EKOSİSTEM
SELİM GÜRBÜZER
Kutuplarda yaşayan hayvanların hemen hemen
hepsinin beyaz renge bürünmesi onların korunmasına yönelik armağan bir zırh olsa
gerektir. Dahası penguenlerin o buzlar ülkesinde 800 kilometrelik yolu göze
alarak onca harcadıkları enerji kaynağının neye dayandığı bizim için bir sır
perde olsa da sonuçta kar tipi demeden yavrularını doğurmak için yola
çıkıyorlar ya, bu yetmez mi? Elbette ki kar beyaz doğum için yeter artar da. Zira kutlu doğum için kat edilen yürüyüştür
bu.
Bir ayı balığı düşünün ki buzullarla
kaplı Antarktika kıtasında yaşamakta,
hiç kuşkusuz yaratılışında vücudu korunmaya alınmasaydı ne mümkün ki o
kıtanın bumbuz soğuk sularına dalabilsin, yani dalamayacaktı. Besbelli ki o
balığı yaratan Yüce Mevla vücudunda ısı ayarı yapan otomatik bir termostat
donanımla yaratmış. Nitekim öyle de.
Çekirge deyince akıllara düşen hiç kuşkusuz
tarlaları istila eden mahlûkat olmaları yönüyle tanımamızdır. Bazen öyle olur
ki onları senelerce görme imkanımız kalmaz, nedeni besbellidir, bu süre
zarfında larvalarıyla toprağın derinlerinde kendilerini kamuflaj etmek içindir.
Yine de biz onları senelerce göremesek
de sonuçta hafızamıza istilacı mahlûkatlar olarak kazıdık ya, bir daha asla varlıklarını unutmayız.
Dünyanın çeşitli ekosistemlerinde yaşayan
canlı örnekleri bunlarla sınırlı değil, dahası var elbet. Yine bir başka ilginç örnek ise Amerika’nın doğusunda çok sayıda geyik türünün
avcıların kıyımına maruz kaldığı halde hala neslini devam ettiriyor
olmalarıdır. Her ne kadar canlı cansız varlık âleme bilinçsizce gelişi güzel
müdahaleler hız kesmese de kâinatta öyle mükemmel bir ekosistem kurulmuş ki tıpkı
bu geyik türünde olduğu gibi pek çok canlı türü adeta ''Yıkılmadım ayaktayım” dercesine kökümüzü
kurutamazsınız mesajını verebiliyor. İşte bu ve buna benzer örnekleri
çoğalttığımız da ister istemez biyolojinin bir alt dalı olan ekoloji biliminin
sınırları içerisine girdiğimizi fark ederiz. Öyle ki gerek hava kirliliği, gerek zaman zaman etrafımızın siyahımsı
dumanla kaplı sis perdesine bürünmesi gerekse nükleer santrallerin etrafa
saçtıkları insan sağlığını tehdit eden radyasyon yayılımı gibi olaylarla alakadar
olaraktan adından söz ettirmektedir.
Evet, ezelden buyana kurulu olan eko
sistemi sadece çevre bilimciler değil tüm insanlıkta gün boyunca soludukları
havadan da önemini fark etmiş durumdadır. Hem nasıl fark edilmesin ki, nefes alıp verdiğimiz hava sayesinde tüm
hücrelerimiz oksijenlendiği gibi tüm vücut metabolizmamız işleyiş halede
gelebiliyor. Nitekim akciğerlerimize
çektiğimiz temiz havanın kanımızı pırıl pırıl temizlenmesi bunun en bariz
örneğini teşkil eder.
Bilindiği üzere jeolojik zaman
içerisinden süzülüp milyonlarca yıl hazırlığın sonucunda yeryüzü üzerinde
dağlar yükselmiş ve bu arada depremlerle çalkalanan dünyamız nice badirelerden geçtikten
sonra üzerinde çatlaklar oluşmuş, derken
yüksek tepeler meydana gelmiştir. Hatta dünyamız birçok tufan hadiseleriyle
ufalanıp parçalanmış, akabinde yer kabuğu üzerinde üst üste katmanlar teşekkül edip
birtakım kara parçaları su altında kalmıştır, Eski kıtaların meydana getirdiği
kum tabakaları ise okyanusların dibinde adeta ince tül örtü oluşturmuştur. İşte
dünyamız tüm bu olağan üstü geçirdiği doğal afetlere rağmen bir bakıyorsun hayat
denen iksir bir şekilde yoluna devam etmekte. Tabii afetler ilk bakışta hiç
arzu edilmeyen olağan üstü bir durum olsa da,
öyle olağan üstü hadiselerde vardır ki bizim şer gördüklerimizin altında
hayırlara vesile olan durumlar ortaya çıkarabiliyor. Nitekim bugünkü ormanlar,
kömür yatakları, gaz ve petrol kaynakları dünyamızın yaratılışından bugüne
geçirmiş olduğu bir takım olağan üstü tabiat olaylarının ortaya koyduğu
hammadde kaynaklarımızdır. Kaldı ki tüm dünya sathı olağanüstü gelgitlerden
geçse de halen bugün olmuş yeryüzümüz tüm canlıların ana rahmi olmaya devam
etmekte. Bu ana rahminde her organizma
türünü gruplandırdığımızda bunu popülasyon olarak niteleriz. Böylece
grupladığımız her popülasyon canlı toplulukların kendi aralarında ki
oluşturdukları birliktelikler anlamına gelen community (organizmalar toplumu) gerçeğiyle yüzleşiriz. Esasında her türden
organizma toplukları yeryüzü sathında birbirlerine göbekten bağlıdırlar.
Nitekim bir orman alanı düşünün ki, kuş, böcek, bakteri ve memeli hayvanlardan
yoksunsa o ormanın hiçbir anlam ifade etmez,
hem kaldı ki bu söz konusu unsurlardan yoksun bir ormanın uzun süre
ayakta kalması imkânsız gibi bir şeydir. Üstüne üstük birlikte yaşamak denen hadise
kâh yardımlaşma kâh kâinat dengesinin korunması adına var oluş veya yok oluş
mücadelesi tarzında tezahür etmektedir. İşte bu noktada ekolojistler dünyanın
yaratılışından bugüne bir takım olağan üstü hadiseler eşliğinde hiç
duraksamaksızın işleyen ekosistemin sırlarını çözmek için habire çırpınıp
durmaktalar. Çırpınmaları da gerekir zaten. Zira makro ve mikro âlemde o kadar
merak edilecek birçok olaylar zinciri var ki, doğrusu ilim uğruna çırpınmaya
değer de. Öyle ya, şimdi gel de merak etme:
-Bir
bakıyorsun bazı aynı cins ağaçların bir kısmı su kenarlarında boy verdikleri
halde bir kısmı da etli tohumlara sahip olmadıklarından veya başka sebeplerden
olsa gerek kurak ve güneşli alanları mesken tutabiliyor.
-Yine bir bakıyorsun bazı kuş türlerinin
park bahçelerine gruplar halinde konmadıklarını, daha çok boş arazilere
konduklarını merakla gözlemleyebiliyoruz.
-Yine mesela yavru ördeklerin güzün
kendilerine rehberlik eden herhangi bir eğitmen olmadığı halde kendiliklerinden
bir araya geldikten sonra belirli bir hedef doğrultusunda göç uçuşuna
çıktıklarını merakla gözlemleyebiliyoruz.
-Yine bir bakıyorsun zirai mücadele adına
güvelere yönelik ister ilaç kullanılsın veya kullanılmasın ansızın ortadan
kaybolduklarını gözlemleyebiliyoruz.
-Yine bir bakıyorsun algler için hem
besinlerin akan suyun karşında eşit olduğu hem de ışık şiddetinin dönüşümlere
uğradığı nehirler ideal bir ortam olduğunu merakla gözlemleyebiliyoruz.
Gözlemleyemesek de ekolojistler bu durumu çoktan gözlemleyip tespit etmiş
durumdalar. Hiç kuşkusuz ekolojistler tabiatta ki bir takım oluşumları
gözlemlerken de sebep netice ilişkisinden hareketle bilimsel verilere
ulaşmaktalar. Zaten verilere ulaşma çabası kâinat ekosistemin bir büyük laboratuvar
olduğunu göstermektedir.
Ekosistem içerisinde yer alan canlı cansız
varlıklar icabında kendi artık döküntülerinden bile istifade edebiliyor. Bu tür
istifade için mıntıka temizliği gibi bir şey dersek yeridir. Zaten kurulu
ekosistemden istifade edilecek mekanizmalar olmasaydı değim yerindeyse her bir canlı
ben ekosistem filan tanımam deyip kendi başına buyruk kesilecekti. Böylece
kabından çıkıp çevreyi istila etmeye kalkışmalarıyla birlikte ekosistem çökmüş
olacaktı. Dünyanın yaratılışından bugüne ekosistem tam
takır çalışıyorsa biliniz bu ilahi güç tarafından ototrof ve heterotrof
canlılar arasındaki ilişkilere ince bir ayar çekilmenin neticesi bir tamtakır
çalışmadır bu. Mesela çekirgelerin ekosistem içerisinde diğer canlılar
tarafından otokontrole tabii tutulmaksızın istilasına göz yumulsaydı bitki
âleminden söz edemeyecektik. Belli ki ototrof canlılarla heterotrof canlılar
arasında da bir otokontrol sistemi söz konusudur.
Bilindiği üzere kendi kendine beslenen
ve kendi besin kaynağını üreten canlılara ototrof canlılar olarak addedilirken ototrof canlıların
ürettiklerinden beslenen canlılar ise heterotrof canlılar olarak addedilirler. Heterotrof canlılar daha çok
dışarıdan aldıkları maddeleri sentezleyerek yeni bir bileşene dönüştürmekle
mahir canlılardır. Ototrof canlılar da enerjisini güneşten karşılamakla beraber
büyük ölçüde üretici konumlarını koruyabilen varlıklardır. Bu arada karadaki
üreticilerin kahır ekseriyeti köklü bitkiler oluşturmaktadır. Suda ki üretici
konumda olanlar ise daha çok mikroskobik düzeyde fitoplankton (fito=bitki,
plankton=yüzen) gibi yüzme kabiliyeti olan bitki türleri olarak dikkat çekerler.
Bilhassa bu türler arasında üretici yönüyle su altında en çok çeşitlilik
yönünden dikkat çekense diatomlardır.
Ekosistem başta element düzeyinde
abiyotik temel maddeler olmak üzere ototrof ve heterotrof canlıların birlikte
oluşturdukları fiziki şartlarda buna
dâhil olmak üzere çok geniş alanı kapsayan bir sistem üzerine kuruludur.
Malumunuz abiyotik maddeler ekosistemin kapladığı alan üzerinde inorganik ve
organik maddeler olarak ekosistem içerisinde yerini alırken üretici ve tüketici
konumda canlılar ise bu alan üzerinde ototrof ve heterotrof bileşenler olarak yerini
alır. Tüketici konumda grupların büyük ölçekte kapladığı alan sırasıyla
insan, omurgalı canlılar ve kara ekosistemin en yüksek düzeyinde yer alan
kuşlar oluşturmaktadır. Küçük ölçekte tüketici gruplardan ise bu alan içerisinde
omurgasızlar sınıfından bilhassa saprofit (çürükçül) cinsinden bakteriler ve mantarlar
en dikkat çeken gruplar olarak göze çarpmakta.
Yine de bakmayın siz öyle onların küçük gruplar olarak söz
edilmelerine, bir bakıyorsun boyundan
büyük işlere karıştıkları bilinen bir gerçekliktir. Nitekim saprofitlere bir bakıyorsun ölmüş
protoplazma ve döküntüleri parçalayıp ayrıştırmakla kalmayıp birde üstünü üstük
ayrıştırdıkları ürünleri tüm canlıların istifadesine sunmakla boyundan büyük
işlere mührünü vurmakta. Mesela Fransız
tabiat bilgini Jean Henri Fabre’nin dikkatinden kaçmayan bir başka daha tipik
bir böcek örneği daha vardır ki, o da boyundan büyük işlere mührünü vuracak
derecede adına gönüllü çöpçüler dediği Nicrophorus (burying beetle) böceğinden başkası değildir elbet. Ki, bu söz konusu böcek hayvan leşlerini büyük
bir ustalıkla toprağa gömerek tırtıl devresindeki yavrulara protein bakımdan
zengin besin kaynağı sunmakla meşhur bir böcek türüdür. Ve bu böcek türleri hem
çevre temizleyicileri olarak hem de gübre böcekleri olarak adından söz ettirmeleriyle
meşhurdurlar.
Anlaşılan o ki; tabiatta muazzam bir ekosistem
döngüsü işler haldedir. Bu döngü sayesinde her türlü israfın önüne
geçilebilmekte de. Tüketilen her zerrenin mutlaka bir geri dönüşü (recycying) olduğu
gibi kendi kendini yenilemesi de (regenerasyon) söz konusudur. Mesela süt
çocuğu ailesine ait Dischidia türü bitkiler kullanılmış suyu tekrar kullanım
haline getiren bir kabiliyete haizdirler. Özellikle yapraklarının tepe üstüne
yağan yağmur suları elektrostatik bir çekim gücü sayesinde bir bakıyorsun su
damlacıkları bağıl bir şekilde asılı halde kalabiliyor. Böylece bu sayede böceklerin
bu baloncuk haldeki asılı duran bağıl su damlacıklarına düşmesi neticesinde
oluşan çürümüş artık maddeler bitki için iyi bir besin kaynağı olmakta. Mesela yine adından havayı temizleyen çiçekli
bitkiler olarak söz ettiren Bromeliad türü bitkiler ise bir bakıyorsun su
ihtiyacını pulları vasıtasıyla havadaki nemden ve geceleri oluşan sis
damlacıklarından gidererekten aylarca solmayan çiçek haliyle hayatlarını idame
ettirebiliyorlar. Hatta nemsiz kuru olduklarında da kindel aracılığıyla filizlenip
yeniden kendini üretebiliyorlar. Keza bir başka süs bitkisi olan orkidelerin
köksüz olanları da öyledir. Köklü olanlarsa köklerini ağaca tutunmak için
kullandıkları gözlemlenmiştir. Her neyse anlaşılan o ki çöl bitkilerinin
yıllarca susuz bir halde nasıl ayakta kalabildiklerinin sırrı bu ve buna benzer
bitki türlerinin genetik yapısında kodludur.
Genellikle tabiat döngüsü hidrolojik
ve biyolojik döngü ana başlığı altında incelenmektedir. Gökyüzünden yeryüzüne
inen yağmur damlaları ister gök kubbeden bardaktan boşalırcasına yağsın isterse
kar taneleri halde, hiç fark etmez. Sonuçta
her iki halde de su molekülleri şeklinde tüm canlıların ihtiyaçlarını karşılayaraktan
biyolojik döngü sağlandığı gibi buharlaşma, terleme vs. yoluyla da atmosfere tekrardan
geri dönerekten hidrolojik döngü sağlanmış olur. Kelimenin tam anlamıyla
tabiatta bir taraftan su eksilirken diğer taraftan da tabii olduğu ekosistemin çarkları
içerisinde eksikliğini tamamlayıp böylece bu muhteşem döngü sistemi hiç aksamaksızın
yoluna devam etmektedir. Hiç kuşkusuz bu döngü sistemin buharlaşma hadisesinin
işleyişinde birinci derecede güneş faktörü etkin rol oynarken ikinci derecede
deniz ve okyanuslar etkin rol oynamakta, üçüncü derecede ise karalar etkin rol
oynamaktadır. Aynı şekilde buna benzer hadiseleri organizmamızın temel
taşlarını oluşturan hidrojen, oksijen, kükürt ve azot dörtlüsünün oluşturduğu
döngü sistemlerinde de pekâlâ görmek mümkün. Nitekim fotosentez hadisesi sayesinde
bir bakıyorsun su, oksijen ve karbonun birlikte oluşturduğu döngü sistemi hayatımıza
can katmaktadır. Fotosentez olayında açığa çıkan oksijen serbest halde
ekosisteme dâhil olduğunda ise bir bakıyorsun tüm canlı âleme bir nefes sıhhat soluk
olunmakta. Malumunuz bu noktada fotosentez kanununa tabi bitkiler ekosistem
içerisinde oksijen üretmek için vazifelidirler. Nasıl mı? Hiç kuşkusuz havadan aldıkları karbondioksit
ve kökleriyle aldıkları su ve güneşten gelen ışığı yapraklarındaki klorofille özümleyip
neticesinde karbonhidrat (besin) ve oksijen üretmekle elbet. Derken bitkilerin ürettikleri
oksijeni soluyan insan ve diğer canlılar beslendiği gıdaları vücudunda yavaş
yanma denen metabolik mekanizmalarla (yapım yıkım işlemlerle) yakaraktan dışarıya karbondioksit gazı halinde
atmosfere salıverirler. Fotosentez
formülünden de öyle anlaşılıyor ki ‘insan-bitki-hayvan’ arasında nefes alıp
verme şeklinde cereyan eden bir dizi reaksiyonlar neticesinde ortaya tüm
canlılar için hayat enerjisi doğmaktadır.
İşte hayatımıza giren bu enerji tüm canlıların kullanacağı şekilde tek
yönlü entropi kanunuyla kendini hissettirir de. Düşünebiliyor musunuz ışık bir
anda bitki maharetiyle kimyasal enerjiye çevriliyor, oradan da hayat enerjisine
dönüşmekte. Bu demektir ki ışık bir
bitki bünyesine girmeye dursun bir anda tüm canlı âleme karbonhidrat gıda
olmakta ve oksijenin serbest olarak açığa çıkmasıyla birlikte de bir nefes
sıhhat olmaktadır. Üstelik serbest salınan oksijen arz tarafından yutulmaz da. Zaten
yutuluyor olsaydı hayat enerjisinden asla söz edemezdik. Baksanıza tabiatta tüm
mühendislik hesapların üstünde öyle kurulu mükemmel bir ekosistem işler haldedir
ki, bir bakıyorsun hem hidrojen alınımı
vuku bulmakta hem oksijen üretilmekte, hatta
bu arada karbondioksitte boş durmayıp su molekülünden ayrışan oksijen için
alıcı rol konumuna girip icabında karbonhidrat bileşikleri oluşturabiliyor.
Derken üretilen bileşikler hem bitkinin beslenmesine hem de bizim için gerekli
protein, yağ ve nişastaya ayrıştırılmakta.
Her şeyden öte fotosentez hadisesinde de belirttiğimiz gibi
karbondioksit suyla girdiği reaksiyonda bizlere glikoz şeklinde besin kaynağı
olmakta ve solumamız içinde oksijen şeklinde hayat enerjisi olmakta. Hakeza
ekonomik yönden de kâğıt olmaktadır. Zira 1 ton kâğıt için 250 m3 (metre küp) suyun gerekliliği bunun bir
teyididir zaten.
İşte görüyorsunuz bitki görünüş
bakımdan bir ağaç, ya da bir çimen veya bir ot gibi bize gözükse de, kazın
ayağı hiçte öyle değilmiş meğer. Asıl maharet bitki içerisinde konumlanan
kloroplastlar sayesinde hava ve suyun özünde bulunan en temel üç element olan
karbon, hidrojen ve oksijenin sentezlenmesindedir elbet. Düşünsenize bitkiler
tarafından üretilip serbest olarak salınan oksijenle bir anda atmosferimiz
temiz havaya bürünmek suretiyle teneffüsümüz sağlanabiliyor. Tabii tüm bu anlatılanlar
bunlarla sınırlı değil, işin içinde
birde hücre boyutu kısmı var. Şöyle ki; hücre içerisinde besinlerin
parçalanmasıyla açığa çıkan hidrojenin oksidatif fosforilasyonla yakılarak bir
başka türden enerji kaynağının varlığına da şahit oluruz. Yani bitki ve
hayvanların artıklarından oluşan karbon maddesi ve ölen canlılardan açığa çıkan
azot, karbon ve kükürt ihtiva eden maddelerin aerobik oksidasyonla atmosfere
karbondioksit saldıklarını gözlemleriz. Bunun sonucu olarakta karşılığında
aerobik döngü içerisinde yer alan amonyak ilk evvela nitriğe dönüşürken, nitriğin ise nitrata dönüştüğünü müşahede ederiz.
Ve kükürtlü hidrojenin de oksitlenerek sülfata dönüştüğünü, derken atmosferdeki
azotun nice canlılara gıda olup böylece tabiat ekosistem döngüsünün tamamlanmış
olduğunu idrak etmiş oluruz. Madem tabiat döngüsünün nasıl işlediğini idrak eder
olduk, o halde yaşadığımız ekosistem kaynaklı hayatın aynı zamanda mükemmel hayat
kimyası bir laboratuvar olduğunu da idrak etmiş olmamız icap eder.
Canlıların büyük çoğunluğu havaya
ihtiyaç duysalar da anaerob bakteriler ve mayalar gibi ilkel canlılar
oksijensiz yaşayıp enerji ihtiyacını aldıkları besinlerin metabolik
faaliyetlerle parçalanıp ayrıştırılmasıyla karşılarlar. Keza bir kısım ototrof bakterilerde
enerjilerini birtakım kimyasal reaksiyonlar neticesinde temin ederler. Mesela
glikozun sırasıyla pirüvik aside, alkole veya laktik aside dönüşmesiyle oluşan
enerji bu kabilden enerji olup, ayrıca bu enerjik durum glikozun oksijensiz
ortamda laktik asit üretimi lehine yıkılmasıyla birlikte mayalanma ürünlerini
de beraberinde getirir. İşte görüyorsunuz oksijensiz bir ortam da bile birçok
kimyasal olaylar gerçekleşebiliyor. Nitekim
aneorobik bir bir ortamda kimyasal bileşiklerden karbon metan gazına dönüşürken,
sülfatlar sülfüre, nitratlarda amonyağa dönüşmektedir. Üstelik oksijensiz
ortamda tüm bu kimyasal reaksiyon dönüşümler vuku bulurken arkalarında en ufak
bir kirlilik bırakmaksızın gerçekleşmektedir. Ne diyelim, işte görüyorsunuz
bilhassa askerde sıkça dillendirdiğimiz mıntıka temizliği denen hadise bu olsa
gerektir. Fakat hızlı sanayileşmeyle birlikte kara, hava ve deniz trafiğinin
saçtığı zehirli artıklar her geçen işleyen ekosistemi rayından çıkaracak
derecede kırmızı alarm verir hale gelmiştir. Şayet tüm dünyada topyekûn bir çevre
bilinci oluşmadığı sürece mesela bir bakmışsın deniz kirliliği denen hadiseyle
birlikte en önemli protein kaynağımız olan balıkların toplu ölümleriyle karşı
karşıya kalacağız demektir. Hele böylesi vurdumduymazlık ve işgüzarlıkla işler rayından
çıkmaya bir görsün yine bir bakmışsın sürekli asit yağmurlarına maruz kalan
ormanların heba olmasıyla birlikte yeşil sahaların çölleşeceği ve yeraltı
zenginliklerinin tükeneceği, aşırı şehirleşmeyle birlikte tarım alanlarının heba
olacağı noktalara gelinip kıtlık günlere adım atılacağı an meselesidir
diyebiliriz. Oysaki Allah’ın kullarına emanet ettiği dünyamızı bu denli
acımasızca hoyratça ekosisteme müdahale ederekten heba etmeye ne insanlığa sığar ne de vicdana.. Bakınız Yüce Allah (c.c) bu hususta ne buyuruyor; “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin
hizmetine verdi. Şüphe yok ki, bunda düşünen topluluklar için ibret ve deliller
vardır.”(Casiye,13)
Evet, gerçekten de düşünen topluluklar
için ekosistem içerisinde Allah’ın lütfu canlı cansız her ne varsa her birinden
alınacak nice dersler vardır elbet. Lafa
geldiğinde ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olduğundan söz ederiz, ama
her nedense denizlerimizi hoyratça kirletmekten geri durmayız. Oysaki
denizlerimizin altında zengin donanımlı su ekosistem yataklarımız söz konusudur.
Şu iyi bilinsin ki hiç kimsenin bu mükemmel engin su ekosistem yataklarımızı
kirletmeye hakkı yoktur. İşte bu nedenle çevre katledicilere aman vermemek gerekir.
Hele bilhassa su altında canlı organizmaların ürettiği aragonit yapılar olarak bilinen
mercan resiflerini bu çevre katledicilere karşı korumamız en önceliğimiz
olmalıdır. Ki, mercan resifleri doğal deniz altı bakım merkezleri olarak görev
ifa etmektedir. Bilindiği üzere su altında plankton halde gözle görülemeyecek
parazit türden yüzen canlılar mevcut olup her birinin gözle görülemeyecek
canlılar olmanın verdiği avantajla bir balığın vücuduna çok rahatlıkla yapışıp
parazit halde yaşayabiliyorlar. Tabiri caizse balığın hem bu illet durumdan kurtulabilmesi
hem de üzerine sirayet eden birtakım kirliliklerden kurtulabilmesi için bir doktora
gitmesi icap etmektedir. Tabii bu doktor
bizim anladığımız manada insan doktoru değil,
bilakis adına temizleyici balık denilen ve mercan resiflerinde yuvalanıp
mesken tutmuş uzman temizleyici balık doktorlardır bunlar. Ancak hastalar kendisine musallat olan parazit
artığı kirlilikleri giderecek bu söz konusu bakım merkezlerine geldiğinde bir
şekilde derdini anlatacak birkaç kelamda bulunmaları gerekir ki şifa bulabilsinler. İşte bu noktada Allah Teâlâ iletişimi
sağlayacak bir donanımı o hasta balığa yüklemiş bile. Şöyle ki mercan resifine
gelen bir balık temizleyici görev ifa eden doktor balığı görünce tıpkı
bukalemun gibi renk değiştirerek meramını dile getirmiş olmaktadır. Yani bu
renk değişikliği tedavi olmak istediğinin bir işaretinin ta kendisi bir renk
değiştirmedir. Böylece temizleyici balık
aldığı bu işaretle hastanın tedavisini karşılayacak operasyonu yapmış olur.
Derken hasta balık bu yapılan basit bir operasyonla kendisine musallat olan
parazitlerden kurtulduğunda tekrar eski rengine dönüverip yerini sırada
bekleyen bir diğer balığa bırakarak oradan mutlu bir şekilde ayrılıverir. Anlaşılan
sadece yeryüzünde değil denizin altında da hastane ve bakım merkezleri faaliyet
içerisinde konuşlanmışlardır. Hatta
temizleyiciler grubuna bazı karides türleri de bakım merkezlerinde görev ifa
eden elamanlar olarak adından söz ettirmekteler. Malum bu türlerde gayet kendi
çaplarında mercan resiflerinin bulunduğu polikliniklere konuk olan hasta
balıkların etrafına üşüşerek ya derilerini kıskaçlarıyla ya da ağızlarıyla adeta
mıntıka temizliği icra etmekteler. Amma velakin gel gör ki mercan resifleri
insanoğlunun müdahalesine maruz kalmış, hatta birçok meraklı dalgıçlar
temizleyici balıkları akvaryumlara taşıması neticesinde su altı ekosistemi
ciddi manada darbe almıştır. Nitekim su altı temizleyici bakım merkezlerinin ve
bu merkezlerde görev ifa eden pek çok canlı türlerinin yara alması parazitlerin
su altındaki balıkların yok edilme sürecini ve kirliliği beraberinde getirmiştir.
Maalesef insanoğlunun ekosisteme
müdahil olduğu olaylarda bir takım problemleri de beraberinde bugüne taşımıştır.
Nitekim 1970’li yıllara baktığımızda Doğu Amerika’nın güneydoğu kısımlarında
kırmızı kanatlı kuşlar ve kahverengi başlı sığırcık kuşların istilasıyla karşı
karşıya kalındığı yıllar olduğunu görürüz. Bu yıllarda vuku bulan sığırcık kuşu
istila hadisesi gerek kara ulaşımında gerekse hava ulaşımında bir takım
aksaklıklara yol açtığı gibi hem pek çok kazalara davetiye çıkarmış hem de
tarlalarda ekilen biçilen ürünlerin telef olmasına yol açmıştır. Belli ki bu istilacı sığırcık kuşları bir
zamanlar bataklıkları mesken tutup da sonradan ziraatın gelişmesi ve artan
nüfusla birlikte söz konusu bataklıklar kurutulunca göç etmek zorunda kalan böceklerin
yaşadığı diyarlar uzakta olsa kokusunu almış gibiydiler. Tam da beslenmeleri
için bulunmaz fırsat bir durumdu bu. Dolayısıyla kokusunu aldığı diyarların
zirai alanlarına konduklarında ne buluyorsalar kursaklarına indiriyorlardı.
İşte bu noktada iplerin koptuğu an gelmişti ki, insanoğlunun müdahalesiyle göç
eden böcekler ve istilacı sığırcıklar bir anda toplu kıyımla yok edilecek bir
uygulamanın kurbanı olarak kendi paylarına düşeni alacaktır. Yani bir hatayı
telafi edelim derken bir başka hataların kapısı aralanıp bu kez yeni
problemlerle karşı karşıya kalmanın davetiyesi oluşturulur. Oysa bilinen bir
gerçeklik vardı ki, o da ekosistemin en
ufak bir müdahaleye gelmeyeceği gerçeğidir. Malumunuz plansız programsız
gelişigüzel ekosistemin kodlarıyla oynandığında nice bir dizi felaketlerin
yaşandığına hem tarih şahit hem de tüm insanlık şahittir. Nitekim her geçen gün
ekosistem eskisine göre daha da bir kırmızı alarm vermektedir. Bakınız bu
hususta; “Tabiat haklıdır” diyen Maurice Messegue bir yazısında ne diyor:
“Silahını
alan ava çıktı. Bir tane şahin vuran alkışlandı. Hatta bazı yerlerde ödül
olarak avlayanlara para bile verildi.
Fakat sonunda gelinen süreç itibariyle yırtıcı kuşların kökü kazınınca
tarla farelerine gün doğdu. Bu kezse fareler katledilmeye başlandı. Fareler
ortadan kalkınca tarlaları sümüklü böcekler kaplar oldu. Hâlbuki sümüklü
böcekleri fareler; fareleri ise şahinler yiyordu... Tabii yanlışlarımız bununla
sınırlı kalmadı, ormanları çalı çırpıdan temizleyelim derken milyonlarca
karıncayı öldürdük. Bu küçük yaratıkların ormanlarımızın koruyucusu olduklarını
o zamana kadar maalesef tam anlayamamıştık.”
Gerçekten de bu akıl dolusu sözler
karşısında karıncaların ormanların hakiki temizleyici topluluklar olduklarını geçte
olsa nihayetinde anlamış olduk. Hadi diyelim ki, anlamamış olsak bile
karıncaların çam ağaçlarına üşüşüp pervane olmuş parazitleri, meşe ağaçlarını
içten içe kemiren tırtılları, bacaklı sinekleri ve pislik böcekleri yiyerekten
ekosisteme katkıda bulundukları her hallerinden kendilerini besbelli ediyorlar
zaten. Karıncalar iyi ki de varlar, bu sayede ekosistem içerisinde yer alan
ormanlarımızı oluşturan ağaçlardan defosuz bir şekilde faydalanmış olmaktayız. Tarihi
süreç içerisinde bilhassa insanoğlunun ekosisteme fütursuzca müdahalelerde bulunmasına
rağmen bir şekilde ekosistem kendini korumaya devam edip direnmekte de. Öyle ki
Yüce Allah (c.c) ekosistem içerisinde yer alan kimi canlılara hayat koşuşturmasında
koşması için uzun bacaklı yaratıp ihsan etmiş, kimine hayat mücadelesinde kendini
savunması için boynuz, çene, pençe gibi uzuvlar yaratıp ihsan etmiştir. Kimine avının ayak seslerini duyması için
işitme cihazı, avlaması için koku duyusu, görmesi içinde göz lütfetmiş, kimine
de havada uçması için kanat ihsan etmiştir. Hatta kimi böceklerin korunması
için tıpkı bukalemun gibi gizleyici maske donanımla korunaklı yaratıp ihsanda bulunurken
kimi böcekler içinde tıpkı hamam böceğinde olduğu gibi vücudundan bolca yakıcı
sıvı denen kimyasal madde varı püskürtücü donanımla korunaklı yaratıp ihsanda
bulunmuştur.
Velhasıl-ı kelam; Yüce Allah (c.c) “Yeri, sizin faidenize hor (ve müsahhar) kılan (her türlü istifadenize uygun yaratan) O’dur. O halde O’nun omuzlarında yürüyün. (Allah Teâla’nın) rızkından yeyin. (Fakat şunu devamlı iyi
bilin ki) son gidiş ancak O’nadır (Allah’adır)” (Mülk, 15) diye beyan buyurarak
yaşadığımız ekolojik sistemin kıymetini ve şükrünü kullarından murad
etmektedir.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/ekosistem-5212-kose-yazisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder