DOĞAL SELEKSİYON VE EVRİM
SELİM
GÜRBÜZER
Malum doğal seleksiyon sürecin ilk aşamasında
mutasyonla birlikte DNA yapısında ister istemez bir takım bozulmaları
beraberinde getiren faktör olabiliyor. Seleksiyonun bundan sonraki süreç
aşamalarında ise canlı popülasyonların mesken tuttukları çevre şartlarıyla girdikleri
mücadelede adapte olabilme veya olamamaları neticesinde yeni özellikler
kazanması şeklinde etken faktör olabiliyor. Ancak seleksiyon için dikkat edin yeni
özellikleri kazanma noktasında etken faktör dedik, yani bir başka canlı türüne dönüştürücü
etken faktördür demedik. Ki; yeni özellikler edinmede etken faktör hadisesine kimsenin
bir itirazı yok zaten. Nitekim kutup ayılarının renginin beyaz olması hem çevre
şartlarına adapte olabildiklerinin göstergesi hem de seleksiyonun etken bir
faktör olduğunun bir göstergesidir. Ve kutup ayısı da tıpkı dünyanın çeşitli
yerlerini mesken tutmuş diğer ayılar gibi bir başka varlığa dönüşmeksizin ayı
olarak neslini sürdürmektedir. Bizim itirazımız evrimcilerin canlı türlerinin
güya nesilden nesile sürdürülebilir bir şekilde genetik olarak değişime uğrayıp
ilk halinden farklı özellikler kazanmasıyla birlikte:
-Ya ortak atadan varyasyonla evrimleşme
gerçekleşeceğine dair bir söylemde bulunuyor olmalarına,
-Ya
insan soyunu tıpkı maymuna dayandırdıkları şekliyle tüm canlı türlerini de
kendi cinsleri dışında soylara dayandıracak bir söylem de bulunuyor olmalarına,
-Ya da bir popülâsyonda mutasyona uğramış
güçsüz genlerin diğer genlere nispeten daha az yaşama ve daha az üreme şansına
sahip olması gerekir düşüncesinden hareketle zayıf düşmüş canlıların ortamdan
elenebileceği söylemin de bulunuyor olmalarınadır.
Evet, söylemesine söyleniyorlar
da, seleksiyon sürecinde değişikliğe
uğrayan canlılar ilk halinden nasıl oluyor da ortak paydada buluşup orta ata ediniyorlar
doğrusu bu tür söylemlere şaşmamak elde değil. Hem dedik ya,
seleksiyonun ilk aşaması olan mutasyon hadisesinin bizatihi kendisi tâ
baştan problemli bir faktördür, dolayısıyla
sırasıyla bunu takip eden varyasyon, adaptasyon vs. aşamalarını da bu işin
içine kattığımızda seleksiyon sürecinin ortak atalar ortaya koyacak şekilde
neticeleneceği iddiasında bulunmak hiçbir bilimsel dayanağı olmayan abesle
iştigal bir söylem olacaktır. Onlar mutasyon gibi problemli alanlardan yeni bir
canlının üreyeceğinin hayaline kapılıp milyon yılları bekleye dursunlar, oysaki
insan genomunda öyle genler var ki çekinik halden baskın hale geldiklerinde
öldürücü olabiliyorlar da. Örneğin hemofili geni homozigot hale gelince
öldürücü bir hal almaktadır. Bu demektir ki seleksiyonla hemofiliye sebep olan genlerin
tamamen elenmesi mümkün değildir. Belli ki seleksiyon popülâsyon içerisinde
ancak gen frekansını etkileyen bir faktör olarak iş görmektedir, hiçbir zaman
bir türün genetik enformasyonunu zenginleştirici etki yapıp yeni bir canlı türü
ortaya koyamamakta. Dolayısıyla evrimcilerin seleksiyon sürecinin başından
sonuna tüm aşamalarının neticesinde ümitle bekledikleri yeni bir canlı türünün
ortaya çıkacağı yönünde ki hayalleri boşa çıkmaktadır. Zira doğal seleksiyonun
insan aklı gibi bilinci yok ki tüm canlıları ortak atada buluşturup yeni canlı
tipler türetiversin. Hakeza seleksiyon neyin ortak ata olacağını neyin ortak
ata olamayacağını ayırt edecek bir elek düzeneği değil ki canlıların ilk halini
eleyip yerine son haliyle bir başka canlı türü ortaya koyabilsin. Maalesef
evrimciler aklı olmayan bir etken faktörden medet ummaktalar. Hatta bir
bakıyorsun evrimciler değim yerindeyse putlaştırdığı seleksiyondan gücünün
üstünde boyundan büyük işlere karışmasını talep edip yeni bir genetik bilgi
veya yeni organ yapıları üretmesinin beklentisi içerisine girmekteler. Neyse ki
bu yolun çıkmaz olduğunu fark ettiklerinde bir anda 180 derece ‘U’ dönüşü yaparak
klasik evrimci tezin babası Darwin’in; ‘Faydalı
dönüşümler olmadığı sürece doğal seleksiyonun yapabileceği bir şey yoktur’
diye ileri sürdüğü düşüncesinde karar kılıp bir sürede doğal seleksiyona destek
olacak faydalı mutasyon teziyle oyalanacaklardır. Tabii bu arada zavallı
seleksiyonun aklı olmadığı için tüm bu olan bitenlere anlam verememektedir. Doğal
seleksiyonun zaten aklı olsa hayvanlar âleminde en güçlü yaratık olarak
bildiğimiz fil’in insanın oyuncağı olmaması gerekirdi. Bilakis insanın bizatihi fil hayvanının emrine
amade bir varlık olması icap ederdi. Bu demektir ki fiziki güce dayalı üstünlük
her daim zayıfları eleyecek bir elek olamayabiliyor. Hatta göç olayında bir
kısım canlıların gittikleri yerlere adapta olamamaları hasebiyle seleksiyonla yüzde
yüz elenip orada ki meydan tamamen yerleşik popülasyon canlı türlerine kalması
icab ederdi. Ki, bunun böyle olmadığını oradaki popülasyon yüzde
oranlarına baktığımızda pekala görebiliyoruz. Görüp göreceğimiz istatistik tablolar da anlaşılan
o ki dünyada yüzde yüz saf ırk olmadığı gibi yüzde yüz saf gen havuzu da
yoktur.
Göç
Oğul fertler mensup olduğu popülâsyondan ayrılıp göç
ettiklerinde beraberinde beslendikleri gen kaynağını yeni popülâsyonun gen
havuzuna taşımaktalar. Mesela sarı saçlı karaktere sahip genler bulundukları
popülâsyondan ayrıldıklarında o popülâsyonun gen kaynağındaki sarı saç allel
genlere ait frekans değerleri düşüş eğilim göstermektedir. Ancak bu geçici
keyfiyettir. Çünkü doğal seleksiyon bu
noktada çevreye uyanın geçebildiği, uyamayanların veya zayıf kalanların durdurulduğu
bir çeşit elek aygıtı olarak devreye gireceğinden mevcut gen havuzunun dışında
herhangi bir canlı türü ortaya çıkmayacaktır.
Şurası muhakkak göç olayı sıradan basit bir
olay değildir elbet. Sıradan basit bir
olay olsaydı evrimciler hayvanlar âleminde bilhassa kuş ve balıkların
gerçekleştirdikleri göç olayları karşısında şaşkına dönüp dillerini yutmamaları
gerekirdi. Baksanıza İngiltere’nin Galler bölgesinde yaşayan ve adına kara gagalı
yelkovan denen Manx shearwater-Puffinus türünden bir grup kuş cinsi kapalı
sandık içerisine konulup, Amerika’nın Massachusetts eyaletine götürüldüğünde
birde ne görsünler sandığın kapağını açılıp salıverdiklerinde bu kuşların
okyanusları aşaraktan hiç yollarını şaşırmadan vatanlarına tekrar dönüş
yaptıkları gözlemlemişlerdir. Hakeza posta güvercinleri de öyledir. Elbette ki bu durumda seleksiyon faktörü de
ne yapsın kendi öz kodlarında göç olayını analizini yapacak elek donanımı ve içgüdü
melekesi yok ki göç olayını tersine döndüren bir hadise üretmiş olsun. O halde
tam da bu noktada evrimcilere böylesi dilini yuttukları son derece müthiş radar
sistemi eşliğinde gerçekleşen göç olayı karşısında doğal seleksiyon dedikleri
doğal radar sistemi bu işin neresinde yer almakta diye sormak gerekir. Sorsak da suspus kalacakları malum. Belli ki
kuşların yuvaya dönüşlerini sağlayan güçlü bir içgüdü radar sistemi donanımıyla
donatılmaları söz konusudur. Malum, evrimciler, şu okyanusların derinliklerinde
yaşayan balıkların elektrik jeneratör donanımıyla, yunus balıklarının da radar
sistemi donanımıyla donatılmaları karşısında da bir kelam etmezler. Belli ki
gerek kuşların yollarını şaşırmaksızın gerçekleştirdikleri göç mucizesi gerekse
okyanusların derinliklerinde yaşayan balıkların üstün donanımlı radar sistemi karşısında
şu çok güvendikleri ayıklayıcı, didikleyici ve seçiciliği ile meşhur doğal seleksiyonun
hiçbir dâhili fonksiyonunun ve katkısının olmaması karşısında onların suspus
kalmasına ziyadesiyle yetiyor zaten. Kaldı
ki, bu tür olağan üstü akıl sır erdiremediğimiz donatım sistemleri sayesinde
yürütülen faaliyetler sadece havada ve denizde gerçekleşmeyip karada da mesela
karınca ve arı gibi bir takım hayvanlarda görülen bir durumdur bu. Nitekim arı
ve karınca topluluklarına bir bakıyorsun içgüdü donanımları sayesinde son
derece karmaşık sosyal organizasyonlar içerisinde faaliyetlerini nesilden
nesile değişmeksizin yürüttüklerini görürüz. Ve bu olağan üstü faaliyetlerin tamamı
seleksiyon hadisesinden bağımsız olarak bizatihi canlıların biyolojik donatılarında
mevcut olan içgüdü melekelerinin ortaya koyduğu faaliyetler olup nesilden
nesile bu içgüdü melekeleri değişmeksizin hep aynı kalır da. Peki, evrimciler sadece olağan üstü mucizevi
hadiseler karşında mı sus pus kalıyorlar?
Hiç kuşkusuz mutasyon hadisesinde seleksiyonun yeni bir canlı türü
ortaya koyacak şekilde elek tellerinin hiçbir işe yaramadığı durum karşısında
da sus pus kala kalmaktalar.
Mutasyon
Doğal seleksiyonun hiçbir gerçek yenilik
meydana getirmediği şundan besbelli; bikere bir popülasyonda siyah saç allel
gen frekansı, mutasyonla sarı saç allel gen frekansına dönüştüğünde o
popülâsyonda sarı saç allel gen frekansı artış kayd edip, siyah renk geninin
ise azalış kayd etmesi seleksiyonun bu durum karşısında herhangi bir
işlevselliğinin söz konusu olmadığını gösterir. Kaldı ki bu olayda mutasyonla
popülasyon gen frekanslarında değişiklikler görülse de bu demek değildir ki
faydalı olduğu iddia edilen mutasyon birikimleriyle yeni bir canlı türü ortaya
çıkacak. Görünen o ki ortaya çıksa çıksa
yeni bir canlı türü değil, mikro mutasyonların milyonlar yılı bulacak tedrici
birikimiyle yeni bir canlı türünün ortaya çıkacağı beklentisine kapılan Neo Darwinist
türünden yeni bir evrimci tayfa türeyiverecektir. Gerçekten de öyle değil mi,
baksanıza evrim teorisi de doğuşundan bugüne kendi içinde değişikliğe uğrayarak
habire evrimleşmekte. Öyle ki bir yandan evrim teorisinin kurucu babası Darwin’e
bir yandan toz kondurulmazken diğer yandan da evrim teorisi kaynağından git
gide uzaklaştırılıp genetik ve moleküler biyolojiye uyarılmaya çalışılmakta.
Derken klasik Darwin evrim teorisinden Neo-Darwinizm teorisine geçiş
yapılaraktan kendi içlerinde evrimleşmiş oluyorlar. Görende zanneder ki klasik Darwinizm
ile her şeyi halletmişler de şimdi sıra moleküler biyoloji yoluyla meseleyi
halletmeye çalışıyorlar. Öyle ya, önce
klasik evrim teziyle güya balıktan sürüngene dönüştüğü tarzında ileri
sürdükleri iddialarına bir açıklık getirip ispatlayıversinler, sonra da dönüp
moleküler biyolojiyle ilgili ne söylemeleri gerekiyorsa söyleyecek yüzleri
olsun. Baksanıza adamlar, daha ortada fol yok yumurta yok, bir bakıyorsun hayatını tamamını su içerisinde
geçiren bir hayvanın güya evrimleşerek karasal hayvana dönüştüğü hikâyesini sanki
gerçek hayatta yaşanmış bir hikâyeymişçesine insanlara yutturmaya çalışmaktalar.
Neyse ki evrim tezinin ortaya atılışından bugüne öyle bir noktaya gelindi ki, insanların
artık içi boş boş laflara karnı tok hale gelmiş durumda. İnsanlarda ne yapsın, evrimi teorisinin ilk ortaya atılışından
bugüne evrimciler tarafından sürüngenlerin kuşlara dönüşünü gösteren bir tane
olsun geçiş formu gösteremediler. Zaten
öyle bir geçiş formu da yok ki gösterebilsinler, düşünsenize
bir inekten nasıl ki kanat oluşmanın imkân ve ihtimali yoksa, bir solucandan da
omurga kemiği oluşmasının elbette ki imkân ve ihtimali yoktur. Hiç
şüphe yoktur ki her yaratılan varlık orijinal yaratılış kodlarıyla neslini
devam ettirmekte. Hatta zaman içerisinde seleksiyonla izolasyona uğrayıp da bir
başka canlı türüne geçiş durumu da vuku bulmadı, bulmaz da.
İzolasyon
Büyük popülâsyonlar çeşitli nedenlerle mesela
dağ, deniz, çöl teşekkülü veya kıtaların ayrılıp kalması vs. gibi hadiseler
eşliğinde izole olmuş bir halde küçük
popülâsyonlara bölünebildiği gibi aynı zamanda az veya çok izole olmuş farklı
gen kaynaklarının meydana gelmesine de sebep teşkil edebiliyor. Nasıl mı?
Mesela kahverengi ve sarı saçlı fertlerden meydana gelen bir büyük popülasyon, izole olaraktan küçük gruplara ayrıldığında
sarı saç genin frekansı küçük popülasyonların bir parçasından çok fazla,
diğerinde ise çok az değişiklik olarak tezahür etmesi bunun tipik misalini
teşkil eder. Öyle anlaşılıyor ki bir türün kendi popülasyon alanı içerisinde
kendi içinde belirli bir frekansta değişebilirliği söz konusu olabiliyor. Ve bu
değişebilirlik frekans katsayı değerini maksimum 1 olarak kabul edersek, bu durumda
bazı canlı türlerinde en minimumu frekans katsayısı değeri 0,01 gibi bir rakama
tekabül eden bir izolasyon değerde değişiklik gözlenirken, bazı türlerde ise en maksimum frekans katsayı değeri
0,9 gibi bir rakama tekabül eden izolasyon değerde bir değişiklik gözlenmekte. Ancak burada gözlemlenecek olan muhtemel değişebilirlik
katsayı değeri esnek olup, ortaya çıkacak olan bu katsayı değerinin sonsuza dek
sürdürülebilir bir değişebilirlik özelliği kazanması asla söz konusu
olamayacaktır. Hem kaldı ki ortaya çıkabilecek muhtemel gözlemlenebilecek
değişiklik de sadece o tür için geçerli olabilecek bir değişiklik olacaktır. Yani
bu demektir ki hiçbir türün esneklik ve değişebilirlik özelliği birbirinin aynı
olmayacaktır.
Öyle anlaşılıyor ki, maksimum veya minimum seviyelerde seyreden
değişiklikler bir yere kadar seyredip, zaman içerisinde küçük gruplara ayrılmış
olan gen popülasyonları bir şekilde kararlılık sergileyip normal gen frekans
katsayı dengesine kavuşabiliyor. Yani bu bir anlamda zaman içerisinde çevreye adapte
olmasıyla birlikte dengesine kavuşacak anlamında bir uyumluluktur bu. Dahası bu durum yeni bir canlı türünün ortaya
çıkmasına kapı aralayacak bir izolasyon olmayıp tam aksine azınlık halde
bulunduğu çevre içerisinde çevreye adapte olaraktan kendi genetik kodlarını
koruyacak tür olarak varlığını devam ettirecek bir durumdur. Hem kaldı ki, çevreye uyum sağlamakla da popülasyon dengelenebileceği
gibi, suni seleksiyon, melezleşme ve
hayvan ıslahı metotlarıyla da bir nebzede olsun popülasyon dengesi
sağlanabiliyor.
Suni
Seleksiyon
Bilindiği üzere bir takım önüne geçilemeyecek
türden mutasyon kaynaklı maraz durumların dışında herhangi bir canlı türünün
popülâsyon gen kaynakları insanların isteğine bağlı olarak şekillendirilebiliyor.
Böylece dünyaya gelecek olan oğul döllerinin insanlar tarafından seçilmesi
yapay seleksiyon diye adlandırılır. Eğer bir seleksiyon insanlar tarafından
değil de tabii kanunların akışı içerisinde gerçekleşiyorsa bu seleksiyona doğal seleksiyon denmektedir.
Dolayısıyla doğal seleksiyonla bir çevreye adapte olmuş canlıların yaşaması
sağlanabilirken, suni seleksiyonla ancak insanlar tarafından işlerine
yarayabilecek canlıların gelişmeleri ve soylarının devamı gerçekleşebiliyor.
Örneğin; uzun gövdeli ve çok kısa bacaklı yapıda Ancon koyun ırkı tercih
edildiğinde bunlar kendi aralarında çaprazlanmaksızın da üretilebiliyor. Yani
burada bir suni tohumlama denen suni seleksiyon metodu uygulanmaktadır. Bu
arada şunu belirtmekte de fayda var; suni seleksiyon insanın müdahalesine açık
bir genetik izolasyon olup, asla bir başka türe dönüşen bir operasyon değildir.
Yani yapılmak istenen tüm işlemler o türün kendi içerisinde sınırlı
kalmaktadır. Aynı tür içerisindeki varyasyonların orijinini elbette
reddetmeyiz, bizim itirazımız farklı bitki ve hayvan türlerinin aynı ortak atadan
evrimleşerek meydana geldiği iddiasınadır. Çünkü bunca zengin fosil kayıtlarına
rağmen evrimcilerin iddialarını ispatlayacak bugüne dek hiç izole geçiş
formlarının varlığını gösterecek bir delil bulunamamıştır. Düşünsenize evrimci
tezlere kanmış olsaydık bizler de pekâlâ temcit pilavı gibi balıkların atası
omurgalılar olduğunu ikide bir tekrarlayıp duracaktık, meğer kazın ayağı hiçte öyle değilmiş,
geldiğimiz noktada halen iddialarını doğrulayacak hiçbir geçiş formu
bulunamamıştır. Nitekim günümüzde yassı yüzgeçli (Crossopterygian) fosillerine rastlanmakta, ama balıktan kurbağaya
geçişi gösteren bir tane olsun ara geçiş formu fosil kaydı ortaya çıkmamıştır.
Şimdi sormak gerekir, bu durumda kim
diyebilir ki fosil kayıtları fakir?
Anlaşılan fakir olan fosil kayıtları değil, bilakis ufku dar sığ
beyinlerdir.
Ortak
Ata
Peki ya şu kendilerini modern evrimci
olarak lanse edenlere ne demeli,
baksanıza onlara kalırsak tüm insanlık ortak bir atadan türemiş güya. Eğer öyleyse,
dünyanın çeşitli yerlerinde
hiçbir ırkın olmaması gerekirdi. Dolayısıyla evrimciler ortaya ırk gerçeğini
atmak yerine ortak ata tezi ataraktan işi kotaracaklarını zannetmekteler. Oysaki
Yüce Allah (c.c) “Ey insanlar doğrusu biz sizleri bir erkek bir dişiden yarattık.
Sizi millet ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız.
Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınandır”
(Hucurat, 13) diye beyan buyurmakla
insanlığın yaratılış kodlarında ırk gerçeğine işaret etmiştir. Maalesef gel gör ki evrimciler insanın
yaratılış kodlarını inkâr edip bir ırkın diğerinden farklı olma nedenini
mutasyon, seleksiyon ve adaptasyon gibi etken unsurlara bağlamaktalar. Aslında hiçte lafı eğmeye, bükmeye, evirmeye, çevirmeye gerek yoktur, madem
tüm insanlığı ortak ataya bağlıyorsunuz, o halde nasıl olurda ortak atadan bir anda
renkleri farklı, dilleri farklı, tenleri
farklı ırklar doğuverir. Hem kaldı ki
ileri sürdükleri ortak ata tezinin kabul görebilmesi için hiçbir ırkın diğerinden
bu denli bariz farklılıkların olmaması gerekirdi. Farklılığa da bahane bulacaklar ya, onlara göre bir ırk, güya yeni bir türün ilk
başlangıcıdır tezini ortaya atacaklardır.
Yetmedi her bir ırkın gelişim kaydedebilmesi içinde hayatla olan
mücadelesinden galip gelmesi gerekirmiş, aksi halde doğal seleksiyonla elenip
güçlü olanlardan yeni ve daha seçkin olanlar ortaya çıkacakmış. Derken seçkin
olanlarda kendi içinde evrimleşip, yani
Homo erectus’tan Homosapiens’e (günümüz insanına), Homo sapiens’ten de arına
arına Homo supremus’a (süperman insana)
dönüşecekmiş güya. Malum bir zamanlara okullarda okutulan evrim tarihine
göre insanlar ve kuyruksuz maymunlar (apes) aynı ortak bir ata’dan türemişler.
Derken bu ortak ata’dan takriben üç milyon önce bir kol ayrılıp evrimleşerekten
bugünkü insan haline dönüşmüş. Oysaki bugüne kadar ortak bir atayı gösteren ne
bir hayvanın izine rastlanılmış ne de bir fosil kaydı bulunabilmiştir. Tamamen hayal mahsulü tezler olarak kayıtlara
geçmişlerdir.
Bikere ileri sürdükleri ortak ata
tezinin bilim çevrelerinde kabul görebilmesi için aynı ortak atadan türeyen tüm
insanlığın aynı ortak dili kullanıyor da olmaları gerekirdi. Ya da diller arası
farkın birbirleri arasında bu denli bariz farklılıkların olmaması gerekirdi. Tabii
buna da bahane bulacaklar ya, kabileler
bir şekilde ortak atadan ayrılınca ister istemez dil farklılığı doğdu
diyeceklerdir. Ne diyelim, işte sizde
görüyorsunuz dilin kemiği yok ya, ortak
atadan çıkan bir dil, yeni bir dilin
türemesinin ilk başlangıcını teşkil edecekmiş güya. Peki, adama demezler mi ortak atadan önce
kabile mi ayrılıp ortaya çıktı, yoksa dil mi ayrılıp ortaya çıktı. Dahası değim
yerindeyse yumurta mı önce ortaya çıkıverdi yoksa tavuk mu önce çıkıverdi? Her
neyse evrimciler ortaya attıkları ortak ata teziyle ırk mı önce ve dil mi önce
ayrıldı sorusunun cevabını vermek için düşüne dursunlar, yaratılış mucizesine
inanmış müminler olarak bizler bu sorunun cevabını Yüce Allah’ın kelamında
çoktan bulduk bile. Nitekim Yüce Allah
(c.c) Kur’an-ı Kerim de; “O
gökleri, o yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirine
uymaması da (ayrı olmasında) Onun
ayetlerindendir. Hakikat, bunlarda âlimler için elbette ibretler (hikmetler)
vardır” (Rûm suresi, ayet 22) diye beyan buyurmakla dillerin
de insanlığın yaratılış
kodlarında var olduğu gerçeğine işaret etmiştir. İşte bizim vereceğimiz mucizevi cevap bu,
başka daha ne diyebiliriz ki, yaratılan her şey yaratılış kodlarında gizlidir
zaten. Bu arada unutmayalım ki hayvanlardaki hırıltı veya havlamayı insanların
konuşma diliyle birbirine karıştırmamak gerekir. Zira birinde içgüdüyle hırıltı
ve havlama vs. söz konusudur, diğerinde ise akıl ve mantık süzgecinden geçen
insan zekâsına dayalı konuşma söz konusudur. Dolayısıyla buradan hayvanların
hırıltı ve havlamaların evrimleşerekten insan konuşmasına dönüşmüştür bir
çıkarımda bulunmak akla ziyan bir tez ileri sürmekten öte bir anlam ifade
etmeyecektir.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder