GÜNEŞİMİ KAPATMAYIN
SELİM GÜRBÜZER
Bundan yaklaşık beş
milyar öncesinde Samanyolu’nun dış yüzeyine yakın kısımlarında kozmik toz ve
gazlardan oluşan bir bulut kümesi bir şeyi müjdeler gibiydi sanki. Öyle ki
zamanı geldiğinde bu yıldız kümesinin sıradan bir bulut olmayıp güneş olduğu
anlaşıldı. Yani söz konusu bu bulut kümesi güneş olmaya adayım dercesine önce
sıkışıp büzüşerek toparlanmaya başladı. Sonra toparlanma sürecinde ansızın
hareketi hızlanıverdi. Hızlandıkça da hidrojen atomları birbirleriyle
çarpışaraktan birleşiverdi. Birleşince de içi cehennem alevi misali adeta fokur
fokur kaynayan termonükleer bir kazan dışı ise etrafına ışık saçan aydınlık bir
lamba halde güneşin doğuşu ortaya çıkıverdi. Derken bizim daha nice bilmediğimiz milyonlarca
güneş arasından sadece dünyamız için en özelinden seçilmişlerin seçilmişi diyebileceğimiz
türden aydınlık güneşimizle buluşuverdik. Asla bu buluşma bir tesadüfi buluşma
değildi, bunun öncesinde kendi etrafında
turlaması gereken gezegenlerinde oluşması gerekirdi. Aksi halde güneşin tek
başına doğuşu hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Bikere anlam ifade etmesi için
ortada ışığından ve enerjisinden faydalanacak herhangi bir nesne, herhangi bir cisim
yani gezegenlerinde olması gerekir ki bir anlam ifade etsin. Nitekim Yüce
Allah’ın takdiriyle büyük bir buluşma diyeceğimiz bir hadise yaşanır ki, o da
güneş nebulasının hızla dönmesiyle birlikte artan merkezkaç kuvvetin etkisiyle
ana kütleden kopan kızgın gaz parçalarının soğuyaraktan gezegenlerin doğuşunun
vuku bulması olayı yaşanır. Ve o gün
bugündür güneş kendi sistemi etrafında halka olmuş gezegenlere ısı, ışın ve
enerji kaynağı olmak için hep var olmuştur. Derken gezegenler içerisinde güneş sistemine
en derinden bağlılık hisseden ve aynı zamanda içerisinde bitki, hayvan ve
insanın yaşayacağı şekilde dizayn edilmiş tek gezegen olarak da dünyamız sahne
alır. Bu yüzden büyük kıyamet kopmadıkça
güneş sisteminin en sadık, en güzide üyesi ve en kıymetli halkası olarak etrafında
pervane olmak için hep var olacaktır.
İyi ki de dünyamız güneş etrafında
pervane olmuş durumda. Bu sayede bitkiler üzerinden gerçekleşen fotosentez
hadisesiyle birlikte tüm canlılar hayat bulmuş olmakta. Hele tüm canlılar
içerisinden bilhassa omurgalıların vücudunu oluşturan sindirim, solunum ve
boşaltım sistemlerinin bitkilerin güneş ışığı yardımıyla ürettikleri besin
maddeleri sayesinde dinamizm kazanması bunun bir göstergesidir zaten. Dinamizm
kazanmak aynı zamanda enerjik olmak demektir. Lise yıllarında en basitinden fen bilgisi
derslerinden bildiğimiz bir öğreti vardır ki, o da bir cismin ısındığında
etrafa enerji ve ışık yaydığına dair öğretidir.
Nitekim elektrik fırını ısındığında akkor hale gelip kızıl ötesi ışın
yayması bunun tipik misalini teşkil eder. İşte bu ve buna benzer öğrendiğimiz
misallerden hareketle her türlü cismin ısındığında ışın olarak yansıyacağını fark
etmiş oluruz. Ve bu öğretilen bilgiler ışığında asıl ısıtıcımız olan güneşe daha
bir başka gözle bakıp, bu alanda söz sahibi uzmanların çalışmalarını ilgiyle
izleyerekten takibe almaktan kendimizi alamayız da. Gerçekten de ilgiyle takip ettiğimiz de uzay
teknolojisi elemanlarınca atmosferin üst tabakalarına yerleştirilen suni peyklerle,
elektromanyetik ışınların parlaklığını
ölçen bolometre veya ışınların
analitik değerlerini ölçen spektroskopi cihazlar eşliğinde güneş
kaynağından gelen ışığın geldiği yollara tutulan 1 cm2’lik bir
cismin yüzeyine akseden ışığın akkor halde görüntülenebileceğinin bilgisini de edinmiş
oluruz. Hatta bilimsel çalışmaları takip
sayesinde ışığa dik tutulan herhangi bir cismin yüzeyinin bir dakikada karşılık
bulduğu 1,94 cal/dakikalık sabit ısı miktarı değerine ‘Güneş Sabitesi’ dendiğinin
bilgisine de vakıf oluruz. Sakın ola ki “tüm bu bilgileri öğrensek ne öğrenmesek
ne” ya da “ne işimize yarar” deyip işi
hafife almayalım, bikere güneş sabitesi bize her şeyden önce güneşin
bir saniyelik kısa bir zaman diliminde santimetre karabaşına 1500 cal/saniyelik
bir ışık enerjisi yaydığının ispatını sunan bir değerdir. Malumunuz enerji
olmayınca ne aydınlanmalardan ne renklerden ne de görüntülerden söz edebiliriz.
Nitekim bu işin uzmanları tarafından
yapılan renk indeksi veya spektrum analiz çalışmaları sonucunda elde edilen
bulgular güneş yüzey sıcaklığının 6000 derecelerde olduğu belirlenmiştir. İşte
ortaya konan bulgular bize gösteriyor ki, tıpkı bir ampul nasıl ki içerisindeki
rezistansın (iletken telin) 2000 derecelerde ısınmasıyla oluşan beyaz-sarı ışığıyla
bulunduğu ortamı aydınlatıyorsa aynen öyle de güneşte kendine özgü aydınlatıcı
sistemiyle de dünyamızı aydınlatmakta. Üstelik bu aydınlatma bildiğimiz türden
bir aydınlatma da değil, bilakis dünyanın bağrında yaşayan tüm canlıların hayatlarını
devam ettirecek türden fotosentez kanunlarına tabii bir aydınlatmadır. İşte böylesi
bir aydınlanma karşısında bitkiler fotosentez olayını gerçekleştirirken tüm
inananlar olarak bunlarda ne işimize yarar deyip hafife alanların tam aksine
ufukta tan yeri ağarması öncesinde kılınan sabah namazların akabinde üzerlerimize
doğan ilk güneş ışınlarının aydınlığında seherde ötüşen kuşlar eşliğinde Yüce Allah’ı
zikr eylemekten kendimizi alamayız da.
Öyle anlaşılıyor ki, güneş yaratılış
gayesi doğrultusunda çok müthiş enerji kaynağı ve çok müthiş ışık kaynağı
olmanın yanı sıra etrafında 9 tekbir kuşak kuşanmış gezegenleriyle birlikte samanyolu
ve galaksi denilen milyarlarca yıldızların bulunduğu oval bir âlemin merkezinde
boşluk sistemin adı bir şahika eserdir. İşte boşlukta başta içinde bulunduğumuz
dünya gezegeni olmak üzere bu şahika esere eşlik eden diğer gezegenlerinde etrafında
topyekûn olarak deveran eylediği bu âleme bilim dünyası ‘güneş sistemi’ diye
tanımlarlar. Dahası bu 9 tekbir kuşak
kuşanmış döngü âlem için boşlukta yüzen evrenin bir küçük modelinin adı bir
döngü âlemdir dersek yeridir. Zira uzayda daha nice bilmediğimiz bizim sistemimiz
gibi yüz milyarlarca galaksiler sisteminin varlığı söz konusudur. Dolayısıyla
bulunduğumuz güneş sistemiyle birlikte saniyede 320 kilometre hızla dönüp
devrini 200 milyon senede tamamlayan samanyolu denen bu söz konusu galaksimizi kulları
için halk eden Allah’a ne kadar şükretsek o kadar azdır. Ve insanoğlu, Yüce
Allah’ın halk ettiği bu âlemler karşısında aklı karaya oturur da. Öyle ki değil akıl melekelerimiz, kendi
kendimize onca düşlediğimiz uçsuz bucaksız hayallerimiz bile feza âlemini
tahayyül etmeye ne güç yetirebilir ne de hızına yetişebilir. Bu yüzden değim
yerindeyse daha fazla akıl melekelerimizi zorlayıp akıl karaya oturmasın diye
olsa gerek yüce mukaddes kitabımızda fezanın derinliklerinden ve yedi kat
göklerin varlığından haber verilmek suretiyle biz aciz kullardan sadece tefekkür
etmemiz murad edilmekte.
Bilindiği üzere güneş sisteminin en
yakınında Merkür bulunup devamında yakından uzağa sıralanacak şekilde Venüs, Dünya,
Merih (Mars), Satürn, Jüpiter, Uranüs, Neptün ve Plüton konumlanmış durumdadırlar.
Ve böylece güneş sistemi tüm bu konumlamalarla birlikte fezada bulunduğu mevki
itibariyle 15 milyar kilometre çapında bir sahayı kapsamaktadır. Ayrıca tüm sistemin
bileşenlerini birlikte hesaba kattığımızda toplam kütlenin % 99’unun merkezi
konumda güneşte toplanmış olduğunu, geriye kalan %1’inin ise çevre konumda olan
gezegenlere pay edildiğini görürüz. İşte aslan payının güneşin elinde bulundurduğu
bu kütle sayesindedir ki, bir bakıyorsun etrafında halka olup yörüngesinde
seyr-i âlem eyleyen tüm gezegenler çekim gücünün etkisiyle yörüngelerinden
çıkıp sapmaksızın döngüsünü devam ettirebiliyorlar. Her ne kadar çevre sistem
döngüsünde yer alan tüm gezegenleri 9 rakamı ile sınırlandırsak ta şu da bir
gerçek Mars ile Venüs arasında irili ufaklı küçük çapta küçük gezegenlerden
başka kozmik ışınlar, yüklü parçacıklar, güneş rüzgârları, nötrinolar, kuyruklu
yıldızlar ve göktaşlarının (meteor) varlığını da unutmamak gerekir. Zira bu tür
atmosferi olmayan küçük ölçekli gezegenlere ‘asteroid’ denmektedir.
Asteroitlerin nasıl meydana geldikleri henüz tam olarak bilinmemekle birlikte (daha çok bir gezegen artıkları olarak
düşünülüyor) sadece bu günkü elde edilen bilgiler dâhilinde büyükten küçüğe
şu isimlerle kategorize edilirler:
-Ceres
-Juno
-Pallas,
-Vesta diye.
Gezegenler gerçekten de ismiyle müsemma
diyebileceğimiz her biri kendi yörüngesinde devr-i âlem eyleyen gezgin seyyahlardırlar.
Hem de öyle seyyahlardır ki, her biri hem kendi ekseni etrafında turluyorlar,
hem de güneş etrafında turlamaktalar. Hele bu müthiş döngü sistemi turlayışına
kuzeyden bakıldığında saatin akrep ve yelkovanın ters istikametinde (siklonik yönde) seyr-i âlem eyledikleri gözlemlenmiştir.
Tabii, her şey iyi hoşta bu arada
aklımızdan acaba güneşin etrafında en kısa zamanda turlayışını birincilikle
hangi gezegen tamamlamaktadır diye de düşünüyor olabiliriz de. Neyse ki fazla
düşünmeye hacet kalmaksızın bunun cevabını sağ olsunlar gök bilimiyle uğraşan
bilim adamları Merkür olduğunu çoktan vermişler bile. İşte verilen cevaptan da
anlaşılan o ki güneşe en yakın olan gezegen birinci olarak turunu tamamlarken
güneşe en uzak olan gezegende turunu sonuncu olarak tamamlamakta.
Evet, güneşe en yakın gezegen
Merkür olup dünya takvimiyle bir yıllık turunu 88 günde tamamlamakta. Güneşe en uzak Plüton ise 248 yıllık bir süre
zarfında turunu tamamlamakta. Dünyamız
da malumunuz 367 günde bir turunun tamamlayaraktan bir yılımız gerçekleşmekte. Derken
günler, haftalar, aylar, yıllar hep bu seyir haldeki gezegenlerin güneş
etrafında kat ettikleri turlayış mesafelerinin matematiksel formül
hesaplamalarla günse gün, aysa ay, yılsa yıl olarak isimlendirilip
belirlenmekte. Bu hesaplamalar bize gösteriyor ki, iyi hesaplanmış bir yaratılış program gereği
her bir gezegenin kendi yörüngesinde seyreylerken güneşe olan uzaklıkları milim
sapmaksızın sabit kılınaraktan seyri âlem âlem eyledikleridir. Hatta her bir
gezegen sadece güneşin etrafında seyreylemekle kalmayıp kendi ekseni etrafında
da seyreylemektedir. Böylece bu kendi
ekseni etrafında seyreylemeleri sayesinde kendi takvim aralıklarını belirlemiş
olurlar. Örnek mi? İşte dünyamızın kendi ekseni etrafındaki bir turlayışının 24
saatlik zaman dilimi olarak karşılık bulması bunun tipik örneğini teşkil eder.
Ki, bu 24 saatlik zaman dilimi dünya takvim yaprağının ta kendisi bir zaman
dilimidir. Nitekim Yüce Allah bu hususta “Gökleri
ve yeri gerçek olarak O yarattı. Geceyi
gündüzü üstüne dolar, gündüz de gecenin üstüne dolanır. Her biri belirli bir
müddete kadar yörüngelerinde hareket edecek. Güneş ve Ay’ı buyruk altında
tutar. Dikkat et, O güçlüdür, bağışlayandır” (Zümer, 5) beyan buyuraraktan
buna işaret eder. Dikkat edin ayet mealinde geçen ‘dolama’ ibaresi dünyanın
kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece ve gündüzün meydana geldiğini gözler
önüne seren bir ibaredir. Ayrıca ayeti kerimede geçen kevvere (dolamak,
yuvarlamak) ibaresinden maksadın tıpkı Mevlevi dervişlerinin semahında olduğu
gibi dünyanın da güneş etrafında pervane olduğu anlamında bir dolanmaktır bu.
Sadece gezegenler mi dolanıp seyr-i âlem
eyler, elbette ki uydularda mensub oldukları
gezegenlerinin adeta izlerini iz sürerekten dolanıp seyr-i âlem eylemiş
olurlar. Bilindiği üzere büyük bir
cismin çekim gücüyle yerinde bulunan cisme peyk (uydu) olarak tanımlanıp içinde
yaşadığımız dünyamızın uydusu ise ay’dır. Her neyse uydu ya da gezegen, sonuçta
uydular da mensub oldukları gezegenlerle birlikte tıpkı Mevleviler gibi büyük
bir uyumlulukla bu seyr-i âlem döngünün izini iz sürerekten bu şekilde semah
ayininden feyizlenmiş olurlar. Zaten gezegenler
güneşin etrafında halka olup zikre dalmışken peyklerinde bu arada zikir senfonisine
kayıtsız kalıp eşlik etmemeleri doğru olmazdı, doğru olan adına uygun davranıp
peyk olarak izini iz sürdükleri gezegenine mürit olmaktır. Nitekim her bir uydu
da öyle yapıp kâinattaki zikir senfonisinden istifade ediyorlar da. Uydusu olmayan gezegenlerde var elbet,
nitekim Mars ve Venüs hariç diğerlerin hepsinde uydular mevcuttur. Malum dünyanın
tek uydusu var, o da hepimizin bildiği aydan başkası değildir. Hakeza Mars’ın
2, Jüpiter’in 12, Satürn’ün 9, Uranüs’ün 5, Neptün’ün ise 2 uydusu söz
konusudur. Tüm bu seyr-i âlem döngüler kütle çekim ilişkisine dayalı hareket
kanunları çerçevesinde gerçekleşir. Dahası onca deveranlar gelişi güzel olarak
seyreylenmez, bilakis güneşe en yakın olan gezegenin en hızlı, en uzak olanının
ise yavaş olarak seyrettiği belli matematiksel bir hesaba dayalı vuku bulan seyreylemelerdir.
Hiç kuşkusuz güneş etrafında seyreylerken de yörüngelerinde elips şeklinde halka
olaraktan seyreylerler. Derken bu sayede bizlerde dünya gemisi ile birlikte her
saniyede uzay boşluğunda güneş etrafında 30 kilometrelik bir yol kat ederekten
bedavadan seyri âlem eylemiş oluruz. Bundan daha da öte bu hız sayesinde
merkezkaç kuvvetle güneş ile dünya arasındaki çekim kuvvetinin dengesi sağlanmasıyla
birlikte içinde bulunduğumuz dünya gemisi alabora olup savrulmaksızın güvenli
bir şekilde yolcularını ahiret limanına taşır da. Hiç kuşkusuz dünya gemisinin
alabora olup devrilmemesinin sırrı ilahi denge kanunlarında kodludur. İyi ki de
dünya denge kanunuyla güneşe en uygun mesafede seyreylemekte de, bu
sayede bir ömür boyu Yüce Allah’ın lütfettiği dünya nimetlerinden faydalanmış
olmaktayız. Tabii kıymet bilene. Kıymet
bilmeyenler malum ne yazık ki bindiği dünya gemisinin denge ayarından bigâne
bir halde şükretmeksizin ömür törpülemekteler. Onlar ömürlerini törpüleye
dursunlar, bizler her şey zıddı ile
bilinir gerçeğinden hareketle denge ayarlarının ne demek olduğunu kendi kendimize
mukayeseler yaparak ta pekâlâ idrak edebiliriz.
Bir an düşünelim ki dünya gemimizin hız kontrolünü kaybedip es kaza rotasından
(yörüngesinden) kayıverse, bu durumda ya güneşe daha da yakınlaşıp yanıverecektik,
ya da tam aksine güneşten uzaklaşaraktan bumbuz kesilip donuvermiş olacaktık. Belli
ki, bizi bu hallere düşmekten kurtaran beşer idrakinin üstünde ilahi programla
planlanmış bir denge sistemi sayesinde ay dünyanın uydusu olarak, dünya güneşin
gezegeni olarak, güneşte samanyolu galaksinin üyesi olarak etrafında pervane olaraktan
turlarını tamamlayıp böylece denge ağımız sağlanmış olmakta. Düşünsenize
böylesi müthiş bir denge sisteminde gezegenler güneşin cazibesine kapılıp
etrafında pervane olurken güneşte samanyolu galaksisinin cazibesine
kapılaraktan bir turunu 220 milyon yılda tamamlamakta. İşte denge âlem budur. Bakınız bu hususta Allah Teâlâ “Güneşte
yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu üstün hüküm ve hikmet sahibi Allah’ın
takdiridir” (Yasin, 38) diye beyan
buyurmakla bugünkü bilimin ortaya koyduğu; güneşin 20 kilometrelik bir hızla
Vega yıldızına doğru bir yörünge boyunca yol aldığının tespitini doğruluyor da.
Şayet bu tespitin tam aksine güneş semanın tam ortasına doğru devamlı olarak
yol kat etseydi hiç şüphe yoktur ki yaz mevsiminde kavurucu sıcaklıklardan
kurtulamayacaktık. Allah şükürler olsun ki buna meydan vermemek için güneş
ekseni yaratılış kanunlarına tabii tutularaktan eğik kılınmış ve böylece dünya
gemisinde tüm canlıların dört mevsimi bir arada yaşayabileceği elverişli
şartlar eşliğinde denge kanunlarıyla dizayn edilmiş olur. Tabii sadece dizayn
edilen güneş değil elbet, galaksiler, gezegenler dünya, ay, kuyruklu yıldızlar,
meteorlar vs. tüm on sekiz bin âlemde buna dâhildirler. Ve tüm nizam-ı âlemler ‘ol’
emri doğrultusunda bir saniye bile olsun hiç duraksamaksızın seyr-i âlem
eylemeye (turlamaya) devam etmektelerdir.
Üstelik her bir âlem birbirlerinin sınırlarını ihlal etmeksizin ve kendi
aralarında her hangi bir kazaya sebebiyet vermeksizin kendi yörüngeleri
üzerinde öteler akıp gitmekte de. Kelimenin
tam anlamıyla yörüngelerinde en ufak sapmaksızın seyri âlemlerini
gerçekleştirmekteler. Hem niye
yörüngelerinden çıka dursunlar ki, bikere emri böyle yüklenmişler, dolayısıyla
Yüce Allah’ın Kur’an’da “Ne Güneş Aya
erişip çatışır, ne de gece gündüzü geçer. Her biri ayrı ayrı yörüngelerde
yürürler” (Yasin 40), “ Geceyi gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur.
Her biri kendi yörüngesinde seyreder” (Enbiya, 33) diye beyan buyurduğu ayet-i celilelerin
gereğini yapmaya mecburlarda.
Her
bir âlem yaratılış gayesi doğrultusunda vazifelerini icra ederlerken de aşkla
sevgiyle icra etmek için vardırlar. Zira kâinatın yaratılış mayasında aşk
vardır. Yüce Allah tarafından o aşktan her yaratılan mahlûkata âlemlere rahmet
olarak müjdelediği Habibinin yüzü suyu hürmetine pay etmişte zaten. Kâinatta
canlı cansız her varlık aşkla mayalanmıştır.
O aşk mayasıdır ki, aydınlık
güneşimiz bir bakıyorsun üyesi olduğu samanyolu galaksisine mest olup etrafında
pervane halde tavaf eylemekte. Ve bunun sonucu olarak tutulduğu aşkını zaman
zaman güneş tutulması şeklinde izhar ettiğini dünyadan gözlemleyebiliyoruz da.
Öyle ki, dünyadan gözlemlediğimiz bu aşk
tutulması karşısında gökyüzüne tutku gözlerle baktığımızda güneş tutulmasını
hayranlıkla izlemekten kendimizi alamayız da. Tabii ki güneşin aşka gelişini
veya tutuluşunu tutku gözlerle gözlemlemek iyi hoşta birde bu olayı bilimsel
yönüyle bakmamızda icab eder. Nitekim olan bitene tutku gözlerle değil de bir
de bilimsel yönden baktığımızda tıpkı bu hadise karanlık bir odada yanan mum
alevinin önüne her hangi bir cisim konulduğunda o cismin gölgesinin düştüğünün göstergesi
bir tutulma olduğunu müşahede etmiş oluruz. Bir başka ifadeyle güneş ay ve
dünya üçlüsünün aynı hizaya gelip beraberce gerçekleştirdiği bu olayı güneş tutulması hadisesi olarak gözlemlemiş
oluruz. Anlaşılan o ki, anlık hassas diyebileceğimiz
bir noktada güneşle dünya arasına ay giriverdiğinde güneşin karanlık tarafında dünyanın
ayın gölge konisine düşüvermesiyle birlikte güneş tutulması denen hadise vuku
bulmakta. Şu da var ki vuku bulan bu hadise
her sene tekrarlanmıyor, her yüzyılda takriben 237 güneş tutulması vuku bulup, bu
tutulmalarında bilim adamları tarafından kayda değer olarak sadece dörtte biri
(¼’i) tam tamına güneş tutulması olarak değerlendirilmekte, diğerleri değim
yerindeyse artçı niteliğinde tutulmalar olarak bakıldığından pek üzerinde
durulmaz da.
Dünya sathından gökyüzünü temaşa ettiğimizde
aydınlık güneşimiz öyle hafife alınacak türden sıradan bir yakıt tankı olmadığı
gayet net açık ortada zaten. Her ne kadar dünyada ki tüm yakıt tanklarını
toplasak bir güneş tankı etmese de şu bir gerçek da bir gün gelecek bu devasa
yakıt tankı da saniyede 564 milyon ton hidrojeniyle 560 milyon ton helyuma
dönüştürdüğü hammadde deposu da tükenişe geçecektir. Hiç kuşkusuz bu tükeniş
güneş içinde kaçınılmaz alın yazısı olacaktır. Ve bu alın yazısı aynı zamanda
bize Allah’ın derviş kullarından şu güzel sözünü hatırlatır da: “Ölmek için doğunuz, yıkılmak için ev
yapınız.”
Gerçekten de öyle değil mi, güneş sonuçta her sabah uyandığımızda derviş
kulun sözünü doğrularcasına batmak için doğduğunu, akşam olduğunda ise doğmak
için battığını hemen her gün birebir yaşamaktayız zaten. Allah ömür verdiği sürece de hem güneşin
doğuşu hem de batışı her daim bize ölümü hatırlatmaya ziyadesiyle yetecektir. Güneşin
hatırlatmasının zararı yok elbet, bilakis faydası var. Bakınız Seyyid Taha (k.s)’ın bir soru üzerine
verdiği cevap çok manidardır: “Ölüm en
büyük nasihattir, her iman sahibi müminin ölümü hatırlaması sünnettir.”
Evet, ölümü hatırlamakla bir sünneti icra
etmenin ötesinde birde işin içinde Allah’ı hatırlayıp zikir eylemekte vardır. Madem öyle,
daha ne duruyoruz, iki de bir kıyamet ne zaman kopacak türden üstümüze
vazife olmayan sorularla zihnimizi meşgul edeceğimize ölümü hatırlatacak olayları
tefekkür ederekten Allah’ı zikr eyleyip ansak fenamı olur. İşte bu noktada
güneş bize bir yakıt tankı olmanın yanı sıra ölümü hatırlatan yönüyle de
Allah’ı anmamıza vesile olan bir yol gösterici aydınlık fenerimizdir. Öyle ki güneşin doğuşu bir başka diriliş
muştusu, batışı ise ötelere doğru tayy-i mekân eyleyeceğimizin bir başka muştusudur.
Dahası hem doğuşuyla hem batışıyla her halükarda şeb-i arus muştumuzdur. Nitekim bilim adamlarının matematiksel
hesaplarla ortaya koyduğu verilere göre; güneşin yaratılışından itibaren can
suyu diyebileceğimiz hidrojenin tükenmesine paralel olarak vuslatının da (ölümünün) 5 milyar sonra gerçekleşeceği
tahmin edilmekte. Hele güneşin son demlerinin işareti olarak çekirdeğindeki hidrojeni
git gide azalmaya yüz tutması ve bunun neticesinde bünyesinde termonükleer reaksiyonların
nüksetmesiyle birlikte bu kez dış tabakasında kullanılmayan hidrojeni de tüketerekten
daha büyük, daha parlak ve daha geniş hacimli olacak şekilde devasa bir hal
alıp en yakınındaki Mars gezegenini alevler saracaktır. Akabinde bu alevler Venüs
gezegenine de sıçrayıp Mars’la birlikte kıpkırmızı bir yıldız halinde adeta kan
kırmızı gözyaşı dökercesine eriyip kendi kıyametlerin yaşayacaklardır. Hani
insanlar en yakının kaybettiğinde acısına dayanamayıp gözyaşı döker ya, aynen
öyle de gezegenlerde güneş etrafında halka oldukları gezegenlerin sırası
gelenlerin gözleri önünde tel tel dökülüp bir bir eriyip yok olduklarını
gördüklerinde içten içe kan ağlayıp gözyaşı dökeceklerdir elbet. Bu acı son hikâyede
sıra dünyamıza geldiğinde ise, dünyamızda tıpkı sonbahar mevsiminde eylül
yaprakları gibi tel tel dökülerekten kendi kıyametini yaşayıp önce okyanuslar
buharlaşır, sonrasında da buzullar eriyip
kaynar kazana dönüşecektir. Bu arada en tabii olduğu güneşin de yakıt tankı
içerisindeki hidrojenin helyuma dönüşmesi ve ardından tükeniş alarmına
geçmesiyle birlikte akkor kesilip beyaz kefenine giymiş bir halde hayata veda
edecektir. Düşünsenize hidrojen milyarlar öncesinden güneşin dostu bir
elementiydi, hatta hiçbir elementin yapamayacağı helyuma dönüşme kabiliyetiyle
de hem güneşin hem de yıldızların enerji kaynağı ve deposuydu da. Ama o da her
fani gibi bir noktadan sonra değim yerindeyse “sizlerle olan arkadaşlığım
buraya kadar” deyip o da kendi kıyametini yaşayacaktır. İşte bu gerçeklerden
hareketle Hazreti Mevlana ölüme beyaz gelinlik demiştir. Öyle ya, madem
inananlar için ölüm beyaz bir gelinlik, o halde bizlerde güneşin ölümü için akkor
kesilmiş beyaz gelinlik diyebiliriz pekâlâ. Unutmayalım ki, kâinatta her ne yaratılmışsa
eninde sonunda kendi kıyametlerini yaşaması kaçınılmaz alın yazısı olacaktır.
Aynen öyle de güneşte alın yazısında yazılı olan 9 gezegeninin şafağında saçtığı
ışık enerjisi tükenerekten akkor kesilip ışık saçamaz halde geldiğinde kendi
kıyametini yaşayacağı gibi asıl beklenen büyük kıyametinde kopmasını
beraberinde taşıyacaktır. Nasıl ki beşer olarak “Her nefis ölümü tadacak”
hükmünce kendi kıyametimizi yaşayacaksak aynen öyle de ister adına arkasında
saf tutmuş dokuz şafak diyelim ister etrafında adeta hatme halkası oluşturmuş dokuz
gezegen diyelim hiç fark etmez, vakti
saati geldiğinde cümbür cemaat bağlı olduğu güneş sistemiyle birlikte büyük bir
kıyamet yaşanacaktır. Derken kıyametini yaşayan canlı cansız her varlık dokuz
tekbirli vuslat bayram namazı kılarcasına fani olduğunun idrakiyle baki olan
Allah’a vuslatı vuku bulacaktır. Nitekim
Allah Teâlâ; “Yemin olsun döndürücü
semaya” (Tarık,11) diye beyan buyurmakla dönüp dolaşan semanın en
nihayetinde varacağı en son menzilin huzuruna varmak olacaktır. Zaten “O’ndan geldik dönüş O’nadır” hükmü bunu
gerektirir. Bu arada olur ya, bu
satırlarda geçen ifadelerden hareketle sanmayın ki güneşe, aya, yıldızlara
kutsiyet atfetmekteyiz, değil kutsiyet atfetmek bilakis cümle mahlûkatında kıyametini
yaşayacaklarını belirtmekle fani olduklarını vurgulamaktayız. Malumunuz tarihte
güneşin aydınlık yüzünün cazibesine kapılan nice kavimler güneşe ulûhiyet isnat
edip tapmakla helak olmuşlardır. Ve aynı
sapkınlık maalesef 2. Dünya savaşı sonlarında da gün yüzüne çıkıp işi güya Japonların
imparatorlarına güneş tanrısının yeryüzündeki temsilcisi gözüyle bakmaya
götürecek kadar maksadını aşabilmiştir. Her neyse sapkınlar güneş tanrısı
diyerekten kendi kendilerinin kuyusunu kaza dursunlar, oysaki Yüce Allah (c.c) “Kıyamet gününe ant içerim” (Kıyamet,1)
beyan diye buyurduğu fermanla yaratılışı takriben 15 milyar önce başlayan
güneşin hayat serüveninin vakti saati dolmak üzere olduğu artık bir sır değil. Vakti
saati dolduğunda güneş artık ışık saçan yakıt tankı değil içi boş kof bir
kabristan olarak ömrü nihayetlenecektir.
Bakınız, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ‘Marifetname’
adlı kitabında güneş hakkında ne diyor; “Güneş feleği, Merih feleğinin altında
ve Ay feleğine oranla dördüncü felektir. Gecelerle gündüzler, aylarla seneler,
hep bunun hareketine göre düzenlenmiştir. Her yıldız nice özellikleriyle
varlıklara tesir ederken, Cenab-ı Hak bu büyük ışık kaynağına da kendi
kudretiyle, nice vasıflar vermiştir. Bu yüzden, güneşin tesiri uzak cisimlerden
ziyade, yakın cisimlere olmaktadır. Güneş diğer gezegenlerin hepsinden
büyüktür. Böylece, yükseklerde bütün yıldızları kapatır. Görünmez olurlar. Ay’a,
nur ve ışık veren odur.”
Böylece bir Türk-İslam mütefekkiri
(1703–1780) bu müthiş tespitiyle bilim tarihine not düşmüş olur. O tarihe not düşer de sonsuzluğa ulaşmak
isteyen 12 Eylül darbesiyle demir parmaklıklar arasında güneş ışığına hasret
kalmış Muhsin Yazıcıoğlu not düşmez mi? Hem de öyle bir not düşer ki, güneşimi kapatmayın haykırışıyla sonsuzluğa
vurgunluğunu şöyle dile getirir de:
Bir coşku var içimde bugün
kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri
özlüyorum
Gözlerim perde perde taş
duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgâr gibi,
süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan
aşarak
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi
bırakıp
Mis gibi nane kokuları
arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda
koşarak
Siz peygamber çiçekleri
toplarken
Ben çeşme başında uzanmak
istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana
ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum.
Velhasıl-ı kelam; bu güzel vuslat haykırışının üzerine daha ne
söyleyebiliriz ki?
Söyleyen hem ziyadesiyle meramımızı dile getirmiş, sonrası laf-ı
güzaf olur zaten.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/gunesimi-kapatmayin-5268-kose-yazisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder