GEZEGEN ÂLEMİ
SELİM GÜRBÜZER
Gezegen deyince ister istemez bizim
medeniyetimizin baş tacı gök bilimci Ez-Zerkali gelmektedir. Bu bilge şahsiyet 11. asırda Usturlab
adında güneş devrini ölçen bir cihaz bulmanın heyecanıyla geliştirdiği toledo
cetveli vasıtasıyla yörüngesinde seyreden gezegenlerin hareketlerini
gözlemleyebilmiştir. Öyle anlaşıyor ki her yaratılan maksatsız yaratılmamış,
bizim bilmediğimiz, fakat daha önceden belirlenmiş kanun ve kurallara bağlı
olarak üstün bir planlamayla yaratılan her ne varsa kendine biçilmiş bir ömür
süresi içerisinde yoluna devam etmektedir. Kanun koyucu hiç şüphesiz Allah’tır.
İnsanoğlunun üzerine düşen görev ise var olan kanunları bulup buluşturmak ve
icra etmektir. Nitekim kâinat sarayında bilim adamlarının çalışmaları sonucunda
ortaya çıkan birtakım kanunlardan öyle anlaşılıyor ki, insanın yaşayabileceği
şartları oluşturan tek gezegen dünya gözükmektedir. Belli ki eşsiz mavi
mücevher gibi parlak görünüme sahip dünyanın 23 derecelik bir açıyla eğik olması
bile belli bir hesabın ve planın olduğuna işarettir. Nedir o plan derseniz, gayet her şey net açık ortada. Şöyle ki; eğer
dünyamız 23 derecelik bir açıyla eğik olmasaydı kuzey ve güney kutupları
sürekli karanlıkta kalacaktı. Ve bunun sonucu olarak ta okyanuslardan yükselen
su buharının etkisiyle her taraf buzlarla kaplı kıtalardan geçilmeyecekti. Neyse
ki dünyamız muhtemelen bundan 1 milyar önce oluşum devresinde yapısı itibariyle
demir ve nikel tabakaları üzerine hafif taştan sarılmış kabuktan (taş küre)
teşekkül etmiş yapısıyla diğer gezegenlere nazaran kütlesi en ağır olarak sahne
almıştır. Hatta üzerini bir şal gibi
saran muazzam bir hava okyanusu (atmosfer)
ve oksijenin hidrojenle beraberce oluşturduğu müthiş kara okyanusu (su
küre) özelliği ile kendini fark ettiren bir gezegen olarak doğa gelmiştir. İşte
tüm bu bilgilerden hareketle bir an olsun insanoğlunun meçhul bir yolculuğa
çıktığını düşünün ve çıktığı bu yolculuğun ilerleyen bölümlerinde şayet
soluyacak bir hava bulamıyorsa, bu demektir ki o insan artık dünyanın
sınırlarını aşıp uzaya adım atmış demektir. Zira kâinatta dünyadan başka bir
nefes sıhhat soluk alınabilecek tek bir mekân şimdilik gözükmüyor. Ancak şu da var ki, her ne kadar dünyanın
dışında diğer gezegenler insanın nefes alıp yaşayabileceği şartlara elverişli
olmasalar da yine de onlar belli bir emrin ve bir programın gereği olarak yörüngelerinden
çıkmaksızın hatta birbirlerinin sınırlarını ihlal etmeksizin ve çarpmaksızın
adeta güneşin etrafında tavaf eylemek için varlardır. Ve böyle de
yörüngelerinde seyr-i âlem eylemeye devam edeceklerdir.
Malumunuz güneş etrafında pervane olan
seyyareler içerisinde en yakın gezegen Merkür'dür. Bu yüzden kendi
ekseni etrafında döngüsünü 59 günde tamamlamaktadır. Bir başka ifadeyle, Merkür
güneş etrafında her attığı 2 tur boyunca, üç kerede kendi ekseni etrafında
dönecek şekilde seyr-i âlem eylemekte. Ve Merkür’ün güneş etrafında sabit
kalmaksızın böylesi ilginç bir şekilde ki tam seyirlik dönüş turuna Merkür
yılı denmektedir. Ayrıca Merkür’ün güneşe yakın olması hasebiyle takriben
400 santigrat derecelik sıcaklıkla fırını aratmayacak niteliğe sahip bir
gezegen olmasına rağmen bilim adamlarının ortaya koyduğu verilerden hareketle
bir yüzünde buz formunda suyun varlığından söz edilmekte. Öyle ya,
madem çok sıcacık bir gezegen, o halde kendisinde sudan eser görülmemesi
icap eder. Zira Merkür’de buz formunda diyebileceğimiz suyun olmasının sebebi
Merkür’ün kutup çevrelerinde yer alan devasa büyüklükteki kraterlerin varlığı
Güneş ışığından mahrum kalmasına yetiyor. Dolayısıyla güneş almaması buz formu
da korunmuş oluyor. Hakeza Merkür de ince bir atmosfer tabakası izlerinin
varlığından söz edilse de mevcut havayı getiren tabakanın tamamen
karbondioksitle kaplı olması bu gezegende hayata dair her hangi bir emarenin
varlığını güçleştirmektedir. Dolayısıyla kendisine bundan ötürü çöl dünyası
denilmektedir. Diğer bir ismi ise Utarit’tir. İlginçtir Merkür’ün güneş
görmeyen arka yüzeyi eksi sıcaklıkları bulup hatta -246 santigrat dereceleri
bile gördüğü belirlenmiştir.
Çıplak gözle görülebilen tek
gezegen Venüs’tür elbet. Hatta bazen güneşin battığı anda parlak bir
yıldız olarak bizleri selamladığına da şahit olmuşuzdur. Keza dünyamızla eşit
hacim ve eşit kütlede olmasına nispetle kendisine hep kardeş gezegenimiz
gözüyle bakmışızdır. Tabii ki farklılıklarımız da var. Şöyle ki; Venüs
atmosferini oluşturan gazlardan; karbondioksit miktarının % 97, azotun % 2,
oksijenin % 1 oranında bulunması itibariyle dünyadan farklı özellik taşımaktadır.
Dahası sıcaklığının da 475 ila 625 santigrat dereceler arasında olması yaşadığımız
dünyamızdaki normal sıcaklık göstergelerinin dışında bir sıcaklığa sahip olduğunun
bir göstergesidir. Dolayısıyla bu ısı göstergelere haiz Venüs gezegenin de
hayatın olabileceğine dair emare aramak basınç değerleri yüksek bir buharlı
kazanda hayat aramak türünden boşa çaba harcamak olacaktır. Hem nasıl boşa çaba
olmasın ki, bikere bu gezegende yüzey sıcaklığının ortalamasını aldığımızda 427
santigrat derecelerde seyrettiğini görürüz. Üstüne üstük güneş görmeyen arka
kısımlarının eksilerde seyretmeyip tam aksine 227 santigrat derecelerde seyretmesi
bile hayatın olmayacağına dair bir işaret taşı olmanın ötesinde ilginçte
bulunmakta. Öyle ya güneş görmeyen yüzey nasıl olur da bu sıcaklık değerlerde
olur şaşmamak elde değil. Tabii bu durumu bilim adamları hava akımlarıyla
açıklamaya çalışıp mesela dünyamızın kutuplarında da 6 ay kış, 6 ay gündüz
olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda kış aylarında sıcaklığın aşırı derecede
azalmadığı belirlenmiştir. İşte kutuplarda ki olan bitenden hareketle öyle
anlaşılıyor ki Venüs’te de tıpkı dünyamızın ekvator bölgesinde ki yüksek sıcak
hava akımlarının belirli periyotlarla kutuplara transfer edilerek aşırı
derecede sıcaklık düşüşlerinin engelleniyor olmasındaki durum yaşanmakta. O halde Venüs’te de benzer durumların
yaşanmasına şaşmamak gerekir. Bu gezegenin bizi şaşırtacak bir başka özelliği de
malum aşırı sıcak bir gezegen olmasına rağmen gökyüzünün tamamen bulutlarla
kaplı olmasıdır. Oysa derinlemesine analiz edildiğinde burda da şaşılacak
durumun olmadığı görülecektir. Nitekim
Venüs’ün bu söz konusu bulutla kaplı hali bizim bildiğimiz bulutun dışında
farklı bir özelliğe sahiptir, yani değişik tipte karbonat tuzlarından, kimyasal
bileşiklerden ve toz partiküllerinden oluşmuşluğu da söz konusudur. Nitekim Venüs atmosferinin % 96’si
karbondioksit oluşturup, geriye kalan % 3
azot ve % 1 oranında ise su buharı oluşturması bu durumu teyit ediyor da.
Ayrıca Venüs yüzeyin de sıkça volkanik faaliyetlerin seyretmesi hasebiyle
gezegene gönderilen araçların çektiği resimlerden anlaşıldığı üzere volkanik
patlamalar sonucu sülfürik asit kaynaklı bulutların varlığı tespit edilmiştir
ki, bu da yeterince şaşkınlığımızı
gidermeye yetecek derecede bir veridir bu.
Bilindiği üzere atomun merkezinde
pozitif elektrik yüklü proton ile elektrik yük içermeyen nötron bulunmaktadır.
Çekirdek hükmündeki merkezin etrafında ise belli bir matematik hesap dâhilinde
yerleştirilmiş negatif yüklü elektronlar mevcuttur. Söz konusu elektron
parçaları tıpkı dünyanın güneş etrafında döndüğü gibi onlarda durmadan hareket
ederek pervane olmaktalar. Zaten kâinat doğmadan önce elektron yüklü bir
buluttan ibaretti. Derken büyük bir patlama ile birlikte etrafa dağılan zerreler
küme küme toplanıp yıldızlar ve onların etrafında gezegenleri oluşturmuşlardır.
Hele ki yaratılan bu gezegenler arasında öylesine itina ile seçilmiş bir tanesi
vardır ki; o bir nazlı gelin misali
canlıların tek yaşayabileceği donanıma sahip bir seyyaredir. Hatta bu özel konumdaki seyyarenin taç
kısmında güneşten gelen zararlı ışınları süzgeçten geçirebilecek atmosfer
tabakasının yanı sıra 23 derecelik bir eğik konumla yörüngesine oturtulmuş,
aynı zamanda dört mevsim ve her iklim şartları sağlanarak saniyede 30 kilometre
sabit bir hızla dönme ayarı yapılan bir gezegendir. O öylesine muazzam
yaratılmış bir seyyaredir ki dönüş hızının 1 saniyelik değişmesine bile
tahammülü olmayan bir gezegendir. Zaten aksi bir durum olsa bütün astronomik
sistemin çökeceği muhakkak. Şimdi bu denli muazzam özelliklere sahip hangi
seyyaredir dediğimizde hiç üzerinde düşünmeye gerek kalmaksızın hepimizin
bildiği gibi güneş etrafında seyreden Venüs’ten sonra ki dünya
seyyaresinden başkası değildir elbet. Zira Dünya tüm canlıların yaşayabileceği
şekilde iç içe kürelerden (-sfer)
meydana gelecek donanımla yaratılmış ve anbean gözümüzün önünde seyreden şahika
bir eserdir. Dahası Konuk olduğumuz dünya gezegeni cümle mahlûkat içerisinde eşrefi
mahlûkat ilan edilmiş insanın yaşayabileceği şartlarda yaratılmış bir
seyyaredir. Peki, bu mavi görünümlü seyyarede ki insanoğlunun konukluğu ne
zamana kadar devam edecek sual edildiğinde, ta ki maviliği solup kıyamet
saatinin alarmı çaldığı zamana dektir elbet. İşte gelmiş geçmiş tüm insanlık
içerisinde bu gerçeğin idrakinde olan tüm inananlar dünyaya hem misafirhane gözüyle
bakmışlardır hem de dünyanın bir imtihan salonu gözüyle bakıp baki olanın
sadece Yüce Allah olduğuna iman getirmişlerdir.
Merih, beynin yarım küresi diyebileceğimiz,
yani dünyanın yarı hacme sahip olmakla birlikte aydan daha büyük bir
gezegendir. Ve dahi bu gezegenin iki uydusu mevcut olup belki de, astronotlara şimdiye
kadar saç baş yolduracak derecede üzerinde bu denli kafa yorucu gezegen
çıkmamıştır dersek yeridir. Öyle ki bu gezegende hayat var mı yok mu sorusunun
cevabını almak için neredeyse bu işe kafa yoran astronot bilim adamlarının tüm
ömrünü almıştır. Hatta üzerinde daha da kafa yoruldukça bu gezegende ki bir
takım yarıkların kanallara benzemesinden hareketle oralarda ileri bir
medeniyetin olabileceğinden bile söz edilebilmiştir. Neyse ki, sonraki
çalışmalar neticesinde oralarda kanal filan yok, tamamen gözlemleme yanılgısı bir
öngörüdür bu. Belli ki bu tür yanılgılara
sebebiyet teşkil eden temel neden Merih (Mars) gezegeninde atmosfer ve su
buharını andıran emarelerin gözlemlenmesidir. Böylece bu emarelere dayanarak su
ve oksijenin de olabileceğinin kanaatinin hâsıl olmuştur. Derken konunun
açıklığa kavuşması bakımdan bu uğurda Viking 1 adlı 3,5 kg ağırlığında hem
hava şartlarını ölçecek hem de birtakım kazılar yapıp en ufak canlılık
belirtisi olabilecek mikroorganizmaların olup olmadığının tespitini yapacak
şekilde ufacık bir uzay aracının yapımı gerçekleşir. Tabii uzay aracının yapımı
iyi hoşta, ancak uzaya gönderilen bu uzay aracından gelen sinyaller hiçte
beklentileri karşılayacak cinsten veriler değildi. Çünkü sözü edilen gezegenin
ince donanımlı atmosferinde % 95 karbondioksit, % 3 azot, % 1,5 argon ve % 0,03
oranında oksijen bulunup, toprağın eşelenmesiyle ortaya çıkan neticelere
bakıldığında mikrop türünden herhangi bir canlıya rastlanılmamıştır. Her şeye
rağmen yine de hafızalardan bu gezegenin sıvı halde su oluşturabilme ihtimalinden
hareketle toprak katmanında hayat olabileceği düşüncesi silinip atılmış
değildir. Dahası ortada net somut bir gerçek vardı ki, o da malum dünyamızdan
başka hayatla özdeşleşecek tek bir gezene şu ana kadar denk gelinmemiş
olmasıdır.
Neredeyse tüm gezegenleri bağrına basacak
derecede diyebileceğimiz devasa büyüklükte özelliği ile dikkat çeken bir diğer gezegen
ise hiç kuşkusuz Jüpiter’dir. Dikkat
çeken sadece Jüpiter mi, onunla bizatihi yakından ilgilenen ve uydularından
dördünü keşfeden Galileo Galilei’de dikkat çeken bir isimdir. Ve onun gökyüzüne çevirdiği yeni icat edilmiş
teleskopunu güçlendirerekten 4 değişik tipte uydunun varlığını keşfetmesiyle
birlikte astronomi bilimi alanında çığır açmıştır. Derken açtığı bu çığır
sayesinde daha sonra ki yıllarda 8 uydunun varlığı daha tespit edildiği gibi Jüpiter
üzerinde çok miktarda hidrojen gazının varlığı, aynı zamanda az da olsa metan,
amonyak ve neon türü gazlara da rastlanmıştır. Bu arada hız kazanan çalışmalar neticesinde bu
gezegende oksijen veya azota dair herhangi bir emare teşkil edecek bir maddeye
ve herhangi bir canlı türünün izine rastlanılmamasıyla birlikte kesin kes hayatın
olmayacağı açıklık kazanmış olur. İlla
da buralarda hayatın dışında dikkat çeken bir şeyin üzerinde durulacaksa da, o da bu gezegenin en karakteristik özelliği diyebileceğimiz
türden üzerinde yer yer 33.000 kilometre uzunluğunda, yani neredeyse dünyamızın
tam hacmine eşit değerde alanı kaplayacak ölçüde kırmızımsı ben lekeleri
üzerinde durmak daha isabetli bilimsel araştırma olur. Şu ana kadar bu gezegene
has lekelerle ilgili sadece bildiğimiz bir fiziki gerçeklik var ki; o da malum lekelerin hareketli ve parlak
oluşudur. Bu demektir ki araştırmaya değer bu söz konusu kırmızı benli
lekelerin ne anlam ifade ettiği hususu bilim adamlarına dün olduğu gibi bugün
de, gelecekte de bir hayli ter döktürecek gibi gözüküyor da.
Satürn’de değişik organik molekülleri oluşturabilecek reaksiyon
yeteneğine sahip metan, amonyak, hidrojen ve helyum gibi gazlar var olmasına var
elbet, ancak yine de bunların varlığı Satürn’de
hayatın olabileceğine dair bir karine teşkil etmez. Olsun, hiçte önemi yok, hayat
olmasa da sonuçta onu tefekkür ederekten seyretmekte hakkında bir ömre bedel
hayat diyebiliriz pekâlâ. Hele ki etrafındaki sarımsı-yeşil renkli üçlü
kuşağımsı halkası var ya, işte bu gönül halkaları hem zikir halkalarını, hem de
halk dilinde üçler, yediler, kırklar halkalarının hırka giymiş baş tacı Gönül
Sultanlarını da hatırlatmakta. Derken bu
gezegeni izleyip seyre dalanların nezdinde nefeslerin tutulduğu bir ruh iklimi oluşturmakta
bile. Nasıl böylesi bir ruh iklimi oluşturmasın ki, baksanıza bu gezegenin güzelliğini
tarif etmeye ne nice kalem sahiplerinin gücü yetiyor ne de bilim adamların sunacakları
sunumlar güç yetirebiliyor, onu ancak bizatihi
temaşa etmekle güzelliği hissedilmesi mümkündür. Gerçekten de öyle değil midir?
Baksanıza bu gezegenin güzelliğini tarif etmek için adeta bin bir türlü
nağmeler döken ister yazar, çizer, düşünür taifesi olsun, isterse yazılı ve
görsel sunumlarla şeklini şemalını ortaya koymaya çalışan astronotlar olsun,
ister istemez bir noktadan sonra artık yorgun ve bitap düştüklerinde tutku
gözlerle ona atfen ‘Zuhal yıldızı’ demekten kendini alamadıklarını
görmekteyiz. Gerçekten de muhteşem
görünüşüyle kraliçe bir yıldız olmayı çoktan hak ettiği gibi Astronotların da
gözde bebeği ve tacı tahtı olmuştur. İşte
bu noktada gezegenin taçlı şeklinin veya zuhal şemalının dışında birde kendisine
bilimsel yönden bakıldığında atmosferinin donmuş amonyak kristallerinden
oluştuğu ve buna ilaveten metan ve buz kristallerinin de izlerini taşıyan bir
gezegen olduğu görülecektir.
Uranüs gezegeni üzerinde
kısaca değinecek olursak, bu gezegenin Merkür, Venüs, Dünya, Merih (Mars) ve
nihayet Jüpiter güneş sisteminin orta kuşağı diyebileceğimiz devasa
gezegenlerin dışında bir başka konumda yer aldığını görürüz. Bir başka ifadeyle
farklı devasa yapısal özelliğinin yanı sıra, hidrojen ve helyum gazlar ihtiva
eden atmosferiyle onu -185 santigrat derecelik soğuk ve donuk bir gezegen
kılıyor. Hatta diğer gezegenlerde olmayan ayrıcalıklı tipik yönü ise
yörüngesinde 98 derecelik eksen eğikliği özelliğe haiz oluşu sebebiyle, yani
yatık olması hasebiyle yaz kış olmak üzere iki mevsimi birden yaşıyor
olmasıdır. Ve bu söz konusu gezegende her
mevsim 42 yıl sürmekte sürmektedir. Yani bu demektir ki, şayet biz dünyalılar olarak
Uranus’un kuzey kutbunda konumlanmış olsaydık bu gezegenin 21 yıl boyunca
güneşin ufuk çizgisinin üstünde yükseldiğini, 21 yıl boyunca da alçaldığını ve
en nihayetinde ise battığını müşahede etmiş olacaktık.
Neptün’ün birçok yönlerden
Uranüs’e benzemesi ister istemez her ikisini ikiz gezegenler olarak görmemize
sebep teşkil etmekte. Ancak yine de aralarında bir takım farklılıklarından
dolayı yine de birbirinden ayırt edilebiliyor. Nasıl mı? Mesela sıcaklığının Uranüs’e nispetle daha
düşük olup -225 santigrat derecelerde seyretmesi ayırt edici özelliklerinden
diyebiliriz. Daha da en ayırt edici
özelliği ise malum Neptün’ün şimdiye kadar tespit edilebilen iki peyke sahip oluşudur.
Plüton’un
bir gezen mi yoksa cüce bir gök cismi mi türünden yapılan tartışmalar bir kenara
bırakıp meseleye biz bir gezegen gözüyle baktığımızda, Plüton’un güneşin en son
halkasında yer alan ve en son uzaklıkta konumlanan bir gezegen olduğunu görürüz.
Dahası değim yerindeyse sona kalan dona kalır misali yörüngesinde dünya yılı
olarak bir turunu 248 yılda tamamlayan, yüzey sıcaklık değerleri olarak eksi -1228
ila -238 santigrat dereceler arısında değişiklik gösteren ve mevsimsel
değişimleri ‘çok soğuk’ ile ‘çok daha
soğuk’ arasında gerçekleşen bir gezegen olarak adından söz ettirir.
Öyle anlaşılıyor ki miligram
seviyelerde ayarlanmış hassas terazinin denge ayarlarında olduğu gibi kâinatta
da milim sapmaksızın işleyen muazzam denge âlem nizamı söz konusudur. İşte
Yunus Emre hassas terazi misali kâinat nizamının hassasiyetini bakın nasıl dile
getiriyor:
Yerden
göğe küp dizseler
Birbirine bent etseler
Altından birin çekseler
Seyreyle sen gümbürtüyü.
Velhasıl-ı kelam, Yunus Emre’nin de dikkat çektiği gibi hele kâinat
nizamı ayarları bir yerinden oynamaya görsün, sen gör bak o zaman kopacak olan
kızılca kıyameti…
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/gezegen-alemi-5285-kose-yazisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder