GENETİK MUTASYONLAR VE EVRİM
SELİM GÜRBÜZER
Canlılarda kromozomlar ve kromozomlar
üzerinde ki genlerde olabilecek değişiklerin yanı sıra suni dış faktörlere bağlı
olarak ansızın meydana gelebilecek değişmeler de mutasyon kavramıyla tanımlanır. Mutasyon kavramını daha geniş çerçevede
tarif edildiğinde genellikle gerek kromozom yapısında, gerek kromozom sayısında,
gerekse genlerin yapısında oluşabilecek fiziki ve kimyevi değişmeler için de
kullanılan bir kavram olarak karşımıza çıkar. Bunun dışında evrimciler tarafından mutasyona
farklı anlamlar da yüklenip güya yeni bir canlı türün oluşumuna kapı aralayacak
bir oluşum gözüyle bakılmaktadır. Daha da ilginç olan mutasyon kaynaklı arızi yapılar
sanki akil adammış muamelesi yapıp bilgelik anlamı yüklemiş durumdalardır. Oysaki
hücre içerisinde zaman zaman mutasyon kaynaklı kromozom ve DNA üzerindeki
genler üzerinde bir takım genetik değişmeler yaşansa da bu demek değildir ki
her canlı tipinin genetik yapısı topyekûn değişime uğrayıp ortaya yeni bir
canlı türü ortaya çıkacaktır. Bikere her şeyden önce her canlı tipinin genetik
yapısı kendine özgü olduğundan mutasyona uğramış olsa da o canlının ne orijinal
yapısı ortadan kalkar ne de bir başka türden yenisi türer. İlla türemekten bahsedilecekse
türeyen canlı değil mutasyon türemekte olup,
karşımıza ya gen mutasyonları olarak çıkar ya da kromozom mutasyonları olarak.
KROMOZOM
MUTASYONLARI
Malum karşımıza kromozom mutasyonları
olarak çıkan bu tip mutasyonlar kendi içinde ise kromozom yapısı mutasyonları
ve kromozom sayısı mutasyonları olarak tasnif edilir. Şu bir gerçek kromozom
yapısı değişmeleri, X, gama, ultraviyole, radyo ve kozmik ışınlamalara maruz
kalmak suretiyle ya da ısıya ve çeşitli kimyasal maddelerin yan etkilerine
maruz kalmak suretiyle de oluşabiliyor. Nitekim bu söz konusu dış faktörlerden
herhangi birisine maruz kalındığında da kromozomlar üzerinde enine veya boyuna birçok
noktalardan kopmaların yaşanması an meselesidir diyebiliriz. Derken bu kopmalar
neticesinde doku ve organlar üzerinde bir takım arızi durumlar ortaya
çıkabiliyor. Tabii bu arada evrimciler, nadir görülen bu tip değişikliklerden
kendilerine vazife çıkarmayı da ihmal etmezler. Ama boşa heveslenmesinler, bikere mutasyon kaynaklı bu tür kopmalar milyonda
bir ani değişiklikler olarak ortaya çıktığı içindir buradan evrimcilere asla
bir ekmek çıkmaz. Üstelik mutasyonla oluşan bu tür arızi değişiklikler genetik yapıyı
bütünüyle değişikliğe uğratamadığı gibi ortaya yeni bir canlı formun türemesine
de yol açmamakta. Madem öyle, arızı yapılarda olsa, kromozomlar üzerinde vuku bulan bu tip arızi
değişiklikleri ve kopma biçimlerini maddeler halinde şöyle tanımlayabiliriz de:
-Defisiyens
ve Delesyon: Her iki kopma hadisesi her ne kadar kromozomlarından parça (segment) kaybetme anlamında kullanılan
kavramlar olsa da aralarında ki en belirgin fark herhangi bir nedenle eğer kromozomun
ucundan bir parça kopar ve kaybolmuşsa bu olay ‘defisiyens’ olarak karşılık bulur. Yok, eğer aradan bir parça
kopar ve kaybolmuşsa bu olay ‘delesyon’
olarak karşılık bulmasıdır. Hakeza
diyelim ki defisiyens hadisesiyle mesela tek bir yerden kopan kısım aradan çıkmış
olsa bir şekilde yine kromozomun diğer açıkta kalan uç kısımları bir birine kaynaşaraktan
nihayetinde birleşilmiş olmakta. Ancak her iki kopma hadisesinde de gözlenen şu
ki; eski orijinalliğinden yitirilmişlik durumu söz konusu olup hele bilhassa sentromerden
yoksun olan kısımların hücre içerisinde görev yapamaz konumuna düşmeleri
kaçınılmaz hal alabiliyor. Bu arada kopan parçalar hücre içerisinde tıpkı üstü
başı yırtık bir elbiseyi ya tamir için yama yapmak için kullanılmakta ya da de
bir şekilde elimine edilmiş olmakta.
Hazır kopan parçaların yamalı bohça
hale düştüklerinden bahsetmişken, bu arada tüm ümitlerini yamalı bohça arızalı
ve kopmuş yapılara ümitlerini bağlayan evrimcilere bu hususta bir çift söz
söylemekte fayda vardır:
-“Ey Evrimciler! Bakın canlının tüm
organizmaları oluşturan en küçük hücre yapıları bile kendi içinde arızalı,
kopuşmuş, defolu yapıları tamir etme ya da elimine etmeye çalışırken, siz halen
bugün olmuş mutasyon kaynaklı arızalı, kopuşmuş, defolu yapılardan evrimi
kurtarmak adına medet ummaktasınız. Yol yakınken, artık böylesi, defolu,
yamalı, yıkık dökük, virane olmuş enkaz yığınlara olan sevdanızdan vazgeçin.”
Tabii biz bu satırlar eşliğinde
tavsiye babından bir şeyler demesine dedik ama bize kulak asmayacakları malum. Adamlar
baksanıza İngiltere kıyılarındaki Man adasında yaşayan kuyruksuz kedi (Manx), evrimcileri pek heveslendirmiş olsa gerek ki
kedinin kuyruksuz oluşundan bile medet ummuşlardır. Öyle ya, ne de olsa kedinin kuyruğu birileri
tarafından kesilmiş de değildi, o halde
bu durumda savundukları evrime delil teşkil edecek örnek olarak gösterebilirlerdi,
bu yüzden erken sevindirik olmalarına doğrusu şaşırmıyoruz artık. Ama unuttukları bir şey vardı ki, kedinin
kuyruksuz oluşu, evrimleşmeyle uzaktan
yakından hiçbir alakası yoktu, belli ki bu
tamamen kromozom ve kromozom üzerindeki kuyruğu oluşturan genlerin deforme oluşuyla
alakalı bir mutagenik hadisedir. Hele kromozomlar ve kromozomlar üzerinde ki
genlerden bir veya birkaç değişiklik ya da birkaç kopuşlar yaşanmaya bir görsün,
bu durumda Manx kedisinin kuyruksuz oluşundan
daha en tabii durum ne olabilirdi ki. Dedik ya, bikere her şeyden önce ortada
mutasyon kaynaklı gen dizilimlerinde arızi değişiklik, kopukluk veya kayba uğramışlık
durumlar söz konusudur. Dolayısıyla evrimciler böylesi arızi değişikliklerden kendilerine
vazife çıkarıp boşa heveslenmekteler, bikere ortada kuyruklu bir halden
kuyruksuz hale giden yolda aşama aşama evrimleşmenin yaşandığına dair zaman
çizelgesi veya zaman dilimlerini gösterecek tablo yok ki, böylesi bir arızi durum evrime delil teşkil
etsin. Bilakis kedinin kuyruksuz hali tamamen tipik mutasyon hadisesinin ta
kendisi arızı bir durumdur. Kaldı ki evrimcilerin bu hususlarda ki erken
sevindirdik oluş halleri ne ilk ne de sondur, daha evrim felsefesine inandıkları ilk günden buyana
hem insan, hem de kuyruksuz maymunların
(apes) bundan takriben 3 milyon önce
ortak bir atadan türedikleri masallarıyla oyalanıp durup bugünlere gelmişlerdir
hep. Tabir caizse masallarla oyalanmak bakımdan sicilleri bir hayli
kabarıktır dersek yeridir. Şayet onların dümen suyuna kapılıp ütopik masallarını kaale almış olsaydık, pekala
bizlerde fosil hominoidlerin güya kuyruksuz maymun ve insan olduğuna, hominoidlerin ise yarı insan bir yaratık olduğuna
kanmış olacaktık. Ne diyelim, sicilleri evrimle
tescillenmiş bu adamlar her defasında evrime adanmışlık rozetleri cüsselerinden
büyük olsa gerek ki bu tür hayallere çok kolaylıkla kapılmakla insanı
insanlıktan çıkarıp hem kendi atasını hem de kendilerini hayvan mertebesine
indirgemiş oluyorlar. Üstelik ortada ortak atanın varlığını gösteren herhangi
bir fosil kaydı olmamasına rağmen gelinen noktada bugün olmuş halen bu tip hayaller
peşinden koşmaya tam gaz devam etmekteler de. Oysaki insanın atası olarak
ilan ettikleri maymunların kuyruklarının zamanla körelerek tek atadan
günümüzdeki canlı çeşidini, yani insanda kuyruk sokumu halinde oluştuğunu
söylemek akla ziyan bir tutumun ötesinde çok uç noktada hayalperestlik bir
durumdur. Bikere maymun kuyruğunun boşa yaratılmadığı şundan besbellidir ki
fındık tanesinden küçücük yiyecekleri bile icabında kuyruğuyla toplamakta, burada
kuyruk bir bakıma parmak görevi yapmaktadır. Sporcular da gayet çok iyi bildikleri
bir şey vardır ki, o da malum işlevsel olan herhangi bir organın, değil
körelmesi daha da bir dinamizm kazanaraktan enerjik kas yapıyor olmasıdır. Hadi diyelim ki kuyruk olayında anlaşamadık, bir
takım maymunların atalarının alt türlerinde apandisitin olmaması da evrimciler açısından
handikap teşkil eden tezat bir durumdur. Nitekim bu hususta Biyolog H. Enoch
körelmiş organlar fikrine karşı tavır alarak; “İnsanların apandisiti vardır. Ancak daha eski ataları olan alt
maymunlarda apandisit bulunmaz. Sürpriz bir biçimde apandisit, daha alt yapılı
memelilerde, örneğin opossumlarda tekrar belirir. Öyleyse evrim teorisi bunu
nasıl açıklayabilir?” sualini yüzlerine karşı sormaktan kendini alamaz da. Hakeza kendisi de bizatihi evrimci olan S.R.
Scadding ‘Evrimsel Teori’ adlı dergide yazdığı bir makalede “(Biyoloji
hakkındaki) bilgimiz arttıkça, körelmiş organlar listesi de giderek küçüldü…
Bir organın işlevsiz olduğunu tespit etmek imkânı ve ihtimali olmadığına ve
zaten körelmiş organlar iddiası bilimsel bir özellik taşımadığına göre,
körelmiş organların evrim lehinde herhangi bir kanıt oluşturamayacağı sonucuna
varıyorum” itirafında bulunabilmiştir. Öyle anlaşılıyor ki insanın insan olarak
yaratıldığına aykırı söylemlerle sözde atalarından miras kalmış herhangi bir
körelmiş organ yoktur, şunu iyi bilsinler ki insanlar asla diğer canlılardan
tesadüfen türememiştir, bilakis bugünkü haliyle kusursuz ve mükemmel biçimde
eşrefi mahlûkat olarak yaratılmış bir varlıktır.
-Inversiyon:
Değim yerindeyse jimnastik sporlarında da görüldüğü üzere sportif takla atıp
yeniden koptuğu yere dönmesi anlamında;
herhangi bir kromozomdan kopan parçanın kopmasıyla birlikte 180 derece bir
döngüyle koptuğu yere tutunması veya yapışması demektir. İşte kavramsal
tanımından da anlaşıldığı üzere inversiyonun delesyondan farkı kopan segmentin ters
takla diyebileceğimiz bir döngüyle eski yerine tutunmasıdır. Diyelim ki, 180
derecelik bir tur döngü tutunmasıyla birlikte orijinal kromozom halkasında yer
alan genlerin ara dizilişlerinin ATGSU şeklinde olduğunu varsayalım, bu durumda
kromozomdan kopan GS segmentinin inversiyonla 180 derecelik bir döngüyle eski
yerine tutunmasıyla birlikte bu kez gen diziliş formatı ATSGU şeklinde bir dizilim
vuku bulacak demektir.
-Translokasyon:
Homolog olmayan kromozomlar arasında vuku bulan parça değişimiyle, yani yer
değiştirmeyle ortaya çıkan boşluğu bir başka bir kromozomdan gelen parçanın eklemlenerekten
doldurması hadisesi olarak tanımlanır. Bu demektir ki translokasyon hadisesiyle
birlikte farklı homolog olmayan kromozomların birbirleriyle olan temaslarında ilave
eklemlemeler oluşabiliyor. Böylece bu tip eklemlemelerle birlikte gen
miktarında artış kayd edilmiş olur. Ancak bu durumda homolog kromozomların birinde
ya da ikisinde translokasyon hadisesi vuku bulduğunda canlının üreme
kanallarından gelecek olan sperma ve yumurtalarda anomali durum da baş
gösterebilir, normal durumda baş gösterebilir. Malum anomali baş gösteren
gametlerin ürettiği zigottan meydana gelen embriyoların ölmesi kaçınılmazdır. Normal
gametlerin ürettiği oğul döller ise tam kısır döngü olmasa da kısmi kısır döngü
olarak hayatlarını devam ettirmiş olacaklardır. Dolayısıyla evrimciler açısından her iki
durumda da heveslerini kursaklarında bırakacak şekilde birinde sonu ölümle
sonuçlanan ortaya çıkarken diğerinde ise kısır döngü durum olarak karşılarına
çıkmış olur. Bakın evrimci Huxley bile mutasyonların öldürücü ve bozucu etken
unsurlar olduğunu şu ifadelerle itiraf etmek zorunda kalmıştır: “Bin
mutasyondan bir tanesinin faydalı olması nadiren görülür. Fakat bu kadarı bile
çok verimlidir. Çünkü mutasyonların birçoğu öldürücü, bir kısmı da bozucudur.”
-Duplikasyon: Tıpkı translokasyonda olduğu gibi kromozomlar arasında
parça değişimi hadisesi vuku bulmakla birlikte, translokasyon hadisesinden
farklı yanı, homolog kromozomlar arasında gerçekleşiyor olmasıdır. Parça değişiminin
akabinde duplike durum ise iki veya daha fazla artış kaydederekten gerçekleşir.
Böylece mayoz bölünmeyle birbirleriyle eşleşen homolog kromozomların duplike
olmasıyla birlikte birinin bir parçası diğerinin üzerine eklemlenmiş bir yapı
olarak ortaya çıkmış olur. Bu demektir ki kromozomların biri parça kaybederken diğeri
ise kazanmış olmakta. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında duplikasyon hadisesinin
canlılar üzerinde etkisi translokasyon hadisesinde ki gibi ölümcül olmayıp
canlının sadece fenotipinde anormalliklere yol açacak boyutta bir etkisi olmaktadır.
KROMOZOM SAYISI
MUTASYONLARI
Bitki ve hayvanlar âleminde kromozom
sayısı türden türe değişiklik göstermekle beraber her türün kendi içerisinde kromozom
sayısı da sabit kalmış olur. Malumunuz
eşeyli üreyen canlıların üreme organlarında var olan her bir gametin
kromozomları takım veya genom olarak addedilirler. Genellikle
her canlı türünün kendi içinde kendine özgü karakteristik genom özelliğine
sahiplerdir. Bu noktada üreme hücrelerini temsilen (n) sayıda olanlar kromozomlar haploit (monoploid) gametler olarak addedilirken, somatik
hücrelerini temsilen (2n) sayıda
olan kromozomlar ise diploit olarak addedilirler. Ancak şu da var ki, bir kısım
canlılarda diploid (2n) kromozom sayısının değişiklik göstereceği de
bilinen bir durumdur.
GEN MUTASYONLARI
Her
ne kadar DNA yazısı kromozom içerisinde sıkıca paketlenmiş veya protein
kılıflarla sarılmış moleküler nükleotid bazların çift zincirin karşılıklı
kutuplarına birbirlerine köprü bağlarla tutunup korunmuş durumda olsalar da
yine de birçok bozucu, dağıtıcı ve yıkıcı unsurların etkisiyle bu köprü bağlar
kopup korunaksız hale gelebiliyorlar. Hakeza
nükleotid moleküllerin gerek kendine özgü termik titreşimleri, gerek kimyasal ve elektriksel etkenler, gerekse
başka moleküllerle çarpışması veya ortamdan geçen radyasyon etkisi gibi birtakım
sebepler DNA üzerinde bir takım arızi durumlara yol açabiliyor. Mesela buna
benzer daha birçok etken faktörler neticesinde kanatsız sinek oluşumu ve şekli
bozuk bitki meydana gelebiliyor. Tabii bu demek değildir ki böylesi maraz
oluşum evrimleşmeyle gerçekleşip kendi orijininden farklı yeni bir sinek türü
veya yeni bir bitki türü meydana getirmiştir. Oysaki bu tip istisnai maraz durumlar
her türün kendi içinde ki kurulu sistemin programına zarar vermekten öte bir
anlam ifade etmeyecektir. Sonuçta mikro
âlemin en önemli sacayaklarından olan genler öyle harikulade işlerin altına
mührünü vuruyorlar ki aradan kaç nesil geçerse geçsin ait olduğu herhangi bir canlının
tümünde değişikliğe yol açmadan orijinal haline sadık kalmaktalar. Zaten DNA’yı
oluşturan genler pürin ve pirimidin çift halkalarında dizili halde konumlanmış
yapılar olduğu içindir genler bu anlamda tüm kontrol mekanizmalarının iplerini
de bu anlamda ellerinde tutmuş oluyorlar.
Nitekim bu noktada bilhassa yönetici genlerin koordinasyonları ve
direktifleri sayesinde canlılar hücresel faaliyetlerini sürdürmekteler. Hele
ipi ellerinde tutamayıp kaçırmaya bir görsünler yönetimde oluşabilecek bir
takım aksaklıklar hücre içi faaliyetlerine de sirayet edeceği muhakkak. Buradan
da organların ve dokuların yapısında bir takım bozulmaları beraberinde
getirecektir. Neyse ki bu tip bozulmalar başta da dedik ya, asla bir yeni bir
canlı türünün meydana gelmesine yol açmayacaktır, bilakis türün kendi içinde
birkaç nesille sınırlı değişiklikler ve geçici sakatlıklar olarak kala
kalacaktır. Hem kaldı ki DNA zincirinin halkasında herhangi sebepten ötürü bir
harf kaybının olması pekte dikkate alınacak bir zarar sayılmaz. Çünkü hemen o
noktada iki şerit birbirinden ayrılıp, sağlam olan zincir kendisine bir
komplamenter (tamamlayıcı) gen kopya
imal edebiliyor. Böylece eskisine karşılık gelen yeni şeridin yardımıyla tekrar
kayıplar giderilmiş olur. Ancak bazı istisnai durumlar vardır ki; DNA’nın her iki
halkasında cereyan eden kopma veya kaymalar düzeltilememektedir. Dahası DNA
rejenerasyonunun (yenilenmesi) oluşumunu imkânsız kılan bozulmalar sonucu
orijinal enformasyon her iki şeritte izini kaybedebiliyor. Böylece kendini yenileyemeyen
bölümler arızalı şekliyle kalıp hücrenin hayatını sonlandıracak noktaya kapı
aralayabiliyor. Derken ortaya çıkan bu arızi ve maraz yapılar “mutasyon” olarak addedilirler. Şurası muhakkak
genetik kodlarda meydana gelen değişmeler istisnai türden değişmeler olup, bu
tip durumlar daha çok arızi yapıların birbirini tetiklemesiyle ortaya
çıkmaktadır. İşte bu noktada genler üzerinde zaman zaman nükseden zincirleme
kazaların neticesinde dağılan parçalar bir araya getirilse de ortaya mükemmel
bir yapı çıkmadığı içindir bu durum evrimcileri pekte sevindirik yapmayıp adeta
can evinden vurmaktadır. Zira onların kendi akıllarınca beklentileri güya tabiat
ana veya onların putlaştırdığı tesadüf tanrısı genetik kodlarla rasgele kumar oynayıp
zincirleme kazalar sonucu birikmiş enkaz yığınlarından yeni bir canlının
türeyeceği yönündedir. Oysaki evrimcilerin
bilmediği bir şey var ki, o da yaratılış itibariyle ezelden beri kurulu ilahi nizamın
öyle kolay kolay istisnai arızi değişimlerle tarumar edilemeyeceği gerçeğidir. Bikere
ezelden beri gelişmiş hemen hemen her canlı türünün hücre yapılarının
oluşumunun dizaynından sorumlu ve biyolojik nizamın koordinasyon başkanı denen
bir DNA gerçeği vardır. İşte bundan dolayıdır ki her canlı türü DNA’nın
talimatları doğrultusunda kendi genetik kodlarını orijinalliğinin bozulmaması
yönünde kararlılık duruşu sergilemektedir. Hatta DNA’nın koordinatörlüğü sadece
genetik kodlar üzerinde değil, hücre içerisinde oluşabilecek hasarlara karşıda gerekli
önlemlerin alınması noktasında da etkin bir koordinatörlüğü söz konusudur. Ve
bu hususta canlıyı oluşturan her bir hücre yapısı evrimcilerin doğal seleksiyon
dedikleri doğal seçiciliğine ihtiyaç
duymaksızın kararlı duruşlarını sergilemeyi ihmal etmezler de. Gerçekten de
hücre içerisinde gerçekleşen böylesi mükemmel kararlı duruşları sayesinde bir
canlı türünün bir başka canlı türüne dönüşmenin önüne geçilmişte olunur. Zaten
her canlının nesiller boyu genetik kodlarına sadık kalaraktan soy bağını
genetik özelliklerini koruyup yoluna devam etmesi yaratılış mucizenin ta
kendisi bir kararlılık hadisesidir bu. Ama gel gör ki evrimciler bu mucizevi
oluşumları görmezden gelip mutasyon kaynaklı arızi yapılara ve doğal
seleksiyona tüm ümitlerini bağlamış durumdalardır. Öyle ki ümitlerini
bağladıkları doğal seleksiyonu kendilerince canlı piramidinin tepesine oturtup
güya faydalı değişiklikleri muhafaza eden ya da zarar verici faktörleri ayıklayan
koordinatör varlıkmış gibi sunaraktan her daim inatla bildiklerini okumaktalar.
Ne diyelim, onlar bildiklerini okuya devam ede dursunlar, Japonyalı bilgin
Motoo Kimura bir insanda hücre molekülünün birkaç senede bir kez farklılaşma geçirebileceğini
hesaplamıştır. İngiliz genetik bilim adamı John Burdon Sanderson Halden ise
insan neslinin ancak ve ancak 1000 senede bir molekül değişikliğine
uğrayabileceğini dile getirmiştir. Tabii ortaya konan böylesi hesaplamalar
evrimcileri üzmektedir. Şöyle ki; bu tür hızlı değişimin tabii seleksiyon
dedikleri doğal ayıklama marifetiyle olduğunu varsaysak bile bu seçicilik
nereye kadar sürdürülüp devam ettirilebilir. Hadi bu seçiciliğin halen devam
ettiğini varsaysak bile, nasıl oluyor da
geçmişten bugünümüze her canlı türü ince eleyip sık dokuma metoduyla doğal seleksiyon
eleklerinden geçirilerekten dünya sahnesinde hala hayatlarını sürdürebilir
halde yaşamaktalar doğrusu buna kargalar bile güler dersek yeridir. Oysaki onca
inceden inceye doğal seleksiyon elemelerden geçmiş hiçbir canlı türünün dünya
sahnesinde kalmaması gerekirdi. Dahası
inandıkları evrimleşmeyle ortaya orjininden farklı canlı türlerin şu an dünya
sahnesinde oluvermeleri icap ederdi ki, malum
şimdiye kadar dünya sahnesinde ne yeni türler oluverdi, ne de doğal seleksiyonla
güçlülerin ayakta kalabileceği zayıfların elendiği bir canlı âlem oluverdi.
Bırakın milyon yıllarda oluverdiklerine inandıkları evrimleşme hadisesinin vuku
bulması, kısa zamanda anlık vuku bulan
mutasyon kaynaklı değişmelerden bile yeni bir canlı türü bugüne dek ortaya
çıkıvermedi, çıkmaz da. Şayet evrimciler
uzun bir zaman dilimini kapsayan süreçte olsa putlaştırdıkları doğal seleksiyon
imgesinden beklentilerine karşılık cevap vermesini bekliyorlarsa, bikere her
şeyden önce faydalı mutasyonu zararlı mutasyondan ayırabilecek kabiliyette
olduğu söylenilen tabii seleksiyonun bu yönde mutasyon mekanizmasına yeni bir canlının
türetmesine yönelik talimatlar verdirmesi gerekiyor. Yok eğer doğal
seleksiyonun DNA gibi öyle talimat verme yeteneği yok deniliyorsa, bu durumda o zaman doğal seleksiyona özel
misyon biçip onu “iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayıklar” havalarında
boşu boşuna elit seçkinci rolünde dolaşıp durmasına ön ayak olmamalarını
tavsiye ederiz. Hiç kuşkusuz tavsiyelerimize kulak asmayacaklarını bildiğimiz
halde, biz yine de son kez buradan tavsiye babından deriz ki: “Putlaştırdığınız
doğal seleksiyona ön ayak olacaksanız da bari hiç olmazsa adamcağızı (doğal
seleksiyon mitini) istirahate çekip dinlendirmiş
olun. Baksanıza adamcağız dünyanın kuruluşundan bugüne her türden canlıyı
ayıklaya ayıklaya bir hayli yorgun bir halde bitap düşmüş durumda, dolayısıyla
ara sıra tatil yaptırılsa fena mı olur. Olur ya, bir gün bir bakmışsın aklı başına geldiğinde
yeni bir canlı üretecek konuma gelmiş olur.”
Her
neyse şaka bir yana, belli ki evrimciler
mutasyon, seleksiyon derken gel-gitlere oynayıp iki arada bir derede şaşkın
ördeğe dönüşmüş durumdalar.
MUTAGENLER (DNA’yı
mutasyona uğratan genler)
Bilindiği üzere bir genin kromozom
üzerindeki yerini değiştirmeksizin meydana gelen baz moleküllerinde (A-G)
türünden eşleşmeli değişmelere gen mutasyonu (nokta
mutasyon veya mikro mutasyonu) diye tarif edilir. Nedir bu değişmelere
neden olan unsurlar dendiğinde malum çeşitli ışınlar, bazı kimyasal
maddeler, temparetür şoklar veya bir
başka etkenlerin genler üzerinde mutasyona neden oldukları mutagen faktörlerdir elbet. Ve bu söz konusu mutagen unsurlar “Sıcaklık,
pH, radyasyon ve kimyasal Bileşikler” diye dört grupta toplanırlar. Şöyle ki bu
etken unsurlar:
-Sıcaklık etkisi malum yüksek sıcaklık
moleküllerin kinetik enerjisini artırmak suretiyle mutasyona sebep olabiliyor.
-Söz konusu pH olunca da ortamın pH
derecesi moleküller arası etkileşimlerde ve özellikle tautomerik (pronitron
değişmesi) dönüşümlerde çok önem arz ettiğinden, pH derecesinin mutasyon hızını etkilemesi
gayet tabiidir. Her şeye rağmen şu da bir gerçek; moleküllerin hızla hareket edip
birbirleriyle çarpıştıkları bir ortamda bile moleküler kazalar ve
yanlışlıkların nüksetme ihtimali sıfır denecek kadar düzeyde seyretmektedir.
-Radyasyon etkisi hiç kuşkusuz mor ötesi
ve X ışınları gibi kısa dalga boylu ışınlar enerji yönünden yüksek radyasyonlu
moleküllere çarptıklarında birtakım arızi değişiklikler oluşturabiliyor. Nitekim
bu tip ışınlar DNA molekülü üzerinde delesyon ve inversiyona yol açan kopmalar sebep
olduğu gibi baz çifti dönüşümler de (tautomer
oluşumlar) görülebiliyor.
-Dördüncü etken unsur kimyasal bileşikler
ise adına uygun davranıp kimyasal etki oluşturduklarında bunlardan nitröz asit,
5- bromourasil, 2-amino pürin, hidroksilamin gibi etken bileşikler deaminasyon
yoluyla DNA molekülü üzerinde transisyona neden olurken, etil metan sülfonat (EMS)
gibi etken bileşklerde transversiyona yol açmaktadır. Diğer akridin ve onun türevleri gibi etken
bileşiklerde delesyon veya inversiyona neden olmaktadır.
Mutasyon
Hücrenin hayatını nasıl etkiler?
Evrimciler ne akla
hizmet ediyorlarsa mutasyonun hayat verdiğine inanmaktalar. Oysa kazın ayağı
hiçte öyle değil. Düşünsenize bir örümceğin (Tarantula’nın) gayet kendini iyi koruyabilecek yeteneğe, hatta
bazen arıları bile zehriyle öldürebilecek donanıma sahip olduğu halde kendisine
yaklaşan eşek arısının kendisini uyuşturup yararlanmasına izin verebiliyor. Ya eşek arısına ne dersiniz, baksanıza o da avını nokta atışı
diyebileceğimiz isabetle sinir merkezlerinin yerini belirleyip kendisinden iki
kat daha üstün zehre sahip örümcek üzerinde operasyon yapabiliyor. Anlaşılan, ortada
hem Tarantula, hem de eşek arısı açısından doğal seleksiyona katkıda bulunacak
bir durum gözükmemektedir. O halde bu
durumda güçlü örümcek karşısında eşek arısının soyunun tükendiğini söyleyebilir
miyiz? Elbette hayır. Çünkü her iki
halde de canlı kompleks yapı kendine özgü bir tarzda muhafaza edilerek adeta
evrimcilere meydan okumakta. Zaten her şeye evrim mantığından bakarsak bir kere
doğal seleksiyonun başarılı olması için mutlaka faydasız (zararlı) mutant genlere karşı baskın olması icap eder. Bu da yetmez
faydalı mutant genler az sayıda üreyip, ekonomik kullanılmaları icap
etmektedir. Kaldı ki bir bireyin faydalı mutasyona maruz kaldığını varsaysak
bile, o fert önce genetik yapısında oluşan öldürücü genleri yok etmesi gerekir.
Daha sonra o birey çiftleşen alt grubun popülâsyonun
da üstün konuma geçmesini sağlayacak bir üreme kabiliyeti sergilemesi lazım ki,
mutant özellikler popülâsyona transfer edilebilsin. Maalesef uygulamaya baktığımızda
faydalı zannedilen mutasyonun kendisine faydası yok ki başkasına faydalı olabilsin.
Bakın bu hususta Francisco J. Ayala ne diyor: “Yüksek organizmalardaki mutasyon frekansının bir nesilde, bir gen
başına 10 binde bir ile milyonda bir arasında olduğunu tahmin etmekteyiz.”
Anlaşılan, canlıların bir kısmı değişik
şartlara ayak uydurma yeteneklerini yitirdiklerinde ya nesli kesilmekte ya da
sınırlı değişiklikle hayatını devam ettirmekte. Keza mutasyona uğramış DNA zinciri eski
zincirden 1 nükleotidlik bakımdan farklı olsa bile bu küçük değişiklik ancak o hücre
üzerinde etkili olabiliyor. Dahası böyle
değişmeye maruz kalan bir hücre diğer hücrelerle yarışma yeteneğini ya artırır
ya da azaltmaktadır. Şayet mutasyon yararlı bir mutasyonsa diğer
organizmalardan daha büyük yaşama şansına sahip olacağından, bu durum oğul döllere
aktarılırken bir baz ileri veya bir baz geri olacak şekilde geçmektedir. Şu bir
gerçek popülasyon içerisinde varlığını hissettirecek, hatta tüm popülasyonu
daha da mükemmel hale getirecek bir mutasyon hadisesinin gerçekleşmesi mümkün gözükmemektedir.
Üstelik faydalı değişmelerin faydasızlara üstün hale geçmesi için bir plan ve
bir program gerektirir ki evrimcilerin zaten plan ve programla hiçbir zaman işi
olmamıştır. Zira onların işbirlikçisi kafalarında putlaştırdıkları tesadüf
mitidir. Oysa en basitinden bir canlının
kendisinden bir üst canlıya evrimleşmesi için milyon rakamların üstünde birbiri
ardına gerçekleşen mutasyon aşamalarına ihtiyaç vardır. Ne var ki en basit canlıdan daha yüksek
canlılara gidildikçe işler daha da karmaşık hale gelip, bu karmaşık ritmi artmasıyla
birlikte yeni bir türün ortaya çıkma ihtimalini diskalifiye etmektedir. Zaten düşünen
bir insan için karmaşıklık keşmekeş değil, tam aksine mükemmeliyet demek,
dogmatik kafa için ise tam bir kargaşa ve tesadüfî olay demektir.
İçerisinde
enzim, nükleik asit, şeker vs. karışımın bulunduğu steril ortamda hazırlanmış
bir organik bileşikler ekstraktı düşünelim. Sonra bu karışımı katalizleyecek dışardan
elektrik kıvılcımıyla oluşabilecek bir enerji kaynağını var olduğunu varsayalım,
işte önümüzde konan bu hazır malzemeye hangi
metodu uygularsak uygulayalım asla yeni bir canlı ortaya çıkmayacaktır. Nitekim
bu tür denemelerin geçmişten günümüze kadar uzun yıllar denendiği artık bir sır
değil. Gelinen nokta itibariyle en basit protein molekülünde bile yaklaşık 1500
parçanın varlığı tespit edilmiştir.
Dolayısıyla organik çözelti içeren bir kazana en basitinden proteini
karıştırdığımızda bu ortamda 1500 parçayı gerektiğinde hem toplayıp sentezleyecek,
hem bundan daha büyük protein
molekülünün yapımını sağlayacak hem de ayrıştırabilecek bir sistemin devreye
girmesine de gerek duyulacaktır. Ki; bunun gerçekleşme ihtimali (1/2)1500 (Bir
bölü iki üzeri bin beş yüz)’li gibi dudak uçurtan bir rakama denk düşer. Görüldüğü
üzere telaffuzu zor dudak uçurtan bu rakam adeta imkânsızlığı temsil
etmektedir. Bu rakamlar ortada iken hala her şey tesadüfen meydana geldi deniliyorsa
pes doğrusu. Oysa sayı arttıkça karmaşık
yapılar daha da büyümektedir. Dolayısıyla evrimcilerin ihtimal hesapları da o oranda
neredeyse trilyonları aşacak boyutlarda alabora olmaktadır.
Şu da bir gerçek mutasyonların
etkileri en kolay bir şekilde mikroorganizma üzerinde daha iyi gözlenmektedir. Nitekim bakteriler en sık mutasyon geçen
mikroorganizmalardır. Örnek mi? İşte Esçherichia coli bakterisinin 20 dakikada
bir bölünüyor olması hasebiyle üzerinde 50 yıldır yapılan deneyler neticesinde
çok fazla sayıda bakteri elde edilebilmiştir. Bu demektir ki milyon seneleri aşan zamanda
yaşayan herhangi bir hayvan türünün sayısından daha fazlası bu 50 yılda tek bir
bakteriden elde edilmiş sayıdır bu.
Şayet onca sayıda bakteride mutasyonla bir değişiklik olsaydı, bu
bakterilerde tür değişimi illaki gözlerden kaçmazdı. Tabii insanoğlu mutasyonla
oluşabilecek değişiklikleri gözlemleyim derken
bu arada asıl bilinmesi gereken protein sentezi ile ilgili mucizevi
oluşumların da farkına varmış oldu. Neymiş fark edilen o mucizevi oluşumlar
denildiğinde; bikere en basit protein
molekülünün 400 amino asit içerdiğinin farkına varmış oldu. Yetmedi amino asitlerin her birinin dört veya
beş elementten meydana geldiğinin farkına varmış oldu. Daha da yetmedi mikroorganizmaların amino
asit üretmesinde, vitamin oluşumunda, şeker veya yağ yapımında ve protein
oluşumunda büyük katkı sağladığının farkına varmış oldu. Tabii tüm bu farkındalıklar iyi hoşta, çok istisnai olarak denge ayarlarının
bozulduğunun görüldüğü durumlarda burdan hemen kendi kafasına göre çıkarım
yapıp işi farklı mecralara taşımakta doğru bir tutum olmasa gerektir. Buradan yeni bir mikro canlı tipin türemesinin
haleti ruhiyesi içerisine girmek yerine dengelerin altüst olduğu durumları
düzeltme yollarını araştırmak daha etik bir tutum olacaktır. Mesela her hangi bir mikroorganizma mutasyon
geçirmesiyle birlikte söz konusu bakterinin artık amino asit artık yapamaz hale
gelmesi kaçınılmazdır. Hakeza böylesi durumlarda hücre içerisinde protein sentezi
gerçekleşemeyeceğinden buna paralel bakteri çoğalmasının sekteye uğrayıp mevcut
bakterilerin sonu ölümle sonuçlanması da kaçınılmaz bir durumdur. O halde
bu durumda yapılması gereken yıkmak yerine düzeltici faaliyetler de bulunup
böylesi bir mutasyon etkisini gidermek için gereken aminoasidi kültür ortamı
yoluyla enjekte ederek bakterinin yaşamasını ve gerekli besin maddelerini
almasını sağlayıp yeniden bakteri çoğalmasını gerçekleştirmek olmalıdır. Nitekim
günümüz teknolojisinde bu yönde yapılan çalışmalardan elde edilen verileri
aşağıda maddeler halinde şöylede kategorize edebiliriz:
-Normal
bakteri Z’yi yaparsa basit kültür ortamında koloni meydana getirir.
-Mutasyonla
değişen normal bakteri aminoasit Z’yi yapamazsa, bu durumda basit kültür
ortamında filiz veremeyecektir.
-Mutasyonla değişen normal bakteri
kültür ortamına aminoasit Z ilave edilirse basit kültür ortamında koloni
meydana getirecektir.
Hatta günümüzde alanında kendini iyi yetiştirmiş
biyologlar bir küf mantarının mutasyona uğramasının sonucunda vitamin yapma
yeteneğini kaybettiğini gözlemlemişlerdir. Bu durumda gerekli olan vitamin
kültür ortamına eklendiğinde söz konusu mantarın yaşamaya devam edip
üreyebildiği belirlenmiştir. İşte Biyologlarca böylesi mutasyona uğramış birçok
mikroorganizma soylarını laboratuar şartlarında besin madde verilerek canlı tutulabildiği
olaya beslenme mutantı (Mutasyona uğramış canlı varlık) denmektedir.
Şurası muhakkak zararlı mutasyonlar canlının yaşama şansını ortadan kaldırmaktadır.
Nitekim Herman Joseph Muller bu hususta şöyle der: “Mutasyonların yüzde 99’unda
fazlası kesin olarak zararlıdır. Tesadüfi olaylardan da ancak böyle olması
beklenir.” Tabii Muller, der demesine
ama gel gör ki evrimciler hala mutasyonların canlının yaşama şansını artırdığından
dem vurmaya devam edip, ona faydalı etken
bir unsur gözüyle bakmaktalar. Dahası
mutasyonlar yeniden şifrelenmiş mesajlar olarak oğul döllere geçip onların
yaşama şanslarını artırdığını ileri sürmekteler. Oysa canlı popülâsyonu şansa
bağlı olaylarla kendisini bir üst organize bir yapıya yükseldiğini gösterecek
herhangi bir delil yoktur. Nitekim evrimciliği ile adından söz ettiren şu namı meşhur
Stephen Gould bile bu gerçeği şöyle itiraf edebilmiştir: “Bir mutasyon yeni bir
DNA oluşturmaz. Dolayısıyla türleri mutasyona uğratarak yeni türler elde etmek
imkânsızdır.” Yani bu demektir ki mutasyon denilen arızalı bir yapıyla
mükemmeliyet arasında bağ kurmak hayli zor gözükmektedir. Bu yüzden canlı organizmaların
suni metotlarla üretilmesine pek sıcak bakmıyoruz. Zira laboratuar
çalışmalarının hiçbiri tabiat şartlarında gerçekleşmiş olaylar değildirler.
Velhasıl-ı kelam; ilk yaratılış
tekrarlanması ve tecrübe edilmesi imkânsız bir mucizevî bir hadisedir.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/genetik-mutasyonlar-ve-evrim-6042-kose-yazisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder