FOSİLLER VE EVRİM MASALLARI
SELİMGÜRBÜZER
Fosiller ekseriyetle sedimant denilen çökelmiş tortullar
içerisinde yer almaktadırlar. Dolayısıyla gerek deniz canlılara ait türler,
gerek tatlı su formlara ait türler, gerekse karada yaşayan canlılara ait türlerin
çökelmiş bulundukları tortular içerisine gömülüp sertleştikten sonra kaya
parçası halinde fosilleşebiliyorlar. Bu yüzden sertleşen kalıntılara fosil
denmektedir. Bilindiği üzere Darwin,
teorisini güçlendireceği düşüncesiyle fosillere çok ümit bağlamıştı. Öyle ki
kendisi hayatı boyunca teorisine dayanak kılacak milyonlarca ara geçiş
formlarının fosil kalıntılarının içerisinde olabileceği hayaliyle hep yaşadı.
Şayet bir gün bu hayal gerçekleşmezse, ileri sürdüğü bu teorisine insanların inanmayacağını
çok iyi biliyordu. Bu yüzden evrimciler kendilerine devr edilen mirasın yüzüstü
bırakılmaması veya Darwin’in bu hayalini gerçekleştirmek adına büyük bir
gayretle kolları sıvayıp hummalı bir şekilde karış karış fosil aramaya
koyuldular. Derken gelinen nokta itibariyle Darwin’in kehaneti bizatihi kendi
müritleri tarafından yarı balık veya yarı sürüngen benzeri hiçbir ara formun
izine bile rastlanılmamasıyla birlikte kendiliğinden çöküvermiştir.
Bilindiği üzere
fosil yaş tayininde birtakım metotlar kullanılmaktadır. Aslına bakarsak bir
kayanın yaşını kesin kes ortaya koyan tam manasıyla güvenilir bir metot yoktur.
Buna rağmen bugün en iyi yaş tayini metodu olarak görülen radyometrik metot
revaçta gibi. Bu metodun ölçü alınmasının nedeni mineral içeren kayaların
bünyesinde yer alan uranyum, kurşun, thorium-kurşun, potasyum-argon vs. gibi
maddelerin izotop oranlarını esas alan bir metot olmasından dolayıdır. Fakat
söz konusu izotop oranları kayaların meydana gelişinden önceki zamanı ortaya
koymaktan aciz durumdadır. Yine de her şeye rağmen radiometrik yaş tayini
metodunun verilerini kıstas alındığında yeryüzünün yaşı 4,5 milyar olduğu öngörülmüştür.
Ayrıca yeryüzünde yaşayan canlıların bir zaman diliminde fosilleştiğinden
hareketle ortaya çıkan fosillere indeks fosiller denmiştir. Keza tahmin
edilen zaman içerisinde fosillerin dizilişini gösteren indekse de jeolojik sütun denmektedir. İşte evrimciler bu indeks tablo içerisinde
yer alan fosil sıralamanın gereği kendilerine göre bir hayali sütunlar inşa ederek,
güya yeryüzünde önce omurgasızlar sahne almış, sonra bunları takiben sırasıyla güya
balıklar, kurbağalar, sürüngenler ve daha sonra da memeliler görünmeye
başlamışlar tarzında iddialar ortaya atmışlardır. Oysaki ortada bir gerçek var;
o da malum tüm canlıların belirli bir tertip üzere yaratılmış olduğudur. Yani
evrimleşmenin olmadığı bir yaratılış sıralaması söz konusudur. Kaldı ki ortaya
çıkan fosil kayıtlarından öyle anlaşılıyor ki yaratılış sıralaması önce
denizlerden başlamış, akabinde kara sahası
canlılarla donatılmış ve en nihayet insan ortaya çıkmıştır. Ancak bu
sıralamadan sakın ola ki yaratılış zinciri halkasında yer alan tüm bitki,
hayvan ve insanlık âleminin ortak bir gen havuzundan meydana geldiği anlamı
çıkarılmaya kalkışılmasın. Zira her tip kendi gen havuzunda dallanıp budaklanıp
çeşitli türlere ayrılmışlardır. Hiçbir zaman çeşitlilik bir başka canlıya
dönüşümü sağlamamıştır. Yani her türün zenginliği kendi sınırları içerisinde
kalmıştır. Buna rağmen günümüzde evrim masalları gırla gidiyor. Madem gırla
gidiyor, bizde kendimizce bir masal dünyasında dolaşalım bakalım evrim masalı
nasıl anlatılırmış varmış diye bir görelim.
I.Masal
(Protozoa-metazoa)
Bir varmış bir
yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal
iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, güya çok hücrelilere
(metezoalar) ait organizmalar, en az yarım milyarlık bir zaman periyodu
içerisinde protozoalardan (bir
hücreli canlılar, basit organizmalar)
evrimleşmişlerdir. İşte bu ilginç masalı anlatırken ister istemez aklıma
bir şey takıldı. Şu meşhur harikulade petekli göz yapısına sahip Trilobitler
var ya, işte ondan söz ediyorum. Malumunuz bu canlı son derece mükemmel bir
matematiksel programla dizayn edilmiş göz yapısıyla dikkat çekmektedir. Üstelik
bu canlının kambriyen devrinden günümüze kadar zerre miskal değişikliğe
uğramadan aynı orijinal tasarımını muhafaza ederek hayata merhaba demesi
evrimcilerin; “Canlıların ilkel yapıdan
karmaşığa doğru evrimleştiği” hipotezini tek başına çürütmeye yetmiştir dersek
yeridir. Biz biliyoruz ki metazoa form fosiller gayet kompleks bir şekilde
kambriyen kayaları arasında yer almaktadır. Yani, kambriyen kayalıkları
kompleks omurgasız canlılara ait türlerin bolca bulunduğu form zenginliğine
sahiptir. Madem öyle kambriyenden önceki prekambriyen kayalarında neden fosil
bulunmamakta, doğrusu bu masalı dinlerken şaşmamak elde değil. Dolayısıyla kambriyen faunasının evrim
geçirmediğini duvara anlatmak masal kahramanlarına anlatmaktan daha kolay olsa
gerektir. Onlar umursamasalar da kambriyen katmanlarında çok sayıda birbirinden
farklı türlerin her hangi ortak bir atadan gelmeksizin ansızın yeryüzünde
göründüklerini gösteren fosiller önümüzde durmaktadır. Hatta sağduyulu bilim
adamlarının adına “kambriyen patlaması” dedikleri bu büyük
deliller jeolojik kayıtlarına çoktan geçti bile. Bundan daha da öte maalesef
protozoalarla kambriyendeki metazoalar arasında 1ila 2 milyar yıllık büyük bir
zaman boşluğu olmasına rağmen bu masal bildiğini okumaya devam etmektedir. En
iyisi mi biz, yeni kuşaklara masal yerine gerçekleri söylemeye çalışalım. Ey
gençler! Şunu iyi bilin ki; yeryüzünde biyolojik nizam ansızın ortaya çıkıp son
derece karmaşık yapıdaki canlılarla donatılarak neşvünema bulmuştur. Kesinlikle
bir canlıdan diğer canlıya dönüşüm söz konusu olmadığı gibi her hangi ara geçiş
form türü de yoktur. Şayet bir canlı türünden bir başka canlı türüne geçişi
gösteren bir ara formu bulan olursa, şunu iyi bilsin ki şimdiden
ödüllendireceğimizi söyleyebiliriz. Sakın ola ki sonra biz böyle bir şey
duymadık demeyin, çünkü işin ucunda büyük bir ikramiye var. Nereden çıktı bu
ikramiye derseniz, baksanıza birileri 150 yılı aşkındır harıl harıl
çalışıyorlar habire, fakat gel gör ki, yazık hala iddialarını destekleyecek bir
tek delil bile bulamadılar, olur ya yeni kuşak gençler olarak bu büyük ikramiye
belki sizlere kısmet olur. Bakın, bir zamanlar Simpson adın da bir adam kim
bilir prekambriyen dönemine ait fosilleri bulmak için ne hayaller kurmuştu. Ne
yazık ki beklediği ve hayallerini süsleyecek buluşlar netice vermedi. Böylece
tüm uğraşıları fiyaskoyla sonuçlanıverdi.
II. Masal (omurgasızlar-omurgalılar)
Bir varmış bir
yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken,
ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, omurgasızlardan omurgalılara
geçiş kordalılar (Chordata=Sırt iplikliler) vasıtasıyla gerçekleşmiş
güya. Tüm bunlar söylenmesine söylenir de durum vaziyete bakıldığında ortada omurgasız
ve balık türünden fosillerin varlığı bu durumu doğrulamıyor. Dahası içlerinden bir bakıyorsun ne bir fosilleşmiş
ara geçiş bir delil formuna ne de yarı balık veya yarı amfibiyen geçiş formların
varlığını gösteren herhangi bir delil türüne rastlanılmıştır. Hatta mevcut
fosillere bakıldığında ilk omurgalıların Agnatha (çenesizler) sınıfından
olduğu gözükmektedir. Mesela bu sınıfın ilk üyelerinden Ostracoderm
(pullu derililer) ve diğer üyelerin ortak atalarına ait herhangi bir delil
niteliğinde fosil ortaya konulamamıştır. Keza yüksek kemikli balık grupları ve
köpek balık türlerine ait ortak atalarının olduğu iddia edilen herhangi bir
delil formların izine de rastlanılmamıştır. Bu arada bazı aklı evveller hızını
alamayıp galiba kemik kadar sert olmayan bükülgen, esnek, bağdoku yapıda olmalarına
binaen güya kıkırdaklı balıkların (Chondrichtyes veya
Cartilaginous) evrimleşerek kemikli
balıkları (Osteichtyes) meydana getirdiğinden dem vurmaktalardır. Oysa
fosil kayıtları köpek balıklarıyla ilgili iskelet özelliklerinin ilkel forum ilan
ettikleri kıkırdaklı balıklardan çok daha ilkel ve bozulmuş durumda olduğunu
göstermektedir. Hem şu da var ki, kemikli balıklar yeryüzüne bir anda
çıkıvermişlerdir. Keza akciğerli balıklarda öyledir. Kaldı ki evrimciler
kıkırdaklı balıkların atası olduğunu iddia ettikleri Placodermlerin (zırhlı
balıkların) varlığı ortada yokken, nasıl
oluyor da atası olmayan varlık bir başkasına ata olur doğrusu şaşmamak elde
değil. Yine bir başka ara form olduğunu
iddia ettikleri tür ise Coelacanth fosilidir. Oysa ilerleyen zaman
dilimlerinde dünyanın başka yerlerinde 200’ü aşkın Coelacanth’ın görülmesiyle birlikte
evrimcilerin iddia ettiklerinin tam aksine adından söz edilen fosilin ne ilkel
bir akciğere sahip yaratıktır bu ne de büyük bir beyine sahip bir yaratıktır, yani her ikisi de değildir. Dahası balığın
vücudundan çıkan bir takım çıkıntılar yağ kesecikleriymiş, yani akciğer değilmiş.
Derken bu varlığın şimdiye kadar yazılan çizilen tüm masal kahramanlarını bile
şaşırtacak cinsten okyanusun derinliklerinde yaşayan tipik dip balığının ta kendisi balıkmış meğer. Böylece dip balığı olduğu anlaşılınca bu masalda
kendiliğinden sonlanmış oldu.
III. Masal
(Balık-kurbağa)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde
kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini
tıngır mıngır sallar iken, balıktan kurbağa meydana gelmiş güya. Tabii kurbağa
atası olduğu iddia edilen balığın huzuruna çıkıp bu durumu merak etmiş sormuş;
-Yani
siz şimdi demek istiyorsunuz ki, senden (balıktan) bana (kurbağaya) kademeli geçişi gösteren ara
fosil Rhipidistian crossopterygian (yassı yüzgeçli
balıklar) ile en eski amfibyumlardan Ichthyostega (kuyruklu su
kurbağası) cinsi olduğudur. Madem öyle nasıl oluyor da bu iki cins arasında
ciddi manada büyük farklılıklar var. Kaldı ki su hayatından kara hayatına geçiş
için yassı yüzgeçli balıkta var olan göğüs ve kalça (pelvic) kaslarının
kaybolmasıyla birlikte buna paralel olarak kurbağa ayak ve bacaklarının da
kademeli bir şekilde ortaya çıkışını gösterecek bir ara formun olması gerekmez
mi?
Bu akıl dolusu
soru karşısında balığın alnında boncuk boncuk terler akmaya başlayınca şöyle
demiş:
-Aman evladım bak sen daha çok küçüksün, böyle sorularla beni huzurda
oyalamakla boyundan büyük işlere karışıyorsun.
Tabii evlat kurbağa bu ya, hiç
tınmadan bu sefer sorunun cevabını kendi şöyle verir:
-Öyle diyorsun da mevcut tüm fosiller ve şuanda yaşayan tüm balıkların
leğen kemikleri hem küçük hem de gevşek bir şekilde adale içerisine gömülü
oldukları gözlemlenmiştir. Üstelik söz konusu kemiklerin omurga sütunlarıyla da
doğrudan bir bağlantının olmadığı belirlenmiştir. Dolayısıyla bu durumda leğen
kemiklerinin vücut ağırlığını desteklemesi imkânsız kılmaktadır. Kaldı ki balık
cephesinde durum bu iken kurbağa cenahında yaşayan dört ayaklı kurbağalar veya
fosil kayıtlarında geçen kurbağaların ise leğen kemikleri hem çok büyük hem de
sıkı bir halde omurgaya tutturulmuş olup yürümeyi sağlayacak bir yapıdadır.
Üstelik yürümeye yönelik bu özelikler bugün itibariyle ne yaşayan balıklarda
mevcut ne de ata dediğin geçmiş balık formların da mevcut. Maalesef böyle beni
temsil edecek bir tane geçiş formu piyasada görünmüyor.
Balık bu akıl
dolu sözler karşısında yine köşeye sıkışmanın telaşıyla şöyle der;
-Bak evlat, bu iş akşamdan sabaha, ya da sabahtan akşama ansızın vuku
bulan bir olay değil, zira balıklardan kurbağaların meydana gelişi 70 milyon
yıl içerisinde gerçekleşen bir olaydır bu.
Kurbağa cevaben şöyle
der:
-Madem 70 milyonluk bir zaman diliminde gerçekleşmiş diyorsun, o zaman
bana 70 milyon veya daha erken bir zaman dilimine ait kayalar içerisinde böylesi
bir tane balık fosili göster desem, gösteremeyeceksin. Kaldı ki daha geçen
ajanslara düşen bir haber de; 1939 yılında Afrika kıyısında kurbağaları meydana
getirdiği sanılan Latimeria cins bir Crossopterygian balığın halen balık
olarak yaşadığı ortaya çıkmıştır. Görüyorsun bu olay tek başına balık ve
kurbağa arasında ara formun olmadığını ortaya koymaya yeter artar da.
Tabii balık,
kurbağanın önüne koyduğu delillerden balık ve kurbağa arasında geçişleri
gösteren ara formun olmadığını anlayınca bu sefer başka bir iddiayı gündeme
getirir, der ki:
-Bak
evlat! Madem beni kaale almıyorsun, bak geçenlerde arkadaşlarım birçok balık
gruplarını incelemeleri sonucunda; yassı yüzgeçli balıkların, kurbağaların ve sizin gerçek atanız
olabileceği kanaatine vardılar. İsterseniz sizde bir inceleyin görün, bak o
zaman kuyruklu su kurbağaya (Ichthyostega)
ait iskeletin kısmi olarak kurbağaya benzediğini, hatta karmaşık bir baş
tipli omurga ve iç kulak girintilerine sahip olduğunu, yüzgeçlerinde ise kemik
kalıntılarının olduğunu göreceksin. Sanırım bu olay Devonian devrinin
sonlarında gerçekleşti diyebilirim.
Kurbağa en nihayetinde
tüm bildiklerini ortaya şöyle dökerekten cevap verir:
-Yani diyorsun ki kurbağalar Devonian sonunda piyasaya çıktı. Hadi öyle
olduğunu kabul etsek bile bunların atası olduğunu söylediğiniz Crossopterygian’ların
(yassı yüzgeçli balık) Devonian devrinin başında veya ortasında evrimleşmiş
olması gerekmez mi? Hadi bundan da vazgeçtim diyelim. Peki, Devonian devrinde
yaşadığı söylenilen hem yassı yüzgeçli balıkların hem de tatlı su formların
gruplar halinde ortadan kalkması gerekmez miydi? Üstelik Missipian periyodunun
başında üç kurbağa takımı daha bulunmuştur. Dolayısıyla sizin iddianız gereği
bu üçlünün Crossopterygian (yassı yüzgeçli balık) su kurbağasından
(Ichthyostega) evrimleşmesi gerekirken bir bakıyorsun tam aksine bu üçlü grubun
hiçbir ferdinde yassı yüzgeçli balık ve kuyruklu su kurbağası gibi baş tipli
bir omurga yapısı yoktur. Bilakis bu grubun tüm üyeleri son derece ilkel zarf
türünden (lepospondylous) diyebileceğimiz bir omurga yapısına sahiplerdir.
Ayrıca bu üçlü takımın bir ferdi olan Aistopoda’nın 200 adet omurga ve
uzun vücutlu yapısıyla da dikkatleri üzerine çekmektedir. Aynı zamanda bu takımın üyelerinin kahır
ekseriyetinin ne görünürde ayakları mevcut ne de göğüs veya leğen kemiklerinin
olduğuna dair herhangi bir iz mevcut. Hakeza Nectridea takımının bazı
elemanları da öyledir. Anlaşılan o ki baş tipli omurga, yassı yüzgeçli
balıklarla kurbağa arasında doğrudan ilişki kurulmaya çalışılması son derece akla
ziyan bir tutumdur.
Şimdi madem Aistopoda
ve Nectridea; hem Crossopterygian
(yassı yüzgeçli balık), hem de su kurbağalarıyla (Ichthyostega) uzaktan yakından hiçbir
benzerliği yok, o halde bu durumda hala yassı yüzgeçli balık ve su kurbağaların
tüm balıkların atasıdır diyebilir misiniz? Üstelik ben sana yaşayan üç kurbağa
takımından söz ettim, hatta bunlara Semenderler
(keler), Newtseler (keler), ayaksızlar (Coacilia), ayaksız
solucanlar ve kurbağaları da (Anura veya Sallentia) ilave
edebiliriz. Sözünü ettiğim bu canlılar uzun arka ayaklara, zarf tipi bir omurgaya
sahip olmakla birlikte, bunlar aynı zamanda kuyruksuz olup kara omurgalıların
en modern, belki de en gelişmiş üyeleridirler. Tüm bu bilgiler ışığında; baş tipli omurganın kurbağa ile ataları
kuyruklu su kurbağalar arasında geçit köprüsü oluşturmadığını rahatlıkla
söyleyebiliriz. Yani Paleozoik’te ortaya
çıkarılan kurbağaların hiçbirisinin bu modern üçlü takımı çağrıştıran hiçbir
geçiş formuna rastlanılmadığı gibi arada telafi edilemeyecek derecede büyük bir
boşluğun bulunması apayrı bir vaka olarak önümüzde durmaktadır. O halde sizden özellikle rica ediyorum,
lütfen kendini bana ata ilan etme. Çünkü tüm bu formların kesinlikle evrim
geçirmediği gayet açık bir şekilde ortada dururken kendimle alay edilmesine
asla müsaade edemem.
IV. Masal (Kurbağa-Sürüngen)
Bir varmış bir
yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal
iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, kurbağadan sürüngen
meydana gelmiş güya. Tabii bunu duyan sürüngen, hemen kendine atalık taslayan kurbağaya şöyle demiş;
-Öyle diyorsun da. Ama şöyle bir geçmişe baktığımda buna benzer atalık iddiaların
tekrarını güya omurgasızların omurgalıya, bir balığın dört ayaklı bir yaratık türe
(tetrapoda türüne), uçmayan bir hayvanın
ise uçan bir hayvan türüne evrimleştiği şeklinde bir sürü uydurulmuş hikâyelerin
gırla gittiğini gördüm. Peki, bir sürü
hikâye uyduruldu da ne oldu, günün sonunda görüldü ki iddia edilen evrimleşme dönüşümlerini
doğrulayan tek bir ara form fosil türü bile bulunamamıştır. Kaldı ki yaşayan
kurbağalarla sürüngenlerin iskeletleri arasında bariz farklılıkların var
olmasının yanı sıra üstüne üstük sürüngenlerin kurbağalardan farklı olarak yumurtaları
rahimde yer almaktadır. Tüm bu gerçeklere rağmen birde karşıma çıkmışsın bana
atalık taslıyorsun, olacak iş mi?
Bunun üzerine kurbağa dayanamamış şöyle cevap vermiş;
-Bak evladım! Seymouria ve Didactes senle benim aramda geçişi sağlayan
Permian devri formudurlar, isterseniz bir de bu ikisini bir arada inceleyiverin, bak o zaman atan olduğumu anlamış olacaksın.
Sürüngen cevaben
şöyle der;
-Bir kere adını zikrettiğin formlar Cotylosauria takımından
ayaksız sürüngenler olup senin dediğin şekliyle asala Permian döneminde değil
bir önceki Pensilvanian devrinde bulunmuşlardır. Hatta memelileri meydana
getirdiği iddia edilen Synapsida alt takımının memeli benzeri üyeler de
bu devirde görülmüşlerdir. Şimdi soruyorum nasıl oluyor da Seymouria ve Didactes’ler
hem benim hem de o devirde yaşamış memelilerin atası olabiliyor. Galiba bir
taşta iki kuş vurmak kurnazlığı denen hinlik bu olsa gerektir.
V. Masal (Sürüngen-Memeli)
Bir varmış bir
yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken,
ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, güya memelile, sürüngenlerden evrimleşerek
meydana gelmiş. Tabii memeliler dayanamamış atası olduğunu iddia eden sürüngene
meramını şöyle dile getirmiş;
-Bak bir zamanlar siz sürüngenler için de birileri çıkıp habire atanızın
kurbağa olduğunu iddia edip kendilerince gülüp eğleniyorlardı. Şimdi görüyorum
ki, aynı oyun biz memeliler içinde sahnelenmek istenmekte. Üstüne üstelik benim
atam olduğunu iddia ettiğin yetmemiş gibi hızını alamayıp kuşların da atası
olduğunu söylüyorsun. Oysa bir koltuğa iki karpuz sığmaz, dolayısıyla bu tür bol
keseden atıp tutmalarınıza şaşmamak elde değil. Bir kere memeliler olarak sen
dâhil diğer tüm canlılardan anatomik yönden ciddi manada farklılıklarımız söz
konusudur. Öyle ki üreme tarzımızdan tutunda gerek sıcakkanlı oluşumuz, gerek
diyafram aygıtımızdan kaynaklanan değişik solunum modellerine sahip oluşumuz,
gerek tüylerimizin varlığı ve gerekse yavrularımızı emzirme biçimimize kadar
bir dizi hayati faaliyetlerimiz sizlerden çok farklıdır. Kaldı ki kendi
grubumuzdan ayı, balina, fare veya yarasa gibi memeli türleri arasında bile
ciddi farklılıklarımız söz konusudur, üstelik hepimiz aynı jeolojik dönemde
ortaya çıkmışız da. Ve bugüne kadar ortaya çıkarılan fosil memelilerin günümüzde
yaşayan memelilerle birlikte birebir uyumlu halde tek alt çene kemiğine sahip
oldukları gibi orta kulakta yer alan çekiç, örs ve üzengi üçlüsü işitme
kemiklerine haiz oluşlarıyla da uyumludurlar. Tüm bu gerçeklere rağmen birde karşıma
çıkmış ben senin sürüngen atanım diye ahkâm kesebiliyorsun, bu olacak iş mi?
Oysaki sizlerin alt çenenizde en az dört kemik ve işitme cihazınızda ise sadece
üzengi denilen küçük bir işitme kemiğinizin varlığı söz konusudur. Hadi tüm
bunları yok varsayıp görmezden gelsem de, şayet bana şimdiye kadar iki veya üç
çene kemiği veya iki kulak kemiğine sahip geçiş formlarının varlığını gösterip ispatlarsan
seni kendime atam olarak kabul etmeye söz veriyorum. Ama görüyorum ki sen, iddialarını ispatlamak
yerine halen inadım inat sendeki alt çenenin her iki yanındaki üçer tane küçük
kemiklerin güya biz memelilerin kulağına sıçrayaraktan işitme kemiklerine
dönüştürecek bir senaryo ile işi komedi filim hale getirmiş durumdasınız.
Bunun üzerine sürüngen
dayanamamış şöyle cevap vermiş;
-Bak evladım! Synapsida senle benim aramda geçişi sağlayan form
olabilir, isterseniz bu formu da bir inceleyin belki fikrin değişebilir.
Memeli cevap
vermiş;
-Şayet kendim Synapsida denen canlı türünden evrimleşerek meydana
gelmişsem, bir kere bu söz konusu alt sınıf canlı türler sürüngen gruplarından
çok önceden yeryüzünde görünmüşlerdir. Dolayısıyla bu durumda ben senden önce
dünyaya gelmiş oluyorum ki, ortada tam
da komedi filmlerini aratmayacak bir durum söz konusudur. Bu nasıl senaryo ise oğullar baba, babalar
oğul olmuş bir filimle atalık taslar haldesiniz. Oysa filim izlemeye hiç de gerek yoktur,
baksanıza Halep oradaysa arşın da buradadır.
VI. Masal
(Sürüngen-Kuş)
Bir varmış bir
yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal
iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, kuşlar da sürüngenlerden
meydana gelmiş güya. Tabii bu haberi duyan kuşlar hemen kanatlarını çırpıp
uçaraktan atası oldukları iddiasında bulunan sürüngenlerin yanına konuverip itirazlarını
şöyle dile getirmişler;
-Olacak iş değil, bu nasıl bir
cüret ki uçmayan bir hayvandan uçan bir hayvan meydana geldi iddiasında
bulunabiliyorsunuz, bu iddialarınızı asla kabul etmemiz mümkün değil. Bari hiç
olmazsa uçmayan bir canlının tedrici olarak uçacak hale gelecek değişiklikleri ispatlayacak
bir ara form gösterseniz de kuşlar olarak bizlerde ikna oluversek.
Sürüngenler bu
durumda şöyle cevap vermişler;
-Bakınız bu hususta sizlere atası dinazor olan, daha yeni yeni uçmaya başlayan Arkeopteriks’i
atanız olarak örnek gösterebiliriz. Nitekim Arkeopteriks tıpkı sürüngenlerde
olduğu gibi kanatlarının kenarında pençe şeklinde yapılar olup fakat göğüs
kemiği olmayan, ağzında dişleri ve kuyruğunda omurgası var olan bir canlıdır.
Sanırım bu anlattığımız özellikler ikna olmanız için yeterlidir.
Kuşlar cevaben
şöyle derler;
-Ortada maalesef ikna edilecek bir durum göremiyoruz. Şayet kendilerinizi
bize karşı ata ilan etmek istiyorsanız Arkeopteriks yerine Güney Amerika’da
yaşayan hoatzin kuşunu (Opisthocomus hoatzin) örnek gösterseydiniz daha
iyi olurdu. Çünkü bu hayvan gençlik döneminde kanatlarında iki pençesi ve küçük
bir omurgası ile uçuş yapmakta. Üstüne üstük bu sözünü ettiğimiz canlı türü bir
ara formda değil, sizlerin az önce tek
tek saydığınız özelliklere haiz yüzde yüz bir kuştur. Hatta bu tür örnekleri
çoğaltabiliriz de. Mesela Afrika’da yaşayan touraco kuşunun (Musophogidae familyasından Touraco coryhaix)
genç üyelerinin kanatlarında da pençeler mevcut. Hakeza yine Afrika’da yaşayan deve
kuşu (Ostrich) kanatları üç pençeli meşhur bir kuştur. Şunu iyi biliniz ki bize
delil diye göstermek istediğiniz pençeler ve omurgalar bizim için asla ölçü
değildir.
Sürüngenler bu
durum karşısında şöyle cevap verir;
-Peki, peki anladık, çokbilmiş gibi konuşuyorsunuz, bu arada pençe mençe derken işi kaynatıp göğüs
kemiği ve dişten hiç bahsetmediniz, doğrusu merak ettik acaba nedendir?
Kuşlar bu kez
şöyle der;
-Ne yani göğüs kemiğinin
(sternum) Arkeopteriks’te olmaması evrimleşme iddialarınız için avantaj kabul
ediyorsanız pes doğrusu. Tüm ümitlerinizi kemiğin olup olmadığına bağladıysanız
bikere uçabilen memeli yarasalarda kemik var zaten. Kaldı ki şu an ajanslara
düşen sizleri şoke edecek bir haberimiz de var.
Şimdi işiteceğiniz bu haberle birlikte kemikten söz ettiğinize bin
pişman olacaksınız. Şöyle ki 1992
yılında bulunan yedinci Arkeopteriks fosilinde sternum’un varlığı gözler önüne
sergilenmiştir. Şimdi tam da bu noktada size soruyoruz; bu durumda Arkeopteriks’in
hangi yanı ara form, hangi yanı yarı-kuş türüdür? Maalesef sizin dilinize dolayıp da sternum’u
olmadığını ileri sürdüğünüz işte o ara form dediğiniz canlı türünde meğer bariz
bir şekilde göğüs kemiği de varmış. Şimdi birde kalkmışsınız hiç sıkılmadan,
pişkin pişkin en temel iddianız olan tam uçamayan ara geçit kuş formu diye
yutturmaya çalıştığınız Arkeopteriks’i bize delil olarak sunmaktasınız.
Gelelim diş
meselesine. Günümüz kuşlarında dişin
olmaması geçmiş jeolojik devirlerde yaşamış olan kuşlarınkinde elbette ki
olmayacak anlamına gelmez. Nitekim sizin soyca mensup olduğunuz bir kısım üyelerinizin
de dişe sahiplerdi, keza bir kısmı da dişsiz
üyelerdir. Aslında sizler bu konuyu gündeme getirmekle farkında olmadan bizim
ekmeğimize yağ sürüp zihnimizi de açmış oluyorsunuz. Hem nasıl ufkumuz açılmış
olmasın ki, baksanıza dişe sahip olan kuşların dişi bulunmayanlara göre ilkel
ilan etmiş olduğunuzu pratik zekâmızla anında fark ettik bile. Dahası sizin demenize karşılık fark ettiğimiz
kadarıyla öyle anlaşılıyor ki Monotremata (Platypus=Avustralya’ya özgü
kendisi kunduza, gagası ördeğe benzer küçük memeli bir hayvan) ve bir kısım
memeliler hiçbir şekilde dişe sahip olmadıkları içindir insandan daha gelişmiş
sayılmalarını gerektirir. Ki, bu durumda bu ne perhiz bu ne lahana turşusu misali
sizler açısından şimdiye kadar söylediklerinizin tam aksine bir durum ortaya
çıkıp böylece ‘Memeliler insandan türemiştir’ şeklinde sil
baştan yeni bir evrim tarihi yazmanız gerekecektir. Gerçekten de şimdiye kadar
hayal mahsulü yazmış olduğunuz evrim tarihinize bir göz gezdirdiğimizde yumurtlayan
veya gagalı olan memelilerin Pleistosen dönemine kadar hiç piyasada görülmedikleri
şeklinde bir tablo ortaya koymakla ortada doldurulamayacak derecede çok büyük bir
boşluk zaman diliminin varlığını görüyoruz. Belli ki bu söz konusu büyük boşluk
zaman diliminde ‘doğuran memeli’nin görünmesinden 150 milyon sonrasına
tekabül etmektedir ki, bu tam manasıyla taban tabana zıt çelişikliğinizi gözler
önüne seren bir durumdur. En iyisi mi sizler
bu çelişik durumunuzdan kurtulmanız için sil baştan yeni bir evrim tarihi yazmaya
başlasanız iyi olur, en azından işi daha da sarpa sardırmaktan kurtulmuş
olursunuz.
Her neyse,
sizler yeni evrim tarihi yazmak için düşüne durun, asıl sizlere duyuracağımız yeni bir bomba haberimiz
daha var ki, belki de bu haber sizleri yeni bir evrim tarihi yazmaktan
vazgeçtireceği gibi habire bizlere Arkeopteriks’i ara form olarak takdim etmenize
de bin pişman olacağınız bir bomba haber olacaktır.
Bu durum
karşısında sürüngenleri büyük merak sarıp şöyle sual ederler:
-Neymiş o bomba haberiniz?
Kuşlar cevaben
bomba haberi şu şekilde duyururlar:
Ey Sürüngenler! Bir an evvel aklınızı
başınıza toplayın. Bakın 1977 yılında Yale üniversitesi Profesörlerinden John
Ostrom bir makale yayınladı. Nitekim bu makalesiyle Arkeopteriks’in bulunduğu
jeolojik sütundan (Jura) daha eski katmanlar arasında gerçek anlamda kuş fosili
bulunduğunu cümle âleme bildirmiş bile. İşte delilse, asıl delil buna derler, dikkat edin
ara form bulundu demiyor, gerçek bir kuş
fosilinin bulunduğundan söz ediyor. Dolayısıyla artık Arkeopteriks’i bu
noktadan sonra ara form olarak sunmanız abesle iştigal bir tutum olacaktır. Çünkü
delil olarak sunduğunuz o hayvan aslında tüylerinin ve kanatlarının olması
hasebiyle ara formda bir kuş değil tam dört dörtlük diyebileceğimiz gerçek
anlamda basbayağı bizim gibi bir kuştur. Öyle ki, bu söz konusu kuş aynı zamanda bizim gibi
sıcakkanlı tüylüdür de, asla sürüngenler ve dinozorlar gibi soğukkanlı değildir. Şu bir gerçek Arkeopteriks’i ara form olarak
ilan etmekle tüm kuşlara da saygısızlık etmiş oluyorsunuz. Siz siz olun Arkeopteriks’i
uçan sürüngenlerden (petrosaur’lar) ya
da karada yaşayan diğer sürüngenlerden evrimleştiği şeklinde kafanıza
yerleştirdiğiniz düşünceleri silmeye bakın. Hem kaldı ki sizler içinde aynı saygısızlık
durum söz konusu olabiliyor. Nitekim kendi içinizde ki türlerinizin jeolojik
gelişim evrelerine bir bakın mevcut bulunan türlerden bir bakıyorsun dört
parmaktan dördüncüsünün çok uzun olmasına binaen kanat zarını desteklediğini
gösterecek herhangi bir emare olmadığı gibi dördüncü parmağın kademeli bir
şekilde uzadığını gösteren herhangi bir ara formda yoktur. İşte kendi aranızda bile böylesi bir ara
forma rastlanılmaması bütün iddialarınızı çürütmeye ziyadesiyle yeter artar da.
Şayet bu dediklerimize de ikna olmadıysanız,
alın size bir başka delil daha. Şöyle
ki; 1996 yılında Çin’de bulunan 130 milyon yaşında ki Liaoningornis kuş fosili
ile Archaepteryx’ten 30 milyon yıl daha genç Eoalulavis kuş fosil kardeşimizi
de sizlere bariz bir delil örnek verebiliriz pekâlâ. Yani her ikisi de
günümüzde yaşayan kuşlardan hiçbir farkı olmayan can dostlarımızdır.
Dolayısıyla verdiğimiz tüm bu örneklerden sonra artık gönül rahatlığıyla şunu deriz
ki: Archaepteryx (Arkeopteriks)’in bir
ara form olmayıp nesli tükenmiş bir kuş kardeşimizdir.
Bu arada şunu da belirtmekte yarar
var, kuş türleri ile ve dinozor kafa
yapıları arasında zerre miskal benzerlik olmadığı halde kimi zaman iki de bir kuşların
dinozorlardan meydana geldiği iddialarınızdan da vazgeçseniz iyi olur. Çünkü
sözü edilen tüylü dinozor fosilinin (Çin’de bulunduğu iddia edilen Sinosauropteryx
fosili) gerçek anlamda kuşların aerodinamik işlevine sahip özelliklerini
taşımadığı, hatta kuşlarda ki gibi kanat
tüylerinin gerektiğinde eski şeklini alabilen, gerektiğinde hafifçe kaldırma
kuvveti yapan özelliklerinin hiçbirini içermediği ortaya çıkmıştır. Hakeza diş
özellikleri de öyledir. Zira dişli kuşların üst dişleri düz ve geniş köklü
olmasına rağmen dinozorların diş yapıları tam aksine marangoz testeresi gibi
girintili çıkıntılı olup, kök yapısı ise
dardır. Hatta bilek kemikleri arasında bile bariz bir şekilde uyuşmazlık söz
konusudur.
VII.
Masal (Böcek yiyen ve uçmayan memeli-Yarasa)
Bir varmış bir
yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken,
ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, birileri çıkıp yarasaların güya köstebek,
kır faresi ve kirpi gibi böcek yiyen hayvanlar ve uçmayan bir memeliden türemiş
oldukları zırvasından bulunmuş. Hani
yerin kulağı vardır denilir ya hep, aynen öyle de bunu duyan yarasalardan birinin
hemen yanlarına konup itirazı şu şekilde olmuş.
Demiş ki;
-Olacak iş değil, bikere benim
yukarıda sıraladığınız canlı türlerine göre kıyasladığınızda, benim beş
parmaktan dördünün normal el ve kanat zarını destekleyenlere göre kıyas
edildiğinde çok daha uzun olduğu görülecektir. Kaldı ki benim ne böcek yiyen türden
bir ataya ne de uçmayan bir memeli atasına ihtiyacım vardır. Zahmet edipte şayet fosil kayıtlarını tek tek ayıklayıp
incelemiş olsaydınız benim atamın takriben 50 milyon yaşında olduğu tahmin
edilen kayalar arasında bulunan en eski fosil yarasası Palaeochtropteryx
olduğunu görürdünüz. İyi ki de kendi ata fosilimi bulmuşlar. Çünkü bulunan bu yarasa
fosili sayesinde yüzde yüz benim soyumdan olan yarasadan başkası olmadığı
ortaya çıkmıştır. Anlaşılan o ki, dedikodu piyasasına servis edilen benim atam
diye sunduğunuz varlıklardan hiçbirinin uzuvlarını oluşturacak hiçbir ara form
fosil kayıtları ortada yok gözükmektedir. Hatta aynı durum kemiriciler ve
fareler içinde öyle olup bunların da atalarının orijiniyle alakalı hiçbir ara
form izine rastlanılmamıştır. Kelimenin tam anlamıyla ara form denen hadise
karşımıza hep karanlıkta kalan esrarengiz bir sır perdesi olarak çıkmıştır hep.
Hem kaldı ki değil bizler, Yüce Allah’ın (c.c) tüm yarattıkları canlılar arasında sadece eşrefi
mahlûkat ilan ettiği insanı bile kendini kafanıza göre hayvan kategorisine dâhil
ederekten primatlar (maymunlar) takımı içerisine konumlandırıp bu alengirli meseleyi
ileri boyutlara taşımış olduğunuzu görüyorum. Nitekim aşağıdaki tabloya
baktığımızda Prosimianların (ilkel
maymunların), buna insanda dâhil tüm primatların ataları olduğundan dem
vurulmakta. Hatta bundan da öte primatların güya insektivör (böcek yiyenler)
soyundan geldiğinden de dem vurulmakta. Hadi ben yarasa olarak sonuçta kendim
bir hayvan yaratığı olduğum her halimden besbellidir, peki ya bizimle taban tabana
zıt, üstelik Yüce Allah (c.c) tarafından
da eşrefi mahlûkat ilan edilen insanın atasını durduk yere hayvan kategorisinde
maymun ilan etmenize ne demeli? Daha da hızınızı alamayıp primatları böcek
yiyenlerle ilişkilendirilmenize ne demeli? Belli ki ortada tuhaf, bir o kadar da çarpık hayali göstermelik bir
tablo var. Oysaki fosil kayıtlarında böcek yiyenlerden primatlara geçişi
gösteren ara formlar olmadığı halde kendinizce hayal mahsulü oluşturduğunuz böylesi
göstermelik bir tabloyla ilişkilendirme cüretini gösterebiliyorsunuz da. Hakeza
aynı durum ilkel maymunların hem Güney Amerika maymunlarıyla hem de eski dünya
maymunları (Catarrhina) arasında da böyle bir geçiş formu yoktur. Belli ki bu sınıflandırmadan
böcek, maymun işin bahanesi gibi gözüküyor. Dahası asıl maksadınız bir punduna getirip,
Yüce Allah tarafından eşrefi mahlûkat (yaratılmışların en üstü) ilan edilen insanı hayvan kategorisine dâhil ederekten
atasını maymun olduğunu ilan etmek olduğu her halinizden besbellidir.
|
Takım |
Primatlar
(maymunlar) |
|
Alt takım I |
1-Prosimian (ilkel maymunlar) |
|
2-Lemur (uzun kollular) |
|
|
3-Loris ((Toparlak vücutlular) |
|
|
4-Tersier (uzun kollu ve uzun
bacaklılar) |
|
|
Alt Takım II |
Anthropoidea
(Dik yürüyen maymunlar) |
|
1-Platyrrhina-Yassı
kemikliler(Yenidünya veya Güney Amerika maymunlar) |
|
|
2-Catarrhina-Yuvarlak, uzun
kemikliler (Eski dünya maymunları) |
|
|
a-Apes (İleri yapılı maymunlar:
Gibbon, orangutan, şempanze, goril, babon) |
|
|
b-İnsan |
Tablo-Primat sınıfının
sınıflandırılması.
VIII. Masal (İlk hominid Ramapıthecus-İnsan)
Bir varmış bir
yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal
iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ben ilk insansı yarı
maymun (hominid) olan Ramapıthecus’tan (uzun kollu
maymun) meydana gelmişim güya. Tabii eşref-i mahlûkat bir insan olarak bu
masalı dinler dinlemez şöyle tepki vermişim;
-Olacak gibi değil, vallahi bu
anlatılan masallarla biliniz ki anne karnında dokuz ay yolculuğumun ardından
dünyaya geldiğime geleceğime bin pişman ediyorsunuz. Madem öyle ileri yapılı
maymunlardan (ape) insana geçit teşkil ettiğini iddia ettiğiniz Ramapıthecus’la
benim aramda yüzde yüze yakın ortak yönlerimizin olması gerekmez miydi? Şayet
bu hayvanın ön kanina dişi ve kesici dişleri, benim diğer yan dişlerle uyumlu
olmasından hareketle onun soyundan geldiğimi söylemek istiyorsanız bu bir
iftiradan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Şimdi birde kalkmış benimle onun arasında
sadece birkaç diş ve iki parçadan oluşmuş eksik bir çene kemiği (mandibula)
üzerine balıklama dalmanız yetmemiş gibi birde üstüne üstük bunlara ilaveten hayali
çizimlerle de işte ilk hominid (insan) Ramapithecus budur iddiasında bulunma
pervasızlığını gösterebiliyorsunuz. Hiç boşa heveslenmeyin, şunu iyi biliniz ki ne ilk homonoid (insan) fosillerinden
ne ileri yapılı maymun (ape) fosillerinden ne de yarı maymun dediğiniz fosiller
arasından tereyağından kıl çeker gibi işte şu insanın atası diyebileceğiz bir
tane olsun tek bir ara form gösteremeyeceksiniz. Zaten gösterebileceğiniz tek bir
ara form fosil kayıtlarında da yoktur. Nitekim Eckhardt ismiyle meşhur bir bilim adamı Dryopithecus’a (fosil apese)
ait iki tür ile hominid diye kabul edilen uzun kollu maymun türünün fosil
dişleri üzerinde yaptığı birtakım analiz çalışmaları neticesinde 24 farklı
ölçüm verileri elde etmiştir. Anlaşılan o ki, elde edilen farklı ölçümler bile
Ramapıthecus’un bir hominid olmadığını tek başına çürütmeye yeter, artar da. Bu
demektir ki diş ve çene karakterleri aynı tür içerisinde bile değişiklik
gösterebiliyor. Belli ki bunları bilmesek, bizlere içi boş masalları gerçek
yaşanmış öyküymüş gibi yutturacakmışsınız.
Hiç boşa
heveslenmeyin alın size bir bomba haber daha. Bakın, bir spiker; “Yakın bir
zamanda Habeşistan’da yüksek yerlerde yaşamakta olan bir babon türü maymun
ortaya çıkarılmıştır…” diye haber bültenini sunduğunda sizleri bilemem ama ben
bu haberi işittiğim de doğrusu heyecana kapılmaktan kendimi almadım. Hem
heyecanlanmamak ne mümkün, baksanıza haber bültenlerine konu olup da bulunan bu
hayvan Theropithecus galada olup ağız kısmında ki ön kesici dişler
Afrika maymununkinden çok daha küçük ve farklı yapıda olmanın yanı sıra yan
dişleri de çok sıkı bir haldedir, çiğneme kasları ise kuvvetli ve aynı zamanda
az derinlikte bir siması olan Babon’un
tıpa tıp aynısıdır. Yani Babon’dan başkası
değildir. Ayrıca bu yaratığın insana benzeyen diğer özellikleri de tıpkı
Ramapithecus ve Australopithecus’la tıpa tıp aynıdır. Peki, bu durumda adama sormazlar mı, madem bu
hayvan günümüzde yaşamakta olan bir babon,
hem madem genetik yönden insanla taban tabana zıt bir yaratık, o halde bu durumda bir takım diş ve çene
özelliklerine bakaraktan hala Ramapithecus’un bir hominid olduğunu iddia
ediyorsanız, pes doğrusu.
Netice
itibariyle gelinen noktada eldeki veriler Eckhardt’i haklı çıkarmaktadır. Zira Eckhardt
ismiyle meşhur bir araştırmacı kesin bir dille uzun kollu maymunun
hominid olmadığını yalanlamakta kalmayıp, bunun olsa olsa galada babonlarına
benzeyen ya bir maymun, ya da ileri yapılı maymun (ape) olsa gerektir
demektedir. Nitekim Australopithecus, insan ve maymun üçlüsü arasında ciddi
manada kapatılmayacak büyük bir boşluğun olduğunu düşündüğümüzde ilk hominid
diye ilan edilen söz konusu varlıkların insan olmadığı gün gibi aşikâr ortada
her şey zaten.
IX. Masal
(Australopithecus -İnsan)
Bir varmış bir yokmuş,
evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben
anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, dik yürüyen veya iki ayaklı Güneyli maymun denilen Australopithecus
benim atammış güya. Olacak iş değil, yukarıda
anlatılan sekizinci masaldan kurtulalım derken şimdi de dokuzuncuyla karşı karşıya
kalmış durumdayız. Dahası bu kez yağmurdan kaçıp doluya tutulmak denen uyduruk yeni
bir masalla karşı karşıyayız. Tabii
böylesi bir tepkiyle karşılık verince masalın kahramanları dönüp bana şöyle dediler;
-Böylesi tepki göstermene hiçte gerek yoktur. Şuan bizim göstereceğimiz
örnekleri bir incelerseniz Australopithecus’un kafatası özellikleri
itibariyle ileri yapılı maymunlardan orangutan ve şempanzeye benzediğini,
dişlerinin ise insana benzediğini görürsünüz.
Bunun üzerine
onlardan müsaade isteyip incelemeye koyuldum. Derken bilimsel çalışmaları
inceledikten sonra tekrar yanlarına gelip onlara cevaben şöyle dedim;
-Peki, iyi hoş bir şeyler
söylüyorsunuz da, Dart ismiyle meşhur
bir araştırmacı tarafından bulunan Australopithecus africanus’un
dişleri üzerinde yapılan çalışmalar neticesinde dişlerin ince yapılı, küçük
dişli ve aynı zamanda küçük çeneli olduğu belirlenmiştir. Diğer
Australopithecus’un bir değişik türü olan Australopithecus robus’un ise büyük
dişli, kalın çeneli, üst şakak kemiklerinin tıpkı goril ve orangutan gibi
çıkıntılı olduğu anlaşılmıştır. Üstelik bu Australopithecus’un her iki türünün
de insan beyninin 1/3’ü kadar olduğu (yani gorilinki gibi 500 cc. hacminde),
hatta çene yapılarının da gorilinkiyle benzer olduğu tespit edilmiştir. Dişlerin
de insandan ziyade daha çok orangutan ve şempanzeyle uyum arz etmektedir. Yetmedi
Australopithecus’un el, bilek, ayak, omuz, topuk ve leğen kemikleri üzerinde
yapılan istatistik ve analiz çalışmaları sonucunda edindiğim bulgulara göre de;
bu söz konusu yaratığın insan gibi dik yürüyemeyen ve aynı zamanda iki ayaklı
olmayan, özellikle iskelet yapısının bugün yaşayan formlardan orangutana benzerlik gösterdiği
belirlenmiştir. Öyle anlaşılıyor ki;
delil diye sunduğunuz yaratık ne sizin işinize yarıyor, ne de bizim
işimize. Yani Australopithecus ne insana ait geçiş formu ne de ileri yapılı
maymunlara ait bir geçiş formudur. Daha çok günümüzde yaşayan yukarıda
bahsettiğimiz Theropithecus galada adlı babon ile diş, çene ve yüzce benzer
orangutan veya şempanzeye benzeyen bir yaratık gibi gözükmektedir.
X. Masal (Java adamı -İnsan)
Bir varmış bir
yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal
iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Java adamı (Pithecanthropus erectus) güya maymun ila insan arası varlık olup bizim
atamızmış. Gülesin mi ağlayasın mı dediğimde uyduruk masalın kahramanları bana
diyorlar ki;
-Bizi ne diye ikide bir timsah gözyaşları eşliğinde alaya alıp gülüp
durursun, Java adamı varsa vardır. Bizim
bildiğimiz kadarıyla bu iş için Hollandalı fizikçi Dr. Dubois seferber olmuş bile. Öyle ki kendisi
Doğu Hint adalarına seferber olduğunda oralarda 1891 yılında Trinil
köyü civarının Solo ırmağı kenarında kalın kaşlı yassı alınlı takriben 900 c.c.
hacimlik kafatası kemikleri bulmuştur. Hatta kafatası kemiği bulduğu yerden bir
yıl sonra da 16 metre uzaklıkta kalça kemiği bulup çalışmalarına bir yenisini
daha eklemiş oldu. Ne yani bulunan bu kemik parçalarına da mı inanmayacaksınız.
Bunun üzerine onlara cevaben şöyle dedim;
-Allah iyiliğinizi versin, Dr. Dubois
dediğiniz adam günümüz insanınkinin 2/3’si kadar olan kafatası kemiklerini
bulduğu zaman adına dik yürüyen maymun anlamına gelen ‘Pithecanthropus
erectus’ ismini verdiğini
bizde biliyoruz, hatta aynı yıllar içerisinde iki büyük azı dişin yanı sıra bir
küçük azı dişi daha bulduğunu da biliyoruz. Hakeza sizin de belirttiğiniz gibi
bir yıl sonra geçtiğinde hızını alamayıp Pithecanthropus erectus’u bulduğu yere
uzaklıkta 16 mesafede insan uyluk kemiğine benzer bir kalça kemiğini de
bulduğunu biliyoruz. Bulmasına bulsun elbette bir şey demiyoruz, amma velâkin
değişik zamanlarda ve birbirine yakın mesafelerde elde ettiği değişik
parçalardan ibaret bir karışımın aynı adama ait olduğu iddiasına itirazımız vardır.
Kaldı ki sizin bilmediğiniz, fakat bizim bildiğimiz bir şey daha var ki, o da Dubois
o aralarda Wadjak yakınlarında günümüz insanın beyin hacmi ile eşit
kafataslarını bulmuşlar bulmasına ama her nedense bunu açıklamayı herkesten gizlemiş
durumdalardır.. Belki de gizlemekte haklıydılar. Çünkü daha evvel karma karışık
kemik ve diş parçalarından müteşekkil Java adamı (Pithecanthropus erectus), maymun
ila insan arası fosil bir varlık olarak alelacele ilan edilip ok yaydan
çıkmıştı bikere. Dolayısıyla malumun ilanı denen bu söylemden dönüş olamazdı, aksi halde tükürdüğünü yalamak gibi bir durum
hâsıl olacaktı. Ne zaman ki Dubois cesaretini toplayıp de kendini açıklayacak
halde hisseder, ancak ve ancak 30 yıl bir
zaman sonra kafataslarından söz edebilmiştir. Hatta ve hatta ölümünden önce
Java adımının büyük bir gibbon maymun olduğunu itiraf etmiş de. Ama gel gör ki geç kalınmış bir itiraftı, ne
işe yarardı ki, nitekim evrimci arkadaşlarınca önceki söylemleri esas alınıp Java
adamı olarak halen takdim edilmeye devam edilmekte.
Evrimciler inatla söylemlerine devam ede duruşunlar, gerçek şu ki Java
adamı denilen masal kahramanı aslında şempanze
veya goril tipi bir maymundan
başkası değildir. Hem kaldı ki ortaya
konan önceki karma çorman parçaların her biri ayrı bir delil olarak sunulsaydı,
mesela bulunan uyluk kemiği bulgusunun günümüz insanına benzediğinden dolayı belki
insandır diyebilirdik. Hakeza bulunan diğer kafatası bulgusunun da maymuna
benzediğinden dolayı da belki maymundur diyebilirdik. Fakat gel gör ki kazın ayağı
hiçte öyle değilmiş meğer. Baksanıza kafatası başka bir yerde, diğer leğen
kemiği ise ondan metrelerce uzakta başka bir yerde bulunuyor. Öyle anlaşılıyor
ki ortada insana ve maymuna benzer parçalar sonradan bir araya getirilip birleştirilerekten
al sizlere “Java adamı” diye sunulmuş cinsten bariz bir şekilde sahtekârlık
örneği bir durum söz konusudur.
XI. Masal (Nebraska adamı
-İnsan)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde
kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini
tıngır mıngır sallar iken, birilerince Nebraska
adamı (Hesperopıthecus haroldcooki) maymun ila insan arası bir varlık ilan
edilip, bizim atamızmış güya. Amiyane tabirle de olsa içimden “Hoppala, buyur biraz da burdan yak” diyesim geliyor. Düşünsenize daha Java adamı
iddiasının harareti soğumadan yeni bir komediyle acaba yine karşı karşıya kalır
mıyız demeye kalmadan yine aynı benzer sözlerle bana şu karşılığı verdiler;
-Nebraska adamı varsa vardır. Ne yani, yine bizi alaya alıp Nebraska
adamına damı itiraz edeceksiniz?
Bunun üzerine
onlara cevaben şöyle dedim;
-Merak etmeyin bu kez
sözümü fazla uzatmayacağım, sadece şunu derim ki, Nebraska adamı dediğiniz adam
Henry Fairfield Osborn tarafından Nebraska’da bulunan bir dişten
hareketle önümüze konulmuş bir başka sahtekârlık örneğidir. Nitekim yapılan
çalışmalar sonucunda bu adam ne yarı maymun, ne de ileri yapılı bir maymundur,
tam aksine düpedüz nesli kesilmiş bir prosthennops adında ‘Yabani Amerikan
domuz’ olduğu belirlenmiştir. Bize şimdiye
kadar işte atalarınız “Maymun” diye diye sunup yeterince oyaladığınız
yetmemiş gibi, şimdi de kalkmış maymun yerine bu kez domuzu servis
ediyorsunuz. Çıldırmış olmalısınız, bilmem
sizlere daha ne diyeyim ki?
XII. Masal (Piltdown adamı -İnsan)
Bir varmış bir
yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben
annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, iddia odur ki; Piltdown adamı (Eanthropus dawson), maymun ile insan arası varlık
bir olup bizim atamızmış güya. Ne
diyelim, belli ki bu dünyada atıp tutmanın sınırı yok gibi gözüküyor, yine de
birileri her zamanki gibi atıp tutmalarına rağmen şu cevabı verdim:
-Bakınız, Arthur Smith Woodward ile Charles
Dawson adında ikili araştırmacı güya define bulmuşçasına yaşının takriben
500.000 yıl olduğunu belirttikleri maymuna benzer bir çene ile insanınkine
benzer kafatası fosil bulduklarını ilan edivermişlerdi. Ama sevinçleri pek
fazla sürmeden değim yerindeyse hevesleri kursaklarında kaldı. Zira 1950
yılında hem kemiğin gömüldüğü toprağın içerdiği flor miktarını
belirleyen hem de fosil kemiklerin toprakta kalış zamanına paralel olarak biriken
florun nispi yaşını tayin eden metot geliştirilmenin sayesinde kemiklerin
topraktan emdikleri fluorid miktarı ölçülebiliyordu. İşte British Museum’un
Paleontoloji bölümünden Kenet Oakley’in yaptığı bu flor testi metodu sayesinde
Piltdown adamı dedikleri adama ait çene kemiklerinin fluorid içermediği,
dolayısıyla toprakta bir yıl bile kalmadığı belirlenmiştir. Sadece bulunan bulgular
içerisinde kafatası fluorid (flor) madde içeriyordu ki, bu da öyle iddia ettikleri şekliyle öyle üzerinden
500.000 yıl geçmiş bir zaman dilimi değildi, bilakis üzerinden birkaç bin yıl geçen bir kafatası
olduğu belirlenmiştir. Böylece kemikler üzerinde yapılan testlerden çıkan ilk
sonuçlar şüpheleri daha da derinleştirmeye yetmiştir. Baktılar ki, işler sarpa sarıp hevesleri
kursaklarında kalacak gibi gözüküyor, bu kez kemikler üzerinde nasıl kamuflaj
yaparız babından kafa yoracaklarıdır, derken kemikleri eskiye ait olduğu imajı
vermek adına demir tuzlarıyla oksitleyip (Potasyum-dikromat ile lekelendirme)
arkeolojik görünüm vermeyi deneyeceklerdir. Yetmedi bu arada kamuflaj malzemesi
olarak dişleri de çene kemiğine yerleştireceklerdir. Peki, yerleştirdiler de ne oldu, sonradan
monte ettikleri dişlerin eğelediklerinin foyası ortaya çıktığı gibi, fosillerin
yanı başında bulunduğunu iddia ettikleri Piltdown adamına ait ilkel araçların da
çelik aletlerle törpülenmiş fason aletler olduğu foyası ortaya çıkmıştır.
Kelimenin tam anlamıyla Piltdown adamı da diğerlerinde
olduğu gibi bu da tam tamına sahtekârlık örneği olarak karşımıza çıkmış
durumda. Dahası adam diye sundukları yaratık
orangutan çenesi ile insan kafatası bir araya getirilip maymun-insan arası süsü verilmeye çalışılan sahte masal
kahramanından başkası değilmiş meğer. Tabii tüm bu kamuflaj foyaları ifşa
olunca 40 yıl boyunca British Museum’de sergilenen Piltdown adamı nihayetinde
bir daha sergilenmemek üzere ortadan kaldırılabilmiştir. Böylece bu efsanede
burada noktalanmış olur.
XIII.
Masal (Pekin adamı -İnsan)
Bir varmış bir yokmuş,
evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben
anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ağzı usulüne uygun geçme iple bağlı,
ipuçları plastik kapsülden geçirilerek bağlanmış mühürlü bez torba içerisinden
etiketi üzerine;
“-Yer: Çin’in Pekin şehri yakınında
bulunan bir çukur.
Tarih:1921.
Delil:2 adet azı dişi.
Delili bulan: Dr. David son Black”
yazılı delil poşeti içerisinden ‘Pekin adamı’ ismiyle bildirilen adama ait iki
azı dişi fosili çıkmıştır. Aradan çok geçmeden yine ağzı usulüne uygun geçme
iple bağlı, ipuçları plastik kapsülden geçirilerek bağlanmış bir başka ikinci
mühürlü bez torba içerisinden de etiketi üzerine; “Kazı ile görevli Çin Paleontolojisi Dr. W. C:Pei. Tarafından 1927
yılında üçüncü azı dişi ve 1928 yılında kafatası parçaları ile iki alt çene
kemiği bulunmuştur” yazılı delil poşeti çıkıp işin uzmanlarınca incelenmeye
alınmıştır. Derken bu ikinci delil poşetine ait bulgulardan bir şekilde
haberdar olan Dr. Davidson Black tarafından hemen alelacele hazırlanan bir
müzekkere yazısıyla gönderilen son eldeki bulgularında Pekin adamına ait olduğu
bildirilmiştir. Doğrusu Dr. Davidson’un bu aceleciliğini anlamış değiliz. Ne de
olsa uzmanlar Pekin adamına ait olduğu iddia edilen numuneleri inceledikten
sonra bulgular neyi gösteriyorsa ona göre raporlandıracaklardır zaten. Dolayısıyla,
eğer işin rapor aşamasına daha gelmeden hemen ekibiyle birlikte müzekkere yazısıyla:
- Pekin adamına ait fosillerin kalker kayalıkların yüzeyinde bir
mağarada bulunduğunu,
- Daha sonraları bu mağara tavanının çöküp fosillerin üzerini kapladığını,
-Her iki mühürlü torbadan çıkan biyolojik
bulguların da aynı adama ait olduğunu bildirmekle uzmanların analiz
çalışmalarını etkileyip yönlendirilebileceklerini sanıyorsalar, analiz sonrası
çıkacak sonuçlar karşısında çok büyük hayal kırıklığına uğrayacakları muhakkak.
Çünkü biz biliyoruz ki bilim de analitik yaklaşım esastır, bu yüzden teorik bazda yaklaşımlara pek itibar
edilmez. Dolayısıyla ileri sürülen bir takım teori bazında görüşler iddia
sahiplerini bağladığından, bu tür ön kabullerin uzmanlar tarafından
değerlendirmeye alınmayıp analiz sonuçlarının esas alınması son derece gayet
tabii bir durumdur. Nitekim bu işin erbabı uzmanlar analitik çalışmalar neyi
gerektiriyorsa hemen olay mahallinin bulduğu yere gidip yerinde incelemek üzere
seferber olmuşlar da. Hatta eldeki bulgularla birlikte olay mahalline gidip
inceleme çalışmalarına başlanıldığında gerçekten Pekin adamına ait olduğu
bildirilen parçaların söz konusu dolgunun yapıldığı yerin muhtelif
katmanlarında rastlandığını da gözlemlemişlerdir. Ancak çökmüş mağarada bulunan
kafataslarının tümünü parçalanmış halde bulmuşlardı, üstüne üstük alt çeneleri de
ortada yok gözüküyordu. Derken olay yeri inceleme uzmanlarından Boule, hemen Pekin adamına ait olduğu
bildirilen kafataslarının maymununkine benzediğini tespit ettikten sonra gözlemlerini
bir makale şeklinde yayınlamayı ihmal etmez de. Yayınlanan makaleden de anlaşıldığı üzere fosillerdeki
alt çene ve dişlerin ileri yapılı maymunlara (apes-yani orangutan ve
şempanze grubuna) ait olabileceğini
bizatihi işin uzmanı arkadaşlarıyla birlikte yerinde şahitlik etmişlerdir. İyi ki de olay yerinde bu duruma şahit
olmuşlar, bu sayede ortada bir hinlik durumun açığa çıkması teşhir edilmiş oldu.
Derken bu olayla birlikte nasıl ki yukarıdaki XI. masalda da bahsedildiği üzere tek bir dişe dayanarak Nebraska
adamı ilan edildiyse bu kez Pekin adamı için de benzer ilanın yapılması ister
istemez kuşkuları daha da derinleştirmiştir. Hatta bir ara bu iddianın ilk sahibi Black adında bir araştırmacı, 1934
yılında ölünce bu fikirden vazgeçilir diye düşünülmüştü ama gel gör ki aradan
bir zaman sonra bir baktık gelen gideni aratır misali bu kez yerine bir başka
isim olarak Franz Weidenreich sahne alacaktır.
Öyle ki Franz
Weidenreich, arkadaşı Pei’nin
yaptığı kazılardan çok önce kendince bir takım bulgular elde ederek işe koyulmanın
ötesinde daha sonrasında kaybolan kafataslarını baz alaraktan hayal gücüne dayanaraktan
kendince Pekin adamı tasarımı çizip fotoğraf haline getirmiş bir isimdir. Acaba niye fotoğraf hale getirmiş derseniz, insanlar
günümüz insanla karşılaştırıp insanın atası olduğunu kanaat getirsinler diyedir
elbet. Tabii, hayali çizimlerle fotoğraflaştırma becerisini göstermek iyi
hoşta, kazının yapıldığı andan itibaren söz konusu biyolojik bulgular üzerinde yapılan
bir takım tahribat ve değişikliklere ne demeli. Hani bu tahribatlar olmasa bu çizimler
ve fotoğraflar insanlar için belki bir noktaya kadar inandırıcı olabilirdi. Ama
başta da dedik ya, elde edilen tüm fosil kafatası kalıntıları darmadağınık
vaziyette bulunmuştu, bu durumda çizimler ne derece inandırıcı olabilirdi ki. Hadi bu neyse de birde bunun üstüne üstük dağınık
halde param parça biyolojik materyalleri birbirine monte edilip alçı türü dolgu
maddesi ile tamamlama sahtekârlığı da işin bir bambaşka vahim boyutudur. Sahtekârlık
bunla da kalmayıp bir bakıyorsun iki diş hariç diğerlerinin tamamen nasıl
olmuşsa ortadan duman olup kaybolmuşluk söz konusudur. Tabii buna da bir kılıf
bulacaklar ya, güya kaybolan dişleri aramışlar da bulamamış
diyerekten işi kotarmaya çalışmışlardır. Ne diyelim işte tüm bu alavere dalavere
işlerinden sonra birde üstüne üstük karşımıza çıkıp çok rahatlıkla pişkin
pişkin bizlerden Franz Weidenreich’in kendince kafasında oluşturduğu hayal
gücüne dayalı tasarıma inanmamızı bekliyorlar.
Onlar alavere dalavereleriyle
bizlerin inanmasını bekleye dursunlar, bir
başka olay yeri inceleme uzmanlarından Valllois’in elde ettiği verilerden hareketle bulunan parçaların
mağara kaynaklı olmayıp, aksine haramilerce ve savaş esnasında ganimet toplayan
avcılar tarafından taşınmış kafa veya kafa parçaları olabileceği düşüncesi çoktan
zihninde oluşmaya başlar da. Böylece bu
işte bir bit kemiği var düşünceler eşliğinde zihninde kuşkular arttıkça diğer
araştırmacılarda bu yönde Pekin adamına ait olduğu söylenilen parçaların avcılar
tarafından katledilip yendiği noktasında pür dikkat kesileceklerdir. Nitekim
elde edilen tüm elde edilen veriler kafataslarının kuvvetli bir darbe ile
vurulup beyinlerinin çıkarıldığını gösteriyordu. Hatta olay yerinde yontulmuş
taşların bulunması avcıların varlığına işaret ediyordu. Derken Lois Leakey adında bir araştırmacı tüm
şüpheleri ortadan kaldıracak bir hamleyle Olduvai Gorge’un 2. nehir yatağında
bulduğu; hem Java adamına hem de Pekin adamına
tıpa tıp benzer bir yaratığın aynı dönemde yaşamış olduğunu gösteren bulguları
ortaya dökmesiyle birlikte tüm hayalperest evrimcileri şaşırtan bir çıkış yapmış
olur. Yetmedi bu arada sadece biyolojik
bulgular değil birde taştan kulübelerin mevcudiyetine de dikkat çekmiştir.
Böylece bu çıkışıyla evrimciler adeta köşeye sıkışır halde aynı dönemde yaşamış
tüm ‘adam’ müsveddesi örneklerinin her biri nasıl oluyor
da birbirinin atası olabilir sorusuna muhatap olacaklardır. İşte tüm bu elde
edilen bu bulgular evrimcilerin bir çırpı da iddialarını yerle yeksan ettiği
şundan besbellidir ki muhatap oldukları sorular karşısında adeta ezilip büzülerekten
bu kez üç maymuna oynar halet-i ruhiye içerisine bürüneceklerdir.
Malum, bir başka araştırmacı O’Connell ise bu alanla ilgili uzmanların
çalışmalarına ışık saçacak nitelikte fosillerin bulunduğu alanda kireç taşı
ocağını bulmanın yanı sıra çok sayıda kuvars taşlarının varlığını da tespit
etmesiyle birlikte yaptığı çalışmalara daha da bir anlam katmıştır diyebiliriz.
Zira Choukoutien denen meskûn mahallin coğrafi konumu gereği bu bölgede kuvars taşlarının
olmamasını gerektirirdi zaten. Besbelli ki bir yerlerden buralara inşaatta
kullanmak maksadıyla getirilmiş taşlardı bunlar. Hem kaldı ki kül yığınlarının da
buralarda görülmesi kireç yakıldığının bariz bir göstergesi sayılmasına
yetmiştir. Üstelik O’Connell bunla da yetinmemiş, Pekin adamının kafataslarının
bulunduğu yerde insana ait fosillerin varlığına da işaret ederekten bu
fosillerin kireç ocağı yanarken üst katmanlardan kayan kireç taşlarının altında
kalan parçaların tâ kendisi olduğunu bir şekilde delillendirmiş oluyordu. Öyle
ki kayan toprak çöküntüleri aynı anda Pekin adamına ait parçalarının üzerini de
örtmüş gözüküyordu. Derken yapılan çalışmalar
ışığında rapor şu şekilde tanzim edilir:
-Pekin adamı diye
sunulan delil aslında eski taş ocağındaki işçiler tarafından avlanarak
beyinleri çıkarılmış ya büyük babonlar ya da iri yapılı maymunlardan
başkası değildir. Yani pekin adamı senin benim gibi insan tarafından öldürülmüş
ve afiyetle beyni yenilmiş bir maymundur.
Gerçekten de Richard Leakey’in yayınladığı raporlar
da en az O’Connell kadar evrim masallarını yerle bir edecek türden raporlardı. Nitekim
Richard Leakey oluşturduğu ekibiyle yaptığı kazılarda elde ettiği bir
kafatasının Pekin adamından daha son derece ileri düzeyde günümüz insanının
kafatasına çok yakın olduğunu ve aynı katmanlarda bulunan kemiklerin ise insana
ait bacak kemikleriyle aynı olduğunu tespit etmişlerdir. Böylece bu bulgular
ışığında bizim gibi dik yürüyen aynı zamanda sözde masal ataların bulunduğu
zamanlardan 2,5 milyon yıl daha eski olduğunu ispatlanmasıyla birlikte tüm
evrim masalları tarihin çöplüğüne gömülmüş olunur.
Aslında bu ve
buna benzer daha pek çok yapılan çalışmalar eşliğinde gelinen nokta itibariyle
Pekin adamı denen ucube yaratık önce aslı kaybolmuş, sonrasında ise sadece
alçıdan yapılmış modelleriyle ayakta kalınmaya çalışılan bir sahte adam
hikâyesinden başka bir şey değildir. Bir başka ifadeyle işin uzmanlarınca sahtekârlığı
raporlandırılarak gözler önüne serilen bir yaratık türüdür.
XIV.
Masal (Neandertal adamı-İnsan)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde
kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini
tıngır mıngır sallar iken, Neandertal adamının yarı dik yürümesi ve insana
benzer halde olması hasebiyle hemen evrimciler tarafından geçiş formu ilan
edilivermiştir. Oysaki Neanderthal dedikleri adam, meğer bizim gibi tamamen dik
yürüyen bir insandan başkası değilmiş. Bakmayın siz onun öyle eğik duruşuna, bikere eğik kalışı ya D vitamini eksikliğinden, ya kemik iltihabından ötürü, ya da sakat oluşundan kaynaklanan maraz bir durumdur.
Gerçekten de ortada böyle bir maraz durum olmasa o da bizim gibi dik yürüyen
bir insan dememiz gerekecekti. Kaldı ki o sakat haliyle de asla maymunla insan
arasında bir geçiş formu değildir. Kelimenin tam anlamıyla Neandertal adamı da
tıpkı bizim gibi ölüsünü defneden, yazı yazabilen ve hatta dini inancı olan insanın
ta kendisi bir adamdır.
Velhâsıl-ı kelam masallardan gerçeğe
dönecek olursak tek hakikatin vahiy olduğunu idrak etmiş oluruz. Nitekim Yüce Allah (c.c); “Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı
açsak, oradan yukarı yükselseler de, mutlaka: ‘Gözlerimiz döndürüldü, belki biz
büyülenmiş bir topluluğuz’ diyeceklerdir” (Hicr, 14 – 15) diye beyan
buyurmakla yarattığı kullarını hakikate gözlerini açmasını dilemekte.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/fosiller-ve-evrim-masallari-ii-6126-kose-yazisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder