2 Eylül 2022 Cuma

GENETİK MUTASYONLAR VE EVRİM

          GENETİK MUTASYONLAR VE EVRİM

            SELİM GÜRBÜZER   

          Canlılarda kromozomlar ve kromozomlar üzerinde ki genlerde olabilecek değişiklerin yanı sıra suni dış faktörlere bağlı olarak ansızın meydana gelebilecek değişmeler de mutasyon kavramıyla tanımlanır. Mutasyon kavramını daha geniş çerçevede tarif edildiğinde genellikle gerek kromozom yapısında, gerek kromozom sayısında, gerekse genlerin yapısında oluşabilecek fiziki ve kimyevi değişmeler için de kullanılan bir kavram olarak karşımıza çıkar.  Bunun dışında evrimciler tarafından mutasyona farklı anlamlar da yüklenip güya yeni bir canlı türün oluşumuna kapı aralayacak bir oluşum gözüyle bakılmaktadır. Daha da ilginç olan mutasyon kaynaklı arızi yapılar sanki akil adammış muamelesi yapıp bilgelik anlamı yüklemiş durumdalardır. Oysaki hücre içerisinde zaman zaman mutasyon kaynaklı kromozom ve DNA üzerindeki genler üzerinde bir takım genetik değişmeler yaşansa da bu demek değildir ki her canlı tipinin genetik yapısı topyekûn değişime uğrayıp ortaya yeni bir canlı türü ortaya çıkacaktır. Bikere her şeyden önce her canlı tipinin genetik yapısı kendine özgü olduğundan mutasyona uğramış olsa da o canlının ne orijinal yapısı ortadan kalkar ne de bir başka türden yenisi türer. İlla türemekten bahsedilecekse türeyen canlı değil mutasyon türemekte olup,  karşımıza  ya gen mutasyonları  olarak çıkar ya  da kromozom mutasyonları olarak.  

                                         KROMOZOM MUTASYONLARI

          Malum karşımıza kromozom mutasyonları olarak çıkan bu tip mutasyonlar kendi içinde ise kromozom yapısı mutasyonları ve kromozom sayısı mutasyonları olarak tasnif edilir. Şu bir gerçek kromozom yapısı değişmeleri, X, gama, ultraviyole, radyo ve kozmik ışınlamalara maruz kalmak suretiyle ya da ısıya ve çeşitli kimyasal maddelerin yan etkilerine maruz kalmak suretiyle de oluşabiliyor. Nitekim bu söz konusu dış faktörlerden herhangi birisine maruz kalındığında da kromozomlar üzerinde enine veya boyuna birçok noktalardan kopmaların yaşanması an meselesidir diyebiliriz. Derken bu kopmalar neticesinde doku ve organlar üzerinde bir takım arızi durumlar ortaya çıkabiliyor. Tabii bu arada evrimciler, nadir görülen bu tip değişikliklerden kendilerine vazife çıkarmayı da ihmal etmezler. Ama boşa heveslenmesinler,  bikere mutasyon kaynaklı bu tür kopmalar milyonda bir ani değişiklikler olarak ortaya çıktığı içindir buradan evrimcilere asla bir ekmek çıkmaz. Üstelik mutasyonla oluşan bu tür arızi değişiklikler genetik yapıyı bütünüyle değişikliğe uğratamadığı gibi ortaya yeni bir canlı formun türemesine de yol açmamakta.  Madem öyle,  arızı yapılarda olsa,  kromozomlar üzerinde vuku bulan bu tip arızi değişiklikleri ve kopma biçimlerini maddeler halinde şöyle tanımlayabiliriz de:

       -Defisiyens ve Delesyon: Her iki kopma hadisesi her ne kadar kromozomlarından parça (segment) kaybetme anlamında kullanılan kavramlar olsa da aralarında ki en belirgin fark herhangi bir nedenle eğer kromozomun ucundan bir parça kopar ve kaybolmuşsa bu olay ‘defisiyens’  olarak karşılık bulur. Yok, eğer aradan bir parça kopar ve kaybolmuşsa bu olay  ‘delesyon’ olarak karşılık bulmasıdır.  Hakeza diyelim ki defisiyens hadisesiyle mesela tek bir yerden kopan kısım aradan çıkmış olsa bir şekilde yine kromozomun diğer açıkta kalan uç kısımları bir birine kaynaşaraktan nihayetinde birleşilmiş olmakta. Ancak her iki kopma hadisesinde de gözlenen şu ki; eski orijinalliğinden yitirilmişlik durumu söz konusu olup hele bilhassa sentromerden yoksun olan kısımların hücre içerisinde görev yapamaz konumuna düşmeleri kaçınılmaz hal alabiliyor. Bu arada kopan parçalar hücre içerisinde tıpkı üstü başı yırtık bir elbiseyi ya tamir için yama yapmak için kullanılmakta ya da de bir şekilde elimine edilmiş olmakta.

        Hazır kopan parçaların yamalı bohça hale düştüklerinden bahsetmişken, bu arada tüm ümitlerini yamalı bohça arızalı ve kopmuş yapılara ümitlerini bağlayan evrimcilere bu hususta bir çift söz söylemekte fayda vardır: 

         -“Ey Evrimciler! Bakın canlının tüm organizmaları oluşturan en küçük hücre yapıları bile kendi içinde arızalı, kopuşmuş, defolu yapıları tamir etme ya da elimine etmeye çalışırken, siz halen bugün olmuş mutasyon kaynaklı arızalı, kopuşmuş, defolu yapılardan evrimi kurtarmak adına medet ummaktasınız. Yol yakınken, artık böylesi, defolu, yamalı, yıkık dökük, virane olmuş enkaz yığınlara olan sevdanızdan vazgeçin.”

           Tabii biz bu satırlar eşliğinde tavsiye babından bir şeyler demesine dedik ama bize kulak asmayacakları malum. Adamlar baksanıza İngiltere kıyılarındaki Man adasında yaşayan kuyruksuz kedi (Manx),  evrimcileri pek heveslendirmiş olsa gerek ki kedinin kuyruksuz oluşundan bile medet ummuşlardır.  Öyle ya, ne de olsa kedinin kuyruğu birileri tarafından kesilmiş de değildi,  o halde bu durumda savundukları evrime delil teşkil edecek örnek olarak gösterebilirlerdi, bu yüzden erken sevindirik olmalarına doğrusu şaşırmıyoruz artık.  Ama unuttukları bir şey vardı ki,   kedinin kuyruksuz oluşu,  evrimleşmeyle uzaktan yakından hiçbir alakası yoktu,  belli ki bu tamamen kromozom ve kromozom üzerindeki kuyruğu oluşturan genlerin deforme oluşuyla alakalı bir mutagenik hadisedir. Hele kromozomlar ve kromozomlar üzerinde ki genlerden bir veya birkaç değişiklik ya da birkaç kopuşlar yaşanmaya bir görsün,  bu durumda Manx kedisinin kuyruksuz oluşundan daha en tabii durum ne olabilirdi ki.  Dedik ya, bikere her şeyden önce ortada mutasyon kaynaklı gen dizilimlerinde arızi değişiklik, kopukluk veya kayba uğramışlık durumlar söz konusudur. Dolayısıyla evrimciler böylesi arızi değişikliklerden kendilerine vazife çıkarıp boşa heveslenmekteler, bikere ortada kuyruklu bir halden kuyruksuz hale giden yolda aşama aşama evrimleşmenin yaşandığına dair zaman çizelgesi veya zaman dilimlerini gösterecek tablo yok ki,  böylesi bir arızi durum evrime delil teşkil etsin. Bilakis kedinin kuyruksuz hali tamamen tipik mutasyon hadisesinin ta kendisi arızı bir durumdur. Kaldı ki evrimcilerin bu hususlarda ki erken sevindirdik oluş halleri ne ilk ne de sondur,  daha evrim felsefesine inandıkları ilk günden buyana hem insan, hem de kuyruksuz maymunların (apes) bundan takriben 3 milyon önce ortak bir atadan türedikleri masallarıyla oyalanıp durup bugünlere gelmişlerdir hep. Tabir caizse masallarla oyalanmak bakımdan sicilleri bir hayli kabarıktır dersek yeridir. Şayet onların dümen suyuna kapılıp ütopik masallarını kaale almış olsaydık,   pekala bizlerde fosil hominoidlerin güya kuyruksuz maymun ve insan olduğuna,  hominoidlerin ise yarı insan bir yaratık olduğuna kanmış olacaktık.  Ne diyelim, sicilleri evrimle tescillenmiş bu adamlar her defasında  evrime adanmışlık rozetleri cüsselerinden büyük olsa gerek ki bu tür hayallere çok kolaylıkla kapılmakla insanı insanlıktan çıkarıp hem kendi atasını hem de kendilerini hayvan mertebesine indirgemiş oluyorlar. Üstelik ortada ortak atanın varlığını gösteren herhangi bir fosil kaydı olmamasına rağmen gelinen noktada bugün olmuş halen bu tip hayaller peşinden koşmaya tam gaz devam etmekteler de. Oysaki insanın atası olarak ilan ettikleri maymunların kuyruklarının zamanla körelerek tek atadan günümüzdeki canlı çeşidini, yani insanda kuyruk sokumu halinde oluştuğunu söylemek akla ziyan bir tutumun ötesinde çok uç noktada hayalperestlik bir durumdur. Bikere maymun kuyruğunun boşa yaratılmadığı şundan besbellidir ki fındık tanesinden küçücük yiyecekleri bile icabında kuyruğuyla toplamakta, burada kuyruk bir bakıma parmak görevi yapmaktadır. Sporcular da gayet çok iyi bildikleri bir şey vardır ki, o da malum işlevsel olan herhangi bir organın, değil körelmesi daha da bir dinamizm kazanaraktan enerjik kas yapıyor olmasıdır.  Hadi diyelim ki kuyruk olayında anlaşamadık, bir takım maymunların atalarının alt türlerinde apandisitin olmaması da evrimciler açısından handikap teşkil eden tezat bir durumdur. Nitekim bu hususta Biyolog H. Enoch körelmiş organlar fikrine karşı tavır alarak; “İnsanların apandisiti vardır. Ancak daha eski ataları olan alt maymunlarda apandisit bulunmaz. Sürpriz bir biçimde apandisit, daha alt yapılı memelilerde, örneğin opossumlarda tekrar belirir. Öyleyse evrim teorisi bunu nasıl açıklayabilir?” sualini yüzlerine karşı sormaktan kendini alamaz da.  Hakeza kendisi de bizatihi evrimci olan S.R. Scadding ‘Evrimsel Teori’ adlı dergide yazdığı bir makalede “(Biyoloji hakkındaki) bilgimiz arttıkça, körelmiş organlar listesi de giderek küçüldü… Bir organın işlevsiz olduğunu tespit etmek imkânı ve ihtimali olmadığına ve zaten körelmiş organlar iddiası bilimsel bir özellik taşımadığına göre, körelmiş organların evrim lehinde herhangi bir kanıt oluşturamayacağı sonucuna varıyorum” itirafında bulunabilmiştir.  Öyle anlaşılıyor ki insanın insan olarak yaratıldığına aykırı söylemlerle sözde atalarından miras kalmış herhangi bir körelmiş organ yoktur, şunu iyi bilsinler ki insanlar asla diğer canlılardan tesadüfen türememiştir, bilakis bugünkü haliyle kusursuz ve mükemmel biçimde eşrefi mahlûkat olarak yaratılmış bir varlıktır.   

       -Inversiyon: Değim yerindeyse jimnastik sporlarında da görüldüğü üzere sportif takla atıp yeniden koptuğu yere dönmesi anlamında;   herhangi bir kromozomdan kopan parçanın kopmasıyla birlikte 180 derece bir döngüyle koptuğu yere tutunması veya yapışması demektir. İşte kavramsal tanımından da anlaşıldığı üzere inversiyonun delesyondan farkı kopan segmentin ters takla diyebileceğimiz bir döngüyle eski yerine tutunmasıdır. Diyelim ki, 180 derecelik bir tur döngü tutunmasıyla birlikte orijinal kromozom halkasında yer alan genlerin ara dizilişlerinin ATGSU şeklinde olduğunu varsayalım, bu durumda kromozomdan kopan GS segmentinin inversiyonla 180 derecelik bir döngüyle eski yerine tutunmasıyla birlikte bu kez gen diziliş formatı ATSGU şeklinde bir dizilim vuku bulacak demektir.

     -Translokasyon: Homolog olmayan kromozomlar arasında vuku bulan parça değişimiyle, yani yer değiştirmeyle ortaya çıkan boşluğu bir başka bir kromozomdan gelen parçanın eklemlenerekten doldurması hadisesi olarak tanımlanır. Bu demektir ki translokasyon hadisesiyle birlikte farklı homolog olmayan kromozomların birbirleriyle olan temaslarında ilave eklemlemeler oluşabiliyor. Böylece bu tip eklemlemelerle birlikte gen miktarında artış kayd edilmiş olur.  Ancak bu durumda homolog kromozomların birinde ya da ikisinde translokasyon hadisesi vuku bulduğunda canlının üreme kanallarından gelecek olan sperma ve yumurtalarda anomali durum da baş gösterebilir, normal durumda baş gösterebilir. Malum anomali baş gösteren gametlerin ürettiği zigottan meydana gelen embriyoların ölmesi kaçınılmazdır. Normal gametlerin ürettiği oğul döller ise tam kısır döngü olmasa da kısmi kısır döngü olarak hayatlarını devam ettirmiş olacaklardır.  Dolayısıyla evrimciler açısından her iki durumda da heveslerini kursaklarında bırakacak şekilde birinde sonu ölümle sonuçlanan ortaya çıkarken diğerinde ise kısır döngü durum olarak karşılarına çıkmış olur. Bakın evrimci Huxley bile mutasyonların öldürücü ve bozucu etken unsurlar olduğunu şu ifadelerle itiraf etmek zorunda kalmıştır: “Bin mutasyondan bir tanesinin faydalı olması nadiren görülür. Fakat bu kadarı bile çok verimlidir. Çünkü mutasyonların birçoğu öldürücü, bir kısmı da bozucudur.”

         -Duplikasyon: Tıpkı translokasyonda olduğu gibi kromozomlar arasında parça değişimi hadisesi vuku bulmakla birlikte, translokasyon hadisesinden farklı yanı, homolog kromozomlar arasında gerçekleşiyor olmasıdır. Parça değişiminin akabinde duplike durum ise iki veya daha fazla artış kaydederekten gerçekleşir. Böylece mayoz bölünmeyle birbirleriyle eşleşen homolog kromozomların duplike olmasıyla birlikte birinin bir parçası diğerinin üzerine eklemlenmiş bir yapı olarak ortaya çıkmış olur. Bu demektir ki kromozomların biri parça kaybederken diğeri ise kazanmış olmakta. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında duplikasyon hadisesinin canlılar üzerinde etkisi translokasyon hadisesinde ki gibi ölümcül olmayıp canlının sadece fenotipinde anormalliklere yol açacak boyutta bir etkisi olmaktadır.  

                              KROMOZOM SAYISI MUTASYONLARI

       Bitki ve hayvanlar âleminde kromozom sayısı türden türe değişiklik göstermekle beraber her türün kendi içerisinde kromozom sayısı da sabit kalmış olur.  Malumunuz eşeyli üreyen canlıların üreme organlarında var olan her bir gametin kromozomları takım veya genom olarak addedilirler. Genellikle her canlı türünün kendi içinde kendine özgü karakteristik genom özelliğine sahiplerdir. Bu noktada üreme hücrelerini temsilen  (n)  sayıda olanlar kromozomlar haploit (monoploid)  gametler olarak addedilirken, somatik hücrelerini temsilen (2n) sayıda olan kromozomlar ise diploit olarak addedilirler. Ancak şu da var ki, bir kısım canlılarda diploid (2n)  kromozom sayısının değişiklik göstereceği de bilinen bir durumdur.

                                            GEN MUTASYONLARI

        Her ne kadar DNA yazısı kromozom içerisinde sıkıca paketlenmiş veya protein kılıflarla sarılmış moleküler nükleotid bazların çift zincirin karşılıklı kutuplarına birbirlerine köprü bağlarla tutunup korunmuş durumda olsalar da yine de birçok bozucu, dağıtıcı ve yıkıcı unsurların etkisiyle bu köprü bağlar kopup korunaksız hale gelebiliyorlar.  Hakeza nükleotid moleküllerin gerek kendine özgü termik titreşimleri,  gerek kimyasal ve elektriksel etkenler, gerekse başka moleküllerle çarpışması veya ortamdan geçen radyasyon etkisi gibi birtakım sebepler DNA üzerinde bir takım arızi durumlara yol açabiliyor. Mesela buna benzer daha birçok etken faktörler neticesinde kanatsız sinek oluşumu ve şekli bozuk bitki meydana gelebiliyor. Tabii bu demek değildir ki böylesi maraz oluşum evrimleşmeyle gerçekleşip kendi orijininden farklı yeni bir sinek türü veya yeni bir bitki türü meydana getirmiştir. Oysaki bu tip istisnai maraz durumlar her türün kendi içinde ki kurulu sistemin programına zarar vermekten öte bir anlam ifade etmeyecektir.  Sonuçta mikro âlemin en önemli sacayaklarından olan genler öyle harikulade işlerin altına mührünü vuruyorlar ki aradan kaç nesil geçerse geçsin ait olduğu herhangi bir canlının tümünde değişikliğe yol açmadan orijinal haline sadık kalmaktalar. Zaten DNA’yı oluşturan genler pürin ve pirimidin çift halkalarında dizili halde konumlanmış yapılar olduğu içindir genler bu anlamda tüm kontrol mekanizmalarının iplerini de bu anlamda ellerinde tutmuş oluyorlar.  Nitekim bu noktada bilhassa yönetici genlerin koordinasyonları ve direktifleri sayesinde canlılar hücresel faaliyetlerini sürdürmekteler. Hele ipi ellerinde tutamayıp kaçırmaya bir görsünler yönetimde oluşabilecek bir takım aksaklıklar hücre içi faaliyetlerine de sirayet edeceği muhakkak. Buradan da organların ve dokuların yapısında bir takım bozulmaları beraberinde getirecektir. Neyse ki bu tip bozulmalar başta da dedik ya, asla bir yeni bir canlı türünün meydana gelmesine yol açmayacaktır, bilakis türün kendi içinde birkaç nesille sınırlı değişiklikler ve geçici sakatlıklar olarak kala kalacaktır. Hem kaldı ki DNA zincirinin halkasında herhangi sebepten ötürü bir harf kaybının olması pekte dikkate alınacak bir zarar sayılmaz. Çünkü hemen o noktada iki şerit birbirinden ayrılıp, sağlam olan zincir kendisine bir komplamenter (tamamlayıcı)  gen kopya imal edebiliyor. Böylece eskisine karşılık gelen yeni şeridin yardımıyla tekrar kayıplar giderilmiş olur. Ancak bazı istisnai durumlar vardır ki; DNA’nın her iki halkasında cereyan eden kopma veya kaymalar düzeltilememektedir. Dahası DNA rejenerasyonunun (yenilenmesi)  oluşumunu imkânsız kılan bozulmalar sonucu orijinal enformasyon her iki şeritte izini kaybedebiliyor. Böylece kendini yenileyemeyen bölümler arızalı şekliyle kalıp hücrenin hayatını sonlandıracak noktaya kapı aralayabiliyor. Derken ortaya çıkan bu arızi ve maraz yapılar “mutasyon” olarak addedilirler. Şurası muhakkak genetik kodlarda meydana gelen değişmeler istisnai türden değişmeler olup, bu tip durumlar daha çok arızi yapıların birbirini tetiklemesiyle ortaya çıkmaktadır. İşte bu noktada genler üzerinde zaman zaman nükseden zincirleme kazaların neticesinde dağılan parçalar bir araya getirilse de ortaya mükemmel bir yapı çıkmadığı içindir bu durum evrimcileri pekte sevindirik yapmayıp adeta can evinden vurmaktadır. Zira onların kendi akıllarınca beklentileri güya tabiat ana veya onların putlaştırdığı tesadüf tanrısı genetik kodlarla rasgele kumar oynayıp zincirleme kazalar sonucu birikmiş enkaz yığınlarından yeni bir canlının türeyeceği yönündedir.  Oysaki evrimcilerin bilmediği bir şey var ki, o da yaratılış itibariyle ezelden beri kurulu ilahi nizamın öyle kolay kolay istisnai arızi değişimlerle tarumar edilemeyeceği gerçeğidir. Bikere ezelden beri gelişmiş hemen hemen her canlı türünün hücre yapılarının oluşumunun dizaynından sorumlu ve biyolojik nizamın koordinasyon başkanı denen bir DNA gerçeği vardır. İşte bundan dolayıdır ki her canlı türü DNA’nın talimatları doğrultusunda kendi genetik kodlarını orijinalliğinin bozulmaması yönünde kararlılık duruşu sergilemektedir. Hatta DNA’nın koordinatörlüğü sadece genetik kodlar üzerinde değil, hücre içerisinde oluşabilecek hasarlara karşıda gerekli önlemlerin alınması noktasında da etkin bir koordinatörlüğü söz konusudur. Ve bu hususta canlıyı oluşturan her bir hücre yapısı evrimcilerin doğal seleksiyon dedikleri doğal seçiciliğine ihtiyaç duymaksızın kararlı duruşlarını sergilemeyi ihmal etmezler de. Gerçekten de hücre içerisinde gerçekleşen böylesi mükemmel kararlı duruşları sayesinde bir canlı türünün bir başka canlı türüne dönüşmenin önüne geçilmişte olunur. Zaten her canlının nesiller boyu genetik kodlarına sadık kalaraktan soy bağını genetik özelliklerini koruyup yoluna devam etmesi yaratılış mucizenin ta kendisi bir kararlılık hadisesidir bu. Ama gel gör ki evrimciler bu mucizevi oluşumları görmezden gelip mutasyon kaynaklı arızi yapılara ve doğal seleksiyona tüm ümitlerini bağlamış durumdalardır. Öyle ki ümitlerini bağladıkları doğal seleksiyonu kendilerince canlı piramidinin tepesine oturtup güya faydalı değişiklikleri muhafaza eden ya da zarar verici faktörleri ayıklayan koordinatör varlıkmış gibi sunaraktan her daim inatla bildiklerini okumaktalar. Ne diyelim, onlar bildiklerini okuya devam ede dursunlar, Japonyalı bilgin Motoo Kimura bir insanda hücre molekülünün birkaç senede bir kez farklılaşma geçirebileceğini hesaplamıştır. İngiliz genetik bilim adamı John Burdon Sanderson Halden ise insan neslinin ancak ve ancak 1000 senede bir molekül değişikliğine uğrayabileceğini dile getirmiştir. Tabii ortaya konan böylesi hesaplamalar evrimcileri üzmektedir. Şöyle ki; bu tür hızlı değişimin tabii seleksiyon dedikleri doğal ayıklama marifetiyle olduğunu varsaysak bile bu seçicilik nereye kadar sürdürülüp devam ettirilebilir. Hadi bu seçiciliğin halen devam ettiğini varsaysak bile,  nasıl oluyor da geçmişten bugünümüze her canlı türü ince eleyip sık dokuma metoduyla doğal seleksiyon eleklerinden geçirilerekten dünya sahnesinde hala hayatlarını sürdürebilir halde yaşamaktalar doğrusu buna kargalar bile güler dersek yeridir. Oysaki onca inceden inceye doğal seleksiyon elemelerden geçmiş hiçbir canlı türünün dünya sahnesinde kalmaması gerekirdi.  Dahası inandıkları evrimleşmeyle ortaya orjininden farklı canlı türlerin şu an dünya sahnesinde oluvermeleri icap ederdi ki,  malum şimdiye kadar dünya sahnesinde ne yeni türler oluverdi, ne de doğal seleksiyonla güçlülerin ayakta kalabileceği zayıfların elendiği bir canlı âlem oluverdi. Bırakın milyon yıllarda oluverdiklerine inandıkları evrimleşme hadisesinin vuku bulması,   kısa zamanda anlık vuku bulan mutasyon kaynaklı değişmelerden bile yeni bir canlı türü bugüne dek ortaya çıkıvermedi, çıkmaz da.  Şayet evrimciler uzun bir zaman dilimini kapsayan süreçte olsa putlaştırdıkları doğal seleksiyon imgesinden beklentilerine karşılık cevap vermesini bekliyorlarsa, bikere her şeyden önce faydalı mutasyonu zararlı mutasyondan ayırabilecek kabiliyette olduğu söylenilen tabii seleksiyonun bu yönde mutasyon mekanizmasına yeni bir canlının türetmesine yönelik talimatlar verdirmesi gerekiyor. Yok eğer doğal seleksiyonun DNA gibi öyle talimat verme yeteneği yok deniliyorsa,  bu durumda o zaman doğal seleksiyona özel misyon biçip onu   “iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayıklar” havalarında boşu boşuna elit seçkinci rolünde dolaşıp durmasına ön ayak olmamalarını tavsiye ederiz. Hiç kuşkusuz tavsiyelerimize kulak asmayacaklarını bildiğimiz halde, biz yine de son kez buradan tavsiye babından deriz ki: “Putlaştırdığınız doğal seleksiyona ön ayak olacaksanız da bari hiç olmazsa adamcağızı (doğal seleksiyon mitini)  istirahate çekip dinlendirmiş olun. Baksanıza adamcağız dünyanın kuruluşundan bugüne her türden canlıyı ayıklaya ayıklaya bir hayli yorgun bir halde bitap düşmüş durumda, dolayısıyla ara sıra tatil yaptırılsa fena mı olur.  Olur ya,  bir gün bir bakmışsın aklı başına geldiğinde yeni bir canlı üretecek konuma gelmiş olur.”

      Her neyse şaka bir yana,  belli ki evrimciler mutasyon, seleksiyon derken gel-gitlere oynayıp iki arada bir derede şaşkın ördeğe dönüşmüş durumdalar.  

                                    MUTAGENLER (DNA’yı mutasyona uğratan genler)

         Bilindiği üzere bir genin kromozom üzerindeki yerini değiştirmeksizin meydana gelen baz moleküllerinde  (A-G)  türünden eşleşmeli değişmelere gen mutasyonu  (nokta mutasyon veya mikro mutasyonu) diye tarif edilir. Nedir bu değişmelere neden olan unsurlar dendiğinde malum çeşitli ışınlar, bazı kimyasal maddeler,  temparetür şoklar veya bir başka etkenlerin genler üzerinde mutasyona neden oldukları mutagen faktörlerdir elbet. Ve bu söz konusu mutagen unsurlar   “Sıcaklık, pH, radyasyon ve kimyasal Bileşikler” diye dört grupta toplanırlar. Şöyle ki bu etken unsurlar:   

       -Sıcaklık etkisi malum yüksek sıcaklık moleküllerin kinetik enerjisini artırmak suretiyle mutasyona sebep olabiliyor.

        -Söz konusu pH olunca da ortamın pH derecesi moleküller arası etkileşimlerde ve özellikle tautomerik  (pronitron değişmesi) dönüşümlerde çok önem arz ettiğinden,  pH derecesinin mutasyon hızını etkilemesi gayet tabiidir. Her şeye rağmen şu da bir gerçek; moleküllerin hızla hareket edip birbirleriyle çarpıştıkları bir ortamda bile moleküler kazalar ve yanlışlıkların nüksetme ihtimali sıfır denecek kadar düzeyde seyretmektedir. 

       -Radyasyon etkisi hiç kuşkusuz mor ötesi ve X ışınları gibi kısa dalga boylu ışınlar enerji yönünden yüksek radyasyonlu moleküllere çarptıklarında birtakım arızi değişiklikler oluşturabiliyor. Nitekim bu tip ışınlar DNA molekülü üzerinde delesyon ve inversiyona yol açan kopmalar sebep olduğu gibi baz çifti dönüşümler de (tautomer oluşumlar) görülebiliyor.    

      -Dördüncü etken unsur kimyasal bileşikler ise adına uygun davranıp kimyasal etki oluşturduklarında bunlardan nitröz asit, 5- bromourasil, 2-amino pürin, hidroksilamin gibi etken bileşikler deaminasyon yoluyla DNA molekülü üzerinde transisyona neden olurken, etil metan sülfonat (EMS) gibi etken bileşklerde transversiyona yol açmaktadır.  Diğer akridin ve onun türevleri gibi etken bileşiklerde delesyon veya inversiyona neden olmaktadır.                                           

                                Mutasyon Hücrenin hayatını nasıl etkiler?

         Evrimciler ne akla hizmet ediyorlarsa mutasyonun hayat verdiğine inanmaktalar. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değil. Düşünsenize bir örümceğin (Tarantula’nın) gayet kendini iyi koruyabilecek yeteneğe, hatta bazen arıları bile zehriyle öldürebilecek donanıma sahip olduğu halde kendisine yaklaşan eşek arısının kendisini uyuşturup yararlanmasına izin verebiliyor.  Ya eşek arısına ne dersiniz,  baksanıza o da avını nokta atışı diyebileceğimiz isabetle sinir merkezlerinin yerini belirleyip kendisinden iki kat daha üstün zehre sahip örümcek üzerinde operasyon yapabiliyor. Anlaşılan, ortada hem Tarantula, hem de eşek arısı açısından doğal seleksiyona katkıda bulunacak bir durum gözükmemektedir.  O halde bu durumda güçlü örümcek karşısında eşek arısının soyunun tükendiğini söyleyebilir miyiz?  Elbette hayır. Çünkü her iki halde de canlı kompleks yapı kendine özgü bir tarzda muhafaza edilerek adeta evrimcilere meydan okumakta. Zaten her şeye evrim mantığından bakarsak bir kere doğal seleksiyonun başarılı olması için mutlaka faydasız (zararlı) mutant genlere karşı baskın olması icap eder. Bu da yetmez faydalı mutant genler az sayıda üreyip, ekonomik kullanılmaları icap etmektedir. Kaldı ki bir bireyin faydalı mutasyona maruz kaldığını varsaysak bile, o fert önce genetik yapısında oluşan öldürücü genleri yok etmesi gerekir.  Daha sonra o birey çiftleşen alt grubun popülâsyonun da üstün konuma geçmesini sağlayacak bir üreme kabiliyeti sergilemesi lazım ki, mutant özellikler popülâsyona transfer edilebilsin. Maalesef uygulamaya baktığımızda faydalı zannedilen mutasyonun kendisine faydası yok ki başkasına faydalı olabilsin. Bakın bu hususta Francisco J. Ayala ne diyor: “Yüksek organizmalardaki mutasyon frekansının bir nesilde, bir gen başına 10 binde bir ile milyonda bir arasında olduğunu tahmin etmekteyiz.

          Anlaşılan, canlıların bir kısmı değişik şartlara ayak uydurma yeteneklerini yitirdiklerinde ya nesli kesilmekte ya da sınırlı değişiklikle hayatını devam ettirmekte.  Keza mutasyona uğramış DNA zinciri eski zincirden 1 nükleotidlik bakımdan farklı olsa bile bu küçük değişiklik ancak o hücre üzerinde etkili olabiliyor.  Dahası böyle değişmeye maruz kalan bir hücre diğer hücrelerle yarışma yeteneğini ya artırır ya da azaltmaktadır. Şayet mutasyon yararlı bir mutasyonsa diğer organizmalardan daha büyük yaşama şansına sahip olacağından, bu durum oğul döllere aktarılırken bir baz ileri veya bir baz geri olacak şekilde geçmektedir. Şu bir gerçek popülasyon içerisinde varlığını hissettirecek, hatta tüm popülasyonu daha da mükemmel hale getirecek bir mutasyon hadisesinin gerçekleşmesi mümkün gözükmemektedir. Üstelik faydalı değişmelerin faydasızlara üstün hale geçmesi için bir plan ve bir program gerektirir ki evrimcilerin zaten plan ve programla hiçbir zaman işi olmamıştır. Zira onların işbirlikçisi kafalarında putlaştırdıkları tesadüf mitidir.  Oysa en basitinden bir canlının kendisinden bir üst canlıya evrimleşmesi için milyon rakamların üstünde birbiri ardına gerçekleşen mutasyon aşamalarına ihtiyaç vardır.  Ne var ki en basit canlıdan daha yüksek canlılara gidildikçe işler daha da karmaşık hale gelip, bu karmaşık ritmi artmasıyla birlikte yeni bir türün ortaya çıkma ihtimalini diskalifiye etmektedir. Zaten düşünen bir insan için karmaşıklık keşmekeş değil, tam aksine mükemmeliyet demek, dogmatik kafa için ise tam bir kargaşa ve tesadüfî olay demektir.

         İçerisinde enzim, nükleik asit, şeker vs. karışımın bulunduğu steril ortamda hazırlanmış bir organik bileşikler ekstraktı düşünelim. Sonra bu karışımı katalizleyecek dışardan elektrik kıvılcımıyla oluşabilecek bir enerji kaynağını var olduğunu varsayalım,  işte önümüzde konan bu hazır malzemeye hangi metodu uygularsak uygulayalım asla yeni bir canlı ortaya çıkmayacaktır. Nitekim bu tür denemelerin geçmişten günümüze kadar uzun yıllar denendiği artık bir sır değil. Gelinen nokta itibariyle en basit protein molekülünde bile yaklaşık 1500 parçanın varlığı tespit edilmiştir.  Dolayısıyla organik çözelti içeren bir kazana en basitinden proteini karıştırdığımızda bu ortamda 1500 parçayı gerektiğinde hem toplayıp sentezleyecek,  hem bundan daha büyük protein molekülünün yapımını sağlayacak hem de ayrıştırabilecek bir sistemin devreye girmesine de gerek duyulacaktır. Ki;  bunun gerçekleşme ihtimali (1/2)1500 (Bir bölü iki üzeri bin beş yüz)’li gibi dudak uçurtan bir rakama denk düşer. Görüldüğü üzere telaffuzu zor dudak uçurtan bu rakam adeta imkânsızlığı temsil etmektedir. Bu rakamlar ortada iken hala her şey tesadüfen meydana geldi deniliyorsa pes doğrusu.  Oysa sayı arttıkça karmaşık yapılar daha da büyümektedir. Dolayısıyla evrimcilerin ihtimal hesapları da o oranda neredeyse trilyonları aşacak boyutlarda alabora olmaktadır.

         Şu da bir gerçek mutasyonların etkileri en kolay bir şekilde mikroorganizma üzerinde daha iyi gözlenmektedir.  Nitekim bakteriler en sık mutasyon geçen mikroorganizmalardır. Örnek mi? İşte Esçherichia coli bakterisinin 20 dakikada bir bölünüyor olması hasebiyle üzerinde 50 yıldır yapılan deneyler neticesinde çok fazla sayıda bakteri elde edilebilmiştir.  Bu demektir ki milyon seneleri aşan zamanda yaşayan herhangi bir hayvan türünün sayısından daha fazlası bu 50 yılda tek bir bakteriden elde edilmiş sayıdır bu.  Şayet onca sayıda bakteride mutasyonla bir değişiklik olsaydı, bu bakterilerde tür değişimi illaki gözlerden kaçmazdı. Tabii insanoğlu mutasyonla oluşabilecek değişiklikleri gözlemleyim  derken  bu arada asıl bilinmesi gereken protein sentezi ile ilgili mucizevi oluşumların da farkına varmış oldu. Neymiş fark edilen o mucizevi oluşumlar denildiğinde;  bikere en basit protein molekülünün 400 amino asit içerdiğinin farkına varmış oldu.  Yetmedi amino asitlerin her birinin dört veya beş elementten meydana geldiğinin farkına varmış oldu.  Daha da yetmedi mikroorganizmaların amino asit üretmesinde, vitamin oluşumunda, şeker veya yağ yapımında ve protein oluşumunda büyük katkı sağladığının farkına varmış oldu.  Tabii tüm bu farkındalıklar iyi hoşta,  çok istisnai olarak denge ayarlarının bozulduğunun görüldüğü durumlarda burdan hemen kendi kafasına göre çıkarım yapıp işi farklı mecralara taşımakta doğru bir tutum olmasa gerektir.  Buradan yeni bir mikro canlı tipin türemesinin haleti ruhiyesi içerisine girmek yerine dengelerin altüst olduğu durumları düzeltme yollarını araştırmak daha etik bir tutum olacaktır.  Mesela her hangi bir mikroorganizma mutasyon geçirmesiyle birlikte söz konusu bakterinin artık amino asit artık yapamaz hale gelmesi kaçınılmazdır. Hakeza böylesi durumlarda hücre içerisinde protein sentezi gerçekleşemeyeceğinden buna paralel bakteri çoğalmasının sekteye uğrayıp mevcut bakterilerin sonu ölümle sonuçlanması da kaçınılmaz bir durumdur.   O halde bu durumda yapılması gereken yıkmak yerine düzeltici faaliyetler de bulunup böylesi bir mutasyon etkisini gidermek için gereken aminoasidi kültür ortamı yoluyla enjekte ederek bakterinin yaşamasını ve gerekli besin maddelerini almasını sağlayıp yeniden bakteri çoğalmasını gerçekleştirmek olmalıdır. Nitekim günümüz teknolojisinde bu yönde yapılan çalışmalardan elde edilen verileri aşağıda maddeler halinde şöylede kategorize edebiliriz:

       -Normal bakteri Z’yi yaparsa basit kültür ortamında koloni meydana getirir.

       -Mutasyonla değişen normal bakteri aminoasit Z’yi yapamazsa, bu durumda basit kültür ortamında filiz veremeyecektir.

        -Mutasyonla değişen normal bakteri kültür ortamına aminoasit Z ilave edilirse basit kültür ortamında koloni meydana getirecektir.

        Hatta günümüzde alanında kendini iyi yetiştirmiş biyologlar bir küf mantarının mutasyona uğramasının sonucunda vitamin yapma yeteneğini kaybettiğini gözlemlemişlerdir. Bu durumda gerekli olan vitamin kültür ortamına eklendiğinde söz konusu mantarın yaşamaya devam edip üreyebildiği belirlenmiştir. İşte Biyologlarca böylesi mutasyona uğramış birçok mikroorganizma soylarını laboratuar şartlarında besin madde verilerek canlı tutulabildiği olaya beslenme mutantı (Mutasyona uğramış canlı varlık) denmektedir. Şurası muhakkak zararlı mutasyonlar canlının yaşama şansını ortadan kaldırmaktadır. Nitekim Herman Joseph Muller bu hususta şöyle der: “Mutasyonların yüzde 99’unda fazlası kesin olarak zararlıdır. Tesadüfi olaylardan da ancak böyle olması beklenir.”  Tabii Muller, der demesine ama gel gör ki evrimciler hala mutasyonların canlının yaşama şansını artırdığından dem vurmaya devam edip,  ona faydalı etken bir unsur gözüyle bakmaktalar.  Dahası mutasyonlar yeniden şifrelenmiş mesajlar olarak oğul döllere geçip onların yaşama şanslarını artırdığını ileri sürmekteler. Oysa canlı popülâsyonu şansa bağlı olaylarla kendisini bir üst organize bir yapıya yükseldiğini gösterecek herhangi bir delil yoktur. Nitekim evrimciliği ile adından söz ettiren şu namı meşhur Stephen Gould bile bu gerçeği şöyle itiraf edebilmiştir: “Bir mutasyon yeni bir DNA oluşturmaz. Dolayısıyla türleri mutasyona uğratarak yeni türler elde etmek imkânsızdır.” Yani bu demektir ki mutasyon denilen arızalı bir yapıyla mükemmeliyet arasında bağ kurmak hayli zor gözükmektedir. Bu yüzden canlı organizmaların suni metotlarla üretilmesine pek sıcak bakmıyoruz. Zira laboratuar çalışmalarının hiçbiri tabiat şartlarında gerçekleşmiş olaylar değildirler.

        Velhasıl-ı kelam; ilk yaratılış tekrarlanması ve tecrübe edilmesi imkânsız bir mucizevî bir hadisedir.

        Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/genetik-mutasyonlar-ve-evrim-6042-kose-yazisi

 

26 Ağustos 2022 Cuma

PROTEİN SENTEZİ VE EVRİM SENARYOLARI


      PROTEİN SENTEZİ VE EVRİM SENARYOLARI

         SELİM GÜRBÜZER

         Protein denilince daha çok vücut metabolizmamıza güç katan yumurta,  süt, et gibi protein içeren besinler akla gelir hep.  Tabii aklımıza bu şekilde gelmesi iyi hoşta, ancak proteini sadece gıda bazında değil bünyesinde bulunan hidrojen, oksijen, azot, karbon ve kükürt ve temel taşı amino asit içerikli yapısıyla da aklımıza düşmesi gerekir.  Hem nasıl ki canlı organizmaların temel taşlarını hücreler oluşturuyorsa, hücrelerin temel taşlarını da proteinler oluşturduğu malum. Peki ya proteinlerin temel taşlarını neler oluşturmakta diye sual edildiğinde ise, elbette ki cevaben aminoasitlerden başkası değildir deriz.

          Öyle ya, amino asitler uzun zincirler halinde proteinleri oluşturduğuna göre bu demektir ki proteinler de hücrelerin oluşumu için organize olup varlıklarını ortaya koyacaklardır. Nitekim bu noktada insan genomunda yer alan 20 çeşit amino asidin protein sentezine yönelik hücre organizasyonunun temellerini oluşturmasında son derece hayati öneme haiz temel taşları olarak karşımıza çıkmaları bunun en bariz göstergesidir. İyi ki de amino asitler hücre içerisinde temel taşı konumdalar. Aksi halde hücre içi faaliyetler durma noktasına gelecekti. Ancak şu da var ki; temel taş konumundaki amino asitlerin protein sentezinde aktif rol oynayabilmesi için hücre içerisinde minimum 3 ila 5 arası enzimin takviye katalizör güç olarak devreye girmesi de lazım gelir. Aksi halde hücre içerisinde protein sentezine yönelik ne tepkimeler hız kazanır ne de protein oluşumu gerçekleşebilir. Ki,  enzim dediğimiz molekülde sonuçta o da protein molekül yapıda bir organik bileşik türüdür. Dolayısıyla hücre içerisinde enzimlerden her hangi bir bileşik türünün işlevsiz hale gelmesi demek vücut biyokimyasının bir anlamda iflası demek olacaktır. Zira hücre içerisinde cereyan edecek her bir aktivite için mutlaka o aktiviteye uygun bir enzim türünün devreye girmesi gerekir ki hücre içi biyokimyasal reaksiyonlar işlerlik kazanabilmiş olsun.  Öyle ya, madem her bir hücre vücut içerisinde bulunduğu konumunu ve üstlendiği işlevselliğini kendisiyle uyumlu enzim koduna borçlu, o halde enzimi bu denli asıl karizmatik kılan etken unsurun bizatihi kendi öz mayasını oluşturan ham protein molekülünün ta kendisi olduğu gerçeğini de göz ardı etmemiz gerekir. Hem nasıl protein-enzim ilişkisini görmezden gelebiliriz ki, baksanıza A’dan Z’ye tüm hücre faaliyetleri enzim-protein dayanışmasına dayalı kurulu bir sistem üzere seyredip,  hatta bu noktada enzim ve protein arasındaki bağlılık etle tırnak misali birbirinden ayrılmayacak derecede güçlüdür dersek yeridir. Öyle ki her ikisinin de birlikteliğinden hücre hayatının nasıl işlerlik kazandığı biyokimyacıların dikkatinden kaçmaz da.  Tabii ki kaçmaz,  bikere her ikisinin varlığı demek biyokimyamızın iri ve diri olması demektir.  Sadece insan biyokimyası mı, hiç kuşkusuz her bir canlı türünün biyokimyası içinde geçerli irilik ve diriliktir bu.

            Öyle ya,  mademki ‘bio” demek canlılık demek, o halde canlı oluşumun olduğu yerde enzim-protein işbirliğine dayalı protein sentezi faaliyetinin aktif hale gelip canlı biyokimyasının dirlik kazanması son derece gayet tabii bir durumdur. Zira canlılık cansızlık üzerine kurulu bir düzen değil, tam aksine enzim-protein işbirliğine dayalı kurulu bir düzendir. Ve bu kurulu düzenin yaratıcısı Yüce Allah’tır. Dolayısıyla Allah’tan başka hiç kimse cansız maddeden canlı yaratmaya asla güç yetiremez. Nitekim yaratıcılık yönünde tüm teşebbüsler tüm suni denemeler her defasında fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Şurası muhakkak canlılık denen hadise tamamen bir yaratılış olayıdır. Ama gel gör ki, yaratılış mucizesine akıl sır erdiremeyenler protein sentezini günlük rutin sıradan olaymış gibi algılamaktalar. Hatta onlara kalsa, proteinlerin temel yapı taşı amino asitlerin üçlü kodonlar halde dizilişini bile tesadüfen oluştuğu şeklinde algılamamız gerekecek. Oysa ne protein sentezi tesadüfen meydana gelmiş bir hadisedir, ne de amino asitler rastgele dizilmiş üçlü kodonlardır. Bilakis beşer idrakinin kat be kat fevkinde tamamen yaratılış mucizesinin tezahürü amino asit dizilimi ve protein sentezi hadisesidir bu. Düşünsenize en basitinden laboratuvar ortamında cansız tabiattan temin edilen kimyasal maddelerle yapılan deneylerde taş patlasın iptidai türden ya da sentetik türden birkaç bileşik ancak elde edilebiliyor, ona da protein demek için bin şahit lazım dersek yeğdir. Kaldı ki protein sentezini hafife alıp basit sıradan bir işmiş gibi göstermeye çalışmakta abesle iştigal bir durumdur. Zira en basit bir protein sentezi için bile hücre içerisinde bir dizi aşamalardan geçmesi gerektiği artık bilinen bir gerçekliktir. Nitekim bir bakıyorsun değil kırmızı kan hücrelerin tamamı, bu hücrelerin içerisinde ki tek bir hemoglobin molekülünün yapımında bile bir dizi aşamaların kayd edilmesi gerekir. İşte bu nedenledir ki, basit sanılan canlının vücut yapısını oluşturmaya yönelik protein sentezinin yapay denemesine kalkışıldığında, bunun için değil bir insan ömrü, bir dünya ömrü de yetmeyecektir. Canlı âlemde olan biten her ne varsa anlaşılan o ki, hemen her oluşum biyolojik bir nizam çerçevesinde işlerlik kazanmaktadır. Şayet Biyolojik Nizam-ı âlem de neymiş hafife alınıyorsa, şu iyi bilinsin ki tabiatın kendi kendine ne protein üretme iradesi var ne de böyle bir kabiliyeti. Hiç şüphe yoktur ki, tabiatın doğurganlığı, Yüce Allah’ın yarattıklarının üzerinde yaratma iradesinin tecellisinin ve tezahürü bir doğurganlıktır. Bundan dolayıdır ki, inananlar olarak Allah’ın iradesi dışında yaprağın bile kıpırdayamayacağına inancımız tamdır.

            Evet,  yaratılan her şey O’nun iradesiyle hayat bulmakta,  ‘Ol’ derse ancak mahlûkat oluverir.  Zira hüküm O’nunur, her bir yaratılan perdelerden ibarettir. Ki, perdeler gaye değil vesiledir. Şayet vesileler kendini yaratıcı görüp güç denemesine kalkışırsa akıbetlerinin ne olacağı malum. Nitekim Miller tarzı deneyler bariz tel tel döküldüklerinin bize en yakın görünen senaryo örneklerini teşkil etmekte. Madem öyle, bakalım bu uğurda üretilen bir dizi senaryolar neymiş bir kaçını izleyip bir görelim:

                                                   Miller-Urey Deneyi Senaryosu

       Amerikalı araştırmacı Stanley Lloyd Miller tarafından yapılan deneyler bir takım çevrelerde heyecan uyandırmış olsa gerek ki  Biyolojik hayat tesadüfen meydana geldi” düşüncesini savunanlar için adeta yere göğe sığdırılamaz bir şekilde ismiyle müsemma Miller-Urey deneyi olarak yankı bulmuştur.  Malum, S. Miller’de başlangıçta amino asitlerin tesadüfen meydana gelebileceği kanaatini taşıyan bir araştırmacıydı. Hatta bu kanaatini doğrulamak amacıyla ilk dünya atmosferinde var olabileceğini düşündüğü metan, hidrojen ve su buharı eşliğinde hazırladığı vasat ortama dışardan suni enerji diyebileceğimiz elektrik şoklama yapıp, 100 santigrat derecelik ortamda bir hafta beklettikten sonra elde edeceği sonuçla canlı oluşumunu ispatlayacağını düşünüyordu.  Ne var ki yaptığı bir takım deneysel denemeler neticesinde beklediği 20 çeşit amino asitten sadece üçünün ancak sentezlenebilmekte olduğunu görünce kazın ayağı hiçte öyle değilmiş kanaati oluşur kendisinde. Diğer taraftan tüm ümitlerini bu deneysel denemelere bağlayanlar ise daha neyin nesi neyin fesi olduğunu anlamadan Miller sanki canlılığın oluşumuyla yeni bir şeyler bulmuş gibisinden hemen bilim dünyasının gündemine oturturmuşlardır.  Oysa ki ortada canlı oluşumu denen bir hadise yoktu,  ortada topu topuna toplasan birkaç cansız molekül türünden partikül kırıntılar vardı.  Ne diyelim, birileri bir bakıyorsun birkaç cansız oluşum partiküllerinden bile kendine vazife çıkarıp  Gerekirse hücreyi de sil baştan yeniden yaratırız dercesine işi bilim kurgu şovuna da dönüştürebiliyorlar. Onlar işi bilim kurgu şova dönüştüre dursunlar,  bikere tüm ümitlerini bağladıkları Miller-Urey deneylerinin yapıldığı ortam şartlarının dünyanın yaratılışındaki ortam şartlarıyla birebir örtüşmeyeceği çok açık. Hakeza deney düzeneği açısından da meseleye baktığımızda dünyayı da ilk yaratılışında bir laboratuvar olarak düşünürsek Millerin oluşturduğu yapay laboratuvarla da taban tabana zıt bir durum söz konusudur.  Ki,  bu iki laboratuvardan dünya laboratuvarı yaratılış düzeneğini içerirken, diğer oluşturulan suni laboratuvar ise kul yapımı düzenek içermekte. Madem öyle, bakalım bu kul yapımı düzeneğinin bilim kurgu filmlerini aratmayacak derecede belli başlı açmazları nelermiş maddeler halinde şöyle sıralayaraktan bir görelim:

       -Miller birinci açmazı; adına soğuk tuzak (cold trap) dediği bir düzenekle amino asitleri izole etmeye girişmesidir.  Böylece ilk girişiminde dünya izolasyon ortam şartlarıyla kendisinin oluşturduğu izolasyon ortam şartları arasında derin bir uyuşmazlıkla kendini ele vermektedir. Kaldı ki kimyasal yollarla protein sentezi oluşturulabileceğini varsaysak bile dünyanın ilk oluşumunda ki tabii yollarla oluşan protein senteziyle birebir aynısının olabileceğini imkânsız kılmaktadır.

      -Miller’in ikinci açmazı öne sürdüğü ilkel atmosfer ortamında metan, amonyak gazı yerine düşündüğü metan, hidrojen ve su buharı karışımı bir vasat ortamının olabileceği düşüncesinin tam aksine birçok bilim adamı azot ve karbondioksit karışımı bir vasat ortamının olabileceği yönünde hem fikir görüş serdetmişlerdir. Böylece Miller-Urey deneyleri bu noktada yaratılışın ilk doğal atmosfer bileşenleriyle taban tabana zıt suni denek türünden bileşenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Kaldı ki Miller, kendi deneyinde kullandığı atmosferik ortamın yapay bileşenlerden oluşmuş denek bir ortam olduğunu itiraf etmişte.  Öyle ya, şayet ilk yaratılış hadiselerinde kimi bilim adamlarının ileri sürdükleri Bing-bang (büyük patlama)  hadisesini doğru kabul edilebilir tez olarak varsaydığımız da ortaya çıkan tabloda dünyamızın adeta kaynar kazan bir halden git gide soğuyaraktan ergimiş halde nikel ve demir karışımı ağırlıklı bir vasat ortamın doğuvereceği muhakkak. Dahası o ilk patlayışın ardından daha yeni şekillenmeye başlayan atmosferin azot, karbondioksit ve su buharı karışımı bir vasat ortamın olmasını kaçınılmaz kılacaktır. Baksanıza J.P.Ferris ve C:T Chen,  zaten yukarı da bahsettiğimiz Miller’in kendi deneyinde kullandığı yapay atmosferik ortama benzer düzeneklerle yaptıkları deneyleri tekrarladıklarında canlı oluşumuna temel teşkil edecek herhangi bir işe yarar amino asit oluşumu ortaya koyamamışlardır. Hatta ilk oluşumda yer alan kimyasal gaz bileşenlerinin organik moleküllerin meydana gelmesinde bir amonyak veya metan gazı kadar da etkili olup olmayacağı noktasında da ortaya net bir şey konulamamıştır

       -Miller’in üçüncü açmazı; deneyini ilk atmosferin oluşumunda yoğun oksijen bombardımanının dikkate almadan yürütmüş olmasıdır. Dolayısıyla ilk atmosferin oluşumunda oksijeni dikkate almadan kendi oluşturduğu suni atmosferik düzeneği geçersiz kılmakta. Hem nasıl geçersiz kılmasın ki, bikere oksijenden kaynaklanan ultraviyolenin bulunacağı ortamda tek bir amino asidin yaşamasını bile imkânsız kılmaktadır, bu yüzden oksijeni devre dışı bırakmıştır. Zaten bilim adamlarının pek çoğu dünyanın oluşumunda ilk bing-bang patlaması denen hadiseyle daha normal atmosfer şartlarının oluşmadığı bir hengâmede ultraviyole ışınlarının filtrelenmeden doğrudan yeryüzüne inmesiyle birlikte ortada amino asit oluşumu varsa da yoğun bombardıman altında hepsinin parçalanmasını kaçınılmaz kılacağında hem fikirdirler. Bu demektir ki Miller oluşturduğu deney düzeneğinde şayet oksijeni de işin içine kataraktan oluştursaydı bu durumda metan gazı karbondioksit ve suya çevrilip,  amonyak ise ister istemez azot ve suya dönüşecekti. Kaldı ki ilkel atmosferde oksijenin olmadığını varsaysak bile bu seferde ozon tabakası oluşamayacağından yine amino asitler doğrudan ultraviyole ışınlarının bombardımana uğrayıp böylece paramparça olmuş olacaklardı.  Anlaşılan, ilkel atmosfer şartlarında oksijenin yokluğu bir dert,  varsa da o da ayrı bir dert olabiliyor. Sonuçta her iki durumda aminoasitler için yok edici bir ortamdır.

      -Miller-Urey deneyinin dördüncü açmazı; sağ-elli amino asit türünden bir takım partiküllerin nüksetmesi yaptığı suni deneylerin daha da bir anlamsız kılmakta. Zira canlılık sol-elli amino asitlerin varlığıyla işler hale gelip anlam kazanmakta.    

        İşte yukarda maddeler halinde sıraladığımız açmazları bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, Miller-Urey deneyi ve türevlerinin canlılığın yaradılışın ilk dünya şartları ortamında tesadüfen sahne aldığını ispatlamaktan aciz olduğunu göstermektedir.  O halde şimdi sormak gerekir:

         -Miller-Urey deneyi ve türevlerinin ilk dünya oluşumunun hangi laboratuvar ortamıyla örtüşecek şartlara haizdir?   

        -Miller-Urey deneyi ve türevlerinin düzenek uygunluğu ilk dünya oluşumunun hangi düzenek ölçüleriyle uyumluluk arz etmekte?   

        -Miller-Urey deneyi ve türevlerinin yapay ölçümlemeleri ilk dünya oluşumunun hangi terazi ölçümlemesiyle örtüşmekte?  

        -Miller-Urey deneyi ve türevlerinin oluşturduğu yapay ortama şokladığınız enerji ilk dünya oluşumunun hangi enerji şoklamasıyla uyumluluk arz etmekte?   

       -Miller-Urey deneyleri adı altında oluşturulan o yapay düzeneklerinin malzemeleri ilk dünya oluşumunun şartlarının hangi düzeneğin malzemeleriyle örtüşmekte?

         Hiç kuşkusuz bu soruların cevabı havada kalacaktır, olsun biz yine de sormuş olalım ki,  zihinler de bilgi kirliliği oluşturmaya kalkışmasınlar. Aksi halde ne de olsa bizi sorgulayanlar yok düşüncesiyle meydanı boş bulup bildiklerini okuyacaklardır.  Baksanıza adamlar yaratılış mucizesini gözlerden uzak tutmak adına ilk dünya oluşumunda var olan birçok elementleri kendi oluşturdukları yapay analiz çalışmalarına çözelti karışımı olarak almamışlar bile.  Dedik ya, onlar meydanı boş bulduklarında bildiklerini okuyup kafalarında planladıkları her ne senaryo varsa,  planlarının bozulmaması adına işine gelen elementler ya da işine gelen bileşiklerden hazırladıkları çözeltilerle çalışmaktalar.  İşte böyle işine gelen yapay laboratuvar ortam şartları oluşturarak yapılan çalışmalarla güya Darwin teorisini çürümüşlükten kurtaracaklarını sanmaktalar.  Oysaki yaratılış mucizesini gözlerden uzak tutmaya hiçbir yapay laboratuvar ortam şartları ve hiçbir yapay düzenek ve malzemeleri hiçbir güç yetiremeyecektir. Hatta bu iş (yapay denemeler)  öyle de sarpa sarmış durumda ki, tamda Nasrettin Hoca hikâyesini tersinden okuyacak hale dönmüştür.  Yani ortada un var, şeker var, yağ var, ama helva yoktur esprisini tersinden okuduğumuzda ne var ne yok her türlü yapay laboratuvar alet ve adavetleri var, yapay çözeltiler var,  yapay düzenekler var,  ama ortada fol yok yumurta da yoktur diyebileceğimiz trajikomik senaryonun girdabına düşmüşlerdir.

                                                Sdney Fox Senaryosu

          Hakeza Nasrettin Hoca hikâyesinde olduğu gibi trajikomik duruma düştüklerinin bir diğer örneği ise Sydney Fox’un; “İlk amino asitler ilkel okyanus şartlarında oluşup, akabinde bir volkanın yanındaki kayalıklara sürüklenerek yüksek ısının etkisi altında bünyesindeki suyun buharlaşmasıyla birlikte kuruyan amino asitler şeklinde proteini oluşturmuşlardır diye ileri sürdüğü senaryoya bel bağlamalarıdır.  Nitekim Fox,  Miller’i takliden yaptığı bir takım deneyler neticesinde yüksek ısıda amino asitlerin bozulduğunu gözlemlemiştir. Fox, bu kez bir başka yöntemle suni laboratuvar ortamı şartları altında damıtılmış aminoasitleri kurumaya bırakıp böylece amino asitleri ısıtaraktan birleştirme yoluna gitmiştir.  Tüm bu yapboz işlemler iyi hoşta,  elde ne var denildiğinde yine birbirlerine rasgele bağlanmış sıradan birkaç amino asitlerden inorganik olarak oluşan protein türevi oluşumlarından başka bir şeyin ortaya çıkmadığı gözlemlenmiştir. Üstüne üstük yapılan bu yapboz denemeler Millerin suni denekler üzerinden değil, canlı organizmaların amino asit molekülleri üzerinden yapılmıştır. Düşünsenize hem Miller’in izinden gittiklerinden dem vurulacak, hem de izinden gittiği adamın ürettiği yapay amino asit benzeri parçacıkları denek olarak kullanılmayacak. Peki,  bu durumda birileri çıkıp sormaz mı “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” diye.

         Şu bir gerçek,  gerek Fox ve gerekse diğer bilim adamlarının elde ettiği hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan suni birkaç amino asitlerden inorganik olarak elde edilen protein benzeri (proteinoidler) oluşumlarından medet umarak normal tabii şartlarda gerçek anlamda protein oluşumunun meydana gelmesini beklemek boşa kürek sallamaktan öte bir anlam ifade etmez. Tabii bizim burada karşıt çıkışımız dünyanın ilk oluşumunda olmayan pek alışık olmadığımız şartlar altında özel laboratuvar teknik yöntemlerle amino asitleri bir şekilde birbirine bağlama denemelerine değil elbet, tam aksine karşı çıktığımız husus,  yapılan suni denemelerle ortaya çıkan bir takım düzensiz protein benzeri partikül oluşumlardan hareketle   “işte canlı böyle oluşturulur”  dercesine ‘yaratıcılık’ havasına girmelerinedir. Bikere her şeyden önce öne sürdükleri protenoidlerin gerçek proteinlerle yakından uzaktan hiçbir alakası olmayan işe yaramaz cinsten diyebileceğimiz birtakım inorganik termal lekelerden ibaret yapılardan başkası değildir.  Hem kaldı ki, cansız maddelerden canlılık oluşturma adına devasa boyutlarda yapay bio-havuzlara ne kadar kimyasal madde atarsalar atsınlar, ne kadar dışardan her türden gaz pompalarsa pompalasınlar,  hatta ne kadar envaı türden radyasyon takviye ederseler etsinler, sonrasında da havuza attıkları maddeleri devasa mikserlerle (karıştırıcılarla)  karıştırıp istedikleri termal sıcaklıkta ısı ayarlamalarını yapmış olsalar da sonuçta hayat için gerekli olan en iyimser tahminle 2000 enzimden ancak belki birkaç amino asitlerden inorganik türden oluşan protein benzeri (protenoidler) moleküller ya da birkaç suni kimyasal madde üretmek olur ki bundan bir adım ötesine geçemeyecekleri muhakkak. Zira hayat biyokimyasının her basamağının arka planında yaratılış mucizesi ve yaratılış gerçeği vardır.  Ancak gel gör ki,   içi boş senaryolar peşinden koşanlara ne amino asitlerin arka planında işleyen mucizevi oluşum aşamalarını anlatabilirsiniz, ne de proteinlerin arka planında ki mucizevi oluşum aşamalarını.  Üstüne üstük hayat biyokimyası sadece protein sentezi oluşumuyla da sınırlı değildir, hayat biyokimyası bütünüyle öyle mükemmel donatılmış bir yapıdır ki, hücresinden dokusuna, dokusundan organına,  organından vücut yapısına kadar uzanan bir dizi çok karmaşık bir yapıdır.  Dahası  “Şimdi gel de çık çıkabilirsen işin içinden”  türünden çok karmaşık bir yapıdır bu.  Hatta tamda bu noktada evrimcilere sormak gerek; şimdiye kadar amino asit ve protein oluşumuna yönelik yapılan denemelerle ortaya net bir veri koyamadığınıza göre elde ettiğiniz bu yarım yamalak oluşumların daha da üstünde karmaşık yapıda olan doku, organ ve vücut oluşumlarının altından nasıl kalkarsınız doğrusu merakımıza mucip bir konudur. Onlar bu işlerin altından nasıl kalkacakların düşüne dursunlar,  her şeyden önce bikere şu bir gerçek; hayat biyokimyası sırf basit bir protein yığınından ibaret olmayıp, bünyesinde birçok sistemin barındığı biyolojik canlı bir âlem olarak karşımıza çıkmaktadır. Hakeza James Watson ve Francis Crick’in gün yüzüne çıkardığı kompleks yapıdaki nükleik asitler (DNA ve RNA) gerçeği de öyledir.

                                                       RNA Senaryosu

         İlk dünya atmosferinin oluşumunda bağrında taşıdığı atmosferik gazların amino asit sentezini imkân vermediği anlaşılması üzerine, bu kez RNA molekülü üzerinde protein sentezine yönelik bilgi kodu taşıma özelliğinden olsa gerek, RNA senaryosu sahne almaya başlar. Walter Gilbert tarafından ileri sürülen bu senaryoya göre nasıl olmuşsa milyarlarca yıl önce RNA kendi kendine ortaya çıkmış, akabinde çevre şartlarının tesiriyle proteinler imal etmeye başlamış, derken en nihayetinde DNA molekülü doğmuş güya. Ne diyelim, sizde görüyorsunuz ya,  zırva tevil götürmez misali ileri sürülen bu tip tezlere gülesin mi ağlayasan mı, doğrusu şaşmamak elde değil.  İnsan ister istemez bu tip zırva söylemler karşısında; nasıl oluyor da hayal mahsulü nükleotidler nizami bir dizilimle bir araya gelip RNA’yı oluşturmuş doğrusu sormadan edemiyoruz. Kaldı ki RNA senaryosunun geçerlilik arz etmesi için ortada mutlaka, ya kalıp görevi ifa edecek DNA molekülünün varlığına ihtiyaç vardır, ya da başka bir RNA molekülünün varlığına ihtiyaç vardır. Bunlar olmadan işi tersinden okuyup kendi kendine RNA’nın sahne aldığını söylemek abesle iştigal bir tutumdur. Nitekim bu tutum ve davranış reflekslerini ‘hem nasıl’ cümlesiyle başlayan sorularla birileri de çıkıp bizim gibi şöyle de sorgulayabilir pekâlâ:

     - Ey senaristler! Hem nasıl oluyor da RNA en mükemmel laboratuvar şartlarında bile kopyalanması zor bir molekül iken birden bire ilk dünyanın yaratılış şartlarında kendi kendine nasıl meydana gelmiş iddiasında bulunabiliyorsunuz diye adama sormazlar mı?

     - Ey senaristler! Hem nasıl oluyor da, şayet RNA kendi kendine tesadüfen meydana gelmişse o zaman birileri çıkıp “Madem öyle, RNA hangi tesadüfî bilgiyle kendi kendini kopyalamayı akıl edebilmiş” diye adama sormazlar mı?

       - Ey senaristler! Hem nasıl oluyor da, şayet RNA kendi kendini tesadüfen kopyalamışsa,  o zaman birileri çıkıp adama” Madem öyle, kopyalanmak için kullanacağı nükleotid elemanlarını nereden temin etmiştir”  diye adama sormazlar mı?

            - Ey senaristler! Hem nasıl oluyor da RNA,  daha canlının ilk oluşumunda bilgi kodu aracılığının dışına çıkıp da üstüne vazife olmayan bir işe girişerekten bilginin başkomutanı olarak protein üretecek duruma gelmişte bizim bundan haberimiz olmamış?  Hem kaldı ki adı üzerinde bilgi kodu. Bu yüzden evrimci senarist görüşlerin tam aksine bilgi koduna hammadde gözüyle bakmayız. Hammadde olarak bakmamız gereken varsa, o da malum amino asitlerdir. Nitekim amino asitler proteinlerin oluşumunda temel taşı olmaları hasebiyle,  her daim hammadde yönünde hep misyon yüklenmişlerdir. Dolayısıyla, şayet bizlerde evrimciler gibi bir an kendimizi RNA senaryosuna kaptırmış olsak, maazallah Nasreddin Hocanın hikâyesini tersinden alıp ortada un yok, şeker yok, yağ yok ama helva var demek durumunda kalırdık. Böylece olaylara hep ters yönden bakmış olurduk. Oysaki protein sentezi denen hadise hücre içerisinde birtakım karmaşık işlemler sonucunda yoğrulup birçok enzimin katalizörlüğünde ribozomlar üzerinden gerçekleşen mucizevi bir hadisesidir. Hakeza ribozomun bizatihi kendisi de karmaşık yapıda bir donanım olup adeta bir üretim fabrikası olarak işlev görmektedir.  O halde, siz siz olun sakın ola ki birçok karmaşık yapının aynı anda bir araya gelerek büyük organizasyonlara mühürlerini vurma gibi harikulade mucizevi oluşumları tesadüfen oluşmuş yapılar olarak yorumlamaya kalkışmayın, aksi halde kendi kendinizi komik duruma düşürmüş olursunuz.  

        İşte yukarıda maddeler halinde e sıraladığımız sorulardan da anlaşıldığı üzere şayet evrimci senarist tezleri ciddiye almış olsak karman çorman bir karışımdan ansızın hayali bir RNA molekülü doğuverdiğine kanıvermiş olacaktık. Dahası canlı oluşumunda ilk temel harcın gen dünyasının babası konumunda Başbuğ Başkan DNA molekülü değil de,  Vezir-i azam ve elçi konumunda RNA molekülünü ilk temel harç olarak addedip, böylece bu uydurulmuş senaryodan hareketle tıpkı evrimciler gibi bizlerde evladın babadan önce doğuverdiğine kanmış olacaktık. Oysaki kazın ayağı hiçte öyle değil, bilakis insanın ilk yaratılış kodlarında toprak DNA vardır, toprak DNA olmadan RNA’nın kopyalanması asla mümkün değildir, dolayısıyla RNA’nın insanın ilk toprak mayası kodunda olmayıp tam aksine DNA’ca kopyalanan protein senteziyle vazifeli elçi konumunda bir bilgi kodu taşıyıcısı olduğu anlaşılmakta.

        İyi ki de evrimci tezleri bu tür sorularla sorgulamış olduk.  Nitekim sorguladıkça da birbirinden ilginç, bir o kadarda trajikomik hayal mahsulü senaryolarla kuşatıldığımızın farkına varmış olduk.  Belli ki etrafımızı saran bu tür senaryo oyunlarından kurtulmanın tek yolu yaratılış mucizesine şevksiz şüphesiz iman etmekten geçer.

         Proteinler nerede yapılır?

         Protein sentezi hadisesi hemen her hücrede cereyan edip dışardan bir takım deneme yanılma metotlarıyla kendiliğinden oluşmaz,  malum bir dizi aşamalar eşliğinde gerçekleşir.   Tabii bu söz konusu bir dizi aşamalar protein sentezinin oluşumuna da kâfi gelmeyebilir,   bu arada 20 aminoasidin sol-elli amino asitli olması gerekir ki protein sentezinden maksat hâsıl olsun. Hiç kuşkusuz bir dizi kural ve kaideler sadece protein sentezine has bir durum değil, buna DNA ve RNA’da dâhil elbet.  Nitekim hücre içi karar kuralları gereği DNA ve RNA’yı oluşturan nükleotidlerin de sağ-elli olmaları icap eder.

         Tabii protein yapımı konusunda hücre içi karar kuralı ve kaideleri burada bitmiyor, dahası var; amino asitlerin bir araya gelip dizilmeleri gerektiği kuralının yanı sıra bunların uygun bir şekilde nasıl bağlanmaları gerektiği kuralı da yaratılış kanunları kapsamında karar kuralı zorunluluktur. Öyle ki külli iradeyle tecelli eden bu söz konusu bir dizi karar kural ve kaidelerin hücre içerisinde yerine getirilebilmesi için de ayrıca amino asitlerin peptid bağlarıyla bağlanıp doğrusal olarak dizinim göstermeleri gerekir. Hiç kuşkusuz amino asitler sadece peptid bağlarıyla kimyasal bağ oluşturmaz, daha birçok değişik türden moleküllerle de kimyasal bağ oluşturmakta. Hele ki birde işin içinde protein sentezine yönelik faaliyet olursa bu durumda akan sular durur misali protein yapımına yönelik peptid bağlarıyla kimyasal bağların oluşturulma işlemleri bekletilmeksizin hızla karar kuralları ve kaideleri olarak yürürlüğe girer bile.  Belli ki protein oluşumunda:

       -Gerek sol-ellilik karar kural ve kaideleri,

       -Gerek amino asitlerin linear dizinler şeklinde peptid bağlarıyla birbirine bağlanmalarıyla oluşacak olan protein sentezine yönelik karar kural ve kaideleri,

       -Gerekse bir amino asidin amino grubuyla diğerinin karboksil grubunun bir su çekilme tepkimesiyle birbirine bağlanmaları şeklinde tecelli edecek olan bir dizi karar kural ve kaideleri, hiç kuşkusuz Yüce Allah’ın yarattığı biyolojik programın işleyişinde en temel öğeler olarak ‘dirlik’ göstermeleri için vardır. İyi ki de yaratılış kodlarımız en mükemmelinden bir dizi karar kural ve kaidelere bağlanmışta bu sayede hidrofobi denen bir hadiseyle yaratılış moleküllerimiz sudan kaçıp ıslanmaksızın kuru molekül olarak dirliğimiz mayalanmış olmakta. Zaten iri ve diri olarak da mayalanmak durumundayız. Zira emir büyük yerden gelmekte. Kaldı ki, ilahi emre amade DNA’nın metil gurubu içerikli donanımlı yapıda olması hasebiyle bizatihi başlı başına kendisi kuru bir moleküldür. Hatta Yüce Allah (c.c) bu hususta  Andolsun, Biz insanı karmış, kokuşmuş, kuru, şekillenmiş bir çamurdan yarattık” (Hicr, 26) diye zikrettiği ayet-i kerimeyle DNA’nın kuru oluşuna işaret buyurmakta. Böylece Yüce Allah’ın bu ayet mealinde işaret buyurduğu çamurla özdeş DNA’nın kurutulmuş olarak kalın ve kısa çubuklar şeklinde kromozom hale dönüştürüldüğü anlamını çıkarabiliriz pekâlâ. Hatta Yüce Allah’ın (c.c) “Şüphesiz Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık” (Saffat, 11) diye beyan buyurduğu ayet mealinden de anlaşılan o ki,  çamurun oda sıcaklığında yüksek derecede viskozitede ki metilasyon içerikli yapışkan özelliği sayesinde kalın ve kısa çubuklu kromozomların ete kemiğe bürünecek şekilde vücut bulmasına vesile olduğu anlaşılmakta. Öyle ya,  hem madem çamurdan maksat DNA molekülünün kalın ve kısa çubuklar şeklinde kromozomlu hale bürünmesidir, o halde bu aşamadan sonra yukarıda zikredilen ayet-i kerimelerin mana ve ruhundan hareketle çamurun sadece kısa ve kalın çubuklu hale getirilme şekline değil, yapışkanlığını da pür dikkat kesilmemiz icab eder. Nitekim ayette geçen ‘yapışkanlık’ vurgusu belli ki bir molekülün yüksek derecede viskozite içerikli (yüksek derecede yapışkan içerikli)  olmasına istinaden bir vurgulamadır. Ki, yüksek derecede yapışkanlığın da olması gerekir ki şekillenme hadisesi ya da vücut bulma hadisesi vuku bulsun. Nasıl mı? Elbette ki DNA zincir halkasının belirli noktasında bir fermuar şeklinde açılmasıyla birlikte dışardan herhangi bir enzim marifetiyle teşekkül ettirilecek yeni bir DNA uçlarının, açılan fermuarın bir diğer yakasında birleştirileceği diğer DNA halkasının yapışkan parça uçlarına yapışmak suretiyle olacak iştir bu. Gerçekten de zikredilen ayet-i kerimenin içerdiği mana ve ruhuna dalındığında doğrudan insanın yaratılış çamur mayasının yapışkan uçlarla mayalanıp vücut bulduğuna olan inancımız, kalp göğüs kafesimizin hemen altındaki iman tahtamızda ipeğe sarılmış çelik zırh misali daha da kavileşip, böylece “Allah” demekten kendimizi alamayız da.           

       Her neyse sonuçta geldiğimiz noktada, evrimcilerin yukarıda yazılan çizilen senaryolardan ilham alaraktan suni metotlarla inorganik olarak elde edilen protein benzeri (protenoidler) moleküller üretme çabalarına pek sıcak bakmıyoruz. Zira tüm bu laboratuvar çalışmalarının hiçbiri ilk yaratılışta ki tabiat şartlarında gerçekleşmiş olaylar değildirler.

        Velhasıl-i kelam;  ilk yaratılışın tekrarlanması ve tecrübe edilmesi imkânsız bir mucizevî bir hadisedir.

          Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/protein-sentezi-ve-evrim-senaryolari-6028-kose-yazisi

20 Ağustos 2022 Cumartesi

DNA İLE BİRLİKTE HAYY’DAN GELİR HU’YA GİDERİZ


 

 DNA İLE BİRLİKTE HAYY’DAN GELİR HU’YA GİDERİZ  

        SELİM GÜRBÜZER

        Elçiye zeval olmaz denir ya hep, aynen biz de bu noktada RNA için biyokimya hayatında DNA’nın şifre kodlarını üzerinde taşıması hasebiyle ona da elçiye zeval olmaz gözüyle bakarsak yeridir.  Her ne kadar RNA, bilgi kodunun baş mimari değilse de, protein kodlayıcı yönünde yüklenmiş bir bilgi taşıyıcısıdır. Malum, bilgi kodunun asıl baş mimari DNA’dır, RNA’nın buradaki fonksiyonu DNA’daki bilgiyi protein sentezi imalatının yapıldığı ribozom fabrikasına taşıyaraktan protein sentezinde aracı rol üstlenmesidir.  Ki, bilgi kodu olmaksızın protein sentezi gerçekleşemez.  Protein sentezinin gerçekleşmesi için DNA bilgisinin mutlak surette RNA üzerinden kopyalanıp sitoplazma alanına iletilmesi gerekir. Tüm bunlardan da öte Allah’ın El- âlim isminin tecellisi  ‘Ol’ emri bilgi kodunun DNA başkanlığında ve RNA’nın aracılığıyla ilgili yerlere ulaştırılması gerekir ki “Ol” emri bilgi kodundan maksat hâsıl olun.  

            Nasıl ki Yüce Allah (c.c)  bulutu yağmurun yağmasına vesile kılmış aynen DNA bilgi kodunun protein sentezine dönüşmesi içinde bu hususta RNA’yı aracı kılmıştır. Zaten elçilik aracı olmayı gerektirir.  Nitekim RNA, elçi sıfatılığı sayesinde bilgi transfer işlemleri takriben 50 makro molekül yapıtaşları eşliğinde mümkün hale gelmekte. Ve bu söz konusu makromolekül seviyedeki yapıtaşlarının her biri DNA’nın bilgi bileşenleriyle kodlanır da. Dolayısıyla DNA’nın boyasıyla boyanmadan sitoplazma içerisinde yer alan monomerlerin polimerleşmesiyle oluşmuş çok büyük moleküllerin (makromoleküller)   hiçbir hükmü olamayacaktır.  İlla ki RNA vasıtasıyla gelen bilgilerle boyanmaları gerekir ki sitoplazma içerisinde bulunmalarının bir anlamı olsun.   Aksi halde içi boş artık maddelerden başka bir anlam ifade etmeyeceklerdir.  İşte bu noktada meseleye anlam cihetiyle baktığımızda genetik bilgi demek hücrenin bütününü kapsayan enformasyonu demektir. Bu ne tek başına RNA’nın kendiliğinden gerçekleştirdiği bir genetik enformasyondur (genetik bilgidir), ne de her hangi bir hücre elamanının tek başına başardığı bir enformasyon hadisesidir. Tam aksine DNA’nın öncülüğünde, RNA’nın ise elçiliği vasıtasıyla ve takriben 50 makro molekülün işbirliği ile gerçekleşen genetik enformasyonun ta kendisi mucizevi bir hadisedir bu. 

            Evet,  bu mucizevi hadiseyi bir kez daha söylemekte fayda var;  DNA’nın bilgi koduyla renklenmeksizin RNA’nın kendi kendini kopyalaması mümkün olmayacağı gibi hayat biyokimyası da  Hayy  olarak işlerlik kazanmayacaktır. Hiç kuşkusuz hayat biyokimyası, Yüce Allah’ın (c.c) isminin tecellilerinin tezahürü olarak iri ve diri olması anlamında  “Hayy” olmakta. İşte bu noktada DNA, Yüce Allah’ın  “Ol” emri koduyla hayat biyokimyasının “Hayy” olmasında Başbuğ Başkanı olarak görev yüklenirken, RNA’da hayat biyokimyanın elçisi konumunda vezir-i azamı olarak görev yüklenmiş olmakta. Her ikisi de bu durumda Yücelerden emir almış, gereğini yapmaktalar. Hani halk arasında olumsuzluk anlamında ifade edilen  haydan gelir huya gider” diye söylenen bir söz var ya,   neyse ki tasavvufi çevreler de bu söz olumlu yönden ifade edilerek “Hayy’dan gelir Hû’ya gider” şeklinde, yani müsbet manada Allah’tan (hayat sahibinden) geldik O’na gideceğiz olarak karşılık bulmakta.  Zaten doğru ifade edileni de tasavvufi hayat yaşayanların algıladığı ifadedir.  Zira “Hayy” da hayat bulmak vardır,  “Hû” da ise “Allah’ım maksadım Sensin, isteğim Senin rızanı kazanmaktır” anlamında Fenafillah, Bekabillah ve Hüve (Vücud)  olmak vardır.  Gerçekten de öyle değil mi,  Yüce Allah’ın isminin tecellileri olmadan asla hayat biyokimyamız hem madden hem de manen vücut bulamaz.

            Şu bir gerçek, her kim ki istediği kadar hayat için gerekli olan tüm malzemeleri devasa büyüklükte deney tüplerine koyuverse de, akabinde bu deney tüpleri içerisindeki malzemelerin dirilmesi adına ne var ne yok tüm metotları tatbik edivermiş olsa da şunu iyi bilsin ki cansız bileşenlerden bir diriliş asla ortaya çıkaramayacaktır.  Nitekim bu tür denemeler uzun yıllar çok kez sınandı sınanmasına ama her defasında sonuç sıfıra sıfır, elde var sıfır çıkmıştır hep. İşte bir zamanlar hayatın tesadüfi olarak çıktığına inandırılan matematik ve astronomi Profesörlerinden Chandra Wickramasinghe muhtemeldir ki etrafında gözlemlediği sıfıra sıfır, elde var sıfır sonuçlar karşısında  Şu an geldiğim nokta itibarı ile Tanrı’yı inkar edecek hiçbir akılcı argüman bulamıyorum. Tek mantıklı cevabın yaratılış gerçeği alakalı bir durumu kabullenmek olmalıdır” şeklinde bir takım gerçekleri dile getirme itirafında bulunabilmiştir.

          Malum altmışlı yılların sonlarında İzlanda civarında yeni bir adanın doğuşuna şahit olunmuştu. Bir kısım bilim adamları bir ümitle yollara düşüvermişlerdi.  Hayata daha yeni merhaba diyen ada da kendi hal lisanıyla gelenlere adeta hoş geldin dercesine rengârenk çiçeklerle kaplı bitki florasıyla ve birtakım böcek ve kır çiçekler karşılayıverir.  Gerçekten de adanın iki yıl içerisinde bu denli zengin flora ve faunaya kavuşmasını izleyenlerin dikkatinden kaçmaz da.   Dikkat edin sözü edilen iki yılda oluşan manzaradan bahsediyoruz, yani uzun bir zaman diliminde oluşmuş bir manzaradan bahsetmiyoruz. Ancak iki yılda da oluşan bir manzara olsa Evrimci tezlere ters düşen bir durumdu bu. Çünkü evrimciler o güne kadar her türlü hayat oluşumunun ancak 50 milyon yıl içerisinde oluşabileceğini hep söyler dururlardı. Dolayısıyla daha yolun başında, hayata yeni merhaba diyen adanın yeni sakinlerinin kısa sürede ulaştığı konum doğrusu onları şaşırtmış gözüküyordu. Her ne kadar bu rengârenk manzara içerisinde gelişmiş ağaç ve gelişmiş hayvan türleri olmasa da, sonuçta ada da Amerika’da yaşayan bir karınca cinsiyle karşılaşmaları onları büsbütün çıldırtmaya ziyadesiyle yetmişti.  Onlara çıldıra dursun, böylece yaratılışçıların ısrarla ileri sürdükleri canlıların yeryüzüne aynı anda çıktığı fikri bir kez daha teyit edilmiş oldu.

         Malum yine bir ilginç araştırma konusu olan RNA’nın protein senteziyle alakalı bir molekül olduğu gerçeği bir kısım bilim adamları tarafından ortaya çıkarıldıktan sonra bu kez dikkatler protein sentezinin acaba hücrenin neresinde gerçekleştiği yöne çevrilir. İşte bu amaç doğrultusunda Henry Borsook, radyoaktif amino asit içeren bir maddeyi kobaya enjekte etmekle işe koyulur. Derken 30 dakika sonra hayvanı öldürüp karaciğerini şeker çözeltisinde karıştırdıktan sonra oluşan ekstraktı üç değişik hız ayarında santrifüj işlemine tabi tutaraktan çekirdek, ribozom ve mitokondrileri birbirinden ayırabilmiştir. En nihayet yaptığı analiz ve ölçümler neticesinde ise ribozomdaki radyoaktif amino asit miktarının diğer hücre kısımlarından  (Mitokondri, çekirdek gibi) iki kat daha fazla olduğunu gözlemlemiş ve böylece aminoasitlerin ribozomlar üzerinde protein sentezini gerçekleşebileceğini ortaya koymuştur. Üstelik Boorsok 1950 yılında bu deneyi yaptığı zaman daha henüz ribozomların endoplazmik retikuluma bağlı olduğu bilinmiyordu. 

        Hakeza, Paul Charles Zamecnik ve arkadaşları, Boorsok’un izlediği yola benzer bir metotla fareyi uyuşturup karaciğerini vücudundan ayırıp ardından radyoaktif amino asit içeren bir çözeltiyi kuyruk toplardamarına enjekte etmişler. Sonrasında 2 ila 20 dakika arası bir zaman diliminde karaciğerden birer parça alarak asit miktar tayinini belirlemişlerdir.  Derken netice itibariyle ribozomların her miligramına tekabül eden amino asit miktarının endoplazmik retikulumdan arta kalan proteinden 7 kat daha fazla radyo aktif aminoasit içerdiğini ölçümlemişlerdir. Böylece bu deneyle birlikte proteinlerin ribozomlar üzerinde gerçekleştiği kesinlik kazanmış oldu.  Aslında Paul Zamecknik ve arkadaşları belli ki bu deneylerle proteinlerin ribozomlar dışında veya endoplazmik retikulumun başka kısımlarında da yapılıp yapılmadığını belirlemek amacını gütmüşler. Ancak yaptıkları deneylerle hücre içerisinde protein sentezinde asıl etken unsur olan yapıların başında çekirdek tahtında oturan DNA molekülü ile çekirdek, sitoplâzma ve ribozom hattı üzerinde mekik dokuyan mRNA’ın yanı sıra mesajları doğrudan ribozoma taşıyan tRNA molekülleri olduğu anlaşılmıştır.

        Hücre yönetiminde hiyerarşi

        Bütün canlıların esasını teşkil eden nükleoproteinler bir organik bileşik olup; nükleik asit ile bir veya birkaç proteinin birleşmesinden teşekkül etmişlerdir. Yani bu demektir ki, proteinler takriben 100 ila 3000 arası amino asitten meydana gelmiş organik moleküllerdir. Mesela en basitinden kan dolaşımına hayat veren aynı zamanda cana can katan diyebileceğimiz protein niteliğinde hemoglobin molekülünün 574 amino asit bileşiğinden oluştuğu belirlenmiştir. Düşünebiliyor musunuz kan dolaşımımızda milyarlarca kırmızı kan hücresinden sadece bir tanesinde 574 amino asit bileşenleri mevcuttur. Şayet tamamında bu sayı kaçtır derseniz hesaplatıldığında 280 milyonlu bir rakama tekabül eden hemoglobin proteinin varlığı ortaya çıkmış olur.  Öyle ki gerek oksijenin kan yoluyla vücuda transferi, gerek yediğimiz gıdaların sindirilmesi,  gerekse kanın pıhtılaşması gibi pek çok kimyasal hadiselerin gerçekleşmesi protein veya enzim içerikli proteinlerin varlığı sayesinde vuku bulmakta. Şu da var ki birçok araştırıcı hücre içerisinde vuku bulan birçok temel olayın çekirdek tahtında oturan DNA’nın bilgisi dâhilinde kodlandığında hemfikirdirler. Ancak yine de bu demek değildir ki DNA tüm hücre faaliyetlerini tek başına yürütmekte, bilakis kendi emri altındaki komite kademesiyle birlikte tüm hücre içi faaliyetlerin üstesinden gelinmekte.  Kaldı ki DNA, kendi faaliyetlerini hücre içinde (sitoplazmada)  değil, çekirdekte konumlanmış halde yürütmekte.   Sahada at koşturanlar ise RNA, ribozomlar, endoplazmik retikulum gibi organellerdir.  İyi ki de sahada varlar, bu sayede hücre faaliyetlerinin büyük bir bölümü bu söz konusu hücre elemanlarınca halledilmiş olmakta. Ve her daim iş başındalar da.  Örnek mi? İşte mRNA molekül, DNA’dan aldığı talimatları en iyi şekilde saha elamanlarına ileterekten gereğinin yapılmasına vesile olması bunun en tipik misalini teşkil eder. Derken bu sayede mRNA vasıtasıyla iletilen direktifler karşısında olumlu tepki veren hücre içindeki saha elemanları protein sentezi olayına katkı sunmuş olurlar. Buna mecburlar da, zira hiyerarşik düzeninin emir komuta kademesinin en tepesinde Başbuğ Başkan DNA vardır.

        DNA zincirinde yalnız bir tanesi RNA kalıbı olarak iş görür

         Malumunuz hücre hiyerarşik düzeninin emir komuta kademesinin en tepesinde yürütmenin başı olan DNA, birbirine hidrojen bağlarıyla bağlanmış çift sarmal (spiral) bir yapı organelidir. Dolayısıyla sahada faaliyet gösteren hiçbir hücre elemanı genetik kartını kendi bulunduğu konumunun amacı dışında başka alanlarda kullanmasına izin verilmeksizin şifresine sadık kalaraktan faaliyet içerisinde bulunurlar.  Nitekim DNA’nın çift sarmal zincir halkasının bir yakasından kopyalanan RNA,  tek kalıp olarak iş görmekte.  Öyle ya, şayet DNA zincirinin her iki yakası da RNA kalıbı olarak görev yapsaydı, ya her gen birbirinin komplementeri iki tane RNA kopyalanması vuku bulması gerekecekti ya da bu durumda halkaların her biri birbirinden ayrı iki tane protein sentezine yönelik bir başka kopyalanma gerekecekti. Görünen o ki; genetik kartlar her bir genin yalnız bir tek proteini denetlediğini göstermekte.  Bu görünen duruma göre ya DNA zincirinde bir tanesi kopya edilmeli ya da iki komplamenter RNA kopası yapılacaksa da bunlardan yalnız bir tanesi fonksiyonel olmalıdır. Ki; bunlardan ilki daha akla yatkın gelmektedir. Nitekim bu durum Bacillus Subtilis bakterisine ait hücrenin yönetiminde sentez edilen RNA’nın incelenmesiyle daha da bir netlik kazanmıştır diyebiliriz.

       Protein sentezinde mRNA’nın aracılığı

       Protein sentezi gerçekleştirmek üzere kromozomlardan yola çıkan yönetici genlerden tarafından gönderilen talimatlar veya RNA alfabesinde A-U-G-S şeklinde kopyalanmış yazılı fermanlar mRNA aracılığıyla gereği yapılmak üzere ribozoma iletilirler.  Tabii bu noktada ribozomlar kendi hal lisanıyla “Ferman padişahındır başım üstüne” deyip derhal gereğini yapmak üzere hemen her çeşit protein moleküllerin oluşumunda misyon yüklenmiş olurlar. İyi ki de bu iş ribozomların omuzları üzerinde yürümekte,  zira ribozomlardan üretilmesi istenen protein çeşidi ne ise,  mRNA'dan gelen yazılıma sadık kalaraktan o yönde protein sentezi gerçekleştirilmiş olunuyor.  Malumunuz DNA’dan aldığı emirleri iletmekle vazifeli olan mRNA molekülü, eline aldığı yazılı fermanı, 5 uçlu kodunla ribozom barkot cihazından okutturmak suretiyle iletişimini gerçekleştirmiş olur. Hatta mRNA şeridinin ribozom üzerinde özel noktaya yapışmış olan tRNA  (taşıyıcı RNA) kodonuyla da kontak kurmayı ihmal etmez.  Kontak kurmaya mecbur da,  çünkü mRNA bir kodon boyu ilerleyerek kendine uygun tRNA ile eşleşmek durumundadır. Böylece mRNA bir yandan üstelendiği mesajları hızlı bir şekilde ribozomdan geçirirken diğer taraftan da ribozomun yardımıyla kendine uyan tRNA kodonunu hizaya getirmiş (sıraya getirmiş) olur. Bu arada tRNA’nın uçlarında konumlanan aminoasitlerde kendi aralarında sıralanmış olur. İşte sizde görüyorsunuz ya,  emir büyük yerden geldiğinde bir anda akan sular durur misali elinde taşıdığı fermanla A’dan Z’ye her hücre birimi sıralı bir şekilde dizilip hizaya geçmiş olur.  Böylece bu sayede tRNA vasıtasıyla aminoasitlerin sıralanmasına aracılık eden moleküllerin mRNA üzerinde bulunan 64 çeşit kodonla birlikte bunlara uyan aminoasitlerin hangilerinin olacağı noktasında fermanın gereği yerine getirilmiş olunur.

      Bir mRNA molekülünün arka arkaya ribozomdan geçiş serüveni

      Anlaşılan o ki mRNA elinde ki yazılı fermanla ribozomdan diğer bir ribozoma çok rahatlıkla geçişler yapmak suretiyle kendi uç noktadaki kodonunu bağlayaraktan aynı anda ikinci bir protein molekülün sentezini başlatabiliyor.  Tabiî ki sentezlenme hadiseleri bunlarla sınırlı değil, dahası var. Şöyle ki; her bir yazılım ribozomlardan bir barkod okuyucusundan geçercesine sıralı diziler halde geçmesiyle birlikte protein sentezinden maksat hâsıl olmuş olur. Zaten hücre sitoplazmasında birbirlerine yakın mesafelerde ribozomlar konumlandığı içindir mRNA bu noktada ribozomlar arası geçişlerle birlikte yeni ribozom gruplarının oluşmasına vesile olur ki, işte bu türden çoklu gruplara poliribozom (polizom) denmektedir. Şurası muhakkak poliribozomun varlığı protein sentezinin hız kazanması demektir. Böylece bu hız kazanması sayesinde az sayıda mRNA’dan çok sayıda protein sentezinin gerçekleşmesi mümkün hale gelebiliyor.

        Protein sentezinde DNA enformasyonun amplifikasyonu

        Protein sentezi bir gene ait enformasyonun çekirdek içerisinde başlayan DNA yazgısından mRNA yazgısına ve oradan da ribozom üzerinde polipeptit yazgısına tercüme edilme hadisesidir. Böylece bu üç yazgı hem kendi içinde hem de kendi dışında bilgi paketi şeklinde birbirine zincirlemesine devam eden enformasyon nitelik taşıyıp böylece birinden diğerine tercüme edilerek gerekli yerlere ulaştırılmış olur. Derken başlangıçta bir genlik enformasyon sonraki aşamalarda ortalama her dakikada bir adet mRNA üretilerekten kat be kat artış kayd ederek yatağından akıp gider.  Ta ki kurulu saat misali mRNA molekülünün 240 dakikalık ömür süreci dolar, işte o zaman mRNA artık çalışamaz duruma gelip yerine yenileri dolduracaktır. Zaten tabiat boşluk kabul etmez ilkesi bunun gerektirir.  Ne de olsa 240 dakikalık ömür boyunca aynı genden aldığı enformasyonla 240 adet mRNA olarak çoğalmakla vazifesini yerine getirmiş durumda,  artık gözü arkada kalmayacak bir şekilde ölüm bir noktada onun için ahiret dirilişi bir muştu olacaktır. Böylece nöbeti devralan çiçeği burnunda yeni mRNA molekülüne karşılık gelen en yaşlı mRNA öleceğinden hücrede aynı enformasyonu taşıyan 240 mRNA’lık popülasyon genetiği dengesi korunmuş olur. Sadece korunmuş mu oluyor? Hiç kuşkusuz bunun yanı sıra ne bir eksik ne bir fazla mRNA’nın yüklendiği bu gen enformasyonu tRNA aracığıyla taşınaraktan ribozomlar üzerinden işlenip böylece bir denge halinde polipeptit yazgısına çevrilmek suretiyle yol alınmış olunur.  Dile kolay, protein sentezi bir noktada tercüme faaliyeti işi olduğundan 20 harflik alfabeyle 10 ila 100 arasında amino asit içeren polipeptit yazılım dizilimi gerçekleşebiliyor. O halde harf yazılımı deyip es geçmeyelim, zira her bir harf yazılımı RNA yazgısında 3 harfli kodonluk bir kelime yazılımının yerine geçmektedir. Bu bir anlamda dört harfli insan DNA’sında harflerin çiftler halde birleşip mRNA’ya geçmesi demektir, oradan ribozom üzerinden polipeptit zincirine tercüme edilmesi demektir, akabinde ise oksitosin ve vazopressin polipeptitlerin meydana gelmesi demektir.  Gerçekten de harf yazılımları es geçilecek türden sanat eserleri olarak sergilenmiş gibi durmuyor, sizde görüyorsunuz ya,  tek bir harften üretilmiş bir yazılımın hücre faaliyetlerin de ne büyük işlere mührünü vurduğunu az çok bu satırların mana ve ruhundan fark etmişsinizdir zaten.  Öyle ya, nasıl ki 29 harflik alfabemizden makaleler,  hikâyeler,  romanlar, ansiklopediler gibi her türden harika sanat neşriyatlarının tesadüfen meydana gelebilmesi için bir dünya ömrünün yetmeyeceğine göre, 20 harflik amino asit alfabesinden ise polipeptit yazılım eserlerinin tesadüfen meydana gelebilmesi içinde, değil bir dünya ömrünün, bir kâinat ömrü de yetmeyecektir.  İşte tüm bu gerçekler ortada iken bugün olmuş halen birileri çıkıp bir insanın 46 kromozomuna denk düşen 1 milyon sayfalık bilginin tesadüfen meydana geldiğinden dem vuruluyorsa, Abdurrahim Karakoç’un ifadesiyle bu tamamen aklın karaya vurma halinden başka bir şey değildir    

      Protein Sentezinde yardımcı enzimler ve enerji ihtiyacı

      DNA; protein yapısında birtakım enzimlerin yardımı sayesinde eşleşebiliyor. Aynı zamanda buna paralel olarak kendisine yardım eden enzimlerin varlığı da DNA bilgilerinin kontrolü altında gerçekleşmekte.  Bu durum bir çelişki gibi görünse de ikisinin de aynı anda var olması gerektirecek şekilde yaratılış kodlanmasına tabii tutuldukları ortaya çıkıyor. Yani DNA’sız protein kodlanması olamayacağı gibi, proteinsiz de DNA kodlanması olamayacağı manasına var oluş demektir bu. Dolayısıyla son derece karmaşık hiyerarşik bir yapının baş komuta kademesinde ki DNA ve onun elçisi konumunda RNA işbirliği sayesinde gerçekleşen protein sentezinin tesadüfen meydana gelmesi asla ve kat’a mümkün gözükmemektedir.

        Bilindiği üzere genetik programlamalar bin ciltlik kütüphaneyi içine alacak kapasitede bir veri tabanı alanına sığdırılacak derecede gen enformasyonları kayıt edilirler.  Üstelik kayıt altına alınan gen enformasyonlar,  üçlü harf veya üçlü kodonlu bir yazılımlar eşliğinde bilgi işlem belleklerinde milyarlarca bitlik birimine sığdırılacak şekilde dizilip hafıza kartlarında saklı tutulmaktalar. Örnek mi? İşte insan genomunun tekbir hücresinde tüm genetik özelliklerin kodlandığı 46 kromozomlu bilgiler 46 ciltlik dev bir ansiklopediyi dolduracak kapasitede bir belleğe sahip olması bunun bariz bir örneğini teşkil eder. Bu örnekten de anlaşıldığı üzere her bir cilt 20 bin sayfaya karşılık gelmekte. Düşünsenize söz edilen sadece tek bir hücre için karşılık gelen rakamdır bu, birde bunu insan vücudunu oluşturan trilyonlarca hücreye döktüğümüzde ortaya telaffuzu zor ifade edilecek rakamlarla karşılaşacağımız muhakkak.  Ne diyelim,  insan genomu kütüphanesinde de görüldüğü üzere ortada dudak uçurtan cinsten rakamlar vücudumuzun her alanında milimikron seviyelerde çepeçevre sarmışken hala bir takım aklı evveller bu duruma tesadüf diyorlarsa pes doğrusu.  Üstelik trilyon rakamlı alanlarda israf ve savurganlıkta yaşanmaz. Nitekim Başbuğ Başkan DNA, hücrenin tamamı üzerinde fonksiyonlarını yürütürken hiyerarşik yapı içerisinde kendisine bağlı her bir etken birim unsuru ihtiyaca göre belirler.  Öyle ki herhangi bir hücre içerisinde ihtiyaçtan fazla kimyasal ürün üretildiğinde bir enzim marifetiyle bu durum ya ilk inhibisyonla,  ya mRNA üzerinde ikinci inhibisyonla, ya da mRNA üzerinde son inhibisyonla giderilir.

       Protein sentezinin yarıda kalmasını önleyen son kontrol mekanizması

       Ribozomlar kendilerine gelen mRNA molekülü üzerinde yazılı gen enformasyonuna dayanarak yüzlerce,  on binlerce, hatta yüz binlerce amino asit molekülünü birbirine ekleyip istenen tipte polipeptit protein molekülü imal edebiliyorlar. Üstelik bu söz konusu polipeptit molekül içerisine mRNA’da mevcut olmayan plan dışı fazladan aminoasit ilavesine de izin verilmez. Zaten plan dışı herhangi bir program eklenmeye kalkışıldığında istenilen tipte protein üretilmemiş olacaktır. Bikere adı üzerinde yabancı protein, enjekte edildiğinde hücrede birtakım yan etkiler bırakmanın yanı sıra organizmada aşırı antikor oluşumuna ve alerjik durumlara da neden olabiliyor.  Öyle anlaşılıyor ki, ribozom kendisine sipariş edilen molekülü tam kapasiteyle çalışan bir fabrika misali ince eleyip sık dokuyaraktan ürününü öyle imal etmekte. Ribozom fabrikasına sipariş edilen molekülün işleniş planı ise mRNA tarafından hazırlanmaktadır. Örneğin, 20.000 amino asitlik hammaddelik protein molekülünü yapacak bir mRNA’nın ribozom imalathanesinden geçtiğini düşünelim. Hatta hücre içerisinde aynı anda binlerce mRNA mesajların on binlerce ribozom tezgâhı üzerinde harıl harıl çalışıp aynı anda protein sentezini yapacakların varsaydığımızda buna bağlı olarak aminoasitlerin tükenmesiyle birlikte bir takım aksiliklerin ortaya çıkması kaçınılmaz hal alabiliyor. Neyse ki, hücrenin yaratılış kodlarındaki mükemmel donanım oluşabilecek muhtemel aksiliklere karşı da tedbirsiz değildir. Öyle ki, gözden kaçabilecek türden diyebileceğimiz bir iki istisnai vakalar dışında herhangi bir nedenle yanlış kodlanmış bir protein molekülü hücre içerisinden dışarıya çıkarılmasına da geçit verilmez. Kaldı ki, üretimi gerçekleşecek olan bir protein molekülü kalıp olarak son aminoasit bandına girdiğinde bu iş burada bitmiştir denilecek noktada bile  tamamdır” onayı hemen gerçekleşmez, mutlaka son kontrollerinin yapılması da gerekir ki, işlem tamamlandı denip onay verilmiş olsun.  İşte hücre hiyerarşisi kontrol sistemi böyle bir şeydir,  her halükarda son anda bir eksikliğin olabileceği göz önünde bulundurularaktan tüm kontrol mekanizmaları devreye sokulup “Yanlış hesap Bağdat’tan döner” misali plan dışı bir molekülün ortama salıverilmesinin önüne geçilmiş olunur. Şayet son kontroller yapılmayıp müsamahakâr bir sınırsız hoş görüyle göz yumulursa bir noktadan sonra hemen her şeyin çığırından çıktığı hücre anarşizmine yol açacağı muhakkak.  Derken hücrenin kanserleşmesi ya da ölümü vuku bulacaktır. Dolayısıyla buna önlem olarak normal ve sağlıklı bir hücrede yabancı moleküller derhal bir enzim marifetiyle bertaraf edilip böylece mevcut hücre içi hiyerarşik yapının güvence altına alınmış olur. Öyle ki; bu yıkıcı enzim hücre nizamının tesisi adına harici molekülün tümü üzerinde birçok peptit bağlarını koparacak güçte vazife görmektedir. Hatta söz konusu enzim harici molekülü aminoaside veya zararsız küçük polipeptit haline çevirebilme kabiliyetinin yanı sıra yeni protein sentezinde kullanılacak yapı taşları halinde serbest hale de getirebiliyor.

          Peki, tüm bu anlatılanlardan hücre hiyerarşisi yüzde yüz tam güvencededir diyebiliriz miyiz?  Hiç kuşkusuz her şeyde olduğu gibi hücre içinde her şey yüzde yüz güvence altındadır demek fazla iddialı söylem olur.  Sonuçta ortada çok karmaşık hiyerarşik bir düzen içerisinde protein sentezine yönelik harıl harıl bir çalışma söz konusudur. Dolayısıyla sürekli devri daim yapıda işleyen bir mekanizmanın kendi iç kontrol mekanizmaları protein sentezi sırasında doğabilecek bazı aksaklıkları gidermeye ve muhtemel zararları önleme kapasitesi kâfi gelmeyebilir de.  Nitekim kimi zaman bir bakıyorsun aminoasit eksikliği yüzünden her hangi bir protein molekülünün oluşumu tamamlanamıyor. Bu durumda illa ki eksikliği giderecek tamamlayıcı bir sistemin devreye girmesi gerekir. Ama nasıl?  Eksikliğin telafisi için her şeyden önce mRNA’yı kopyalamış olan gen  (DNA) tarafından aynı tipte başka mRNA moleküllerinin yapılmaması gerektiği gibi yapılmış olanların da toplatılıp yok edilmesine yönelik kontrol sisteminin de devreye girmesi gerekir ki bu mesele halledilmiş olsun. Yok, eğer böylesi kontrol sistemi devreye girmezse ribozomlar protein sentezine yönelik hiç yoktan boşuna çalışmış olacaklardır. Kaldı ki, hücrenin ne boşa harcayacak zamanı vardır, ne de boşa harcayacak enerjisi. Nitekim proteinlerin oluşumunda peptit bağlarıyla bağlanmış amino asitlerin dizilimi 1 ATP’lik enerjiyle, yani 8000 kaloriyle işler hale gelmektedir.  Bu nedenle milyonlarca peptid bağının yapboz misali yeniden kurulup inşa edilmesi gibi lüks bir enerji kaybına müsaade edilmez. Eğer müsaade edilirse açığa çıkan ısı enerjisi hücrenin ölümüne yol açacaktır.

         Evet, hücre hiyerarşik düzeni içerisinde gerçekleşen protein sentezi hadisesi mükemmel bir organizasyon ve akıl dolusu kusursuz bir kontrol mekanizmasıyla yürütülmekte.  Baksanıza Mendel deneylerinin ortaya koyduğu gerçek şudur ki; DNA zincirinde oluşan herhangi kusurlu hastalıklı bir gen,  icabında yedi göbek kalıtsal bir hastalık olarak geçiş yapabiliyor,   ama bir yere kadardır,  bir noktadan sonra DNA’nın zincir halkalarının yakasından düşüp bir şekilde sonlandırılabiliyor.  Derken “Herkes aslına çeker misali her şey aslına rücu etmiş olur.  Yine de kusurlu ve maraz yapılı genlerin güçlenmemesi adına akraba evliliklerinden şiddetle kaçınılmasında fayda vardır.  

           Bilindiği üzere hayat biyokimyamızda yaşanan tüm eyleme dönüşecek tüm plan ve programlamalar DNA’nın öncülüğünde RNA’ya kopyalanır, sonrasında kopyalanan mesajlar sitoplazmaya aktarılaraktan ribozomlar üzerinde gelen mesajlar bir daha yakamızdan düşmeyecek bir şekilde genetik enformasyonu hazinesine dönüşürler. Derken hücrelerimize işlenen genetik enformasyon kodları sayesinde biyokimyamız hayat bulmuş olur. Hem nasıl biyokimyamız hayat bulmasın ki, bikere insan vücudunun temel dinamikleri hücrelerden vücut bulmuştur. Hücrelerin temel dinamiklerinin harcında ise proteinler vardır. Protein sentezinin temel dinamiklerini oluşturan genetik enformasyon kayıtları da malum DNA’nın bünyesinde kodludur. İşte genetik enformasyon kayıtlarının DNA’da kodlu olarak bulunması bir anlamda insanın yaratılış mayasındaki temel kodlarında DNA’dan vücut bulduğunun bir göstergesidir.  İnsan vücudunun temelleri Kur’an’da mealen zikredilen “İnsanı yaratmaya çamurdan başladı” (Secde, 7) ayetiyle teyit edilen çamur DNA ile kodlanıp yoğrulmaya bir görsün, bu kodlanmış en temel bilgiler RNA’ya kopyalanıp yeni bilgiler ile sürekli hücre içerisinde yenilenerek nesilden nesile aktarılır da. 

           Ne diyelim, işte görüyorsunuz ya, protein sentezi DNA bünyesinde kodlu olan bilgiler, mRNA aracılığıyla hücre hiyerarşisinde birbirine zincirleme belirli kodlanmış diziler halinde belli başlı hücre birimleri üzerinden yardımlaşarak gerçekleşmektedir. Ki, bu kodlu diziler “gen”  kodonları olarak anlam kazanır.  Gen kodonları günü geldiğinde  “Ol” emri doğrultusunda kendine uygun bir zamanda, kendine uygun hücrelerde protein sentezi için var olup,  proteinlerin hücrelerde aktifleştirilmesi ya da pasifleştirilmesi noktasında karar verici konumda at koştururlar. Belli ki zincirleme yardımlaşmaksızın adeta kendi başına buyruk kesilip bireysel ve bağımsız tutum içerisine giren hücre yapıları mikroplara has özgü bir durum gibi gözüküyor. Ancak yine de gelişmiş yapıda canlıların bünyesinde kimi zaman hücre topluluğunun nizamına aykırı tutum içerisine giren bir takım başıboş hücreler vardır ki,  malum bunlar hepimizin korkulu rüyası olarak addettiğimiz kanser hücrelerinden başkası değildir.  Hani ikide bir toplum bilinci kazanmak adına sıkça toplum kurallarından bahseder dururuz ya, aslında toplum bilinci sadece sosyal hayata has kurallar bütünü değil, insan, bitki ve hayvan genomu hücreleri içinde geçerlilik arz eden kurallar bütünüdür.  Nitekim hücreler arası her bir hücrenin bir diğer hücre ile kontak kurup birbirleriyle iletişime geçmeleri bunun bariz örnek kuralını teşkil eder. Hücre iletişimi, aynı zamanda hücre hiyerarşi halkalarında konumlanan her bir hücre biriminin grup bilinci içerisinde toplumsal enformasyona tabii olduklarının da bir göstergesidir.  Gerçekten de hücre bilimi olarak addedilen sitolojinin önümüze koyduğu verilere baktığımızda, meğer toplumsal enformasyon ya da topluluk bilinci sırf insan hücrelerine has iletişim bütünlüğü değil,   hayvan ve bitki hücreleri içinde geçerlilik arz eden iletişim bütünlüğüdür.  Yani bu demektir ki, ister insan, ister bitki, ister hayvan hiç fark etmez, canlı âlemin bütününde grup enformasyonu üst dorukta olup, grup enformasyonun gereği olarak her bir hücre elemanı harıl harıl çalışmakta da.  Tâ ki hücre elamanları yaşlanma sürecine girer, bu durumda eylemsiz hale gelen hücre birimlerinin yerine yenileri grup enformasyonuna dâhil olup böylece iletişim döngüsü devam ettirilmiş olur.  Ama bu demek değildir ki, yeniler gruba dâhil oldular diye eskiler büsbütün tası tarağı toplayıp ortadan toz olacaklar,   gerektiğinde eylemli gruba dâhil edilmek üzere ihtiyaten takviye güç olarak yedekte tutulur da. İhtiyaç fazlası durumlarda ise malum gerek duyulmayacağından eylemsizleştirilip elimine edilirler. Hele bir hücre elden ayaktan düşmeye bir görsün, kendi hücre bölünmesini gerçekleştirmede durağanlık yaşayacağı muhakkak.  Ne diyelim ihtiyarlık bu ya, icabında yaşlanan bir hücre için ölüm kaçınılmaz alın bir yazısıdır.   Zaten yaratılış kanunlarında her doğan ölmek için vardır, her ölen dirilmek için vardır.  Ölenin yerini yeni doğmuş genç hücreler dolduracaktır. Yeniler de, eski ağabeylerinden devr aldıkları genetik enformasyonun kodlarına sadık kalaraktan mensup olduğu hücre hiyerarşisinin bulunduğu kademede kendisine ne görev verildiyse onu yapmak durumdalardır. Zira emir büyük yerden gelmekte. O halde hücre hiyerarşisinin başkomutanının emir ve direktifleriyle şifrelenmiş tüm gen enformasyon kodları RNA aracılığıyla kendilerine sinyaller halinde iletildiğinde asla duyarsız kalınmayıp, her biri hiyerarşik düzene mümkün mertebe itaat etmek zorundadırlar. Hiç kuşkusuz tüm bu hiyerarşik itaat zinciri hücre içi toplumsal enformasyon mekanizmaları sayesinde işlerlik kazanır da.  Teşbihte hata olmasın hücre içerisinde kısmen de olsa kusur babından, hatta unutkanlık türünden diyebileceğimiz itaatsizlik halleri de görülebiliyor.  Ki, bu tamamen vücudun protein sentezleme kabiliyetinin yitirmesi ya da işlerliğinin durağanlaşmasıyla alakalı bir durumdur.  Nitekim protein sentezi durağanlaşmaya başladıkça yeni devreye girmesi gereken işlemler eskilerden daha çabuk unutulur hale gelebiliyor.  Nasıl ki hatasız kul olmazsa,  hatasız ve kusursuz hücre de olmaz elbet.   Hem kaldı ki düşüp kalkmama durumu sadece Allah’a mahsus bir sıfattır,  bu yüzden başlangıçta mükemmel olarak yaratılan hemen her şeyin zaman içerisinde orijinalliğinden bir şeyler kaybetmesi son derece gayet tabii bir durumdur.  Nitekim başlangıçta her yaratılan canlı varlık Kur’an’da belirtilen  “Kun-Feyekûn” anlamında  Ol der, derhal olur ilahi emrin gereği olarak kendi vücut donanımını denge üzerine koruyabilecek kabiliyete haiz canlı varlıklar olarak yaratılmışlardır. Ki, bu söz konusu denge ayarı fen bilimlerinde ‘homeostasis’  kavramıyla ifade edilir. Dahası en küçük bir canlı varlıktan tutunda cansız maddenin en küçük birimi atomun yapısına kadar Yüce Allah’ın ilim ve kudret tecellilerini dış etkenlerden bağımsız olarak kendi iç donanımlarını dengede tutabilme kabiliyetine ve donanıma sahiplerdir. Hakeza beşer olarak kendi iç donanımıza baktığımızda ise vücut sıcaklığı, kan basıncı,  nabız atımı, kan şekeri gibi bir dizi denge ayar istasyonlarımızın olumsuzluklar karşısında kendi iç dinamiklerini kullanaraktan koruma çabası içerisine girdiklerini görmekteyiz. Hele başlangıcımızda orijinal olarak yaratılmış denge ayarlarımız alarm vermeye bir görsün, bu durumda orijinal hayat biyokimyamızın biranda alabora olması an meselesidir. Nasıl mı? Mesela vücut hararetinin 36,5 santigrat derecede olması gerekirken 40 santigrat derecelere çıkması, ya da kan şeker düzeyinin % 90 ila 110 mili gram seviyelerde olması gerekirken 250 miligram seviyelere yükselmesi gibi sinyaller tam da vücut biyokimyamızın alabora olacağının işaret taşı alarmlarıdır bu.  İşaret taşı alarmlar doku ve organlar boyutunda lokal olabileceği gibi tüm vücudu saracak küresel boyutta alarm da olabiliyor.  Hakeza alarm meselesine birde hücre boyutunda baktığımızda herhangi bir hücre düşünün ki,  diğer hücrelerden ayrı hareket edip toplumsal enformasyonunu yitirdiğinde,  o hücrenin kendi sonunun hazırlaması yönünde alarm verip kontrolsüz bir şekilde hızla metastaz yapıp kanserleşme yönünde alarm vermesi kaçınılmazdır. Bir başka ifadeyle sessizliğin habercisi diyebileceğimiz hastalık belirtilerin ta kendisi vücut biyokimyamız hızla kontrolden çıkaraktan düzensiz çoğalmalar baş gösterecektir. Bunun sonucu olarak da ister istemez vücut içerisinde içerisine hücre anarşizmi (sarkom) vuku bulup önce dokular,  sonra organlar ve ardından da tüm vücut kanser hücrelerinin istilasına uğrayaraktan bir noktada kendi ölümünü seyretmiş olacaktır.  Tabii bu seyretme hadisesi sadece kontrolden çıkmış kanser hücrelerine özgü bir durum değil,  gerek kişi bazında, gerek aile bazında,  gerekse toplum bazında sorumluluklar dejenere olduğunda tıpkı kanser hücrelerinde olduğu gibi devletleri de içten içe kemiren vahim durumlar içinde geçerlilik arz eden çöküş örnekleriyle karşı karşıya kalacağız demektir bu. Hem nasıl ki insanlar doğar,  büyür, gelişir ve sonrasında ihtiyarlayıp toprak olur ya, aynen öylede devletlerde baki değildir, doğarlar, gelişirler ve en nihayetinde tarih sahnesinden çekilmiş olur.    Nitekim bu sosyolojik gerçek Kur’an’da  “Hîn”  kavramıyla geçici sınırlı zaman dilimleri şeklinde vurgulanırken,  “ed-dehr” kavramıyla da mutlak ve sınırsız zaman dilimlerinin işleyişine dikkat çekilerekten vurgu yapılır.  Dolayısıyla her ne kadar Osmanlı “Devlet Ebed Müddet” idealiyle üç kıtada hüküm sürse de,  nihayetinde  “Hîn” durum, yani hükmünün ancak 600 senelik bir zaman dilimiyle vaktin tayininin sınırlı olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. İşte, Yüce kitabımızda “Hakikat şu ki, insan; daha henüz kendisi hiç anılmayan ve tanınmayan bir şeyken (yaratılmışken; üzerinden binlerce asırlık çok) uzun zamanlardan  (“dehr”den) bir süre (hin) gelip geçmedi mi? ” (İnsan Suresi, 1) diye zikredilen ayetin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere:

     -Dehr kavramıyla sonsuzluğu vurgu yapılaraktan insanın daha henüz yaratılmadan çok uzun zamanlarda tüm kâinatın işleyişinin var olup ebed müddet özellik kazandığı manasına gelebilecek “insanın yaratılış tarihi itibariyle henüz anılmaya değer bir şey olmadığı” kelamıyla karşılık bulurken,  

     -Hîn kavramıyla da gelip geçiciliğe vurgu yapılaraktan insanın bir dönemin yaratılış sıfatıyla özellik kazandığı manasına gelebilecek “bir dönem (süre)  gelip geçmedi mi”  diye sual edilen kelamla karşılık bulur. Ki, bir süre gelip geçmedi mi sualinin cevabı da sualin sonunda ki soru ekini kaldırdığımız da  “bir dönem gelip geçmiştir” ifadesiyle cevabı verilmiş olur zaten.

      Derken birincisinde (Dehr’te) insanın yaratılış öncesinde planlanmış kodlanmış ve programlanmış ebed müddet âlem vardır,  ikincisinde (Hîn’de) ise insanın yaratılış sonrasında planlanmış kodlanmış,  programlanmış ve her şeyin eyleme geçtiği,  ancak vakti tayin müddeti bittiğinde yerini kıyamet gününe bırakacağı fani evren ve fani dünya vardır.

        Velhasıl-ı kelam; tüm bunlardan da öte DNA ile birlikte Hayy’den gelip Hû’ya gideceğimiz ebedi vuslat hayat vardır.

         Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/dna-ile-birlikte-hayydan-gelir-huya-gideriz-6013-kose-yazisi