10 Nisan 2022 Pazar

GÜNEŞİMİ KAPATMAYIN


 GÜNEŞİMİ KAPATMAYIN

       SELİM GÜRBÜZER

        Bundan yaklaşık beş milyar öncesinde Samanyolu’nun dış yüzeyine yakın kısımlarında kozmik toz ve gazlardan oluşan bir bulut kümesi bir şeyi müjdeler gibiydi sanki. Öyle ki zamanı geldiğinde bu yıldız kümesinin sıradan bir bulut olmayıp güneş olduğu anlaşıldı. Yani söz konusu bu bulut kümesi güneş olmaya adayım dercesine önce sıkışıp büzüşerek toparlanmaya başladı. Sonra toparlanma sürecinde ansızın hareketi hızlanıverdi. Hızlandıkça da hidrojen atomları birbirleriyle çarpışaraktan birleşiverdi. Birleşince de içi cehennem alevi misali adeta fokur fokur kaynayan termonükleer bir kazan dışı ise etrafına ışık saçan aydınlık bir lamba halde güneşin doğuşu ortaya çıkıverdi.  Derken bizim daha nice bilmediğimiz milyonlarca güneş arasından sadece dünyamız için en özelinden seçilmişlerin seçilmişi diyebileceğimiz türden aydınlık güneşimizle buluşuverdik. Asla bu buluşma bir tesadüfi buluşma değildi,  bunun öncesinde kendi etrafında turlaması gereken gezegenlerinde oluşması gerekirdi. Aksi halde güneşin tek başına doğuşu hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Bikere anlam ifade etmesi için ortada ışığından ve enerjisinden faydalanacak herhangi bir nesne, herhangi bir cisim yani gezegenlerinde olması gerekir ki bir anlam ifade etsin. Nitekim Yüce Allah’ın takdiriyle büyük bir buluşma diyeceğimiz bir hadise yaşanır ki, o da güneş nebulasının hızla dönmesiyle birlikte artan merkezkaç kuvvetin etkisiyle ana kütleden kopan kızgın gaz parçalarının soğuyaraktan gezegenlerin doğuşunun vuku bulması olayı yaşanır.  Ve o gün bugündür güneş kendi sistemi etrafında halka olmuş gezegenlere ısı, ışın ve enerji kaynağı olmak için hep var olmuştur. Derken gezegenler içerisinde güneş sistemine en derinden bağlılık hisseden ve aynı zamanda içerisinde bitki, hayvan ve insanın yaşayacağı şekilde dizayn edilmiş tek gezegen olarak da dünyamız sahne alır.  Bu yüzden büyük kıyamet kopmadıkça güneş sisteminin en sadık, en güzide üyesi ve en kıymetli halkası olarak etrafında pervane olmak için hep var olacaktır.

           İyi ki de dünyamız güneş etrafında pervane olmuş durumda. Bu sayede bitkiler üzerinden gerçekleşen fotosentez hadisesiyle birlikte tüm canlılar hayat bulmuş olmakta. Hele tüm canlılar içerisinden bilhassa omurgalıların vücudunu oluşturan sindirim, solunum ve boşaltım sistemlerinin bitkilerin güneş ışığı yardımıyla ürettikleri besin maddeleri sayesinde dinamizm kazanması bunun bir göstergesidir zaten. Dinamizm kazanmak aynı zamanda enerjik olmak demektir.  Lise yıllarında en basitinden fen bilgisi derslerinden bildiğimiz bir öğreti vardır ki, o da bir cismin ısındığında etrafa enerji ve ışık yaydığına dair öğretidir.  Nitekim elektrik fırını ısındığında akkor hale gelip kızıl ötesi ışın yayması bunun tipik misalini teşkil eder.  İşte bu ve buna benzer öğrendiğimiz misallerden hareketle her türlü cismin ısındığında ışın olarak yansıyacağını fark etmiş oluruz. Ve bu öğretilen bilgiler ışığında asıl ısıtıcımız olan güneşe daha bir başka gözle bakıp, bu alanda söz sahibi uzmanların çalışmalarını ilgiyle izleyerekten takibe almaktan kendimizi alamayız da.  Gerçekten de ilgiyle takip ettiğimiz de uzay teknolojisi elemanlarınca atmosferin üst tabakalarına yerleştirilen suni peyklerle, elektromanyetik ışınların parlaklığını ölçen bolometre veya ışınların analitik değerlerini ölçen spektroskopi cihazlar eşliğinde güneş kaynağından gelen ışığın geldiği yollara tutulan 1 cm2’lik bir cismin yüzeyine akseden ışığın akkor halde görüntülenebileceğinin bilgisini de edinmiş oluruz.  Hatta bilimsel çalışmaları takip sayesinde ışığa dik tutulan herhangi bir cismin yüzeyinin bir dakikada karşılık bulduğu 1,94 cal/dakikalık sabit ısı miktarı değerine ‘Güneş Sabitesi’ dendiğinin bilgisine de vakıf oluruz. Sakın ola ki “tüm bu bilgileri öğrensek ne öğrenmesek ne”  ya da “ne işimize yarar” deyip işi hafife almayalım,   bikere güneş sabitesi bize her şeyden önce güneşin bir saniyelik kısa bir zaman diliminde santimetre karabaşına 1500 cal/saniyelik bir ışık enerjisi yaydığının ispatını sunan bir değerdir. Malumunuz enerji olmayınca ne aydınlanmalardan ne renklerden ne de görüntülerden söz edebiliriz.  Nitekim bu işin uzmanları tarafından yapılan renk indeksi veya spektrum analiz çalışmaları sonucunda elde edilen bulgular güneş yüzey sıcaklığının 6000 derecelerde olduğu belirlenmiştir. İşte ortaya konan bulgular bize gösteriyor ki, tıpkı bir ampul nasıl ki içerisindeki rezistansın (iletken telin) 2000 derecelerde ısınmasıyla oluşan beyaz-sarı ışığıyla bulunduğu ortamı aydınlatıyorsa aynen öyle de güneşte kendine özgü aydınlatıcı sistemiyle de dünyamızı aydınlatmakta. Üstelik bu aydınlatma bildiğimiz türden bir aydınlatma da değil, bilakis dünyanın bağrında yaşayan tüm canlıların hayatlarını devam ettirecek türden fotosentez kanunlarına tabii bir aydınlatmadır. İşte böylesi bir aydınlanma karşısında bitkiler fotosentez olayını gerçekleştirirken tüm inananlar olarak bunlarda ne işimize yarar deyip hafife alanların tam aksine ufukta tan yeri ağarması öncesinde kılınan sabah namazların akabinde üzerlerimize doğan ilk güneş ışınlarının aydınlığında seherde ötüşen kuşlar eşliğinde Yüce Allah’ı zikr eylemekten kendimizi alamayız da.

        Öyle anlaşılıyor ki, güneş yaratılış gayesi doğrultusunda çok müthiş enerji kaynağı ve çok müthiş ışık kaynağı olmanın yanı sıra etrafında 9 tekbir kuşak kuşanmış gezegenleriyle birlikte samanyolu ve galaksi denilen milyarlarca yıldızların bulunduğu oval bir âlemin merkezinde boşluk sistemin adı bir şahika eserdir. İşte boşlukta başta içinde bulunduğumuz dünya gezegeni olmak üzere bu şahika esere eşlik eden diğer gezegenlerinde etrafında topyekûn olarak deveran eylediği bu âleme bilim dünyası ‘güneş sistemi’ diye tanımlarlar.  Dahası bu 9 tekbir kuşak kuşanmış döngü âlem için boşlukta yüzen evrenin bir küçük modelinin adı bir döngü âlemdir dersek yeridir. Zira uzayda daha nice bilmediğimiz bizim sistemimiz gibi yüz milyarlarca galaksiler sisteminin varlığı söz konusudur. Dolayısıyla bulunduğumuz güneş sistemiyle birlikte saniyede 320 kilometre hızla dönüp devrini 200 milyon senede tamamlayan samanyolu denen bu söz konusu galaksimizi kulları için halk eden Allah’a ne kadar şükretsek o kadar azdır. Ve insanoğlu, Yüce Allah’ın halk ettiği bu âlemler karşısında aklı karaya oturur da.  Öyle ki değil akıl melekelerimiz, kendi kendimize onca düşlediğimiz uçsuz bucaksız hayallerimiz bile feza âlemini tahayyül etmeye ne güç yetirebilir ne de hızına yetişebilir. Bu yüzden değim yerindeyse daha fazla akıl melekelerimizi zorlayıp akıl karaya oturmasın diye olsa gerek yüce mukaddes kitabımızda fezanın derinliklerinden ve yedi kat göklerin varlığından haber verilmek suretiyle biz aciz kullardan sadece tefekkür etmemiz murad edilmekte.

        Bilindiği üzere güneş sisteminin en yakınında Merkür bulunup devamında yakından uzağa sıralanacak şekilde Venüs, Dünya, Merih (Mars), Satürn, Jüpiter, Uranüs, Neptün ve Plüton konumlanmış durumdadırlar. Ve böylece güneş sistemi tüm bu konumlamalarla birlikte fezada bulunduğu mevki itibariyle 15 milyar kilometre çapında bir sahayı kapsamaktadır. Ayrıca tüm sistemin bileşenlerini birlikte hesaba kattığımızda toplam kütlenin % 99’unun merkezi konumda güneşte toplanmış olduğunu, geriye kalan %1’inin ise çevre konumda olan gezegenlere pay edildiğini görürüz. İşte aslan payının güneşin elinde bulundurduğu bu kütle sayesindedir ki, bir bakıyorsun etrafında halka olup yörüngesinde seyr-i âlem eyleyen tüm gezegenler çekim gücünün etkisiyle yörüngelerinden çıkıp sapmaksızın döngüsünü devam ettirebiliyorlar. Her ne kadar çevre sistem döngüsünde yer alan tüm gezegenleri 9 rakamı ile sınırlandırsak ta şu da bir gerçek Mars ile Venüs arasında irili ufaklı küçük çapta küçük gezegenlerden başka kozmik ışınlar, yüklü parçacıklar, güneş rüzgârları, nötrinolar, kuyruklu yıldızlar ve göktaşlarının (meteor) varlığını da unutmamak gerekir. Zira bu tür atmosferi olmayan küçük ölçekli gezegenlere ‘asteroid’ denmektedir. Asteroitlerin nasıl meydana geldikleri henüz tam olarak bilinmemekle birlikte (daha çok bir gezegen artıkları olarak düşünülüyor) sadece bu günkü elde edilen bilgiler dâhilinde büyükten küçüğe şu isimlerle kategorize edilirler:

         -Ceres

         -Juno

         -Pallas,

         -Vesta diye.

        Gezegenler gerçekten de ismiyle müsemma diyebileceğimiz her biri kendi yörüngesinde devr-i âlem eyleyen gezgin seyyahlardırlar. Hem de öyle seyyahlardır ki, her biri hem kendi ekseni etrafında turluyorlar, hem de güneş etrafında turlamaktalar. Hele bu müthiş döngü sistemi turlayışına kuzeyden bakıldığında saatin akrep ve yelkovanın ters istikametinde (siklonik yönde) seyr-i âlem eyledikleri gözlemlenmiştir. Tabii,  her şey iyi hoşta bu arada aklımızdan acaba güneşin etrafında en kısa zamanda turlayışını birincilikle hangi gezegen tamamlamaktadır diye de düşünüyor olabiliriz de. Neyse ki fazla düşünmeye hacet kalmaksızın bunun cevabını sağ olsunlar gök bilimiyle uğraşan bilim adamları Merkür olduğunu çoktan vermişler bile. İşte verilen cevaptan da anlaşılan o ki güneşe en yakın olan gezegen birinci olarak turunu tamamlarken güneşe en uzak olan gezegende turunu sonuncu olarak tamamlamakta.  

       Evet, güneşe en yakın gezegen Merkür olup dünya takvimiyle bir yıllık turunu 88 günde tamamlamakta.  Güneşe en uzak Plüton ise 248 yıllık bir süre zarfında turunu tamamlamakta.  Dünyamız da malumunuz 367 günde bir turunun tamamlayaraktan bir yılımız gerçekleşmekte. Derken günler,  haftalar, aylar,  yıllar hep bu seyir haldeki gezegenlerin güneş etrafında kat ettikleri turlayış mesafelerinin matematiksel formül hesaplamalarla günse gün, aysa ay, yılsa yıl olarak isimlendirilip belirlenmekte. Bu hesaplamalar bize gösteriyor ki,  iyi hesaplanmış bir yaratılış program gereği her bir gezegenin kendi yörüngesinde seyreylerken güneşe olan uzaklıkları milim sapmaksızın sabit kılınaraktan seyri âlem âlem eyledikleridir. Hatta her bir gezegen sadece güneşin etrafında seyreylemekle kalmayıp kendi ekseni etrafında da seyreylemektedir.  Böylece bu kendi ekseni etrafında seyreylemeleri sayesinde kendi takvim aralıklarını belirlemiş olurlar. Örnek mi? İşte dünyamızın kendi ekseni etrafındaki bir turlayışının 24 saatlik zaman dilimi olarak karşılık bulması bunun tipik örneğini teşkil eder. Ki, bu 24 saatlik zaman dilimi dünya takvim yaprağının ta kendisi bir zaman dilimidir. Nitekim Yüce Allah bu hususta “Gökleri ve yeri gerçek olarak O yarattı.  Geceyi gündüzü üstüne dolar, gündüz de gecenin üstüne dolanır. Her biri belirli bir müddete kadar yörüngelerinde hareket edecek. Güneş ve Ay’ı buyruk altında tutar. Dikkat et, O güçlüdür, bağışlayandır” (Zümer, 5) beyan buyuraraktan buna işaret eder. Dikkat edin ayet mealinde geçen ‘dolama’ ibaresi dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece ve gündüzün meydana geldiğini gözler önüne seren bir ibaredir. Ayrıca ayeti kerimede geçen kevvere (dolamak, yuvarlamak) ibaresinden maksadın tıpkı Mevlevi dervişlerinin semahında olduğu gibi dünyanın da güneş etrafında pervane olduğu anlamında bir dolanmaktır bu.

       Sadece gezegenler mi dolanıp seyr-i âlem eyler,  elbette ki uydularda mensub oldukları gezegenlerinin adeta izlerini iz sürerekten dolanıp seyr-i âlem eylemiş olurlar.  Bilindiği üzere büyük bir cismin çekim gücüyle yerinde bulunan cisme peyk (uydu) olarak tanımlanıp içinde yaşadığımız dünyamızın uydusu ise ay’dır. Her neyse uydu ya da gezegen, sonuçta uydular da mensub oldukları gezegenlerle birlikte tıpkı Mevleviler gibi büyük bir uyumlulukla bu seyr-i âlem döngünün izini iz sürerekten bu şekilde semah ayininden feyizlenmiş olurlar.  Zaten gezegenler güneşin etrafında halka olup zikre dalmışken peyklerinde bu arada zikir senfonisine kayıtsız kalıp eşlik etmemeleri doğru olmazdı, doğru olan adına uygun davranıp peyk olarak izini iz sürdükleri gezegenine mürit olmaktır. Nitekim her bir uydu da öyle yapıp kâinattaki zikir senfonisinden istifade ediyorlar da.  Uydusu olmayan gezegenlerde var elbet, nitekim Mars ve Venüs hariç diğerlerin hepsinde uydular mevcuttur. Malum dünyanın tek uydusu var, o da hepimizin bildiği aydan başkası değildir. Hakeza Mars’ın 2, Jüpiter’in 12, Satürn’ün 9, Uranüs’ün 5, Neptün’ün ise 2 uydusu söz konusudur. Tüm bu seyr-i âlem döngüler kütle çekim ilişkisine dayalı hareket kanunları çerçevesinde gerçekleşir. Dahası onca deveranlar gelişi güzel olarak seyreylenmez, bilakis güneşe en yakın olan gezegenin en hızlı, en uzak olanının ise yavaş olarak seyrettiği belli matematiksel bir hesaba dayalı vuku bulan seyreylemelerdir. Hiç kuşkusuz güneş etrafında seyreylerken de yörüngelerinde elips şeklinde halka olaraktan seyreylerler. Derken bu sayede bizlerde dünya gemisi ile birlikte her saniyede uzay boşluğunda güneş etrafında 30 kilometrelik bir yol kat ederekten bedavadan seyri âlem eylemiş oluruz. Bundan daha da öte bu hız sayesinde merkezkaç kuvvetle güneş ile dünya arasındaki çekim kuvvetinin dengesi sağlanmasıyla birlikte içinde bulunduğumuz dünya gemisi alabora olup savrulmaksızın güvenli bir şekilde yolcularını ahiret limanına taşır da. Hiç kuşkusuz dünya gemisinin alabora olup devrilmemesinin sırrı ilahi denge kanunlarında kodludur. İyi ki de dünya denge kanunuyla güneşe en uygun mesafede seyreylemekte de,    bu sayede bir ömür boyu Yüce Allah’ın lütfettiği dünya nimetlerinden faydalanmış olmaktayız. Tabii kıymet bilene.   Kıymet bilmeyenler malum ne yazık ki bindiği dünya gemisinin denge ayarından bigâne bir halde şükretmeksizin ömür törpülemekteler. Onlar ömürlerini törpüleye dursunlar,   bizler her şey zıddı ile bilinir gerçeğinden hareketle denge ayarlarının ne demek olduğunu kendi kendimize mukayeseler yaparak ta pekâlâ idrak edebiliriz.  Bir an düşünelim ki dünya gemimizin hız kontrolünü kaybedip es kaza rotasından (yörüngesinden)  kayıverse,  bu durumda ya güneşe daha da yakınlaşıp yanıverecektik, ya da tam aksine güneşten uzaklaşaraktan bumbuz kesilip donuvermiş olacaktık. Belli ki, bizi bu hallere düşmekten kurtaran beşer idrakinin üstünde ilahi programla planlanmış bir denge sistemi sayesinde ay dünyanın uydusu olarak, dünya güneşin gezegeni olarak, güneşte samanyolu galaksinin üyesi olarak etrafında pervane olaraktan turlarını tamamlayıp böylece denge ağımız sağlanmış olmakta. Düşünsenize böylesi müthiş bir denge sisteminde gezegenler güneşin cazibesine kapılıp etrafında pervane olurken güneşte samanyolu galaksisinin cazibesine kapılaraktan bir turunu 220 milyon yılda tamamlamakta.  İşte denge âlem budur.  Bakınız bu hususta Allah Teâlâ  “Güneşte yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu üstün hüküm ve hikmet sahibi Allah’ın takdiridir” (Yasin, 38)  diye beyan buyurmakla bugünkü bilimin ortaya koyduğu; güneşin 20 kilometrelik bir hızla Vega yıldızına doğru bir yörünge boyunca yol aldığının tespitini doğruluyor da. Şayet bu tespitin tam aksine güneş semanın tam ortasına doğru devamlı olarak yol kat etseydi hiç şüphe yoktur ki yaz mevsiminde kavurucu sıcaklıklardan kurtulamayacaktık. Allah şükürler olsun ki buna meydan vermemek için güneş ekseni yaratılış kanunlarına tabii tutularaktan eğik kılınmış ve böylece dünya gemisinde tüm canlıların dört mevsimi bir arada yaşayabileceği elverişli şartlar eşliğinde denge kanunlarıyla dizayn edilmiş olur. Tabii sadece dizayn edilen güneş değil elbet, galaksiler, gezegenler dünya, ay, kuyruklu yıldızlar, meteorlar vs. tüm on sekiz bin âlemde buna dâhildirler. Ve tüm nizam-ı âlemler   ‘ol’ emri doğrultusunda bir saniye bile olsun hiç duraksamaksızın seyr-i âlem eylemeye  (turlamaya) devam etmektelerdir. Üstelik her bir âlem birbirlerinin sınırlarını ihlal etmeksizin ve kendi aralarında her hangi bir kazaya sebebiyet vermeksizin kendi yörüngeleri üzerinde öteler akıp gitmekte de.  Kelimenin tam anlamıyla yörüngelerinde en ufak sapmaksızın seyri âlemlerini gerçekleştirmekteler.  Hem niye yörüngelerinden çıka dursunlar ki, bikere emri böyle yüklenmişler, dolayısıyla Yüce Allah’ın Kur’an’da “Ne Güneş Aya erişip çatışır, ne de gece gündüzü geçer. Her biri ayrı ayrı yörüngelerde yürürler” (Yasin 40), “  Geceyi gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Her biri kendi yörüngesinde seyreder” (Enbiya, 33)  diye beyan buyurduğu ayet-i celilelerin gereğini yapmaya mecburlarda.

          Her bir âlem yaratılış gayesi doğrultusunda vazifelerini icra ederlerken de aşkla sevgiyle icra etmek için vardırlar. Zira kâinatın yaratılış mayasında aşk vardır. Yüce Allah tarafından o aşktan her yaratılan mahlûkata âlemlere rahmet olarak müjdelediği Habibinin yüzü suyu hürmetine pay etmişte zaten. Kâinatta canlı cansız her varlık aşkla mayalanmıştır.  O aşk mayasıdır ki,  aydınlık güneşimiz bir bakıyorsun üyesi olduğu samanyolu galaksisine mest olup etrafında pervane halde tavaf eylemekte.   Ve bunun sonucu olarak tutulduğu aşkını zaman zaman güneş tutulması şeklinde izhar ettiğini dünyadan gözlemleyebiliyoruz da. Öyle ki,  dünyadan gözlemlediğimiz bu aşk tutulması karşısında gökyüzüne tutku gözlerle baktığımızda güneş tutulmasını hayranlıkla izlemekten kendimizi alamayız da. Tabii ki güneşin aşka gelişini veya tutuluşunu tutku gözlerle gözlemlemek iyi hoşta birde bu olayı bilimsel yönüyle bakmamızda icab eder. Nitekim olan bitene tutku gözlerle değil de bir de bilimsel yönden baktığımızda tıpkı bu hadise karanlık bir odada yanan mum alevinin önüne her hangi bir cisim konulduğunda o cismin gölgesinin düştüğünün göstergesi bir tutulma olduğunu müşahede etmiş oluruz. Bir başka ifadeyle güneş ay ve dünya üçlüsünün aynı hizaya gelip beraberce gerçekleştirdiği bu olayı güneş tutulması hadisesi olarak gözlemlemiş oluruz.  Anlaşılan o ki, anlık hassas diyebileceğimiz bir noktada güneşle dünya arasına ay giriverdiğinde güneşin karanlık tarafında dünyanın ayın gölge konisine düşüvermesiyle birlikte güneş tutulması denen hadise vuku bulmakta.  Şu da var ki vuku bulan bu hadise her sene tekrarlanmıyor, her yüzyılda takriben 237 güneş tutulması vuku bulup, bu tutulmalarında bilim adamları tarafından kayda değer olarak sadece dörtte biri (¼’i) tam tamına güneş tutulması olarak değerlendirilmekte, diğerleri değim yerindeyse artçı niteliğinde tutulmalar olarak bakıldığından pek üzerinde durulmaz da.

          Dünya sathından gökyüzünü temaşa ettiğimizde aydınlık güneşimiz öyle hafife alınacak türden sıradan bir yakıt tankı olmadığı gayet net açık ortada zaten. Her ne kadar dünyada ki tüm yakıt tanklarını toplasak bir güneş tankı etmese de şu bir gerçek da bir gün gelecek bu devasa yakıt tankı da saniyede 564 milyon ton hidrojeniyle 560 milyon ton helyuma dönüştürdüğü hammadde deposu da tükenişe geçecektir. Hiç kuşkusuz bu tükeniş güneş içinde kaçınılmaz alın yazısı olacaktır. Ve bu alın yazısı aynı zamanda bize Allah’ın derviş kullarından şu güzel sözünü hatırlatır da: “Ölmek için doğunuz, yıkılmak için ev yapınız.

             Gerçekten de öyle değil mi,  güneş sonuçta her sabah uyandığımızda derviş kulun sözünü doğrularcasına batmak için doğduğunu, akşam olduğunda ise doğmak için battığını hemen her gün birebir yaşamaktayız zaten.  Allah ömür verdiği sürece de hem güneşin doğuşu hem de batışı her daim bize ölümü hatırlatmaya ziyadesiyle yetecektir. Güneşin hatırlatmasının zararı yok elbet, bilakis faydası var.  Bakınız Seyyid Taha (k.s)’ın bir soru üzerine verdiği cevap çok manidardır: “Ölüm en büyük nasihattir, her iman sahibi müminin ölümü hatırlaması sünnettir.

              Evet, ölümü hatırlamakla bir sünneti icra etmenin ötesinde birde işin içinde Allah’ı hatırlayıp zikir eylemekte vardır.  Madem öyle,  daha ne duruyoruz, iki de bir kıyamet ne zaman kopacak türden üstümüze vazife olmayan sorularla zihnimizi meşgul edeceğimize ölümü hatırlatacak olayları tefekkür ederekten Allah’ı zikr eyleyip ansak fenamı olur. İşte bu noktada güneş bize bir yakıt tankı olmanın yanı sıra ölümü hatırlatan yönüyle de Allah’ı anmamıza vesile olan bir yol gösterici aydınlık fenerimizdir.  Öyle ki güneşin doğuşu bir başka diriliş muştusu, batışı ise ötelere doğru tayy-i mekân eyleyeceğimizin bir başka muştusudur. Dahası hem doğuşuyla hem batışıyla her halükarda şeb-i arus muştumuzdur.  Nitekim bilim adamlarının matematiksel hesaplarla ortaya koyduğu verilere göre; güneşin yaratılışından itibaren can suyu diyebileceğimiz hidrojenin tükenmesine paralel olarak vuslatının da  (ölümünün) 5 milyar sonra gerçekleşeceği tahmin edilmekte. Hele güneşin son demlerinin işareti olarak çekirdeğindeki hidrojeni git gide azalmaya yüz tutması ve bunun neticesinde bünyesinde termonükleer reaksiyonların nüksetmesiyle birlikte bu kez dış tabakasında kullanılmayan hidrojeni de tüketerekten daha büyük, daha parlak ve daha geniş hacimli olacak şekilde devasa bir hal alıp en yakınındaki Mars gezegenini alevler saracaktır. Akabinde bu alevler Venüs gezegenine de sıçrayıp Mars’la birlikte kıpkırmızı bir yıldız halinde adeta kan kırmızı gözyaşı dökercesine eriyip kendi kıyametlerin yaşayacaklardır. Hani insanlar en yakının kaybettiğinde acısına dayanamayıp gözyaşı döker ya, aynen öyle de gezegenlerde güneş etrafında halka oldukları gezegenlerin sırası gelenlerin gözleri önünde tel tel dökülüp bir bir eriyip yok olduklarını gördüklerinde içten içe kan ağlayıp gözyaşı dökeceklerdir elbet. Bu acı son hikâyede sıra dünyamıza geldiğinde ise, dünyamızda tıpkı sonbahar mevsiminde eylül yaprakları gibi tel tel dökülerekten kendi kıyametini yaşayıp önce okyanuslar buharlaşır,  sonrasında da buzullar eriyip kaynar kazana dönüşecektir. Bu arada en tabii olduğu güneşin de yakıt tankı içerisindeki hidrojenin helyuma dönüşmesi ve ardından tükeniş alarmına geçmesiyle birlikte akkor kesilip beyaz kefenine giymiş bir halde hayata veda edecektir. Düşünsenize hidrojen milyarlar öncesinden güneşin dostu bir elementiydi, hatta hiçbir elementin yapamayacağı helyuma dönüşme kabiliyetiyle de hem güneşin hem de yıldızların enerji kaynağı ve deposuydu da. Ama o da her fani gibi bir noktadan sonra değim yerindeyse “sizlerle olan arkadaşlığım buraya kadar” deyip o da kendi kıyametini yaşayacaktır. İşte bu gerçeklerden hareketle Hazreti Mevlana ölüme beyaz gelinlik demiştir. Öyle ya, madem inananlar için ölüm beyaz bir gelinlik, o halde bizlerde güneşin ölümü için akkor kesilmiş beyaz gelinlik diyebiliriz pekâlâ. Unutmayalım ki, kâinatta her ne yaratılmışsa eninde sonunda kendi kıyametlerini yaşaması kaçınılmaz alın yazısı olacaktır. Aynen öyle de güneşte alın yazısında yazılı olan 9 gezegeninin şafağında saçtığı ışık enerjisi tükenerekten akkor kesilip ışık saçamaz halde geldiğinde kendi kıyametini yaşayacağı gibi asıl beklenen büyük kıyametinde kopmasını beraberinde taşıyacaktır. Nasıl ki beşer olarak “Her nefis ölümü tadacak” hükmünce kendi kıyametimizi yaşayacaksak aynen öyle de ister adına arkasında saf tutmuş dokuz şafak diyelim ister etrafında adeta hatme halkası oluşturmuş dokuz gezegen diyelim hiç fark etmez,  vakti saati geldiğinde cümbür cemaat bağlı olduğu güneş sistemiyle birlikte büyük bir kıyamet yaşanacaktır. Derken kıyametini yaşayan canlı cansız her varlık dokuz tekbirli vuslat bayram namazı kılarcasına fani olduğunun idrakiyle baki olan Allah’a vuslatı vuku bulacaktır.  Nitekim Allah Teâlâ; “Yemin olsun döndürücü semaya” (Tarık,11) diye beyan buyurmakla dönüp dolaşan semanın en nihayetinde varacağı en son menzilin huzuruna varmak olacaktır. Zaten   “O’ndan geldik dönüş O’nadır” hükmü bunu gerektirir.  Bu arada olur ya, bu satırlarda geçen ifadelerden hareketle sanmayın ki güneşe, aya, yıldızlara kutsiyet atfetmekteyiz, değil kutsiyet atfetmek bilakis cümle mahlûkatında kıyametini yaşayacaklarını belirtmekle fani olduklarını vurgulamaktayız. Malumunuz tarihte güneşin aydınlık yüzünün cazibesine kapılan nice kavimler güneşe ulûhiyet isnat edip tapmakla helak olmuşlardır.  Ve aynı sapkınlık maalesef 2. Dünya savaşı sonlarında da gün yüzüne çıkıp işi güya Japonların imparatorlarına güneş tanrısının yeryüzündeki temsilcisi gözüyle bakmaya götürecek kadar maksadını aşabilmiştir. Her neyse sapkınlar güneş tanrısı diyerekten kendi kendilerinin kuyusunu kaza dursunlar,    oysaki Yüce Allah (c.c) “Kıyamet gününe ant içerim” (Kıyamet,1) beyan diye buyurduğu fermanla yaratılışı takriben 15 milyar önce başlayan güneşin hayat serüveninin vakti saati dolmak üzere olduğu artık bir sır değil. Vakti saati dolduğunda güneş artık ışık saçan yakıt tankı değil içi boş kof bir kabristan olarak ömrü nihayetlenecektir.

       Bakınız,  Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ‘Marifetname’ adlı kitabında güneş hakkında ne diyor; “Güneş feleği, Merih feleğinin altında ve Ay feleğine oranla dördüncü felektir. Gecelerle gündüzler, aylarla seneler, hep bunun hareketine göre düzenlenmiştir. Her yıldız nice özellikleriyle varlıklara tesir ederken, Cenab-ı Hak bu büyük ışık kaynağına da kendi kudretiyle, nice vasıflar vermiştir. Bu yüzden, güneşin tesiri uzak cisimlerden ziyade, yakın cisimlere olmaktadır. Güneş diğer gezegenlerin hepsinden büyüktür. Böylece, yükseklerde bütün yıldızları kapatır. Görünmez olurlar. Ay’a, nur ve ışık veren odur.” 

        Böylece bir Türk-İslam mütefekkiri (1703–1780) bu müthiş tespitiyle bilim tarihine not düşmüş olur.  O tarihe not düşer de sonsuzluğa ulaşmak isteyen 12 Eylül darbesiyle demir parmaklıklar arasında güneş ışığına hasret kalmış Muhsin Yazıcıoğlu not düşmez mi?  Hem de öyle bir not düşer ki,  güneşimi kapatmayın haykırışıyla sonsuzluğa vurgunluğunu şöyle dile getirir de:

Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır

Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum

Gözlerim perde perde taş duvarlarda

Açılıyor hayal pencerelerim

Hafif bir rüzgâr gibi, süzülüyorum

 

Kekik kokulu koyaklardan aşarak

Bir çeşme başı arıyorum

Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp

Mis gibi nane kokuları arasında

Ruhumu dinlemek istiyorum

 

Zikre dalmış her şey

Güne gülümserken papatyalar

Dualar gibi yükselir ümitlerim

Güneşle kol kola kırlarda koşarak

Siz peygamber çiçekleri toplarken

Ben çeşme başında uzanmak istiyorum

Huzur dolu içimde

Ben sonsuzluğu düşünüyorum

Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum

 

Durun kapanmayın pencerelerim

Güneşimi kapatmayın

Beton çok soğuk, üşüyorum.

 

Velhasıl-ı kelam; bu güzel vuslat haykırışının üzerine daha ne söyleyebiliriz ki?

Söyleyen hem ziyadesiyle meramımızı dile getirmiş, sonrası laf-ı güzaf olur zaten.

 Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/gunesimi-kapatmayin-5268-kose-yazisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder