10 Nisan 2022 Pazar

ISI VE İKLİM MUCİZESİ


 

                                   ISI VE İKLİM MUCİZESİ

        SELİM GÜRBÜZER

       Hayat için gerekli olan sıcaklık, toprak, hava ve suyun hep birlikte uyum içerisinde olması gerekir. Nasıl ki solunum sistemi için temiz hava bir nefes sıhhat gereklilik şartsa,  ab-ı hayat için su da olmazsa olmaz diyebileceğimiz en elzem bir gerekliliktir. Hakeza konu başlığımız ısı da öyledir. Ancak unutmayalım ki hayat için gerekli olan ısıyı güneşten ayrı bağımsız olarak asla düşünemeyiz. Güneşle adeta içli dışlı gibidirler.  

      Bilindiği üzere güneşten gelen ışığın yeşil bitki örtüsü üzerinde yansıma oranı % 50 civarında olup diğer geriye kalanı da fotosentezde kullanılmak üzere absorbe edilmektedir. Şöyle ki;  ışık başlangıç itibariyle bitkinin bünyesinde tek yönlü enerji olarak ilerlerken daha sonraki aşamalarda bitkinin bünyesinde absorbe edilerekten bir takım kimyasal reaksiyonların tetikleyicisi olur. Böylece ışık sayesinde bir yandan fosfor, sülfür ve magnezyum gibi maddeler teşekkül ederken diğer yandan da bitkilerle beslenen canlılara vitamin ve gıda olunur. Üstelik canlı âlem ışığın marifetiyle üretilen bu hayati öneme haiz maddeleri vücutlarına aldıklarında hem kendi metabolizmik faaliyetleri için kullandıkları gibi hem de dışarıya karbondioksit salaraktan fotosentez döngüsüne katkı sunmuş olurlar. Derken ışık sayesinde bitkiler tarafından üretilip kullanım hale gelen bu inorganik madde transferi dönüşümü nesilden nesile devam eder de. İşte bu noktada tüm canlı organizmaların vücut yapılarında ve hücrelerinde yapıcı ve yıkıcı nitelikte işleyen tüm kimyasal değişim ve dönüşüm tepkime süreçlerinin her biri Fransızca besinlerin organizma tarafından özümsenmesi süreleri manasına gelen  ‘metabolizma’ olarak karşılık bulur. 

          Her neyse,  ister adına özümsenme densin ister metabolizmik faaliyetler densin hiç fark etmez sonuçta tüm vücut içinde cereyan eden her çeşit yapım ve yıkım faaliyetlerin kaynağı ışığa dayanmakta.  Mesela kendimizi bir an ormanlık alanlarına attığımızı varsayıp araştırmaya koyulduğumuz da ısı emilimi noktasında bir ormanda en fazla ısı ışınlarının emildiği alanların ağaçların tepe noktaları olduğu gerçeği ile yüzleşeceğiz demektir. Ve yüzleştiğimizde de ister istemez bu kez aklımıza ikinci bir araştırma konusu takılacaktır. Öyle ya, madem ağaçların en tepe noktaları en fazla emilmeye müsait kısımlar olduğu gözüküyor, o halde bu durumda Tropikal iklim kuşağındaki sıcak ülkelerde konumlanan ağaçlar nasıl oluyor da kendilerini aşırı bunaltıcı sıcaklardan koruyabiliyorlar sorusunun akla takılması son derece gayet tabii bir durum.  Hiç şüphe yoktur ki bunun cevabı Yüce Allah’ın (c.c) her bir bitki türünün yaşadığı bölgeye göre kendilerine serinletecek donanımlı kılmasında kodludur. Nitekim Yüce Allah (c.c), bitkileri soğuktan korumak için kimine kalın kürk, kimine yumuşak kürk ihsan ederek hayatiyetlerini halk ettiği gibi bitkilerin bunaltıcı sıcaklardan korumasına yönelikte farklı donanımlarla donatarak korunaklı kılmıştır. Misal mi? İşte kaktüslerin en tepe noktasındaki sürgün kısmı bir yandan boy atarken diğer yandan da boy atmanın verdiği enerjik ısının oluşturduğu terlemeyle kendi kendini gölgelendirebiliyor olması bunun en bariz misalini teşkil eder. Kaldı ki terleme tertibatı olmasa da bir bakıyorsun Neoraimondia Gigantea türünden kaktüsün köşegenli yapıda olması bir tür ona gölgelik avantajı sağlayaraktan aşırı sıcaklıklardan korunmasına ziyadesiyle yetiyor. Hakeza Kanarya adalarında yaşayan Euphorbia Canariensis adında kaktüs bitkisi de öyledir. Hadi diyelim ki bir kısım bitkilerde gölgelik tertibatı yoktur, çokta önemi yoktur. Zira Yüce Allah (c.c),  dünya sathında yarattığı öyle de bitkiler var ki, bir bakıyorsun yapraklarına yerleştirilen otomatik termostat diyebileceğimiz türden serinletici buharlaşma sistemi sayesinde güneşin kavurucu sıcaklığına karşı kendilerini koruma altına alabiliyorlar.

          Evet, ısı deyip es geçmemek gerekir. Nitekim bilim adamları önemine binaen bitki topluluklarını bulunduğu ortamın ısı şartlarını da göz önünde bulunduraraktan açık bitki toplulukları, kapalı küçük boy bitki toplulukları, kapalı yüksek boy bitki toplulukları ve yüksek boy bitki toplulukları (ormanlar) şeklinde dört grup başlık altında incelemeye alıp özetle özelliklerini şöyle ortaya koymuşlardır:

        -Açık bitki toplulukları adından da anlaşıldığı üzere bu tür bitkilerde ısınma hadisesi toprak yüzeyinin kısmen bitki örtüsüyle örtülü olması hasebiyle güneşten gelen ışınların sadece toprak üzeri görünen yüzeylerine sirayet etmesiyle vuku bulacaktır.  Tıpkı çorak topraklarda olduğu gibi ısınma gerçekleşecektir.  

        -Kapalı küçük boy bitki toplulukları dendiğinde malum yabani otlar, kısa çimenler ve 20 cm’ye kadar olan bitkiler grubuna giren topluluklar akla gelmektedir. İster istemez bu özelliğe sahip bitkilerde ısınma hadisesi güneşten gelen ışınların daha toprağın derinliklerine nüfuz etmesine fırsat vermeden, yani gelen ışığı absorbe etmeleriyle vuku bulacaktır.  Böylece bu sayede küçük ve alçak olan boylarını muhafaza eden bitkiler olarak adından söz ettirmiş olurlar.    

        - Kapalı yüksek boy bitki toplulukları ise adı üzerinde kapalılıkla meşhurdurlar. Hatta değim yerindeyse sorsan adın ne diye,  cevaben susmayı tercih edip asla konuşmazlar, kapalı kutu gibidirler. Olsun yine de biz onların kapalı kutu olmalarına aldanmayalım,  bir bakıyorsun boyları 1 metreye kadar bulan bitkiler olarak, yani “yüksek boylu kapalı bitki topluluklar” olarak adından söz ettirebiliyorlar.  Öyle ki bu tür gruplarda ısınma hadisesi daha çok hububat tarlalarında uzun otlaklar, çalılar olarak neşet bularak vuku bulmakta.  Özellikle bu gruptakiler için ısı ışınlarının en fazla tesir ettiği bölge bitkinin 1/3’ü olan üst kısımları olmaktadır.

        -Yüksek boy bitki toplulukları ise ormanlık alanları oluşturmakla meşhur ağaç topluluklarıdırlar. Ki, daha önce ormanları oluşturan ağaçların en tepe kısımlarının yine en fazla ışık alan kısımlar olduğunu belirtmiştik.  Ancak orman alanını oluşturan ağaçlar sık sık olarak değil de seyrek halde kaplıysa bu durumda ısınma hadisesi seyrek ağaçlar arasından sızan ışınlar toprak yüzeyine kadar nüfuz edip ikinci bir maksimal bölge oluşturarak vuku bulacaktır. Hatta böylesi seyrek bitki örtüyle kaplı alanlarda geceleri ısının düşmesiyle birlikte soğuk hava akımı hızla aşağılara nüfuz ederekten toprak zemininde minimal düzeyde sıcaklık şartların oluşmasına yol açacaktır. Hava akımlarının doğrudan ağaçların gövdelerine sirayet eden orman alanlarında ise malum bu kez bambaşka ısınma hadiselerin vuku bulacağı bir başka iklim şartların oluşmasını beraberinde getirecektir.  Sonuçta hangi iklim şartlarıyla karşı karşıya kalınırsa kalınsın bu tür orman alanlarında gövdenin kabuk kısımları ağaçları dış faktörlerden korunaklı kılmaya yeter artar da. Bu arada gövde sadece korumak için mi vardır derseniz,   elbette ki yaradılış gayesi gereği koruma vazifesinin yanı sıra daha pek çok hayati fonksiyonları icra etmek içinde misyon üstlenmiştir.  Şöyle ki ağaç gövdesinde kesit alıp mikroskobik incelemeye aldığımızda iç kısmın halkalardan oluştuğu gözlenir ki bu halkalar aynı zamanda ağacın yaşını da belirleyen işaretler olarak karşımıza çıkar. Hele iç halkaların merkez konumunda ki çekirdek kısmın sert olması hasebiyle etrafındaki dış halkalardan su sızmasına geçit vermemesi de bir bambaşka yaratılış mucizesi olarak karşımıza çıkar. Hatta bir başka dikkatimizden kaçmayan yaratılış mucizesi ise çekirdek kısmının adeta kurşungeçirmez yelek özelliği yönüyle gövdenin çürümesinin önüne geçiliyor olmasıdır.  

           Peki, yaratılış mucizesi iyi hoşta, bu mucizevi hadise sadece bitki gövdesinin iç halkalarıyla mı sınırlıdır, hiç kuşkusuz iç halka ya da dış halka hiç fark etmez her yaratılan varlık bütün yapısıyla da Allah’ın mucizesi şahika eserdirler.  Ne var ki kullar olarak bizler bu gerçeği kimi zaman idrak etmekten aciz kalıp sadece olağan üstü hadiseler vuku bulduğunda hemen mucize kavramına sığınmaktayız. Hem şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki; bir şeyin dışı iç yansımanın bir ürünüdür.  Keza mucize noktasında da iç dış bir bütün olup bu demektir ki cemi cümlenin tamamı yaratılış mucizesidir. Nitekim dış halkalarda iç güzelliğin gereği hem köklerden iletim kanalları yoluyla gelen suyun ve besi suyunu belirli oranlarda dallara pay etmeleri cihetiyle de başlı başına mucizevi bir eser olduğunu çoktan hissettiriyorlar. Kelimeni tam anlamıyla iç ve dış etle tırnak misali birbirinden ayrılmaz bir şekilde gövdeye katkı sağlayarak mucizevi eser olduklarını gösterirken bu arada gövdeye bağlı dallar da kendi payına düşenden nasiplenip kendine bağlı yapraklarıyla birlikte serinlemek isteyenleri selamlayaraktan mucizevi eser olduklarını göstermektedir.

        Şu da var ki orman alanlarında bitki örtüsü sıklaştıkça toprak zemini üzerinde günlük sıcaklık göstergelerinin değişimi de o nisbette küçüldüğünü gözlemlemekteyiz. Ayrıca bitkiler tarafından emilen ısı enerjisinin cüzü miktardaki kısmın karbondioksit asimilasyonu için kullanıldığını, aslan payının transprasyon için kullanıldığını, geriye kalanın ise çevredeki hava ve ısı alışverişinde kullanılmak üzere transfer edildiğini gözlemlemekteyiz. İşte görüyorsunuz ısı enerjisi nerede kullanılırsa kullanılsın sonuçta bir bitkinin çoğu karbon maddesinden teşekkül ettiğine göre ısının kullanımı noktasında kendisi için değil bilakis daha çok kendi dışındakiler için kullandığı gerçeğini değiştiremeyecektir.  Değim yerindeyse bitkiler kendi hal lisaniyle “Hizmet nimettir”  mesajı vererekten kendisinden daha ziyade başkaları için karbondioksiti (CO2) asimile etmek için kendilerini adamış gözükmektedirler.

       Sıcaklık rezistansı

       Bilindiği üzere güneş ışınları 150.000.000 kilometre öteden atmosferden filtre edilerek dünyamıza arınmış halde nüfuz etmektedir. Her ne kadar nüfuz eden ışınlar kimi zaman aşırı sıcaklar halinde insanın canından bezdirecek halde bunaltsa bile her külfetin birde nimeti olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla o kadarını da hoş görüp güneş ışınlarının gerek toprağın derinliklerine gerekse denizin derinliklerine kadar nüfuz ederekten sızıp hayat enerjisi olarak baş tacımız olacaktır hep.  Hem kaldı ki her şey zıddı ile bilinir ya, aynen öyle de aşırı sıcaklıktan bazen bunalmamız gerekir ki serinlemenin kıymetini bilmiş olalım.  Öyle ya güneş bir bakıyorsun bizi aşırı sıcaktan bunalttığı gibi bir bakıyorsun yeryüzünde oluşturduğu buharlaşma hadisesiyle gökte oluşmasına vesile olduğu masmavi bulutlarıyla bize serinletici şemsiye olmakta. Yetmedi her şeyden öte birinci derecede büyük bir enerji kaynağımız olarak bizi her daim selamlamakta da. Burada bitkilerin enerji yönden rolleri malum yukarıda da belirttiğimiz üzere güneş sayesinde elde ettikleri enerjiyi kimyasal enerjiye çeviren bir aracı eleman olarak tüm canlı âleme hizmet etmiş olmalarıdır.                                                  

      Elbette ki her canlıda olduğu üzere bitkiler de aşırı ve kavurucu sıcaklıklardan olumsuz etkilenmekteler. Zira bitkilerin yüksek temperatüre dayanma kabiliyetlerine sıcaklık rezistansı denmektedir. Şayet bir yerde sıcaklık değerleri 60 veya 60 üzeri santigrat derecelere gelmişse ora da canlı bir hayattan artık söz edemeyiz. Bu türden aşırı sıcaklıklara karşı her canlı kendi çapında direnç göstermeye çalışsa da nereye kadar direnç gösterebilir ki,  nihayetinde genelde ölüm kaçınılmaz alın yazısı olur. Hiç kuşkusuz ideal bir hayat için ne aşırı sıcaklık işe yarar, ne de aşırı düşük sıcaklık.  Mutlaka sıcaklığın optimal düzeylerde olması gerekir ki normal hayat devam edebilsin.  Zira aşırı sıcaklıkların hemen her canlı üzerinde olumsuz yönde metabolik bozukluklara yol açtığı malum. Her ne kadar düşük sıcaklıklar pek çok canlının vücut ikliminde metabolik bozukluklara yol açmasa da şu da bir gerçek soğukluk canlı âlemin gelişimine mani bir durum ortaya çıkarabiliyor. Ancak gelişim bakımından bunun istisnai durumları da söz konusudur. Şöyle ki, bir takım mikroskobik canlılar da tabir caizse bulundukları dağlar üşür, ovalar üşür, topraklar üşür, yaslandığı taşlar üşüdüğü halde kendilerine gelince tam aksine çok düşük sıcaklıklara karşı dayanıklılık gösterip çok rahatlıkla hayat yolculuğunda gelişim gösterebiliyorlar. İşte bu tip istisnai durum mikro canlılardan hareketle bazı bilim adamları hayattan ümidi kesilmiş olan hastalara buz aküsü destekli dondurucu soğuk iklim şartlarına tabii tutaraktan bir süre yaşatmak arzusunu taşısalar da maalesef bu yönde yapılan denemeler her seferinde fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Zira düşük sıcaklık ileriye doğru bir gelişim kaydetmiyor, bikere adı üzerinde donduruculuk, yani hayatı durdurmaya yönelik donduruculuktur bu. Anlaşılan o ki,  canlıların gelişimi için mutlaka hem ısı dengesine hem de enerjiye ihtiyaç vardır. Kaldı ki her canlı için gerekli olan enerji yaratılışında yeterince bünyesine kodlanmış zaten,  hele ki bitkilerde bu enerji kodu daha fazlaca dersek yeridir. Bakınız Allah Teâlâ bu hususta tüm canlılara hem soğuktan hem de sıcaktan koruyacak yuvalar halk ettiğini ve cümle âlemin enerjik olduğunu mealen şöyle beyan etmekte: “Yeri de (Bak biz dört mevsim hep) Biz döşeyip-yaymaktayız, (hala görmüyor musunuz ki) ne güzel ve mükemmel (yaratıp) döşeyici(yiz) iz” (Zâriyât, 48).        

          İşte cümle âlemin enerjisini sağlayan sıcaklık rezistansı malumunuz primer sıcaklık rezistansı ve sekonder sıcaklık rezistansı olarak iki şekilde incelenir:

        -Primer Sıcaklık rezistansı protoplazmanın yüksek sıcaklıklara karşı gösterdiği dayanıklılık mukavemet direnci demektir. Dolayısıyla bir protoplazmadan sümüklü böceğe kadar her tür canlının göstereceği bir dayanıklılık mukavemet direnç sınır noktası söz konusudur. Hele bu sınır aşılmaya bir görsün, bak o zaman kızılca kıyameti.  İşte o kızılca kıyametin kopmaması adına bu söz konusu mukavemet (dayanıklılık) dengesi içerisinde her canlının hayata tutunmada oynayacağı rolün elbette ki küçümsenemez noktada direnç gösterdiğini söyleyebiliriz.

      -Sekonder sıcaklık rezistansında (yapısal sıcaklık rezistansı) bir takım bitkilerin kendini yaşatacak, ayakta durmasını sağlayacak morfolojik strüktür yapısı veya transpransyon mekanizmalarıyla yüksek sıcaklığın öldürücü etkilerinden koruyabildikleri gibi bünyesinde mevcut iletim şebekesi mekanizmalarıyla da taşıdığı suyu ekonomik olarak dengede tutabiliyorlar da.  Zaten dengede tutmaları da gerekir ki bilhassa belli bölgelere has narenciye, pamuk, çay, tütün, üzüm, fındık gibi bitkiler o bölgelerin ürünü olarak yetişebilsin.

                                                                         İKLİM

      İklim ölçümleri bilindiği üzere meteorolojik uzmanlar tarafından atmosferin ilk tabakası olan troposferde meteorolojik balon yöntemiyle ölçümlenmekte.  Ve bu ölçümler günde iki kez incelenip ortalaması alınarak ölçüm tayini yapılır.  Belli ki kâinatın yaratılışında sadece kâinatın kendisi değil ezelden ebede ikliminin nasıl olacağı da kodlanmıştır.  Hele bu iklim kodunun şifreleri çözüldükçe ilahi program gereği okyanuslardan buharlaşan suyun uçup kaybolmadığını bilakis iklim kodlaması içerisinde sirkülasyona tabi tutulup yine dünya iklimine yağmur, kar ve dolu olarak geri dönüş yaptığı gerçeği ile yüzleşmiş oluruz. Hakeza ısınma hadisesi de öyledir. Nitekim atmosferde alçak ve yüksek basınç sistemlerinin ürettiği kuzey-güney istikametinde yer alan konveksiyon akımların veya tropoz ara katmanında (troposferin son bulduğu stratosferin başladığı alan) yer alan rüzgâr akımlarının etkisiyle ısınma denen hadisenin bir yerlerden bir yerlere kütle halinde taşınmayla vuku bulduğu bilinen bir gerçekliktir. Öyle ki uzmanlar bir yandan kuzey enlemlerde soğuk hava dalgası şeklinde aşağılara doğru düşük sıcaklık halde yansıdığını gözlemleyip tespitte bulunurken diğer yandan da güney enlemlerde sıcak hava akımı şeklinde atmosfere doğru yüksek sıcaklık olarak yansıdığını gözlemleyip tespitte bulunmuşlardır. Derken uzmanlar tespitte bulundukları donelerden hareketle sıcak hava akımlarıyla soğuk hava akımlarının karşılıklı yer değiştirmeleri neticesinde her bölge kendi payına düşen veya nasipleneceği iklim klimasının günlük ya da haftalık ne olabileceğini hava tahmini şeklinde önümüze koyabiliyorlar.  İşte önümüze konulan hava tahmini raporlarından da anlaşıldığı üzere tıpkı cemrede olduğu gibi güneş ışınlarının önce havaya, sonra suya ve en nihayetinde toprağa düşerekten ısınma hadisesinin gerçekleştiğini öngörebiliyoruz. Sadece ısınma mı, işin içinde elbette ki ısınan havanın hafifleyerek yeryüzünde yükselmeye başlamasıyla birlikte yerini soğuk hava tabakasına bırakmakta vardır. Bu sayede havaların soğuyacağını ön görebiliyoruz da. Yine hava raporlarına bakaraktan rüzgârın esip esmeyeceğini de ön görülebilmekte. Bilindiği üzere karşılıklı hava akımlarının yer değişmeleriyle rüzgâr denen hadise vuku bulmakta. Misal mi? Mesela deniz üzerindeki soğuk hava tabakasının karadan yükselen sıcak havanın yerini alaraktan sahil şeridine dalga halinde akması rüzgâr hadisesinin tipik bir dalgalanma örneğini teşkil eder. İyi ki de denizde dalgalanmalar olmakta, bu sayede bilhassa yazın bunaltıcı sıcaklar eşliğinde sahil boyunca serinletici bir iklim oluşturmakta. Bu arada unutmayalım ki, güneşin yeryüzündeki havaya hareket manevrası vermesi de rüzgâr oluşumu olarak tanımlanmakta. Hele ki bariz bir şekilde gözle görülür rüzgâr esintisini de malum atmosferin değişik basınç sistemlerin etkisi altında ısınmasından kaynaklanan farklılıkların bir döngü içerisinde hava hareketi tarzında vuku bulmasıyla gözlemleriz. Böylelikle rüzgârların iklimlerin oluşmasında büyük ölçüde aktif rol oynadığını fark etmiş oluruz. Dahası rüzgârlar denizlerin nemli havasını her yönden estirme yetenekleri sayesinde adına ister poyraz, ister lodos, ister alize rüzgârları denilsin her türden değişik yelpazelerini karalara, dağlara, ovalara, ormanlara taşıyabiliyor da. Hatta hava akımları esmekle kalmayıp uzaydan gelen  (+) ve (–) iyon yüklü parçacıkları, meteorları ve güneşin ültraviyole gibi zararlı ışınları filtre ederek canlılar için tertemiz bir iklim yaşatmaya vesile oluyorlar. Zira Yüce Allah (c.c) rüzgârla ilgili ilginç sırları vurgulayan kelamın da; “Rüzgârı (değişik yönlerden) estirmesinde aklını kullanan topluluklar için pek çok ayetler (sırlar) vardır” (Casiye suresi ayet–5) diye beyan buyurduğu gibi bir diğer kelamında ise  “ Biz aşılayıcı rüzgârlar gönderdik. Gökten de bir su indirip onunla sizleri sıvardık” (Hicr, 22) diye beyan buyurmaktadır. Dahası dünyanın 363 milyon kilometre karesini  (km2’sini) denizler ve 148 milyon kilometre karesini de karalar oluşturmaktadır. Bunu yüzdeye vurduğumuzda denizlerin % 71’lik ve karaların da % 29’luk bir alanı oluşturduğu ortaya çıkar ki, işte bu verilerden hareketle dünya sathındaki iklimin ekolojik bakımdan makro iklim, mezo iklim ve mikro iklim diye üç ayrı kategoride tasnif edilir.

     -Makro iklim (Meteorolojik veya bölge iklimi):

     Makro iklim meteorolojik merkezlerce tayin edilir. Bu iklime mahsus canlılar bu bölgelerde hayatiyet kazanırlar. Dolayısıyla kutuplarda yaşayan penguenleri çöl ikliminin hâkim olduğu bölgelerde yaşatamayacağınız gibi bunun tam aksine bir kelebeği de kutuplara hapsedip yaşatamazsınız.

     -Mezo iklim (lokal iklim):

    Mezo iklim orman, çöl gibi özel tip ortamların iklimidir. Elbette ki bu iklim şartlarına adapte olmuş canlılar için mezo iklim bulunmaz bir fırsat olacaktır.

       -Mikro iklim:

      Mikro iklim organizmaların vücut yüzeyi ile doğrudan ilişkili iklimdir. Bu klimaksın özellikleri ancak özel bir sistem yoluyla tanınır. Mesela devamlı güneş altında kalan kayalarla ağaç altında veya su kenarında bulunan kayalar arasında farklı klima etkisi altında olduğunu görürüz. Keza toprak altı yuvalarının toprak sathına yatkın yüzeyi ile alt yüzeyi arasındaki mikroklimatik şartlarında farklılık arz ettiği gibi bir duvarın yüzeyi ile alt yüzeyi arasındaki mikroklimatik şartlar içinde farklılık sözkonusudur. Hatta konumlandığı bakış yönü bakımdan da öyle olup mesela bir duvarın alt ve üst yüzeyi olsun hiç fark etmez kuzeye bakan yüzü farklı mikro iklim tesiri altındadır.  Tüm bu örnekler bize gösteriyor ki birbirinden farklı fiziki şartlar asla göz ardı edilemeyecek unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak şu da var ki,   bir yamacın taşıdığı su miktarı yön tayinine göre büyük bir değişiklik göstermez. Çünkü her tarafı güneşten gelen dik ve yayınık ışınlara maruzdur. Zira yamaçların farklı pozisyon almasına neden olan asıl etken unsur coğrafi enlemlerdir. Nitekim ekvator bölgesinde güneş tam tepedeyken yön farkı ortadan kalkıp, en fazla ısı ışınları öğleden evvel ve öğleden sonra doğu ve batı yamaçlarına alındığı gözlenir. Ekvatordan uzaklaştıkça kuzey yarımkürede güney yamaçların ısınır olduğu gözlenirken, güney yarım kürede ise kuzey yamaçların en fazla ısınan bölgeler olduğu gözlenir. Bu arada kutuplara doğru gidildikçe de güneşten gelen dik ışınların git gide azalıp yerini yayınık ışınlara bıraktığı gözlemlenir.  Yani bu demektir ki kutuplar da yöne bağlı olan sıcaklık farklılıkları fazla farklılık arz etmeyip sadece deniz seviyesinden yükseldikçe yayınık şekilde ışınların azalması söz konusudur.

        Peki, yamaçlara doğan ışınların oluşturduğu ısınma etkisi nedir ne değildir denildiğinde,  buna cevaben olarak hele bilhassa orta enlemlerde görenleri hayretler içerisinde bırakacak derecede farklılık arz ettiği görülecektir.  Nitekim buralarda güney yamaçlardaki bitkiler ilkbaharda çiçek açtığı görülürken kuzey yamaçlarda ise tam aksine yaz ortalarına kadar hala karla kaplı olduğu görülür. Mesela yine bir bakıyorsun Orta Avrupa da olduğu gibi güneş ışınları yamaçların eğimine doğru düştükçe enerji miktarı da o nispette değişiklik arz ettiği görülmekte. Şu bir gerçek; güney yamaçlara güneş ışınları hem uzunlamasına hem de dik olarak düşerken kuzey kısımlara ise daha zayıf bir şekilde düşmektedir. Keza ışınların düşüş durumuna göre ağaç cinsleri de bulunduğu konuma göre değişik konumlanma göstermektedir. Nitekim bir bakıyorsun soğuk vadilerin en üst yamaçlarında iğne ve geniş yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlarla kaplı olduğu sıkça görülürken vadi tabanına inildikçe ormanların yerini çalıların ve otlakların yer aldığı görülür. Böylece tüm bu örneklerden çıkaracağımız sonuç şudur ki; güneş ışınlarının yeryüzüne düşüşü ne denli ölçüde dik düşüyorsa o nisbette de düşen ışığın oluşturacağı ısı enerji miktarı da o nisbette artmaktadır.  Öyle ki bu durumu güneş tam zenit’te (tepe noktasında)  iken ısı enerjisinin artış kaydettiğini gözlemlemek pekâlâ mümkün de.

       Bilindiği üzere dünyamız hava denilen gaz karışımıyla birlikte çepeçevre sarılıdır. Hele bilhassa dünyanın engebeli arazilerinde soğuk hava akımlarının ağır gaz diyebileceğimiz türden hava katmanı oluşturduğu içindir çukur alanlara inme eğiliminde olduğu gözlemlenmiştir. Geceleyin ise gaz basıncının etkisiyle toprak sathı hızla soğuyacağından bu soğuk hava kütlesi çukur alanlara doğru daha çok birikim sergileyecektir.  İşte bu nedenledir ki çukurlara doğru akaraktan oluşan soğuk hava birikintisi Soğuk dolin (soğuk çukur) olarak tanımlanır. Yükseklerde de soğuk dolinin tam aksine sıcak hava birikimi söz konusudur. Dolayısıyla bu gözlemlenmiş bilgilerden hareketle soğuk dona karşı hassas olan bitkilerin yetiştirilmesinde arazi şekli mutlaka dikkate alınması gerekmektedir. Aksi halde etrafı dağlarla çevrili meskûn yerlerde soğuk dolinler ister istemez meyve ağaçlarını ve üzüm bağlarını ya da bir başka türden yetiştirilen ürünleri doğrudan olumsuz yönde etkileyip üreticilerin zarara uğraması kaçınılmaz olacaktır. Bu demektir ki, bu tip arazi alanlarda ziraat ve tarımla uğraşan üreticilerin mutlaka soğuk havanın birikintisinin yol açacağı zararlara karşı bir takım sulama metotlarını devreye sokmaları gerekecektir.  

        İzoterm (eş sıcaklık eğrisi)

       Yeryüzünün sıcaklık durumunu bilhassa deniz seviyesinde aynı yükseklikte yerleri birleştirmek suretiyle ortaya konan grafiksel sıcaklık eğrilerine izoterm (eş sıcaklık eğrisi) denmektedir. Söz konusu grafiksel eğrilerin bize gösterdiği bir gerçeklik vardır ki;  o da malum hava sirkülasyonu (hava dolaşımı) denen hadisenin ne sürekli yağış halde seyrettiği, ne de sürekli kuraklık yönünde seyrettiğidir. Gerçek olan 4 mevsimli iklim klimanın dönüşümlü olarak yaşandığı gerçeğidir.  Ayrıca mevsimsel iklimlerin yanı sıra ilahi bir güç tarafından yeryüzünün nizami bir şekilde beş sıcaklık eğri eksen üzere ayarlandığını görmekteyiz ki bu söz konusu iklim bölgelerinin özelliklerini özetle şöylece tanımlayabiliriz de:

       -Ekvatoral iklim bölgesi: 

       Bu iklim kuşağının yıllık sıcaklık eğrisi değişmeleri minimal düzeylerde olup aylık ortalama sıcaklık değerleri 24 -28 santigrat dereceler seviyelerinde seyretmektedir.

       -Tropikal iklim bölgesi (dönence):

        Bu iklim kuşağı ekvatorun 23 santıgrat derece güneyi ve kuzeyinde bulunan paralel çevreyi alan bölgeyi içine almaktadır. Buralarda sıcaklık eğri düzeyi maksimal düzeylerde değişiklik arz edip ortalama sıcaklık değerleri 23,2-24,7 santigrat dereceler seviyelerinde seyretmektedir.  

       -Subtropikal iklim:

       Muhtemeldir ki kâinatın ilk yaratılışında iklim özelliği suptropikal bir iklim kuşağı hâkim olup,  aynı zamanda yeryüzü üzerindeki karaların kapladığı alanın şimdikinden çok daha büyük olduğudur. Dolayısıyla böylesi bir iklim kuşağına bağlı olarak dünyanın yaratılış yıllarında bitki florası bakımdan zengin olduğunu tahmin etmek çokta zor olmasa gerektir. Nitekim bugün yeryüzünün kömür yatakları bakımdan zengin olması tahminlerimizin doğrular niteliktedir.  Bu durum bize o devirlerde yaşayan organizmaların C-14 (karbon -14)/ C-12 (karbon12) oranının etkisi altında yaşadıklarının ipucunu vermektedir. Bilindiği üzere bugün subtropikal iklim 25-40 santigrat derece enlemleri arasında uzanan bölge kapsamı içerisinde olup,  yıllık ortalama sıcaklık değerleri 17,4-19,3 santigrat derece arasında seyretmektedir. Bu yüzden buralarda sıcaklık değişmeleri çok büyük değişiklik arz ettiği içindir geceleri sık sık don olayı yaşanmaktadır.

         -Ilıman iklim:

        Ilıman iklim kuşağı kutuplarla subtropikal arasında yer alan sahadır. Dolayısıyla yıllık sıcaklık ortalaması 10 santigrat derece arasında sabitlenmektedir.

        -Kutup iklim Bölgesi:

        Kutuplara yakın kısımların büyük çapta buzullarla kaplı olduğu dönemlere bakıldığında ekvatora yakın enlemlerin aşırı bir yağmur aldığı anlaşılmaktadır. Hatta o dönemlerde çöller ve uçsuz bucaksız sahralar bile sular içerisinde yüzüyordu. Hakeza bütün göller ve iç havzalar da öyleydi. Çünkü kâinatın ilk yaratılış safhasında dünyamız adeta şiddetli fırtınalardan ve yağışlardan geçilmiyordu. Öyle ki yaşadığımız dünyanın tedrici bir şekilde en nihayet su dengesine kavuşması Nuh Tufanının bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Şimdi su dengesi sayesinde kutuplarda temperatür yılın büyük bir kısmında sıfır santigrat derecenin altında seyretmektedir. Dolayısıyla kutuplarda hiçbir zaman sıcaklık 10 santigrat dereceye yükselememiştir. Zaten yükselmesi demek yeni bir Tufan hadisesinin yaşanması demektir. Bu yüzden su dengemizi sağlayan Yüce Allah’a ne kadar şükretsek o kadar azdır. Hatta kâinatta öyle bir denge kurulmuş ki kutuplardaki buzullar sayesinde kışın bile derin sular donmamaktadır. Zira buzullar altında kalan derin sular donmak bir yana hayat için can damarı olmaktadır.

         Tabii ki yukarıda izah etmeye çalıştığımız ısı şartları hiç kuşkusuz paralel eksen üzere konumlanmış bölgeler için geçerlilik arz eden kurallardır.  Malumunuz dikey eksen üzerine yayılıp konumlanmış bölgelerde  (dağlar-tropikal bölgenin dağları hariç)  biraz daha durum farklılık arz edip her 100 metrede bir sıcaklığın 0,55 santigrat derece düştüğü gözlemlenmiştir.

        Yeryüzünde yüksekçe uzanan sıra dağlar iklim kuşağı ile kutup iklim kuşağı arasındaki bazı benzerliklerin göze çarpması vejatasyon devresinin kısa oluşuyla alakalı bir durumdur. Nitekim aylık sıcaklık ortalamasının benzerlik teşkil etmesi de bu iki bölgenin tipik ortak özelliğini ortaya koymaktadır. Fakat yine de birbirinden ayrışan yönler belirgindir elbet. Mesela donlu günler sayısı kutuplarda takriben 42 gün olduğu halde bunun tam aksine boylu boyunca sıralanan yüksek dağlarda ise 80 günü geçebilmektedir. Hakeza yüksek dağlarda şiddetli güneş ışınları sebebiyle toprak yüzeyinin gündüz çok ısındığı gözlemlenirken gece ise tropik bölgelerin dağlarından farklı olarak yansımayla ısı kaybına uğradıkları gözlemlenmiştir. Kutup bölgelerinde bir başka dikkat çeken ayırıcı özellik ise gün saat diliminin çok uzun olmasıdır. Dolayısıyla buralarda büsbütün güneş batmadığından toprak yüzeyindeki ısı kaybı yok denecek kadar azdır diyebiliriz. Her şeye rağmen yine de gündüzün ortam sıcaklığı çok değildir,  keza geceleri de gündüz sıcaklığına paralel olarak çok soğuk olmamaktadır. İşte tüm bu ayırıcı verilerden hareketle kutuplarda konumlanmış bitkilerin gelişmesi için yeknesak ısı şartlarının hüküm sürdüğünü tahmin etmek hiçte zor olmayacaktır.  Bu demektir ki bitkilerin gelişmesi için gerekli olan vejetasyon devresinin uzunluğu önemli olmakla birlikte uzun süre sıfır santigrat dereceler altında kalan bitkilerin ise istirahatte olduğu düşünüldüğünde hayati faaliyetleri bir noktadan sonra durağanlık arz etmesi son derece gayet tabii bir durumdur.  Bilindiği üzere vejetasyon (büyüme) devresi don olmayan zaman kabul edilir. Hatta vejetasyon devresinin uzunluğundan başka bir de bu devreye ait sıcaklık şartlarının bitkinin gelişmesinde çok büyük rol oynadığı bilinen bir gerçekliktir. Dolayısıyla bunun için mesela odunlu bitkilerin yeşermesine yönelik gereken vejetasyon devresinin günlük sıcaklık ortalaması 10 santigrat derecelik periyotlarda seyretmesi gerekir ki yeşerebilsin. Nitekim kış buğdayı 5 santıgrat derecede, Mısır 13 santigrat derece de gelişebilmektedir.

        Velhasıl-ı kelam, ısı ve iklim canlıların hayat bulmasında tıpkı ab-ı hayat su gibi gerekli olan Allah’ın mucizesi şahika eserdirler.

       Vesselam.

      https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/isi-ve-iklim-mucizesi-5224-kose-yazisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder