10 Nisan 2022 Pazar

EKOSİSTEM


                                                    EKOSİSTEM

       SELİM GÜRBÜZER

        Kutuplarda yaşayan hayvanların hemen hemen hepsinin beyaz renge bürünmesi onların korunmasına yönelik armağan bir zırh olsa gerektir. Dahası penguenlerin o buzlar ülkesinde 800 kilometrelik yolu göze alarak onca harcadıkları enerji kaynağının neye dayandığı bizim için bir sır perde olsa da sonuçta kar tipi demeden yavrularını doğurmak için yola çıkıyorlar ya, bu yetmez mi? Elbette ki kar beyaz doğum için yeter artar da.  Zira kutlu doğum için kat edilen yürüyüştür bu.  

        Bir ayı balığı düşünün ki buzullarla kaplı Antarktika kıtasında yaşamakta,  hiç kuşkusuz yaratılışında vücudu korunmaya alınmasaydı ne mümkün ki o kıtanın bumbuz soğuk sularına dalabilsin, yani dalamayacaktı. Besbelli ki o balığı yaratan Yüce Mevla vücudunda ısı ayarı yapan otomatik bir termostat donanımla yaratmış. Nitekim öyle de.  

         Çekirge deyince akıllara düşen hiç kuşkusuz tarlaları istila eden mahlûkat olmaları yönüyle tanımamızdır. Bazen öyle olur ki onları senelerce görme imkanımız kalmaz, nedeni besbellidir, bu süre zarfında larvalarıyla toprağın derinlerinde kendilerini kamuflaj etmek içindir.  Yine de biz onları senelerce göremesek de sonuçta hafızamıza istilacı mahlûkatlar olarak kazıdık ya,  bir daha asla varlıklarını unutmayız.

         Dünyanın çeşitli ekosistemlerinde yaşayan canlı örnekleri bunlarla sınırlı değil, dahası var elbet. Yine bir başka  ilginç örnek ise  Amerika’nın doğusunda çok sayıda geyik türünün avcıların kıyımına maruz kaldığı halde hala neslini devam ettiriyor olmalarıdır. Her ne kadar canlı cansız varlık âleme bilinçsizce gelişi güzel müdahaleler hız kesmese de kâinatta öyle mükemmel bir ekosistem kurulmuş ki tıpkı bu geyik türünde olduğu gibi pek çok canlı türü adeta  ''Yıkılmadım ayaktayım” dercesine kökümüzü kurutamazsınız mesajını verebiliyor. İşte bu ve buna benzer örnekleri çoğalttığımız da ister istemez biyolojinin bir alt dalı olan ekoloji biliminin sınırları içerisine girdiğimizi fark ederiz. Öyle ki gerek hava kirliliği,  gerek zaman zaman etrafımızın siyahımsı dumanla kaplı sis perdesine bürünmesi gerekse nükleer santrallerin etrafa saçtıkları insan sağlığını tehdit eden radyasyon yayılımı gibi olaylarla alakadar olaraktan adından söz ettirmektedir.  

          Evet, ezelden buyana kurulu olan eko sistemi sadece çevre bilimciler değil tüm insanlıkta gün boyunca soludukları havadan da önemini fark etmiş durumdadır. Hem nasıl fark edilmesin ki,  nefes alıp verdiğimiz hava sayesinde tüm hücrelerimiz oksijenlendiği gibi tüm vücut metabolizmamız işleyiş halede gelebiliyor.  Nitekim akciğerlerimize çektiğimiz temiz havanın kanımızı pırıl pırıl temizlenmesi bunun en bariz örneğini teşkil eder.  

        Bilindiği üzere jeolojik zaman içerisinden süzülüp milyonlarca yıl hazırlığın sonucunda yeryüzü üzerinde dağlar yükselmiş ve bu arada depremlerle çalkalanan dünyamız nice badirelerden geçtikten sonra üzerinde çatlaklar oluşmuş,  derken yüksek tepeler meydana gelmiştir. Hatta dünyamız birçok tufan hadiseleriyle ufalanıp parçalanmış, akabinde yer kabuğu üzerinde üst üste katmanlar teşekkül edip birtakım kara parçaları su altında kalmıştır, Eski kıtaların meydana getirdiği kum tabakaları ise okyanusların dibinde adeta ince tül örtü oluşturmuştur. İşte dünyamız tüm bu olağan üstü geçirdiği doğal afetlere rağmen bir bakıyorsun hayat denen iksir bir şekilde yoluna devam etmekte. Tabii afetler ilk bakışta hiç arzu edilmeyen olağan üstü bir durum olsa da,  öyle olağan üstü hadiselerde vardır ki bizim şer gördüklerimizin altında hayırlara vesile olan durumlar ortaya çıkarabiliyor. Nitekim bugünkü ormanlar, kömür yatakları, gaz ve petrol kaynakları dünyamızın yaratılışından bugüne geçirmiş olduğu bir takım olağan üstü tabiat olaylarının ortaya koyduğu hammadde kaynaklarımızdır. Kaldı ki tüm dünya sathı olağanüstü gelgitlerden geçse de halen bugün olmuş yeryüzümüz tüm canlıların ana rahmi olmaya devam etmekte.  Bu ana rahminde her organizma türünü gruplandırdığımızda bunu popülasyon olarak niteleriz. Böylece grupladığımız her popülasyon canlı toplulukların kendi aralarında ki oluşturdukları birliktelikler anlamına gelen community  (organizmalar toplumu)  gerçeğiyle yüzleşiriz. Esasında her türden organizma toplukları yeryüzü sathında birbirlerine göbekten bağlıdırlar. Nitekim bir orman alanı düşünün ki, kuş, böcek, bakteri ve memeli hayvanlardan yoksunsa o ormanın hiçbir anlam ifade etmez,  hem kaldı ki bu söz konusu unsurlardan yoksun bir ormanın uzun süre ayakta kalması imkânsız gibi bir şeydir. Üstüne üstük birlikte yaşamak denen hadise kâh yardımlaşma kâh kâinat dengesinin korunması adına var oluş veya yok oluş mücadelesi tarzında tezahür etmektedir. İşte bu noktada ekolojistler dünyanın yaratılışından bugüne bir takım olağan üstü hadiseler eşliğinde hiç duraksamaksızın işleyen ekosistemin sırlarını çözmek için habire çırpınıp durmaktalar. Çırpınmaları da gerekir zaten. Zira makro ve mikro âlemde o kadar merak edilecek birçok olaylar zinciri var ki, doğrusu ilim uğruna çırpınmaya değer de. Öyle ya, şimdi gel de merak etme:

      -Bir bakıyorsun bazı aynı cins ağaçların bir kısmı su kenarlarında boy verdikleri halde bir kısmı da etli tohumlara sahip olmadıklarından veya başka sebeplerden olsa gerek kurak ve güneşli alanları mesken tutabiliyor.

     -Yine bir bakıyorsun bazı kuş türlerinin park bahçelerine gruplar halinde konmadıklarını, daha çok boş arazilere konduklarını merakla gözlemleyebiliyoruz.

      -Yine mesela yavru ördeklerin güzün kendilerine rehberlik eden herhangi bir eğitmen olmadığı halde kendiliklerinden bir araya geldikten sonra belirli bir hedef doğrultusunda göç uçuşuna çıktıklarını merakla gözlemleyebiliyoruz.

      -Yine bir bakıyorsun zirai mücadele adına güvelere yönelik ister ilaç kullanılsın veya kullanılmasın ansızın ortadan kaybolduklarını gözlemleyebiliyoruz.  

       -Yine bir bakıyorsun algler için hem besinlerin akan suyun karşında eşit olduğu hem de ışık şiddetinin dönüşümlere uğradığı nehirler ideal bir ortam olduğunu merakla gözlemleyebiliyoruz. Gözlemleyemesek de ekolojistler bu durumu çoktan gözlemleyip tespit etmiş durumdalar. Hiç kuşkusuz ekolojistler tabiatta ki bir takım oluşumları gözlemlerken de sebep netice ilişkisinden hareketle bilimsel verilere ulaşmaktalar. Zaten verilere ulaşma çabası kâinat ekosistemin bir büyük laboratuvar olduğunu göstermektedir.

          Ekosistem içerisinde yer alan canlı cansız varlıklar icabında kendi artık döküntülerinden bile istifade edebiliyor. Bu tür istifade için mıntıka temizliği gibi bir şey dersek yeridir. Zaten kurulu ekosistemden istifade edilecek mekanizmalar olmasaydı değim yerindeyse her bir canlı ben ekosistem filan tanımam deyip kendi başına buyruk kesilecekti. Böylece kabından çıkıp çevreyi istila etmeye kalkışmalarıyla birlikte ekosistem çökmüş olacaktı.   Dünyanın yaratılışından bugüne ekosistem tam takır çalışıyorsa biliniz bu ilahi güç tarafından ototrof ve heterotrof canlılar arasındaki ilişkilere ince bir ayar çekilmenin neticesi bir tamtakır çalışmadır bu. Mesela çekirgelerin ekosistem içerisinde diğer canlılar tarafından otokontrole tabii tutulmaksızın istilasına göz yumulsaydı bitki âleminden söz edemeyecektik. Belli ki ototrof canlılarla heterotrof canlılar arasında da bir otokontrol sistemi söz konusudur.

         Bilindiği üzere kendi kendine beslenen ve kendi besin kaynağını üreten canlılara ototrof canlılar olarak addedilirken ototrof canlıların ürettiklerinden beslenen canlılar ise heterotrof canlılar olarak addedilirler. Heterotrof canlılar daha çok dışarıdan aldıkları maddeleri sentezleyerek yeni bir bileşene dönüştürmekle mahir canlılardır. Ototrof canlılar da enerjisini güneşten karşılamakla beraber büyük ölçüde üretici konumlarını koruyabilen varlıklardır. Bu arada karadaki üreticilerin kahır ekseriyeti köklü bitkiler oluşturmaktadır. Suda ki üretici konumda olanlar ise daha çok mikroskobik düzeyde fitoplankton (fito=bitki, plankton=yüzen) gibi yüzme kabiliyeti olan bitki türleri olarak dikkat çekerler. Bilhassa bu türler arasında üretici yönüyle su altında en çok çeşitlilik yönünden dikkat çekense diatomlardır.

         Ekosistem başta element düzeyinde abiyotik temel maddeler olmak üzere ototrof ve heterotrof canlıların birlikte oluşturdukları fiziki şartlarda buna dâhil olmak üzere çok geniş alanı kapsayan bir sistem üzerine kuruludur. Malumunuz abiyotik maddeler ekosistemin kapladığı alan üzerinde inorganik ve organik maddeler olarak ekosistem içerisinde yerini alırken üretici ve tüketici konumda canlılar ise bu alan üzerinde ototrof ve heterotrof bileşenler olarak yerini alır. Tüketici konumda grupların büyük ölçekte kapladığı alan sırasıyla insan, omurgalı canlılar ve kara ekosistemin en yüksek düzeyinde yer alan kuşlar oluşturmaktadır. Küçük ölçekte tüketici gruplardan ise bu alan içerisinde omurgasızlar sınıfından bilhassa saprofit (çürükçül) cinsinden bakteriler ve mantarlar en dikkat çeken gruplar olarak göze çarpmakta.  Yine de bakmayın siz öyle onların küçük gruplar olarak söz edilmelerine,  bir bakıyorsun boyundan büyük işlere karıştıkları bilinen bir gerçekliktir.  Nitekim saprofitlere bir bakıyorsun ölmüş protoplazma ve döküntüleri parçalayıp ayrıştırmakla kalmayıp birde üstünü üstük ayrıştırdıkları ürünleri tüm canlıların istifadesine sunmakla boyundan büyük işlere mührünü vurmakta.  Mesela Fransız tabiat bilgini Jean Henri Fabre’nin dikkatinden kaçmayan bir başka daha tipik bir böcek örneği daha vardır ki, o da boyundan büyük işlere mührünü vuracak derecede adına gönüllü çöpçüler dediği Nicrophorus (burying beetle)  böceğinden başkası değildir elbet. Ki,  bu söz konusu böcek hayvan leşlerini büyük bir ustalıkla toprağa gömerek tırtıl devresindeki yavrulara protein bakımdan zengin besin kaynağı sunmakla meşhur bir böcek türüdür. Ve bu böcek türleri hem çevre temizleyicileri olarak hem de gübre böcekleri olarak adından söz ettirmeleriyle meşhurdurlar.

       Anlaşılan o ki; tabiatta muazzam bir ekosistem döngüsü işler haldedir. Bu döngü sayesinde her türlü israfın önüne geçilebilmekte de. Tüketilen her zerrenin mutlaka bir geri dönüşü (recycying) olduğu gibi kendi kendini yenilemesi de (regenerasyon) söz konusudur. Mesela süt çocuğu ailesine ait Dischidia türü bitkiler kullanılmış suyu tekrar kullanım haline getiren bir kabiliyete haizdirler. Özellikle yapraklarının tepe üstüne yağan yağmur suları elektrostatik bir çekim gücü sayesinde bir bakıyorsun su damlacıkları bağıl bir şekilde asılı halde kalabiliyor. Böylece bu sayede böceklerin bu baloncuk haldeki asılı duran bağıl su damlacıklarına düşmesi neticesinde oluşan çürümüş artık maddeler bitki için iyi bir besin kaynağı olmakta.  Mesela yine adından havayı temizleyen çiçekli bitkiler olarak söz ettiren Bromeliad türü bitkiler ise bir bakıyorsun su ihtiyacını pulları vasıtasıyla havadaki nemden ve geceleri oluşan sis damlacıklarından gidererekten aylarca solmayan çiçek haliyle hayatlarını idame ettirebiliyorlar. Hatta nemsiz kuru olduklarında da kindel aracılığıyla filizlenip yeniden kendini üretebiliyorlar. Keza bir başka süs bitkisi olan orkidelerin köksüz olanları da öyledir. Köklü olanlarsa köklerini ağaca tutunmak için kullandıkları gözlemlenmiştir. Her neyse anlaşılan o ki çöl bitkilerinin yıllarca susuz bir halde nasıl ayakta kalabildiklerinin sırrı bu ve buna benzer bitki türlerinin genetik yapısında kodludur.

         Genellikle tabiat döngüsü hidrolojik ve biyolojik döngü ana başlığı altında incelenmektedir. Gökyüzünden yeryüzüne inen yağmur damlaları ister gök kubbeden bardaktan boşalırcasına yağsın isterse kar taneleri halde, hiç fark etmez.  Sonuçta her iki halde de su molekülleri şeklinde tüm canlıların ihtiyaçlarını karşılayaraktan biyolojik döngü sağlandığı gibi buharlaşma, terleme vs. yoluyla da atmosfere tekrardan geri dönerekten hidrolojik döngü sağlanmış olur. Kelimenin tam anlamıyla tabiatta bir taraftan su eksilirken diğer taraftan da tabii olduğu ekosistemin çarkları içerisinde eksikliğini tamamlayıp böylece bu muhteşem döngü sistemi hiç aksamaksızın yoluna devam etmektedir. Hiç kuşkusuz bu döngü sistemin buharlaşma hadisesinin işleyişinde birinci derecede güneş faktörü etkin rol oynarken ikinci derecede deniz ve okyanuslar etkin rol oynamakta, üçüncü derecede ise karalar etkin rol oynamaktadır. Aynı şekilde buna benzer hadiseleri organizmamızın temel taşlarını oluşturan hidrojen, oksijen, kükürt ve azot dörtlüsünün oluşturduğu döngü sistemlerinde de pekâlâ görmek mümkün. Nitekim fotosentez hadisesi sayesinde bir bakıyorsun su, oksijen ve karbonun birlikte oluşturduğu döngü sistemi hayatımıza can katmaktadır. Fotosentez olayında açığa çıkan oksijen serbest halde ekosisteme dâhil olduğunda ise bir bakıyorsun tüm canlı âleme bir nefes sıhhat soluk olunmakta. Malumunuz bu noktada fotosentez kanununa tabi bitkiler ekosistem içerisinde oksijen üretmek için vazifelidirler. Nasıl mı?  Hiç kuşkusuz havadan aldıkları karbondioksit ve kökleriyle aldıkları su ve güneşten gelen ışığı yapraklarındaki klorofille özümleyip neticesinde karbonhidrat (besin) ve oksijen üretmekle elbet. Derken bitkilerin ürettikleri oksijeni soluyan insan ve diğer canlılar beslendiği gıdaları vücudunda yavaş yanma denen metabolik mekanizmalarla (yapım yıkım işlemlerle)  yakaraktan dışarıya karbondioksit gazı halinde atmosfere salıverirler.  Fotosentez formülünden de öyle anlaşılıyor ki ‘insan-bitki-hayvan’ arasında nefes alıp verme şeklinde cereyan eden bir dizi reaksiyonlar neticesinde ortaya tüm canlılar için hayat enerjisi doğmaktadır.  İşte hayatımıza giren bu enerji tüm canlıların kullanacağı şekilde tek yönlü entropi kanunuyla kendini hissettirir de. Düşünebiliyor musunuz ışık bir anda bitki maharetiyle kimyasal enerjiye çevriliyor, oradan da hayat enerjisine dönüşmekte.  Bu demektir ki ışık bir bitki bünyesine girmeye dursun bir anda tüm canlı âleme karbonhidrat gıda olmakta ve oksijenin serbest olarak açığa çıkmasıyla birlikte de bir nefes sıhhat olmaktadır. Üstelik serbest salınan oksijen arz tarafından yutulmaz da. Zaten yutuluyor olsaydı hayat enerjisinden asla söz edemezdik. Baksanıza tabiatta tüm mühendislik hesapların üstünde öyle kurulu mükemmel bir ekosistem işler haldedir ki,  bir bakıyorsun hem hidrojen alınımı vuku bulmakta hem oksijen üretilmekte,  hatta bu arada karbondioksitte boş durmayıp su molekülünden ayrışan oksijen için alıcı rol konumuna girip icabında karbonhidrat bileşikleri oluşturabiliyor. Derken üretilen bileşikler hem bitkinin beslenmesine hem de bizim için gerekli protein, yağ ve nişastaya ayrıştırılmakta.  Her şeyden öte fotosentez hadisesinde de belirttiğimiz gibi karbondioksit suyla girdiği reaksiyonda bizlere glikoz şeklinde besin kaynağı olmakta ve solumamız içinde oksijen şeklinde hayat enerjisi olmakta. Hakeza ekonomik yönden de kâğıt olmaktadır. Zira 1 ton kâğıt için 250 m3  (metre küp) suyun gerekliliği bunun bir teyididir zaten.  

          İşte görüyorsunuz bitki görünüş bakımdan bir ağaç, ya da bir çimen veya bir ot gibi bize gözükse de, kazın ayağı hiçte öyle değilmiş meğer. Asıl maharet bitki içerisinde konumlanan kloroplastlar sayesinde hava ve suyun özünde bulunan en temel üç element olan karbon, hidrojen ve oksijenin sentezlenmesindedir elbet. Düşünsenize bitkiler tarafından üretilip serbest olarak salınan oksijenle bir anda atmosferimiz temiz havaya bürünmek suretiyle teneffüsümüz sağlanabiliyor. Tabii tüm bu anlatılanlar bunlarla sınırlı değil,  işin içinde birde hücre boyutu kısmı var. Şöyle ki; hücre içerisinde besinlerin parçalanmasıyla açığa çıkan hidrojenin oksidatif fosforilasyonla yakılarak bir başka türden enerji kaynağının varlığına da şahit oluruz. Yani bitki ve hayvanların artıklarından oluşan karbon maddesi ve ölen canlılardan açığa çıkan azot, karbon ve kükürt ihtiva eden maddelerin aerobik oksidasyonla atmosfere karbondioksit saldıklarını gözlemleriz. Bunun sonucu olarakta karşılığında aerobik döngü içerisinde yer alan amonyak ilk evvela nitriğe dönüşürken,  nitriğin ise nitrata dönüştüğünü müşahede ederiz. Ve kükürtlü hidrojenin de oksitlenerek sülfata dönüştüğünü, derken atmosferdeki azotun nice canlılara gıda olup böylece tabiat ekosistem döngüsünün tamamlanmış olduğunu idrak etmiş oluruz. Madem tabiat döngüsünün nasıl işlediğini idrak eder olduk, o halde yaşadığımız ekosistem kaynaklı hayatın aynı zamanda mükemmel hayat kimyası bir laboratuvar olduğunu da idrak etmiş olmamız icap eder.  

            Canlıların büyük çoğunluğu havaya ihtiyaç duysalar da anaerob bakteriler ve mayalar gibi ilkel canlılar oksijensiz yaşayıp enerji ihtiyacını aldıkları besinlerin metabolik faaliyetlerle parçalanıp ayrıştırılmasıyla karşılarlar. Keza bir kısım ototrof bakterilerde enerjilerini birtakım kimyasal reaksiyonlar neticesinde temin ederler. Mesela glikozun sırasıyla pirüvik aside, alkole veya laktik aside dönüşmesiyle oluşan enerji bu kabilden enerji olup, ayrıca bu enerjik durum glikozun oksijensiz ortamda laktik asit üretimi lehine yıkılmasıyla birlikte mayalanma ürünlerini de beraberinde getirir. İşte görüyorsunuz oksijensiz bir ortam da bile birçok kimyasal olaylar gerçekleşebiliyor.  Nitekim aneorobik bir bir ortamda kimyasal bileşiklerden karbon metan gazına dönüşürken, sülfatlar sülfüre, nitratlarda amonyağa dönüşmektedir. Üstelik oksijensiz ortamda tüm bu kimyasal reaksiyon dönüşümler vuku bulurken arkalarında en ufak bir kirlilik bırakmaksızın gerçekleşmektedir. Ne diyelim, işte görüyorsunuz bilhassa askerde sıkça dillendirdiğimiz mıntıka temizliği denen hadise bu olsa gerektir. Fakat hızlı sanayileşmeyle birlikte kara, hava ve deniz trafiğinin saçtığı zehirli artıklar her geçen işleyen ekosistemi rayından çıkaracak derecede kırmızı alarm verir hale gelmiştir. Şayet tüm dünyada topyekûn bir çevre bilinci oluşmadığı sürece mesela bir bakmışsın deniz kirliliği denen hadiseyle birlikte en önemli protein kaynağımız olan balıkların toplu ölümleriyle karşı karşıya kalacağız demektir. Hele böylesi vurdumduymazlık ve işgüzarlıkla işler rayından çıkmaya bir görsün yine bir bakmışsın sürekli asit yağmurlarına maruz kalan ormanların heba olmasıyla birlikte yeşil sahaların çölleşeceği ve yeraltı zenginliklerinin tükeneceği, aşırı şehirleşmeyle birlikte tarım alanlarının heba olacağı noktalara gelinip kıtlık günlere adım atılacağı an meselesidir diyebiliriz. Oysaki Allah’ın kullarına emanet ettiği dünyamızı bu denli acımasızca hoyratça ekosisteme müdahale ederekten heba etmeye ne insanlığa sığar  ne de vicdana.. Bakınız Yüce Allah (c.c)  bu hususta ne buyuruyor; “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetine verdi. Şüphe yok ki, bunda düşünen topluluklar için ibret ve deliller vardır.”(Casiye,13)

       Evet, gerçekten de düşünen topluluklar için ekosistem içerisinde Allah’ın lütfu canlı cansız her ne varsa her birinden alınacak nice dersler vardır elbet.  Lafa geldiğinde ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olduğundan söz ederiz, ama her nedense denizlerimizi hoyratça kirletmekten geri durmayız. Oysaki denizlerimizin altında zengin donanımlı su ekosistem yataklarımız söz konusudur. Şu iyi bilinsin ki hiç kimsenin bu mükemmel engin su ekosistem yataklarımızı kirletmeye hakkı yoktur. İşte bu nedenle çevre katledicilere aman vermemek gerekir. Hele bilhassa su altında canlı organizmaların ürettiği aragonit yapılar olarak bilinen mercan resiflerini bu çevre katledicilere karşı korumamız en önceliğimiz olmalıdır. Ki, mercan resifleri doğal deniz altı bakım merkezleri olarak görev ifa etmektedir. Bilindiği üzere su altında plankton halde gözle görülemeyecek parazit türden yüzen canlılar mevcut olup her birinin gözle görülemeyecek canlılar olmanın verdiği avantajla bir balığın vücuduna çok rahatlıkla yapışıp parazit halde yaşayabiliyorlar. Tabiri caizse balığın hem bu illet durumdan kurtulabilmesi hem de üzerine sirayet eden birtakım kirliliklerden kurtulabilmesi için bir doktora gitmesi icap etmektedir.  Tabii bu doktor bizim anladığımız manada insan doktoru değil,  bilakis adına temizleyici balık denilen ve mercan resiflerinde yuvalanıp mesken tutmuş uzman temizleyici balık doktorlardır bunlar.  Ancak hastalar kendisine musallat olan parazit artığı kirlilikleri giderecek bu söz konusu bakım merkezlerine geldiğinde bir şekilde derdini anlatacak birkaç kelamda bulunmaları gerekir ki şifa bulabilsinler.  İşte bu noktada Allah Teâlâ iletişimi sağlayacak bir donanımı o hasta balığa yüklemiş bile. Şöyle ki mercan resifine gelen bir balık temizleyici görev ifa eden doktor balığı görünce tıpkı bukalemun gibi renk değiştirerek meramını dile getirmiş olmaktadır. Yani bu renk değişikliği tedavi olmak istediğinin bir işaretinin ta kendisi bir renk değiştirmedir.  Böylece temizleyici balık aldığı bu işaretle hastanın tedavisini karşılayacak operasyonu yapmış olur. Derken hasta balık bu yapılan basit bir operasyonla kendisine musallat olan parazitlerden kurtulduğunda tekrar eski rengine dönüverip yerini sırada bekleyen bir diğer balığa bırakarak oradan mutlu bir şekilde ayrılıverir. Anlaşılan sadece yeryüzünde değil denizin altında da hastane ve bakım merkezleri faaliyet içerisinde konuşlanmışlardır.  Hatta temizleyiciler grubuna bazı karides türleri de bakım merkezlerinde görev ifa eden elamanlar olarak adından söz ettirmekteler. Malum bu türlerde gayet kendi çaplarında mercan resiflerinin bulunduğu polikliniklere konuk olan hasta balıkların etrafına üşüşerek ya derilerini kıskaçlarıyla ya da ağızlarıyla adeta mıntıka temizliği icra etmekteler. Amma velakin gel gör ki mercan resifleri insanoğlunun müdahalesine maruz kalmış, hatta birçok meraklı dalgıçlar temizleyici balıkları akvaryumlara taşıması neticesinde su altı ekosistemi ciddi manada darbe almıştır. Nitekim su altı temizleyici bakım merkezlerinin ve bu merkezlerde görev ifa eden pek çok canlı türlerinin yara alması parazitlerin su altındaki balıkların yok edilme sürecini ve kirliliği beraberinde getirmiştir.  

         Maalesef insanoğlunun ekosisteme müdahil olduğu olaylarda bir takım problemleri de beraberinde bugüne taşımıştır. Nitekim 1970’li yıllara baktığımızda Doğu Amerika’nın güneydoğu kısımlarında kırmızı kanatlı kuşlar ve kahverengi başlı sığırcık kuşların istilasıyla karşı karşıya kalındığı yıllar olduğunu görürüz. Bu yıllarda vuku bulan sığırcık kuşu istila hadisesi gerek kara ulaşımında gerekse hava ulaşımında bir takım aksaklıklara yol açtığı gibi hem pek çok kazalara davetiye çıkarmış hem de tarlalarda ekilen biçilen ürünlerin telef olmasına yol açmıştır.  Belli ki bu istilacı sığırcık kuşları bir zamanlar bataklıkları mesken tutup da sonradan ziraatın gelişmesi ve artan nüfusla birlikte söz konusu bataklıklar kurutulunca göç etmek zorunda kalan böceklerin yaşadığı diyarlar uzakta olsa kokusunu almış gibiydiler. Tam da beslenmeleri için bulunmaz fırsat bir durumdu bu. Dolayısıyla kokusunu aldığı diyarların zirai alanlarına konduklarında ne buluyorsalar kursaklarına indiriyorlardı. İşte bu noktada iplerin koptuğu an gelmişti ki, insanoğlunun müdahalesiyle göç eden böcekler ve istilacı sığırcıklar bir anda toplu kıyımla yok edilecek bir uygulamanın kurbanı olarak kendi paylarına düşeni alacaktır. Yani bir hatayı telafi edelim derken bir başka hataların kapısı aralanıp bu kez yeni problemlerle karşı karşıya kalmanın davetiyesi oluşturulur. Oysa bilinen bir gerçeklik vardı ki,  o da ekosistemin en ufak bir müdahaleye gelmeyeceği gerçeğidir. Malumunuz plansız programsız gelişigüzel ekosistemin kodlarıyla oynandığında nice bir dizi felaketlerin yaşandığına hem tarih şahit hem de tüm insanlık şahittir. Nitekim her geçen gün ekosistem eskisine göre daha da bir kırmızı alarm vermektedir. Bakınız bu hususta; “Tabiat haklıdır” diyen Maurice Messegue bir yazısında ne diyor: “Silahını alan ava çıktı. Bir tane şahin vuran alkışlandı. Hatta bazı yerlerde ödül olarak avlayanlara para bile verildi.  Fakat sonunda gelinen süreç itibariyle yırtıcı kuşların kökü kazınınca tarla farelerine gün doğdu. Bu kezse fareler katledilmeye başlandı. Fareler ortadan kalkınca tarlaları sümüklü böcekler kaplar oldu. Hâlbuki sümüklü böcekleri fareler; fareleri ise şahinler yiyordu... Tabii yanlışlarımız bununla sınırlı kalmadı, ormanları çalı çırpıdan temizleyelim derken milyonlarca karıncayı öldürdük. Bu küçük yaratıkların ormanlarımızın koruyucusu olduklarını o zamana kadar maalesef tam anlayamamıştık.” 

         Gerçekten de bu akıl dolusu sözler karşısında karıncaların ormanların hakiki temizleyici topluluklar olduklarını geçte olsa nihayetinde anlamış olduk. Hadi diyelim ki, anlamamış olsak bile karıncaların çam ağaçlarına üşüşüp pervane olmuş parazitleri, meşe ağaçlarını içten içe kemiren tırtılları, bacaklı sinekleri ve pislik böcekleri yiyerekten ekosisteme katkıda bulundukları her hallerinden kendilerini besbelli ediyorlar zaten. Karıncalar iyi ki de varlar, bu sayede ekosistem içerisinde yer alan ormanlarımızı oluşturan ağaçlardan defosuz bir şekilde faydalanmış olmaktayız. Tarihi süreç içerisinde bilhassa insanoğlunun ekosisteme fütursuzca müdahalelerde bulunmasına rağmen bir şekilde ekosistem kendini korumaya devam edip direnmekte de. Öyle ki Yüce Allah (c.c) ekosistem içerisinde yer alan kimi canlılara hayat koşuşturmasında koşması için uzun bacaklı yaratıp ihsan etmiş, kimine hayat mücadelesinde kendini savunması için boynuz, çene, pençe gibi uzuvlar yaratıp ihsan etmiştir.   Kimine avının ayak seslerini duyması için işitme cihazı, avlaması için koku duyusu, görmesi içinde göz lütfetmiş, kimine de havada uçması için kanat ihsan etmiştir. Hatta kimi böceklerin korunması için tıpkı bukalemun gibi gizleyici maske donanımla korunaklı yaratıp ihsanda bulunurken kimi böcekler içinde tıpkı hamam böceğinde olduğu gibi vücudundan bolca yakıcı sıvı denen kimyasal madde varı püskürtücü donanımla korunaklı yaratıp ihsanda bulunmuştur.

      Velhasıl-ı kelam;  Yüce Allah (c.c) “Yeri, sizin faidenize hor (ve müsahhar) kılan (her türlü istifadenize uygun yaratan) O’dur. O halde O’nun omuzlarında yürüyün. (Allah Teâla’nın) rızkından yeyin. (Fakat şunu devamlı iyi bilin ki) son gidiş ancak O’nadır (Allah’adır)” (Mülk, 15) diye beyan buyurarak yaşadığımız ekolojik sistemin kıymetini ve şükrünü kullarından murad etmektedir.

                Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/ekosistem-5212-kose-yazisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder