MUTASYONLARDAN MEDET UMMAK
SELİM GÜRBÜZER
Canlıların gen yapısında nükseden arızi
durumlar veya genetik kodların rekombinasyon (çeşitlenme) işlemleri sırasında ani olarak meydana gelen
değişiklikler mutasyon olarak tanımlanmakla beraber şu da bir gerçek varyasyon
veya rekombinasyonla yeni bir canlı oluşumu gerçekleşmemekte. Ki, bu durumu
rekombinasyon esnasında kazaen gen dizilimlerinde nükseden kopmalar ve kırılmaların
neticesinde ortaya bir şey çıkmamasından anlıyoruz. Dolayısıyla bu noktada
hücre içerisinde genler üzerinde mutasyona sebebiyet teşikl eden etken unsurları
deney ve analizini yapmak pekâlâ mümkün, ama deney metodunu evrime uygulamak pek
mümkün gözükmüyor. Madem öyle, mümkün olan mutasyon deney ve analiz çalışmalarından
ortaya çıkan sonuçların işaret ettiği tahmini veriler neymiş bir görelim.
Nitekim baktığımızda;
-Mutasyona neden etken unsurların hiçte
hücre yapıları üzerinde nizami değişikliğe kapı aralayan unsurlar olmadığı, bilakis
hücre yapılarını gayrinizami yollara kanalize eden unsurlar olduklarını,
-Mutasyon kaynaklı gen ve kromozom
değişmelerinin periyodik aralıklarla değil, nadir aralıklarla nükseden
değişmeler olduğunu,
-Tarımda ve hayvancılıkta suni
seleksiyon ve suni tohumlama metotlarıyla ıslah edilmiş bitki ve hayvan üretiminde
verimliliğin artış kaydetmesini gösteren verilerden hareketle buradan yeni veya
karmaşık bir canlı ortaya çıkmayacağı, tüm bu ıslah çalışmaları bir noktaya
kadar sürdürülebilir olduğu, derken bir noktadan sonra duraklayıp sınırlı
değişiklikler olduklarını,
-Faydalı olabileceği düşünülen mutasyonların
ancak milyon yılları bulan zaman dilimlerinde vuku bulabileceği yönünde elle
tutulur gözle görülür herhangi bir bulguya rastlanmadığı, sadece bu hususlarla
alakalı ileri sürülen öngörüler niteliğinde tezler olduğunu görürüz.
Anlaşılan o ki, mutasyonla hücreden dokuya,
dokudan organlara sirayet eden bozulmalar söz konusu olduğundan bu anlamda
canlılar için risk teşkil edebiliyor.
Neyse ki üreme organları vücudun en korunaklı bölgelerinde konumlanmış
olduğundan onlar için pek risk teşkil etmemektedir. Zaten yumurtalık ve testislerin
neslin sürdürebilirliği açısından korunmaya alınması da gerekir. Bu yüzden mutasyona
uğramaları çok zayıf ihtimal gibi gözükmektedir. Şu da var ki, canlı
organizmaları bir bütün olarak düşündüğümüzde herhangi bir hücrenin genetik
programı en küçük fiziki veya kimyevi mutagen etkiye maruz kaldığında
ilerisinde doğması muhtemel arızalara tahammüllerinin olmadığı da apayrı bir
gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla evrimcilerin mutasyondan
beklentileri zararlı olma noktasında değil, faydalı olması yönünde bir bekleyiştir.
Neden beklenti içerisine girdiklerini az çok tahmin edebiliyoruz zaten. Öyle
ya, beklentileri doğrultusunda kıyasıya savundukları
evrimin çürütülmemesi adına mutasyona kurtarıcı gözle baktıklarına göre bu
doğrultuda hücre içerisinde her an vuku bulması muhtemel mutasyonlar arasından bilhassa
frekans değeri yüksek faydalı mutasyonlar sahne almalı ki, ideoloji haline
getirdikleri evrim felsefesine delil teşkil edebilsin. Mutasyonların faydalı
olanlarının yüksek frekans eşiğine gelmesi için de milyon zamanlı bir birikime
ihtiyaç varmış güya. Bundan dolayı da onlarda gayet iyi biliyorlar ki, zararlı bir
mutasyonla canlının genetik yapısından bir başka genetik yapıya haiz bir canlı
oluşumu türemeyecektir. En iyisi mi bu
işi zamana havale ederekten insanlığın kulağına faydalı mutasyonların frekans
değerinin zirve yaptığı eşiği beklemelerini fısıldayıp yeni bir yaratığın
türeyeceği günlere randevu vererekten bu işi geçiştirivermekteler. Aslında tüm
bu fısıldayışlar, işi yokuşa sürmenin bir bahanesi fısıldayışlarıdır, baksanıza
adamlar evrimin çürütülmemesi adına akıllarına düşen her ne varsa onu bir
şekilde kılıfına uydurup bahane üretmekte mahirlerde. Yine de ne kadar işi
kılıfına uydurmaya çalışırsalar çalışsınlar büyük umut bağladıkları tabii
seleksiyon putu da evrimci tezleri çürümüşlükten kurtaramayacaktır. Bu durumda ellerinde tek seçenek kalıyor, o da
algı operasyonu yapma seçeneği.. Nitekim bir an kendimizi evrimcilerin yerine
koyduğumuzda elimizde koz olarak tuttuğumuz algı operasyonu seçeneği ile
mutasyona öyle bir görev yüklemeli ki, ‘faydalı
mutasyon’ olarak evrime katkı sunmuş olsun. Bu arada katkı sunmakta olan faydalı mutasyonun
bir şekilde tabii seleksiyonun hışmına uğramaması ve bloke olmaması içinde mutlaka
korunmaya alınmalıdır. Aksi halde tabiî seleksiyon, mutasyonun faydalısı ya da
zararlısı hiç fark etmez belli bir frekans eşiğine gelmiş herhangi bir mutasyon
olgusunu elimine etmek için var olacaktır.
O halde neydik edip öyle zihinlerde faydalı mutasyon algı operasyonu
yürütmeli ki, tabiatın şanslı mutantı seçmiş olduğunu, dolayısıyla tabiî seleksiyonun
çokta fazla ayıklamasına, didiklemesine ve elemesine gerek kalmadan faydalı
mutasyonun evrimleşmenin ta kendisi bir olgu olduğunu inandırmış olalım. Ama
nasıl? Bu da ancak bıkmadan usanmadan sürekli mutasyonun faydalısından bahsederekten
algı operasyonu tezlerimizi bilim dünyasına kabul ettirmekle olabilecek bir
iştir. Tabii bilim dünyası bu tür hayal
mahsulü tezleri yutarsa…
Ne diyelim, işte sizlerde görüyorsunuz ya, evrimcilerin
hayal dünyalarına girerek hayal mahsulü tezlerini bilim dünyasına yutturacağımızı
sanacağımız noktada birde baktık ki, kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, meğer canlıların genetik yapılarında cereyan
eden küçük değişmeler asla yeni bir canlının dönüşmesine yol açmayacak
değişikliklerdir. Hem kaldı ki mutasyonun milyonlarca yıl sürebilecek birikimle
yeni bir tür ortaya çıkaracağını söylemekle:
-Hem işi yokuşa sürüp işin bahanesini
teşkil edecek bir şekilde kendilerince kılıf uydurmuş oluyorlar,
-Hem de bu işi uzun bir zaman dilimine
havale etmekle tabii mutasyonlu evrimleşmenin aslı astarı var mı babından yapılacak
olan her türlü deneysel araştırma ve analiz çalışmalarının önüne set çekmiş
oluyorlar. Neden mi? Gayet onlarda çok iyi biliyorlar ki, bu işi
deney ve gözlemlerle ispatlama imkânı yoktur, en iyisi mi geçmişe havale edip
bu işin içinden sıyrılmak istiyorlar. Böylece bilimin dışında hareket
etmediklerini kamufle etmiş oluyorlar.
Evet, evrimcilik bu ya, kendilerince uydurdukları “geçmiş zaman odur ki” başlıklı hikâyelerle tüm
canlıları zaman tünellerinden geçirip güya her 100 milyon senede bir 8 mutasyon
olayının gerçekleşebileceğini söylenip durmaktalar habire. Bikere ispatlanmaya muhtaç
hangi tezleri ileri sürerlerse sürsünler şunu iyi bilsinler ki kendilerini bilimin
dışında kalmaktan kurtaramayacaklardır. Çünkü bilim sebep netice ilişkisine
göre kendine rota çizer. Her şeye rağmen yine de bu demek değildir ki bilim
adamları ileri sürülen tezlere karşı tüm kapıları kapatıp üzerinde tartışılmasın.
Adı üzerinde tez, hiçbir
dayanağı olmasa da üzerinde tartışılmak için vardır. Olur ya, doğruluk payı
olabilir düşüncesiyle ne söylediklerine bakmakta fayda vardır. Ki,
üzerinde tartışılan herhangi bir tez,
her halükarda antitezi karşısında bulur da zaten. Nitekim evrimcilerin
mutasyonların faydalı olduğu noktasındaki tezlerine karşılık bir kısım bilim adamlarının
seyirci kalmayıp antitez olarak yaratılış tezini ortaya koymaları nemelazımcı
bir tavır içerisine girmediklerini gösterir. Sağduyulu bilim adamlarının “aman boş ver ne
derseler desinler” babından duyarsız
kalmadıkları şundan besbellidir ki mutasyonların zararlı olduğu görüşünde
hemfikir oldukları gibi üstüne üstük ortaya yaratılış modeli ortaya koymuş
durumdalar da.
Bilindiği
üzere Darwin, kendi tezini ileri sürdüğü
ilk yıllarda kafasında tabiat
gücü kurgusu oluşturarak çevreye uyum sağlayan birtakım canlılar üzerinde
faydalı olabileceğini düşündüğü en küçücük değişmelerin bile kuşaktan kuşağa aktarılıp
zamanla farklı bireylere dönüşebileceğinden dem vurmuştur. Peki, dem vurdu da ne
oldu, sonuçta iddia ettiği dönüşümün ne
zaman gerçekleşip de yeni bir canlı türünün ortaya çıkacağı konusunda elle
tutulur gözle görülür bir delil ortaya koyamamıştır. Derken ortaya bir şey koyamamak
türünden böylesi afaki teorinin doğuşundan bilim dünyasına yutturulmaya
kalkışıldığı ilk günden bugüne iflas edeceğinin ilk işaretlerini kendiliğinden
ele vermiş oldu. Ne de olsa, teorinin ilk doğuş yıllarında meydanı boş bulup
bol keseden atıp tutmak kolay bir işti, ama zaman içerisinde evrim karşıtı
düşünceler karşılarına çıkıverip canlılarda olan biten bu faydalı
değişikliklerin kaynağı nedir diye sorup sorguladıklarında adeta ıhlayıp
vıhlayıp ıkınaraktan atıp tutamaz oldular.
Tabii bu durumda evrim karşıtı
sorgulamaların altından kalkmak adına bu kez Neo-Darwinist’ler devreye girip bu
işin kaynağının rastgele oluşan mutasyonlar olduğu noktasında bir tez ileri sürmek
suretiyle işi kotarmaya çalışacaklardır.
Peki, böylesi bir tezle işi kotarmış oldular mı, ne mümkün, baksanıza adamlar daha ilk cümlelerinde ‘rastgele’ ibaresini kullanmakla işi kotaramadıklarını gösteren
bir ifade tarzıdır. Hem kaldı ki mutasyonlar hammadde değil ki ‘kaynak’ oluşuna
atıfta bulunulmuş olsun. Hatta işin Türkçesini söylemek gerekirse, mutasyon etken unsur değil, bilakis maruz kaldığı
bir takım eten unsurların saldırıları karşısında etkilenen unsurdur. Nitekim
bir canlının genetik yapısında iç ve dış kaynaklı olumsuz faktörler
muvacehesinde nükseden kopma, yer değiştirme, bozulmalar eşliğinde ortaya çıkan
maraz yapılar ve oluşumlar mutasyon olarak addedilir de. Ancak ne var ki, kendilerini modern evrimciler
olarak takdim eden Neo-Darwinistler mutasyonu maraz bir yapı olarak görmeyip te
onu doğal seleksiyonun koruma şemsiyesi altında mikro düzeyde mutasyonların binlercesinin
birikmesiyle yeni türlerin meydana getirecek bir güç olarak görmekteler. Baksanıza ona güç atfettikleri içindir faydalı
bir mutasyon bulma adına geceli gündüzlü büyük bir çaba içerisine girdikleri
gözlerden kaçmaz da. Peki, büyük çaba içerisine girdilerde ne oldu? Sonuç
malum, günümüzün en ileri teknoloji donanımına sahip laboratuvarlarda yaptıkları
her denemeler de gerek makro mutasyonların, gerekse mikro mutasyonların
seçimiyle yeni bir tür veya yeni bir cins elde edilemediği sıfıra sıfır, elde var sıfır bir tabloyla karşı karşıya kala
kaldılar. Hadi bu neyse de ikide bir
“Neo” etiketiyle kendilerini yenilikçi bilim adamı etiketiyle takdim
etmelerine ne demeli, ilerleyen
zamanlarda bütün çıplaklığıyla anlaşıldı ki, etiketleri cüsselerinden büyük Neo-Darwinist’lerin
de klasik Darwincilerden hiçbir farkı yokmuş meğer. Tıpkı klasik Darwinciler
gibi onlarda mutasyonların zararlı, hatta birçoğunun öldürücü olduğunu
görmezlikten gelip modernlik kisvesi altında tezlerini bilim dünyasına
yutturmanın peşindedirler. Ne diyelim, etiketleri zihin dağarcıklarından büyük kafa
yapısıyla veya algı operasyonlarıyla bilim dünyasına yutturacaklarını sana dursunlar,
mutasyonlardan 100 ila 1000 arasından belki bir tanesinin canlı türü için
faydalı olduğunu varsaydığını düşündüğümüzde, o faydalı bir taneninde nesiller
boyu aktarılmayacağı gerçeğini değiştiremeyecektir. Kaldı ki faydası olduğu
söylenen mutasyonun canlının vücut ikliminde ne gibi etkisinin olduğu izaha
muhtaç bir konudur. Zaten izah edemezler
de. Çünkü şimdiye kadar canlılar üzerinde yapılan analizler neticesinde mutasyonun
faydalı olduğuna dair net bir bulgunun varlığına rastlanılmamıştır. Tam aksine bu
yönde yapılan laboratuvar analiz çalışmaları bize mutasyonların faydadan çok
zarar getirdiğini gösteriyor. İşin bir başka
ilginç yanı mutasyona ümit bağlayanlar laboratuvardan zararlı olduğu yönünde gelen
verilerden etkilenmiş olsalar gerek ki, mutasyonu tetikleyebilecek radyasyon
ortamlarından bizatihi kendileri hızla uzaklaşır haldelerdir. Hani atalarımız
bir musibet bin nasihate bedel demişler ya, aynen öylede mutasyonla kol kola
girenler bir anda ona öcü muamelesi yapıp ondan hızla uzaklaşabiliyorlar. Hatta
gün geçtikçe mutajen etmenlerin yol açtığı zararlara daha yenilerinin
ilavesiyle birlikte evdeki hesabın çarşıya uymayacağı telaşına kapılmış
durumdalar. Kendi akılları sıra anlık durum değerlendirmeler yapıp bu noktada bir
bakıyorsun yenilerinin eklenmesine geçit vermemek, nükleer santrallerin yapımının
durdurulması ve nükleer denemeler aleyhinde kamuoyu oluşturma gibi faaliyetlerde
bulunmak suretiyle de çevrecide kesilmekteler güya. Peki, o zaman demezler mi adama bu ne perhiz,
bu ne lahana turşusu diye. Hani mutasyonlar faydalıydı. Öyle ya, madem
faydalıysa mutasyonu hızını artıracak mekanizmaları durdurmaya ne hacet var.
İşte bu ve buna benzer çelişkiler ağına
kapılmış bir kısım evrimci tayfa ne yapacağının telaşı içerisinde Neo-Darwinizm
tezinden de hiç bir halt olamayacağını sezmiş olsalar gerek ki, bu kez bilim
dünyasına sıçramalı evrim tezini servis etme çabası içerisine girmişlerdir. Yani
bir zamanlar canlı türler arasında ki küçük değişmelerin uzun bir zaman dilim
aralığında kademe kademe yeni bir canlı meydana getireceği şeklinde ileri sürdükleri
tezlerden vazgeçip, yerine evrimin ansızın büyük sıçramalı değişikliklerle
ortaya çıktığı çizgisine gelinmiştir. Hiç kuşkusuz ileri sürdükleri bu tezinde
hiçbir dayanağı yoktur. Hem şimdiye
kadar görülmüş müdür dünya kurulmuş kurulalı yeryüzü sathını oluşturan canlıların
bir gün ansızın uykularından uyandıklarında bir anda sıçramalı bir değişim geçirerekten
dev yapılı canlılara dönüştüğü, ya da dev bir balina haline geldiği. Hatta daha
da hızlarını alamayıp kuşlar da sürüngen yumurtalarından ansızın meydana
gelmişler güya. Ne diyelim, sürüngende
yerinden sıçrayıp uçan kuş olarak evrimleştiğine göre zaten bunun cevabını bir
kuş türü olan kargalar gülerek vermiş oluyor da. Bu iddialara kargalar
gülmesinde ne yapsın, düşünebiliyor musunuz
hayatının tamamını su içerisinde geçiren bir amfibiyen yumurtası nasıl oluyorsa
karasal ortama geçiş yapıp bir anda gelişen sürüngen yumurtasına dönüşebiliyor.
Üstelik sürüngenler ile amfibiyenler arasında uzaktan yakından hiçbir ortak bağ
olmadığı halde, hatta aralarında herhangi bir ortak ata, herhangi bir geçiş
formu olmamasına rağmen bu tür zırvaları hiç sıkılmadan söyleyebiliyorlar. İşte
sizlerde görüyorsunuz ya, öyle maksadı aşan bu ve buna benzer zırva uçuk kaçık fikirler
ileri sürmeyi seviyorlar ki, bir anda sürüngenleri uçurup kuş kategorisine
rahatlıkla dâhil edebiliyorlar. Peki, bu noktada adama sormazlar mı “Yarım doktor insanı candan, yarım hoca ise
insanı dinden eder” diye. O halde eksik göz, ya da yarım kanatla
evrimleştiğini iddia ettiğiniz varlığı daha uçuşa geçirmeden o hayvanı
anasından doğduğuna bin pişman etmiş olmuyor musunuz? Bir kere kuşların
kemikleri kara canlısına nispeten daha narin, daha hafif ve bir o kadarda kendine
özgü kan dolaşım sistemi ve kalp atımı söz konusudur. Üstüne üstük akciğerleri
diğer canlılara göre çok daha farklı yapıda olduğu gibi, deri bakımdan karadakinin
pullu, havadakinin ise tüylü derili olması hasebiyle her açıdan birbirlerinden farklı
yapıdalardır. Hadi bir an olsun bu anatomik farklılıkları görmezlikten
geldiğimizi varsayalım, peki bugüne kadar tek kanat veya yarım kanat içeren ara
fosiller neden bulunamamıştır. İşin daha da ilginç tarafı, hani şu meşhur tavus kuşu var ya, işte o kuşun birbirinden güzel nakışlarla
işlenmiş tüylerindeki estetiğe Darwin baktıkça dona kalmış da. Öyle ki bu kuşun
tüylerine baktıkça neredeyse ileri sürdüğü teorisinden vazgeçirecek derecede kendisini
mest etmiştir dersek yeridir. Anlaşılan
o ki, sürüngenlerin kuş tüylerine
dönüşümünü gösterecek ne bir ara formu ne de orijinal epidermal (üst deri) form atası bir canlı türü
bulunabilmiştir. Bulunamaz da zaten. Baksanıza tavus kuşunun tüylerinden adeta
feleğin sillesini yiyen evrimciler, daha şimdiden feleğini şaşırmış
haldelerdir.
Kromozom
Yapısı Değişmeleri
Mutasyonla ilgili örneklere bir başka açıdan,
ya da kromozom düzeyinde ele alabiliriz. Mesela kromozom açısından baktığımızda
evrimciler genetik bakımdan irsi karakter içeren kromozomların
yapısında bulunan DNA’ların tesadüfü veya mutajenik değişmeye uğrayarak meydana
geldiğini ileri sürmektedirler. Elbette ki DNA zincirinde nükseden istisnai
değişmeler kendiliğinden veya X ışınları, ultraviyole ışınları, gama ışınları ya
da çeşitli kimyasal maddeler etkisiyle meydana gelebiliyor. Buna itirazımız yok.
Keza mutasyon hücre bölünmesi sırasında birtakım kromozom anomalilerinden kaynaklanarak
da oluşabiliyor, buna da elbet itirazımız olamaz. Bizim itirazımız mutasyonla birlikte
yeni bir başka canlı ortaya çıkması iddiasınadır. Kaldı ki bu iddianın dayanağı
ütopik bir temel üzerine kurulu olmasa yine gam yemeyiz. Üstelik mutasyona
uğrayan DNA’nın hem kendisi zarar görmekte hem de yönettiği hücrenin zarar
görmesi söz konusudur. Onlara kalsa belki de “Aman bu kadarı küçük değişiklikten ne olur ki” deyip işi
geçiştirmek isteyeceklerdir. Oysa sinek küçük olsa da sonuçta mide bulandırıyor
ya. İşte büyüklerin söylediği bu söz o kadar manidar bir söz ki, bu sözün doğruluğunu genetik kodlarda kırılmalar
veya anlık küçük değişmelerle mükemmellik doğurmamasından, yani maraz yapılar doğurmasından
anlıyoruz. Nitekim tam kapasiteyle çalışan fabrika cihazlardan birkaç parçanın
fire vermesiyle birlikte kendi içinde telafi yoluna gidip daha üstün performansla
çalışan bir aygıtın ortaya çıktığı şimdiye kadar görülmemiştir. O halde artık mutasyondan medet umup içi boş
heybeden süt çıkmayacağı artık anlaşılmış olması lazım. Zira mutasyon
planlayıcı bir program değil ki, kendiliğinde ihtiyaç belirleyip kanat, kıl,
tüy, gaga gibi yapılar ortaya çıkarabilsin.
Genel itibariyle genler kararlı bir yapıya
sahiplerdir. İşte bu kararlılıkları sayesinde aradan milyon seneler geçse de
çok kayda değer bir değişikliğe uğramaksızın konumlarını koruyabiliyorlar. Belki
üzerlerinden ancak birkaç binyıl geçtikten sonra nadir değişiklikler
nüksedebiliyor. Dolayısıyla kromozom
üzerinde yer alan bir genin mutasyona uğramasıyla birlikte binlerce alt üniteler
de ister istemez bu değişiklikten kendi payına düşeni almış olacaktır. Her ne kadar mutasyon hadisesi genler üzerinde
bir takım etkiler bıraksa da yine de bir şekilde birçok gen tarafından kontrole
tabii tutulabiliyor. Yani tamamen başıboş değillerdir. Zaten kontrol edilmeleri
de gerekir. Çünkü mutasyonlar zararlı oluşumları hasebiyle vücut donanımı da
ona göre kendi önlemini alacak kodlarla kodlanmışlardır, nitekim bilim adamları
n kahir ekseriyeti bu hususlarda hem fikirdirler. Evrimciler ise malum tam
aksine mutasyonların cüz-i bir kısmının (milyonda
bir) faydalı olduğu yönünde kendi aralarında hem fikirdirler. Hem fikir
olmaları neyse de, ne
hikmetse mutasyonların yarı yarıya da olsa
% 50 oranında faydalıdır diyecek kadarda hem fikir olamıyorlar. Şimdilik
sadece tüm canlı âlemindeki yüzbinlerce çeşitliliğin varlığını milyonda bir
ihtimal dâhilinde meydana gelebilecek mutasyonla işi izah etmeye çalışaraktan
yetinmekteler. Düşünebiliyor musunuz milyonlarca yıl biriken mutantların en
iyimser tahminle bin nesil veya bin kuşak sonrası orijinal genlerin veya değişime
uğramamış varyantların yerine geçip idareyi ele alabileceklerini söyleyebiliyorlar.
Daha da ileri giderek tam dört dörtlük değişikliğin 30 ila 40 milyon arası
yıllar geçtikten sonra gerçekleşebileceğini zırvalıyorlar. Oysa canlı bir türün
evrimleşmesi için genetik kodlarda bir iki değişiklik yetmez, çok daha büyük
oranlarda fayda sağlayacak unsurların devreye cereyan etmesi gerekirdi. Fakat
gel gör ki kazın ayağı hiçte öyle değil. Çünkü hiçbir mutasyon hadisesi
canlının tüm genetik kodlarını tamamen değişikliğe uğratmadığı gibi tamamen
herhangi bir genetik bilgi de ilave edememektedir. İşte böylesi mükemmel genetik
enformasyonla donatılmış canlı hücrelere katkıda bulunamayan mutasyonun genetik
kodlarda eksilmelere ve bozulmalara neden olduğu gerçeği ortada iken hala bir
iki mutasyonu evrim kahramanı ilan edilmesine doğrusu şaşmamak elde değil. Hadi bu noktada bir ateistin kafa yapısını
anlayabiliyoruz, onlar zaten ruhsuz, inançsız, düzen, intizam nedir bilmeyen
tesadüf dünyasında yüzen dedikodu tayfası.
Dolayısıyla fen bilimleriyle uğraşan insanların ateistler gibi ideolojik
dedikodulardan hareketle ortaya hiçbir dayanağı olmayan gelişi güzel ortaya
fikir atma lüksü olamaz, temel kriteri analitik gözlem ve deneyler olmalıdır.
İşte görüyorsunuz masal kahramanı ilan ettikleri dev mutasyonlar aslında
genetik âlemde birtakım kayıpların ve düzensizliğin (bozulmalara) baş kaynağıdırlar. Bu kaynaktan evrimleşme bekleyenler
düştükleri çukurdan nasıl çıkacaklar doğrusu merak ediyoruz. Kaldı ki
milyonlarca proteinden bir tanesi bile tesadüfe meydan vermeyecek şekilde
hayata merhaba derken, gayri nizami kaynaktan yeni bir canlının türeyeceğini
beklemek doğmamış çocuğa don biçmek gibi bir durumdur.
Bilindiği üzere mutasyona neden olan radyasyon
ve kimyasal faktörlerden herhangi birisinin etkisine bırakılmış bir hücrenin
kromozomu enine bir veya daha fazla noktadan koparak yer değiştirir ki, tıpkı bu sperm olgunlaşması sırasında DNA
yapılarında meydana gelen kırılmalara (fragmantasyona) benzer bir hadiseyle karşımıza çıkan bir
durumdur bu. Hatta bu ve buna benzer şekilde kromozomlar
üzerinde fragmantasyon şeklinde vuku bulan bu kopmalar kromozom tip olarak ya
da kromatid tip şeklinde de gerçekleşmekte. Dahası kromozom tipin her iki
kromatidi aynı noktada kopabiliyor. İşte böyle iki parçaya ayrılacak şekilde
kopan bir kromozoma biyoloji dilinde ‘sentrik’
denmektedir. Kromatidin iki yakasından kromatitten sadece biri kopup, bu şekil
kopan bir kromozom ise ‘asentrik’
(sentromersiz) olarak tanımlanır. Şu bir gerçek asentrik kromozom sentromeri
olmadığı için kaybolmaya eğilim gösterecektir. Mesela kromozomu kopmuş bir
parça çok defa şifa bulup orijinal şeklini alacak, ya da asentrik parça koptuğu
yere veya başka bir kromozomun ucuna yapışık kalıp herhangi bir değişikliğe
sebep olmayacaktır. Ancak başka bir kromozoma yapışması veya koptuğu yere ters
dönmüş olarak yapışması durumunda kromozomun yapısında kısmi bir değişikliğe
neden olabiliyor, fakat oluşan bu kısmi değişiklik asla yeni bir canlı ortaya koyamayacaktır.
Kromozomlar genellikle tek tip interfaz
(erken profaz) haldeyken daha kolay
kopabiliyor. Şayet kopan parçalar tekrar bir araya gelip yapışma olayı olmazsa,
bu durumda sentrik ve asentrik parçalar uzunlamasına yarılarak herbiri iki
kromatid oluşturacaktır. Böylece
teşekkül eden iki kromatidin kopuk uçları birleşmesiyle birlikte bu olay kardeş
kromatitlerin birleşmesi anlamında sister
union (S.U.) olarak tanımlanacaktır.
Elbette yıkmak kolay, yapmak zor derler
ya, aynen onun gibi yukarıda
sıraladığımız envai türden kopuşların çoğu hücrenin onaramayacağı boyutta
birtakım tahribatlara yol açacağı muhakkak. O halde mutasyona sihirli bir
değnek gözüyle bakamayız. Üstelik bu değneğin zararlı olduğu yediden yetmişe
herkes tarafından biliniyor da. Değim yerindeyse mutasyon kavramına artık Hiroşima,
Nagazaki veya Çernobil faciası gözüyle bakılıyor. Zira şurası bir gerçek bütün
değişmeler mükemmelliğe doğru değil tam aksine bozulmaya doğru yüz tutan değişimler
olarak tezahür etmektedir. Maalesef mutasyonun zararı etkisinden büyük
olmaktadır. Bir başka ifadeyle zirveye doğru değil tabana doğru bir gidiş söz
konusudur. Mutasyon hiçbir zaman tavan yapmaz, aksine sefillere oynayan bir
girdabın içerisinde debelenip duran zararlı bir biyolojik atom bombasıdır. Dolayısıyla
debelenip durmasına şaşmamak gerekir. Bir başka ifadeyle programsız, gelişi
güzel gelişen olaylar etrafa hep zarar vermiştir.
Nizami perspektiften yoksun, genetik
kodları deforme olmuş arızi yapıların yeni canlıların türemesine yol açacağı
yapılar olacağı düşüncesi evrimcilerin hep hayalini süsleyen düşler olmuş
olmasına ama bu tip hayaller her defasında bilim duvarına toslayıp bir türlü gerçeklilik
kazanamamıştır. Zaten ahı gitmiş vahı kalmış
mücadele kabiliyetini yitirmiş yapıların kendisine faydası yok ki bir başka
yapıların doğmasına da faydası olsun. Baksanıza ne mutasyonların ne de tabii
seleksiyonun organize topluluklar oluşturabilecek gücü ve kabiliyeti var. Gücü
olmayanın ne bir program özelliği, ne şifre özelliği, ne yönlendirme özelliği olamayacağına göre her
ikisinden de yeni canlı türlerin türemesini ve yeni yapıların organize olmasını
beklemek boşa kürek çekmek olur. Anlaşılan mutasyonlar canlılar üzerinde
program dışı ‘küçük çapta değişiklikler,
rasgele ve zararlı’ diyebileceğimiz, aynı zamanda genetik yapıya olumlu
katkıda bulunamayan bir gelişigüzel hadiseden başka bir şey değildir. Hakeza
doğal seleksiyon dedikleri hadise de yeni hadiselerin oluşumunu yönlendirecek
bir enerji dönüşümü mekanizması, bir şifre, bir program değildir, sadece
arızalı yapıları elimine eden bir mekanizmadır o kadar. Bunun ötesinde herhangi bir canlı oluşumuna
veya enerjiye dönüştürücülük fonksiyonu ve seçiciliği asla söz konusu değildir.
Buna rağmen, evrimciler hala sihirli değnek olarak gördükleri mutasyonlardan veya
doğal seleksiyon denen ucube yapılardan ve mekanizmalardan bir dönüşüm, bir
evrilme olacağından medet umuyorlarsa şunu iyi bilsinler ki daha uzun yıllar boşuna
havanda su dövecekler demektir. Onlar
boşa kürek çeke dursun, bari hiç olmazsa bizim üzerimizde kafa karıştırıcı algı
oyunlarından vazgeçip, bizden ikide bir mutasyona
uğramış vücut şehrin enkaz yığınlarından çok az kısmının, yani milyonda bir
faydalı olduğu söylenilen faydalı mutasyon artıklarının kendiliğinden sentez
harekâtı başlatıp bir başka türden yeni vücut şehir türeteceğine inanmamızı
beklemesinler. Hele önümüze somut işe yarar faydalı olduklarını söyledikleri
tek bir mutasyon örneği koysunlar, ondan sonra bizde dönüp hayallerini süsleyen
ütopik rüyaları neymiş dinleme zahmetinde bulunmuş olalım, aksi halde içi boş
masalları dinlemeye ayıracak ne zamanımız var ne de dayanacak takatimiz var. Baksanıza
adamlar hayallerini süsleyen evrimi ispatlamak adına onca senelerdir yaptıkları
çabalar sonucunda ortaya hiçbir somut örnek koyamadılar, elde var sıfır denilecek noktadalar hala.
Hani, onca senelerdir meyve sinekleri üzerinde mutasyon ve mutajenik deneyleri yaptılar
da ne oldu? Halen gelinen noktada bugün olmuş işe yarar doğru dürüst bir tek
enzim bile ortaya koyamadıkları gibi hayallerini süsleyen yeni bir canlı türü
yaratıkta türeyivermedi. Tam aksine mutasyona uğramış sineklerden ya birkaç sakat
ve kısırlaşmış ölü halde sinekler ya da Drosophila
adıyla meşhur meyve sineğinde olduğu gibi ayakları kafasından çıkan bozuk
yapıların türeyiverdiğini gördük. Şimdi meyve sineği evrimcilere dönüp kendi
hal lisanıyla bunlara demez mi, benden nükseden bozuk yapılara ümitlerinizi bel
bağlamayı bırakında bari beni kendi halime bıraksanız da sinekliğimden utandırmasanız. Ne var ki, evrimciler sineğin bu yalvarışına
kayıtsız kalıp yine bildiklerini okuyaraktan sinekliğinden utandırmaya devam
edeceklerdir. Hakeza insanlar içinde aynı durum söz konusudur, altıparmaklılık, down sendromu (mongolizm),
albinizm, cücelik, orak hücre anemisi, bir takım kanser vakaları ve bir takım sakat
doğumlardan medet umarak insanı insanlıktan utandıracak uyduruk masallarla güya
atalarımızın maymun olduğunu, yani
maymundan türediğimize inandıracaklarını sanıyorlar. Oysaki gerek anne
karnında, gerek genetik kanaldan,
gerekse sonradan bir takım mutagenik etkenlere maruz kalaraktan oluşmuş
mutasyonlar ya insanı sakat bırakmakta ya da çoğu ölümle sonuçlanan vakalara
sürüklemekte, Asla sakat yapılardan ilerisinde yeni bir canlı türeyecek oluşumu
gerçekleşmeyecektir. Hem kaldı ki bir gende herhangi bir çeşit mutasyon nadir
görülen bir durumdur.
Evet, bir gende herhangi bir
mutasyonun vuku bulması nadir görülen bu durum biyoloji bilim dalında “kromozom
mutasyonu” diye tarif edilip karşılık bulur. Şimdi kromozom mutasyonu geçiren
bir hücrede genlerin sıra dizilimi alt üst olup kalıtım ünitelerinde
(gemmule’lerde) DNA’daki bilgileri okunamaz hale getiriyor diye bundan kendine
vazife çıkarıp yeni bir canlının türeyeceğini ummak safdillik olur. Maalesef gel
gör ki evrimciler gen mutasyonlarından bile medet umar hale gelmişlerdir. Oysaki kromozom üzerinde vuku bulan
değişmeleri mutasyon kaynaklı bir değişme olarak tarif etmek varken, tarif
etmenin dışına taşıp maksadını aşan mecralara çekmenin ne anlamı var doğrusu
şaşmamak elde değil. Yine de biz onlar gibi farklı mecralara çekmek yerine gerek
kromozom yapısı değişmeleri gerekse kromozom sayısı değişmeleri tanımlamakta
fayda var elbet. Mesela bunlardan bir kaçını tanımladığımızda tek bir
kromozomdaki sayısal değişiklik söz konusu olduğunda bu bir anoploidi
değişiklik olarak tanımlanır. Şayet bu tanımladığımız değişiklikte bir kromozomun
sayıca eksik olduğunda monozomi ve nullizomi olarak tanımlanırken, sayıca fazla
olduğunda ise kromozomun sayısına göre trizomi ve tetrazomi olarak tanımlanır. Bilindiği üzere insanda kromozom sayısı 23
çift olup toplamda 46’dır, dolayısıyla 13, 18 ve 21. kromozomların trizomisi
dışındaki otozomal kromozomlarda ki sayısal anomaliler ölümcül olabiliyor. 45,Y dışındaki cinsiyet kromozomlarındaki
sayısal anomaliler ise hayata tutunabilmek için adeta çırpınaraktan bağlanma
çabası içerisindedir. Neyse ki sayısal kromozomal anomalilerin tekrarlama riski
genellikle de novo oluşumları denen sil baştan sıfırdan üretilen gen oluşumu
aktivasyonlarıyla düşük dozda seyretmekte. Sayısal kromozomun anomalilerinin en tepik
örneği malum “Trizom 21” (üç adet 21. Kromozom) denen down sendromundan başkası
değildir elbet. Neticeyi itibariyle sayısal kromozom
değişikliklerinde çift kromozomlardan bir tanesinin kaybolması monozomi olarak
addedilirken bir çifte ilaveten bir tane daha kromozom eklenmesi ise trizomi
olarak addedilip ebeveynlerden birinin gamet hücrelerinde değişik oranlarda
bulunmakla kendini gösterir.
Velhasıl-ı kelam,
mutasyonlarla canlı organlarında bazı değişiklikler çoğu kez zararlı ve ölümcül
olmakla birlikte icabında kısmı yaşama imkânı veren arıza yapılar olarak
karşımıza çıkmakta. Fakat yaşama imkânı veren bu tip mutasyonlar kendi türü
içerisinde sınırlı kalıp, asla bir başka canlı türün türemesine yol açan bir
değişiklik olmayacaktır.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/mutasyonlardan-medet-ummak-6059-kose-yazisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder