türünün dona maruz kalmadan önceki hayat akışına, genetik
yapısına ve fizyolojik yapısına göre farklılık arz ettiği gözlenmiştir. Tabiatta
her ne kadar bitkiden bitkiye değişen farklılıklar söz konusu olsa da bir
şekilde bitkileri aşama aşama soğuğa karşı alıştırmak suretiyle de plazmanın
mukavemetini artırıcı tedbirlerin alınması pekâlâ mümkün diyebiliriz. Kaldı ki
tedbir alınmasa da tabiatta bir takım bitkiler vardır ki plazma akışkanlığını
artırmak suretiyle soğuğa karşı mukavemet ettikleri gibi kendince bir takım
hayati formlar oluşturaraktan da don olayına karşı direnç gösterip kendilerini
bir şekilde koruma altına alabiliyorlar.
Üçüncü grup bitki türleri ise malum donma noktasındayken
çok farklı şekillerde mukavemet göstererekten direnç sağlamaktalar. Bilhassa bu tür bitki gruplarında çiçek
açmaya başladığı dönemlerde soğuğa karşı daha çok duyarlıdırlar. Ancak bu
noktada çiçek tomurcuklarının soğukları mukavemeti içinde bulundukları gelişme
periyoduna göre de değişebiliyor. İcabında bu durum tamamen bitkinin bünyesinde
ki metalik değişimlere bağlı olarakda değişim göstermekte. Örnek mi? Mesela
dinlenme halindeki hücrelerde şeker oranının ve proteinlerin artışı bir bakıyorsun
hücre içindeki buz oluşumunu azaltarak dona karşı dayanıklılığını artırdığının
gözlemlenmesi bunun tipik misalini teşkil eder.
Hiç
kuşkusuz bitkilerin donmaya karşı kendi kendilerini koruyacak bir takım mekanizmaların
dışında bir diğer koruma yöntemlerden biride dışarıdan müdahale yapılacak olan
türden koruma yöntemleridir. Ki, bu tür yöntemler insan aklının üretebileceği
türden bildik suni koruyucu
yöntemlerden başkası değildir elbet. Suni
koruyucu yöntemler iyi hoşta ancak şu da var ki insan aklının ürettiği suni
yöntemlerle hemen öyle sabahtan akşama ya da akşamdan sabaha sonuç alınacak
diye bir kayıt yoktur. İlla ki daha pek çok suni yöntemlerin geliştirilmesi
için sürekli çaba sarf etmekte gerekir ki donma riskine karşı daha akılcı
sonuçlar alınabilsin. İlk evvela şunu
iyi bilmemiz gerekir ki don olayının etkisi daha çok ilkbaharda kendini
göstermektedir. Öyle ki donma olayı ya geniş sahaları içine alan hava akımlarının
oluşturduğu ayaz soğukluğu olarak ya da geceleri toprak yüzeyinin şiddetli soğuğa
maruz kalaraktan bumbuz kesilmesinin doğurduğu donma hadisesiyle karşımıza
çıkmaktadır. Ki, bu tip birinci durumda hava akımı kaynaklı don hadiseleri için
şimdilik pek yapacak bir şey gözükmüyor, ama ikinci konumda donma hadiseler
için ya kaybolan ısı ışınlarını azaltmak suretiyle (hasır, naylon, örtmek) ya
da ısı nakli türünden bir takım
tedbirler alaraktan sonuç alınabileceğini gözlemlemekteyiz. Nasıl mı? Mesela gözlemlediğimiz ısı nakli yoluyla uygulanan yöntemlere
başvuraraktan elbet. Nitekim o
başvurulacak olan yöntemlerden birkaçını sıraladığımızda:
-Soba, lastik, saman vs. yakmak veya
tütsü verme metodu,
-Vantilasyon metodu (tali havalandırma
metodu),
-Su püskürtmek türü metotlarla sonuç alınabildiğini
görebiliyoruz.
En
son şıkta sunduğumuz su püskürtme metodunda dikkatimizden kaçmayan bir husus
var ki, o da tam donma noktasındayken su püskürtüldüğünde oluşacak olan
80 cal/gr’lık ısı yayılımı sayesinde bitki yaprakları üzerinde ısının sıfır
santigrat derecelerin altına düşmesinin önüne geçilebiliyor olmasıdır.
Öyle ya, madem yukarıda sıralanan
suni yöntemlerle don riskinin önüne geçilebiliyor, o halde donma riskine karşı
bitkilerden verim alınması için neydik edip bıkmadan usanmadan daha da
geliştirilmiş suni yöntem tekniklerinin kullanımı yönünde azami gayret göstermek
gerekir.
Su mucizesi
Bilindiği üzere su molekülleri % 88,89 oranında yanıcı hidrojen ila % 11,1 oranında yakıcı oksijenin bir araya
gelmesiyle oluşmaktadır. Bu arada ne ilginçtir ki yanıcı ve yakıcı bu ikili bir
araya geldiklerinde alevlenmiyorlar, bilakis bir araya geldiklerinde tüm canlılar
için ab-ı hayat su olunmakta. İyi ki de su molekülü olarak ab-ı hayat
olmaktalar, bu sayede tüm canlı âlem canlılığını iri ve diri tutmaktadırlar.
Hatta su molekülleri canlı âleme sadece can suyu ab-ı hayat olmakla kalmayıp
zaman zaman yüreklerimizi dağlayan yangınlara karşı koruyucu ve söndürücü
kalkan olmakta da. Hele ki 2021 yılı yaz
aylarında bir dizi yaşanılan orman yangınlarında şunu daha da iyi idrak eder
olduk ki suyun ateşi söndürücülük etkisinin ötesinde ilahi kanunlara tabi
olaraktan kendi içerisinde sıvı, katı (trihydrol) ve gaz (hdyrol) şeklinde üç
hal üzere işlevsel özelliğe sahipliği de söz konusuymuş meğer. Öyle ya, durağan
haldeki su donma hadisesiyle katı halde buza dönüşürken, buhar haldeyken de
gaza dönüşebilmekte, derken aşama aşama hep ileriye doğru bir halden diğer bir
hale dönüşümü söz konusudur. Ancak bu
dönüşümün bir istisnai durumu vardır ki, o da malum sıcak su ile soğuk suyun
karışımıyla meydana gelen ılık suyun başlangıçtaki sıcaklık konumuna geri dönememe
durumudur. Anlaşılan o ki, dönüşüm denen hadise hep ileriye doğru işleyen bir süreç
olup asla geriye doğru işleyen bir süreç değildir. Ayrıca bir diğer dönüşüm
süreçlerinden en göze çarpan hadiselerden biride hiç kuşkusuz sıcak maddelerin
soğuk haldeki materyalleri ısıttığı gerçeğidir. Gerçekten de öyle değil midir, baksanıza
şimdiye kadar soğuk maddelerin sıcak materyalleri ısıttığı hiç görülmüş müdür? Bilakis
adına uygun davranıp soğuttuğu görülmüştür hep. Nitekim bu konularda Newton, yaptığı çalışmalarda sıcak olan bir eşyanın
soğuk bir cisme transfer olduğunda bir anda sıcaklık farklarının eşitlendiğini
gözlemlemiştir. Böylece bu gözlemler eşliğinde hiçbir oluşumun tesadüfü olarak
meydana gelmediği, tam aksine eşyalar
arası ısı transferlerin veya yer çekim ivmesi gibi birtakım etken unsurların
bir plan dâhilinde mucizevi bir şekilde işlerlik kazanmasıyla birlikte yeni
oluşumların vuku bulduğunu ortaya koymuştur.
Mesela bir başka tabiat oluşumlarından
buharlaşma hadisesine odaklanan bilim adamlarının çabalarıyla da bir bakıyorsun
hem buharın varlığı keşfedilmiş hem de keşfedilen buharın enerjisinden
istifadeyle buhar çağına geçiş yapılmıştır. Hatta bilim adamları çalışmalarına
derinlik kattıkça bir kilogram buharın sıcaklık ve ısı ölçüm değerlerinden
hareketle enerjinin düzensizlik eğrisi anlamına gelen entropi hadisesinin nasıl gerçekleştiğini de ortaya koymuşlardır. Öyle ki, Avusturyalı fizikçi Boltzman’ın
gayretleri neticesinde entropi hadisesinin açıklığa kavuşturulmasıyla birlikte
aslında bu yaşanan hadisenin termodinamiğin ikinci kanununda yer alan “ısının sıcak bir kaynaktan soğuk bir kaynağa
geçmesi sonucunda hararet bir noktada eşitlenir” prensibinin bir başka
versiyonunun tezahürünün neticesi olduğu anlaşılmıştır. Nitekim ağzı açık bir balondan buharlaşan hava
molekülleri gözlemlendiğinde çıkış kaynağından gittikçe uzaklaştıkları görülmüştür.
Ki; bu tıpkı iskeleye yanaşan vapur yolcularının düzensiz bir şekilde etrafa
dağıldıkları olayına benzer hadiseyi gözler önüne serin bir durumdur. İşte
balon ve vapur örneğinden anlaşıldığı üzere gerek vapur yolcu sayısında gerekse
balondan buharlaşan gaz moleküllerinin sayısında değişiklik olmamakla birlikte
asıl kaynağından uzaklaşıldıkça bir takım savrulmalar görülür ki bu olay
entropi olarak karşılık bulur. Bu arada
atmosfere savrulan buharın kaynağına baktığımızda bu kaynağın yeryüzünde ki
okyanuslar, denizler, göller ve iç sular olduğunu görürüz. Burada güneşin entropi hadisesinde fonksiyonu
ise ister yeryüzü sathı mahallindeki sular olsun ister okyanusta ister denizde
nerede olursa olsun hiç fark etmez bir damlacık suda olsa onu buharlaştıraraktan
izole edip 20 milyon derecelik ısı sarfiyatını harcama fonksiyonunu üstlenmiş
olmasıdır.
Entropi hadisesini yine bir başka açıdan
örneklendirecek olursak mesela odanın bir köşesine sıkılan spreyin toplu halde
bir köşeye sıkışmış halde kıskıvrak kalmayıp büsbütün odanın içerisine
yayılması da bir şekilde entropiye örnek teşkil eden bir hadisedir. Hakeza etrafa sıkılan bir spreyin sırf oda
içerisinde kala kalmayıp bir daha geriye dönmeyecek şekilde atmosfere doğru yol
alması da tipik entropi hadisesinin bir göstergesidir. Derken bu arada gerek bitkilerdeki
transpirasyon, gerek insan ve hayvanlarda solunum yoluyla vücuttan buharlaşan
sıvı kayıplarını da buna dâhil ettiğimizde entropi olayının sıradan bir olay
olmadığını fark etmiş oluruz da. Kaldı ki tabiatta işin içinde hayati öneme
haiz suyun hem canlı vücudunun metabolizmasında eritici ve şişme fonksiyonlarını
üstlenmişliği söz konusudur hem de vücut içerisinde başlattığı metabolik
faaliyetlerden arta kalan maddelerin taşımasında entropi rol üstlenmişliği
sözkonusudur. Bu demektir ki, su ister canlı varlıkların vücudunda, ister
tabiatta buharlaşıp atmosfere uçup gitse bir şekilde canlı cansız varlık âleme
ab-ı hayat olma yönünde kâinatta kurulu bir devri daim döngü sistemi içerisinde
fonksiyonunu sürdürebiliyor. Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta “İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken
onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hala
inanmayacaklar mı?” (Enbiya, 30) ayetiyle suyun ab-ı hayat kaynak olduğunu
beyan buyurmakta da.
Gerçekten de suyun abı hayat kaynağı
olduğu o kadar net ortada ki, baksanıza daha gelecekte su kaynaklarının
tükenmesi noktasında yediden yetmişe hemen herkesi telaş almış durumda bile. Hele
bu telaş hali bilhassa bilim adamlarını daha şimdiden deniz suyunun nükleer
enerjiyle çalışabilecek nitelikte tesislerle buharlaşmasına yönelik maliyeti
yüksek bir takım metot arayışlarına sevk etmiş durumda da. Hiç kuşkusuz bu tür arayışlara odaklanmak iyi
hoşta, ancak şu da var ki deniz suyunun buharlaşması demek, aynı zamanda ekosistemin
ısınması demektir. Üstelik bir yığın oluşacak kümeler halde tuz dağlarının
iklimi kontrolsüz bir şekilde değiştirmeye neden olacağı gibi bu uğurda
kullanılan kimyasal maddelerin etrafa saçacağı kirliliğinde hayatımızı bir anda
zehir zembereğe çevirmesi kaçınılmaz olağan bir hal kılacaktır. Hadi diyelim ki küme halde oluşan tuz
dağlarını insanoğlunun yaşadığı meskûn alanların dışında çok uzak diyarlardaki
denizlere transfer ettiğimizi varsaysak bile bu kez bir başka problemle karşı
karşıya kalınıp denizlerimizin denge ayarlarının bozulacağı bir olağan üstü
tabiat hadiseleriyle yüzleşeceğiz demektir. Dahası tabiat dengeleri yerli
yerinde oynayıp her şeyin orijinal halinden sapmasıyla birlikte bozulma yönünde
entropi bir durum ortaya çıkacaktır.
Bir başka su kıtlığı problemini
çözme adına ortaya konan bir diğer metot ise gümüş iyodürle bulut tohumlama tekniğidir.
Bu uygulanmaya çalışılan metottan anlaşılan o ki tabiatın su buharını
yoğunlaştırmak marifetiyle toz ve tuz zerreciklerine yaptırdığı işi, bu kez insanoğlunun elinden gümüş iyodür
kristallerini havaya serpiştirecek teknik özelliğe sahip bir jeneratör
marifetiyle yaptırılacağı düşünülen bir suni tohumlama metodudur bu. Elbette ki
bu metot marifetiyle havada soğuyan gümüş iyodür iyonları kristalize ederek
yağmur çekirdeklerine dönüşerekten yeryüzünün yağış alması sağlanacak düşüncesi
iyi hoşta, ancak bulut tohumlama tekniğinin sürekli olarak uygulanamaması
halinde yağacak olan yağış miktarının ne olacağı bilgimizin dışında cereyan
edecektir. Hadi bu neyse de bu arada yağacak
olan yağış miktarının suni yağmur yönteminin bir sonucu olarak mı gerçekleştiği,
yoksa tabiat kanunlarının doğal akışı içerisinde mi gerçekleştiği bu da tam
muamma bir soru olarak akıllara takılacaktır. Hadi diyelim ki bu metot sayesinde yağdığını
varsaysak bile bu arada tabiat dengelerine gümüş iyodürle müdahalenin yol
açacağı hasarları düşündüğümüzde bu durum nasıl telafi edilebilir ki? İşte görüyorsunuz
hayatımıza olumsuz olarak yansıyacak bir takım negatif faktörleri göz ardı etsek
bile bize öyle geliyor ki susuzluk problemini gelecekte çözmek hiçte kolay
olmayacak gibi gözüküyor.
Su esastan veya doğrudan enerji verici
madde gibi gözükmediğinden daha çok sıvı ihtiyacımızı giderecek gıda maddesi
olarak gözükür bize. Oysa içtiğimiz bir bardak su aslında vücudumuzda sırf su
olarak kalmamakta, sıvı halde damarlarımızdan geçtikten sonra tüm azalarımıza hayat
enerjisi olmak için yol almaktadır. Nitekim
İşte yukarıda değişik türden verdiğimiz
örneklerden hareketle bir bitkinin gelişmesine temel kriter olabilecek
etkenlerin sadece su miktarıyla sınırlı olmayıp aynı zamanda;
-Bir bitkinin yetişme yerinin osmotik değeri,
-Toprağın emme kuvveti,
-Cisimlerin şişme noktaları gibi bir dizi etken unsurlarında bitki
hayatında destekleyici rol oynadıklarını çok rahatlıkla söyleyebiliriz elbet.
Nitekim sadece sözel olarak değil rakamsal olarak da bir cismin ya da bir eriyikte
ki hidratür kapasitesi ve havanın nem oranı çok rahatlıkla nisbi buhar gerilim
katsayısı ölçülerekten artık % (yüzde) değer olarak ortaya koyulabiliyor. Artık öyle
ki yapılan ölçümlerden edindiğimiz bilgiler bize gösteriyor ki, bir bitki
hücresinde yeterli suyun olmaması durumlarında bitkilerde hem turgor basıncın azalmasına
ve ozmotik değerin artmasına yol açmakta hücre faaliyetlerinde bir takım duraksamalara
ve kseromorf yapılı organların teşekkülüne neden olmaktadır. Madem hazır kseromorfluktan söz etmişken
bitkilerde kseromorfa neden olan etken unsurları şöyle sıralayabiliriz de:
-Hacmin aynı kalmasına rağmen yüzeyin indirgenmesi.
-Epidermis ve kutikul tabakasında kalınlaşma.
-Yaprak üzerinde her bir milimetre kareye düşen stomaların içeri
gömülmesi.
-Bitkilerde bir takım yetişme
ortamlarına bağlı olarak azot noksanlığı ve tuzlu toprakların varlığından
kaynaklanan oksijen noksanlığının nüksetmesi gibi arazlar.
İşte yukarıda sıraladığımız bu tip etken unsurlar
bitkiler üzerinde kseromorf arazlar oluşturur ki, böylesi türden pleomorfik kısırlıklara
pleomorfizm olarak tanımlanır. Ne diyelim hayatta kalma ya da hayat
tutunabilme mücadelesi bu ya, hayatın içinde gürbüz olarak kalmakta var bunun
tam aksine zayıf cılız kalmakta vardır. Dolayısıyla
her bitki türü de hayatta kalabilmek adına hidratürünü muayyen sınırlar içinde
tutabilme gayreti içerisinde bulundukları gözlemlenmiştir. Ve söz konusu o sınırlar
maksimum, minumum ve optimum ölçüler arasında değişen bir sürecin haberci
elçileri olarak bilinirler. Şayet bitkinin yetişme şartları normal sınırlar
içerisinde bir denge arzediyorsa o bitkinin kendine has öz su hidratüre sahip bir
özellikte olduğunu gösterir ki, bu gösterge optimal su olarak
karşılık bulur. Malum bir bitki optimal
şartların dışında kuraklığa maruz kaldığında hücre özsuyu ozmotik değerinin yükselmesine
kapı aralayacaktır. Hatta bunun tam tersi durumda söz konusudur. Şöyle ki şayet bir bitki türü yeteri derecede
beslenemezse bünyesinde birikmiş hammadde sarfiyatının git gide erimesiyle
birlikte bu kez osmotik değerin bir anda minimum seviyelere düşmesi denen bir
durum vaziyete kapı aralayacaktır. Örnek mi? Mesela iğne yapraklı ağaçların
asitli toprak zemin üzerinde konumlanmalarından dolayı bir bakıyorsun toprağa
bağlı ağaç köklerinin organik ve inorganik maddeleri almakta zorlanmaları bunun
en tipik örneğini teşkil ettiği gözlemlenmiştir. Neyse ki bu tür bitkilerin
zorluğu aşmalarında mantarlar Hızır misali yetişip destek oluyorlar da bu
sayede bu zorluğun hakkından gelebiliyorlar.
Böylece mantarlar ağacın imdadına Hızır gibi ihtiyacı olan besinleri
suda eritip ona takdim ederekten destek olurken ağaçta mantarın bu jesti
karşısında ürettiği şekerin bir kısmını mantara ikramda bulunaraktan birbirlerini
onurlandırmış olurlar. Derken bizde bu
arada “ikram sünnettir” hadis-i şerifin tatbikini insanlardan daha çok bitki
âleminde daha net bir şekilde uygulanmakta olduğunu idrak etmiş oluruz.
Her neyse bitki âlemi birbirlerine ikram ede
dursunlar konumuz gereği şunu da belirtmekte fayda var bitkilerde tüylerin
sıklaşması denen hadisede çok önem arz eden bir husustur. Buna neden en olan unsurlar malumunuz;
-Kök gövde ve yapraklarda su biriktirme özelliğinin artması,
-İyi gelişmiş bir kök sistemi,
-Yaprakların kırılması ve yaprak sathının parçalanması,
-Hücre öz suyunun viskoz oluşu ve eterik yağların teşekkül etmesi
gibi etkenler neden olmaktadır.
Osmoz olayı
Osmoz olayı bitki için bir hidrolik
kuvvet kaynağıdır. Nitekim bitkiler neredeyse tüm işlerini osmoz sayesinde
gerçekleştirmektedir. Osmoz olayını tetikleyen en etken unsurlardan biride hiç
kuşkusuz tuzlu maddelerin suyla karışıp çözünür halde yayılması şeklinde
tezahür etmesidir. İşte bu ve benzer yollarla bitkilerin yarı geçirgen
(semipermeabel) zarlarından (filtrelerinden) geçen suda erimiş maddelerin bitki
üzerinde şişme yapmasıyla oluşan basınç hadisesi olarak karşılık bulur ki, bu olay osmoz olarak tanımlanır da. Nitekim
bu tanımdan da anlaşıldığı üzere bitki hücresi her halükarda temasta bulunduğu
suyu emmek zorundadır. Mesela kurumuş bir şeker pancarını suya koyduğumuzda canlılık
kazandığını bir bitki yaprağını da dalından kopardığımızda solmaya yüz
tuttuğunu çok rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz da. Derken bu gözlemlerimize
dayanaraktan osmotik basınç azaldığında bitkinin solmakta olduğunu, osmotik basınç
çoğaldığında canlılık kazandığını, ayrıca bitkiler tuzlu suya konduklarında ise
hacimce daha da büyüdüklerini müşahede etmiş oluruz.
Gerçekten de öyle değil mi, hele bir yaprak tutunduğu ağacın dalından
kopmaya bir görsün, bu durum tıpkı sonbahar yapraklarının tel tel dökülüp
ahiret yolculuğunu bize hatırlatır da. Hatta yaprakların solma noktasında
ahireti hatırlatan özelliklerinin yanında bir de kendi biyolojik yapımızı
hatırlatan yapısı da söz konusudur. Nitekim gerek morfolojik yönden gerekse
mikroskobik yönden incelendiğinde orta ana damar ve bu ana damara bağlı olarak
tıpkı insanda olduğu gibi sağlı sollu halde kılcal damarların varlığı
görülecektir. Zaten bir insan için damarlar ne anlama geliyorsa bitki içinde kılcal
damarlar hemen hemen aynı anlam ifade eder. İşte bu nedenledir ki yaprağa sıradan
bir ot parçası gözüyle bakamayız. Şayet böyle bakarsak tabiat okumalarında
bakar kör olmaktan farkımız kalmaz. Dolayısıyla yaprağın hem iç hem iç
güzelliğini inceden inceye temaşa eylemek gerekir ki, gerçek anlamda tabiat
okumalarının hakkını vermiş olalım. Tabiat okumalarında en basitinden yaprağın dış
katmanının bile parlak yüzeyli olduğunu fark etmiş olmamız gerekir ki bakar
körlük konumuna düşmüş olmayalım. Gerçekten
de farkı fark ettiğimizde yaprağın dış yüzeyindeki bu parlaklığın sıradan bir
parlaklık olmayıp bitkide aşırı ısı kaybına bağlı olarak olası buharlaşma veya
susuz kalmasına yönelik bir önlem olduğunu idrak etmiş oluruz. Bu arada bilim
adamlarının ortaya koydukları bilimsel çalışmalarını da iyiden iyi
incelediğimizde osmotik değer ölçümlerin zamana göre değiştiğine dair verilere
ulaşmış oluruz da. Derken bu veriler ışığında bu arada değer ölçümlerinin sabah
ve öğle arası yükseldiğini, öğleden sonra tekrar düşmeye başladığını fark etmiş
oluruz. Tabii belirttiğimiz bu değişken değerler bir günlük ölçümler için
geçerlidir, bir de bunun mevsimsel değer ölçümleri söz konusudur. Nitekim
osmotik değerlerin kurak mevsimlerde artıp nemli mevsimlerde azaldığı artık bir
sır olmaktan çıkıp söz konusu değerlerin ya hücre içerisinde su sirkülasyonuyla
ilgili değişikliklere bağlı ölçümler olduğu ya da hücrenin osmotik değerini
artıran şeker, tuz ve organik asitler gibi maddelerin birikmesinden kaynaklanan
değişikliklere bağlı olarak gerçekleşen ölçümler olduğu da anlaşılmaktadır.
Mesela sene içerisinde osmotik basınç değerlerin yıllık bazda yapılan ölçümlerin
sonuçlarına baktığımızda özellikle ilkbahardan sonra değerlerin yavaş yavaş
yükselmeye başladığı, sonbaharla birlikte değerlerin düşüp yaprakların bir
noktadan sonra solmaya yüz tuttuğu görülecektir. Neyse ki yapraklar sonbahar
gelmeden veya solma öncesi bünyelerinde mevcut biriken besinleri gövdeye
aktararak ziyan olmalarına fırsat vermemektedir. Bunun sonucu olarak da
aktarılan besinler değim yerindeyse ta ki ilkbaharda yeniden kendi ahiret
dirilişi gerçekleşene dek kış süresince gövde kabristanında muhafaza edilirler
bile.
Evet, nasıl ki mezar insan ahirette
dirilmek için geçit teşkil eden bir kabristansa aynen bitki içinde hem kendi
gövdesi hem de toprağa düşen tohum ta ki ilkbaharda çiçek açıp meyve vermek
için bir kabristandır. Zira yaşlı ve
olgunlaşmış yapraklarda osmotik basınç değer genç yapraklara göre daha yüksek
olması hasebiyle yaprak içerisinde birikmiş metabolizmik kalıntıların osmatik
basınç değeri artırdığı belirlenmiştir. Zaten osmotik basınç değerin artması
bir noktada ecelin kapıya dayandığı anlamında tükeniş alarmı demektir.
Bu arada bitkiler yetişme yerine bağlı
olarak hidratür (su durumu) yönünden iki grupta değerlendirilip bunlar;
-Stenohidrit bitkiler,
-Euhidrit
bitkiler diye tasnif edilirler.
Stenohidrit
bitkiler
Bu gruba ait bitkilerin maksimum osmotik
değer arasındaki hareket alanı dar ölçekte olduğundan büyük rutubet
değişikliklerine tahammül edemedikleri gözlemlenmiştir. Nitekim su bitkileri ve gölge
bitkileri bunun tipik örneklerini teşkil eder.
Euhidrit
bitkiler
Bu gruptaki bitkilerde maksimum osmotik
değerler ile optimum osmotik değerler arasındaki çok büyük fark olduğundan bu
durumdan herhangi bir zarar görmeksizin kuraklığa uyum sağlayabildikleri
gözlemlenmiştir. Nitekim Timus (kekik) ve Cistus (laden) türü tüylü yapraklı
bitkiler bunun tipik örneklerini teşkil eder.
Bu arada şu önemli ayrıntıyı unutmayalım
ki osmotik değerin belirlenmesinde iki yöntemle tayin edilip bunlar; plazmoliz ve kriyoskopi metodu olarak bilinmektedir.
Plazmoliz
metodu
Su
molekülleriyle doymuş bitki hücresinin osmotik değerini belirlemek üzere
içerisinde yüksek eriyik bulunan bir kabın içerisine koyduğumuzda bitki
hücresinin eriyiğe nüfuz edip su verdiği görülecektir. Öyle ki eriyiğe olan
nüfuzu hücre özsuyunun yoğunluğu dış eriyiğin yoğunluğuna eşit oluncaya kadar
devam eder de. Derken devam eden bu süreçte bitki hücresi dışarıya su verip, ta
ki denge yoğunluğu hücre özsuyunun yoğunluğuna eşit olduğu noktaya geldiğinde
analist tarafından dış eriyiğin yoğunluğu ölçülmesiyle birlikte hücrenin
yoğunluğu hesaplanmış olur.
Kriyoskopi
metodu
Bu metot hücre özsuyunun donma noktasının tayin esasına
dayanmaktadır. Mesela yaprak çeşitlerinden dilsiz türü yaprakları suyla temas ettirmeksizin
20 dakika kaynatttığımızda plazma membranlarının semipermiabiletesinin ortadan
kalktığı görülecektir. Sözkonusu bitki materyalini soğumaya terkettikten bir
süre sonra hücre öz suyunu preslemek suretiyle adeta pestilini çıkartırcasına
açığa çıkarılan mayiinin kriyoskopi aletiyle ölçümünü yaptığımızda donma
noktasını tayin etmiş oluruz. Nitekim saf su sıfır santigrat derecede donmakta
olup, aynı zamanda bu donma noktası
eriyiklerin osmotik değerini belirleyen sayısal değer olarak karşımıza
çıkmaktadır. Yani bu demektir ki sıfır noktası normal şartlarda bir bitki hücresi
için osmotik değerini belirleyen bir skala özelliği taşımaktadır.
İlginçtir suyun sıcaklığı sıfır
santigrat dereceden dört santigrat dereceye yükseldiğinde normal fiziki
kurallar gereği hacmi artması gerekirken tam aksine azalmaktadır. Donma
durumunda ise hacmin arttığı gözlemlenmiştir. Dolayısıyla tüm bu bilgiler
ışığında saf suyun sıfır santigrat derecenin altına düştüğünü gösteren işareti b harfiyle sembolize ettiğimizde osmotik
değer ile donma noktası arasında ilişkiyi gösteren ölçüm değeri “Osmotik
değer = 12,06 x b” formülüyle
hesaplanarak belirlenir. Ve bu hesaplanan bu değer sadece bir hücreye ait değil
birçok hücre topluluklarını da (dokuları da) kapsayan bir değer olarak ortaya
çıkar. Ne diyelim, işte görüyorsunuz tabiatta olan biten her ne varsa hiçbir
zaman gelişi güzel, rastgele ve başıboş cereyan etmediği, bilakis her var oluş
veya yok oluş matematiksel bir plan veya formül dâhilinde vuku bulduğu ayan
beyan ortada durmaktadır. Ancak şu da
var ki yaratılan canlı cansız varlıklarda geçerli olan tüm fiziki kuralların
tek istisnası var ki, o da suya has kılınmıştır. İyi ki de bu istisnai özellik
suya has kılınmış, hele ki yeryüzünün
3/4’ü sularla kaplı olduğunu düşündüğümüzde aksi durumun tam bir felaket
olacağı muhakkak. Öyle ya, su da diğer varlıklar gibi ısınınca genleşir
soğuyunca büzülür konumda olsaydı, hele bilhassa soğuk iklim hava şartlarının
hüküm sürdüğü bölgelerde ki suların bir anda kas katı kesilmesiyle birlikte
bumbuz hale dönüşmesi kaçınılmaz bir hal alacaktı. Derken kaskatı kesilen suların
büyük çapta buz kütlelerine, yani aysberglere (buz dağlarına) dönüşüp su altındaki hayatın sona erdiğinin
ilanı olacaktı. Şimdi gel de tabiat
okumalarını böyle okuma, ne mümkün. Zira
akarsuların ve okyanusların 4 santigrat derecelik derin sularında hacmi küçük,
yoğunluğu büyük olan buz kütlesini su üzerinde yüzdüren Yüce Rabbimizdir,
elbette böyle okumamız gerekir. Dolayısıyla Yüce Allah’a ne kadar şükretsek
azdır. Zaten hayatta yaşadığımız sürece “fikir, zikir ve şükür” üzere olmamız
icab eder, buna mecburuz da. Çünkü her yaratılan varlığın kendine has bir
kanunu vardır. Bu noktada insan ise noktada
sadece yaratılan kanunları açığa çıkarıp formüle etmek için vardır. Nitekim deminden beri izah etmeye çalıştığımız
bitkinin bağlandığı toprak yüzeyi ile yapraklar arasında osmotik değer
ölçümleri de sonuçta yaratılış formülüne dayanarak ortaya konan ölçümlerdir.
Madem öyle, Yüce Allah’ın Kur’an’da beyan buyurduğu “ Ölçtüğünüz
vakit tam ölçün, tarttığınız zamanda doğru teraziyle tartın. Bu ticaretiniz için
daha hayırlı ve sonuç itibariyle daha güzeldir” (İsra, 35) ayeti celilenin
hükmünce deney ve analiz çalışmalarında da aynen “Osmotik değer = 12,06 x b” formülünü uygularken
bitki üzerinde osmotik değer ölçümleri hususunda da doğru dürüst ölçümler
yapmak gerekir.
Evet, tabiat okumaları bunlarla sınırlı
değil elbet, sis, çiy kırağı, şimşek ve
topraktaki suyun durumu gibi daha nice tabii hadiselerde görülmeye değer
okumalardır. Madem öyle her birinden birer cümlede olsa bahsetmekte fayda vardır:
Sis
Havadaki su buharının doyma basıncı
en aşırı noktasına ulaşmışsa çapları milimetrenin %17’i kadar su damlaları
teşekkül eder ki; buna sis denmektedir. Belli ki bitkilerin havaya
salıverdikleri fazlaca nem sis olayında birinci derecede etken rol
oynamaktadır. Yani su damlacıkları hafif olduklarından havada asılı kalmaları
sonucunda sis gerçekleşir.
Çiy
Çiyin yumuşak yüzeyi gündüz ısınıp gece
ise süratle ısı kaybederken bu esnada çayır, çimen gibi bitkilerin ısısı hava
ısısından daha düşük olacak seviyeye gelmektedir. Bilhassa bulutsuz gecelerde görünen bu olay,
atmosferde bulunan nemin bitkiler üzerine sirayet etmesi veya ince su
tanecikleri biçimde yoğunlaşması olarak izah edilir ki buna çiğ denmektedir.
Şayet optimal sıcaklık donma noktasının altına düşerse çiy yerine kırağıdan söz edeceğiz demektir.
Bazı bitkiler çiy ve sis suyundan bile
istifade edebilmektedirler. Şöyle ki havanın su buharıyla doymuş olması
transprasyonu azaltacağından bitkilere çok fayda sağlamaktadır. Özellikle yazın
orman havasında takriben %10 civarında nem olup diğer zamanlar daha da arttığı
gözlemlenmiştir.
Kırağı
Bilindiği üzere kırağı çok küçük buz
parçalarından teşekkül etmekte olup, buz ise hava içerisinde nemin donmasıyla
ortaya çıkmaktadır. Böylece donmuş nem soğuk cam yüzeyine çaptığında kristal
bahçelerinin oluştuğuna şahit oluruz.
Öyle ki birbirinden güzel değişik türden kristal manzaraları seyredenler
adeta kırağı buz bahçesinde gezer gibisine sandırır. Hatta gezi esnasında
görülecektir ki kırağılar cam yüzeyinde ısının durumuna göre şekil almaktadır.
Mesela kırağılar donma noktasında düz veya altı kenarlı katmanlar halinde,
donma sınırını biraz aştığında iğne şeklinde, ısı bundan aşağı düştüğünde içi
boş kenarları döşenmiş borular halde,
sıcaklık çok aşağılara düştüğünde ise yaprak şeklinde sahne almaktadır.
Hepsinden öte yine de cam yüzeyinde en sık rastladığımız görünüm hiç kuşkusuz
eğrelti otu manazarasıdır.
Şimşek
Şimşek aslında elektriksel bir deşarj (boşalma) hadisesidir. Öyle ki
ansızın ısınan hava genleşirken, ansızın soğuyan hava eski konumuna geçip
akabinde büyük bir gök gürültü kopmasına neden olabiliyor. Belli ki ortamda iyonize bir durum söz
konusudur. Zaten yerden
İlginçtir şimşek çakmasıyla birlikte
etrafa hoş bir koku yayılıp, halk arasında bu koku taze hava olarak
adlandırılmaktadır. Oysa sözü edilen taze hava mavimtırak renkli ve keskin kokulu
bildiğimiz ozondan (O3) başkası değildir. İyi ki de ozon tabakası
var. Çünkü ozon sayesinde atmosferden geçen ültraviyole ışınları emilerek
korunmaya alınmaktayız. Nitekim
sahillerde sürekli güneşlenip az miktarda olsa ültraviyole ışınların sebebiyet
verdiği güneş yanıkların zararları göz önüne aldığımızda ozonsuz bir atmosferde
acaba halimiz nice olurdu diye düşünmekte fayda var.
Ayrıca azotun toprakla buluşmasının bir
diğer yolu da şimşek çakması sayesinde gerçekleşmektedir. Şöyle ki, şimşek
atmosferden geçeceği esnada bir miktar oksijenle azotun birbirine bağlanmasına
vesile olup, böylece yağan yağmurla birlikte bağlanmış haldeki bileşik toprağa
düşürülmektedir.
Anlaşılan o ki; fırtınalar, yıldırımlar,
soğuklar vs. unsurların her biri ilk bakışta felaket gibi görünsede, kazın
ayağı hiçte öyle değilmiş. Meğer altında nice bilmediğimiz güzel hikmetler
gizliymiş.
Topraktaki
suyun durumu
Toprağın gerek geçirgenliğe elverişli bir
yapıda olması, gerek su tutma kapasitesinin toprağın cinsine göre ayarlanmış
olması gerekse suyun toprak içerisinde belirli oranlarda dağılım dengesi
içerisinde bulunması tabiat okumalarımızda çok önemli bir hadisedir. Hem nasıl
böyle okunmasın ki, baksanıza hem su hem de toprak tabiatta olan bitene adeta cana
can katmaktalar. Ne topraksızlık ne de susuzluk, he iki unsurda birbirlerine göbekten bağlı
ikildirler. Toprağın nasıl suya ihtiyacı varsa suyunda tüm canlılara ab-ı hayat
olması için mutlaka toprağa ihtiyacı vardır. Hatta suyun oluşumunda da toprak birinci
derecede etken unsurdur. Nitekim ısınan nemli
toprak buharlaşaraktan gökyüzünde bembeyaz buluta dönüşmekte. Derken bulut
yağmura dönüşmekte, yağmurun yağmasıyla da toprağın bağrında tüm canlılara can
suyu katıp ab-ı hayat olmakta. Hatta bir
bakıyorsun yağmur suları kurak bölgelerde yeraltı su kaynağı oluşturup
susuzluğa çarede olmakta. Ve bu sayede günlük vücudun su ihtiyacı için gerekli
olan yaklaşık 2,5 litrelik su miktarı bu yoldan karşılanmış olur. Belli ki
toprağın üstü kadar toprağın altı da canlıların susuzluğunu gidermek yönünde
aktif durumda. Derken bu arada “Topraktan
geldik toprağa gideceğiz” kelamı tabiatta olan biteni okumada çok büyük
anlam kazanır da.
Şurası muhakkak toprağın bereketinden
yararlanmak için belli kurallar söz konusudur. Birkere bitkiler tarafından
suyun topraktan alınması için kök hücrelerinin nemli toprak tabakasıyla temas
etmesi gerekir. İcabında bu da yetmez temas eden kök hücrelerinin hem şişmeleri
gerekir hem de kök tüylerinin hücre özsuyu yoğunluğunun toprak suyunun osmotik
değerinden yüksek olması lazım gelir. İşte bu ve benzer kuralların gereği
yapıldığında artık toprağa tutunan bitki rahatlıkla filizlenip hayat bulabiliyor.
Şöyle ki yağmur suyu toprağa girince bir kısmı tutuk su olarak toprak zerreleri
tarafından adeta zapturapt altına alınıp geriye kalan su toprağın boşluklarına
nüfuz etmesiyle birlikte, yani toprağın kılcal borularını dolduraraktan sızan su konumuna geçmektedir. Öyle ki bir
damlacık (katre) su bile toprağın derinliklerine kadar sızdığında hem toprağın
sıcaklığını hem de nemini ayarlayan konumda olabiliyor. Böylece sızan su ziyan
olmaksızın toprak tabanının suyla beslenme imkânına kavuşmuş olur ki, işte biriken bu tutuk su miktarı tabii
bilimler literatüründe su kapasitesi
olarak karşılık bulur. Dolayısıyla suyunda kapasitesi mi o deyip geçmeyelim.
Kapasite ölçümleri bilinmedikçe toprak analizi yapmak sağlıklı sonuç
vermeyecektir. Dedik ya, su ve toprak
etle tırnak misali birbirinden ayrılmaz bütünlük teşkil etmektedir. Dolayısıyla su kapasitesi toprak zerrelerin
büyüklüğüne, yapısına ve kolloid madde (eriticilerin) miktarına bağlı olarakta değişiklik
gösterebiliyor. Bu yüzden toprak analizlerinde bilim adamları toprağın su
kapasitesini tayin etmek için 10 cm’lik toprak sütununu tamamen arıttıktan sonra
arta kalan yaş toprağı 105 santigrat derecelik ortamda ağırlıkça sabit oluncaya
kadar kurutmaya tabi tutarlar. Derken bu sayede kurutma işleminin ardından yaş
ağırlıktan kuru ağırlık çıkarılarak maksimum tutuk su miktarı tespit edilmiş
olur. Bu miktar aynı zamanda toprağın su kapasitesini vermektedir. Çünkü su
kapasitesi tayininde toprak zerrelerinin büyüklüğü veya küçüklüğü etken unsur
olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim su zerreleri küçüldükçe toprağın su tutma
kapasitesi de o ölçüde artış kaydeder. Mesela killi, kumlu ve çakıllı üç tip
toprak cinsine aynı anda aynı oranlarda yağmur düştüğünü varsaydığımızda her üç
toprak cinsinin de su tutma kapasitelerinin birbirlerinden farklı oldukları
görülecektir.
Killi
toprağın su kapasitesi
Killi toprağın su tutma kapasitesi diğer
toprak cinslerine göre çok daha doruk noktadadır. İşte bu toprak cinsinin su
tutma kapasitesinin yüksek seviyelerde seyretmesi biriken suyun geçirgenliğini
azaltmasına neden olmasına yetecektir. Fakat kumlu ve çakıllı topraklarda bu
böyle değildir. Yani kumlu toprakta su daha derinlere nüfuz ederken çakıllı
toprakta derininde derinine nüfuz edecek şekilde aşağılara inmektedir. Her üç
toprak cinside buharlaşmaya terkedildiğinde en fazla buharlaşmanın killi
toprakta olduğu görülürken kumlu ve çakıllı toprakta ise buharlaşmanın en az olduğu
gözlemlenmiştir. Zira su molekülleri toprak sathına ne kadar yakın olursa o nisbette
de buharlaşma olayı işlevlik kazanmaktadır.
Toprakla ilgili yapılan analiz çalışmalarında şu
sonuca varırız ki; kurak olan bölgelerde suyu en fazla muhafaza eden çakıllı
topraklar olduğu gözükürken en az muhafaza edenin ise killi topraklar olduğu
anlaşılacaktır. Toprakta su moleküllerin en fazla bünyesinde tutan maddelerin
ise kolloid yapıdaki maddeler olduğu ortaya çıkacaktır. Nitekim bu kolloid
maddeler (-) elektrik yüklü iyonları ve (+) yüklü iyonları (katyonlar)
absorbe (bağlama) edecek güçte
elemanlardır. Hatta absorbe edilen bu iyonlar su molekülleri ile çevrilidir.
Keza katyonlar da öyledir, bunlarda malum,
daha ziyade Ca++, Mg++, H+, ve Na+
iyonlar olarak sahne almaktadırlar.
Genellikle toprağın bağrı yumuşak yapıdadır,
böyle bir yapıda olması ilahi programlanın ve belli bir hesabın gereğidir.
Şöyle ki toprak örtüsünün iç kısmı 50–400 atmosferlik bir kuvvetle kolloidin
sathına bağlanmış olup, bu durağan suya Hıgroskobik
(ölü) su denmektedir. Dolayısıyla
yumuşak toprak zerreleri higroskopik suyu havadan emdiklerinde kendi ihtiyacı
olan su moleküllerini 40–50 atmosfer arasında bir kuvvetle dışardan içeriye
bağlayabilmekteler. Böylece 50 atmosfer gücünde bir kuvvetle bağlanmış kurak
bitkiler bile bu durumdan istifade etmeleri sağlanmış olur. Bu arada toprak
zerrelerinin en dışındaki su çok küçük atmosferik kuvvetlerle bağlı olmaları
hasebiyle stabil kalmayıp devamlı hareket halinde oldukları belirlenmiştir
ki, işte en dış halkadaki bu hareketli
suya film suyu veya örtü suyu denmektedir. Hatta bu durum “Higroskopik su + film suyuna ikisine birden) → absorbe edilmiş su (bağlı
olan su)” formülü ile izah edilir. Ayrıca toprakta kolloidlerin (eriticilerin) etrafını kuşatan higroskopik
sudan başka minerallere bağlı olan kristal
su da vardır. Ancak bitkiler bu sudan pek istifade edemezler.
Bir toprak higroskobik suyla doyduktan
sonra içerisinde boşluklar oluşmaktadır. Derken bu boşluklar suyla dolarak
toprak zerrelerinin etrafı higroskobik ve film suyu ile kuşatılmış olur.
Elbette ki bir bitki için topraktaki suyun tabanı değil bu sudan istifade
edebileceği su miktarı çok daha önem arzetmektedir. Zira bir bitkiye yeter
derecede su nakledilemediği zaman bitkide solma olayının vuku bulduğu
gözlemlenmiştir. Hele bir bitki solmaya
yüz tutmaya görsün, artık bu noktada solma anında bitki topraktan su almaya
devam etse bile transprasyonda kaybolan suyu karşılayamadığı görülecektir.
Bundan dolayı solma olayının başladığı andan itibaren toprakta biriken mevcut
su miktarına kritik sıfır noktası
veya solma noktası denmektedir.
Mesela dengeli bir su ortamında (mezofit) yaşayan bitkilerin solma noktası
kurakcıl (kserofit) bitkilere göre çok daha fazla olup bu durum ya atmosfer
kaynaklı nem miktarıyla ilgili bir durumdur ya da herhangi bir fizyolojik
durumun neticesi bir durumdur. Yine de bitkilerin solma noktasında rol oynayan sıvının
kapillaritesi yüksek halden düşüşe geçmesiyle birlikte su molekülleri
durağanlaşsa da bitki bir şekilde bağrındaki ipliklerinden kopmuş film suyunun
50 atmosferlik basınçtan daha az kuvvetle bağlı olan kısmından istifade ederekten
bir süre daha hayatını idame ettirebiliyor.
Solma
noktası tayini
Bir bitkinin solma noktasının belirlemek
amacıyla incelemeye tabii tutulan bir bitki önce yetişmeye terk edilir. Sonra
toprağın buharlaşmasını önlemek için üzeri mum tabakasıyla kapatılır. Böylece
üzeri parafinlenen bitki bir müddet sonra solmaya başlayacağı gözlemlenecektir.
Hatta solan bir bitkinin 24 saat nemli bir yere konsa dahi artık bu noktadan
sonra topraktan su almasının mümkün olmadığı gözükecektir. Ayrıca toprağı
bitkinin solmaya başladığı andan itibaren 105 santıgrat derecede kuruttuğumuzda
elde edeceğimiz sonuç bitki tarafından kullanılmayan su miktarını bize
verecektir. Böylece elde edilen rakamı topraktaki genel su miktarından
çıkarttığımızda bitkiye fayda temin eden su miktarını bulmuş oluruz.
Velhasıl-ı kelam, tabiatta olan
biteni bilimsel çalışmalara hem analitik yönden hem de ruh kataraktan okumalı
ki, her hadise karşısında bakar kör
olmaktan kurtulmuş olalım.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/tabiatta-olan-biteni-nasil-okumali-5241-kose-yazisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder