ÇEVREMİZDEKİ TOKSİK MADDELER
SELİM GÜRBÜZER
Toksik maddelerin gıda, solunum ve suyla
temas yoluyla vücuda alınabileceği gibi son derece kapalı bir sistem içerisinde
karmaşık kimyasal bileşikler şeklinde kendi içinde de zehirlenme oluşabilmekte.
Şu bir gerçek pirinç hariç yerden biten hemen her bitkide az çok toksik maddenin
varlığı bilinen bir gerçekliktir. Hakeza toksik maddeyi etkisiz kılacak antitoksik
maddeleri bünyelerinde barındırması da öyledir. Zaten hayati faaliyet denen
iksir kapalı bir sistem içerisinde yer alan karmaşık bileşiklerin kimyasal
tepkimelerin neticesinde cereyan etmekte.
Nitekim bir bitki yeri geldiğinde zehir olabileceği gibi yeri geldiğinde
panzehirde olabiliyor. Yani bu demektir ki vücuda alacağımız gıdanın dozuna bağlı
olarak yediğimiz besin kaynağı şifada olabileceği gibi zehir de.
Anlaşılan o ki herhangi bir maddenin
normal dozlarda vücuda alınması zararlı değil, ancak lüzumundan fazla alınması
zararlıdır. Nitekim çocuklar gereğinden fazla şeker veya çikolata yedikleri
zaman ya vücutta birtakım döküntüler baş göstermekte ya da mide ağrılarına yol
açtığı gözlenmiştir. Hatta bazen çok az miktarda alınan bir kimyasal madde bile
bir anda vücudun biyokimyasal dengesini alt üst edebiliyor. Dolayısıyla
öldürücü doz denen etken madde kilogram başına miligram olarak ifade edilir.
Mesela siyanürün iyon halinde insan üzerinde öldürücü etkisi vücut ağırlığının
kg başına 1 mg doz olarak tespit edilmiştir. Nitekim 91 kg ağırlığındaki bir
insan içi mesela 91 miligramlık siyanür dünya sağlık teşkilatı tarafından
öldürücü doz olarak belirlenmiştir.
Çevreden ilaç yoluyla yahut diğer çeşitli
yollarla alınan fakat sık rastlanan düşük seviyede ki toksik maddelerin
muhtemel öldürücü doz miktarı aşağıda yer alan tablodaki gibi elde edilmiştir.
|
Toksik maddeler fareler üzerinde denenmek
suretiyle yukarı tabloda gösterilen öldürücü doz oranları gibi tespit
edilmekte. Mesela hayvanlar üzerinde %50’den fazlası öldürücü etki yapan madde
LD 50 (Latel doz %50) şeklinde sembolize
edilir. Şurası muhakkak kimyasal dozların canlı üzerinde öldürücü etkisi
canlılar arasında ki tür farklılığıyla da doğrudan bir ilişkisi vardır.
Genellikle toksik maddeler vücuttaki işleyiş
şekilleri bakımdan korrosifr ve metabolitik toksik maddeler olarak kategorize
edilirler:
Korrosif (korozif) zehirler
Korrosif zehirler doku üzerinde lokal
olarak işleyen toksik maddelerdir. Kuvvetli asit ve alkalilerle dokuyu tahriş
eden çamaşırhanelerde bulunan birçok oksidatlar, otomobil akülerinde bulunan H2O4
(sülfürik asit) ve temizlemede kullanılan tuz asidi korrosif zehirlerdendir.
Bir insana 28 gr sülfürik asit enjekte edildiğinde o insanda hemen ölüme neden olabiliyor.
Hatta az miktardaki dozu bile vücut metabolizmasında birtakım zararlara ve
ağrılara kapı aralamaktadır.
Korozif zehirlerin etki şekli
Genelde korozif zehirler etkisini hücrenin
suyunu alarak veya asit protonların artması şeklinde göstermektedir. Nitekim bu
olayla hücre ölümü gerçekleşip akabinde ister istemez protein yapısının
bozulmasına yol açmaktadır.
Bazı zehirler ise özel yollardan geçmek
suretiyle etkili olmaktadır. Mesela I. Dünya savaşında kullanılan fosgen gazı
atmosfere yayılmak suretiyle akciğer alveollerinde hidroklorik asit (HCl)
şeklinde hidrolize edilerek akciğer ödemine (akciğerde sıvı toplanmasına)
neden olmuştur. Ayrıca bu durum solunum yetersizliğine ve ölüme de yol açmış.
Sodyum hidroksit de (NaOH) kuvvetli bir korozif
zehirli maddedir. Öyle anlaşılıyor ki sodyum hidroksit koroziflik bakımdan
ister asit, isterse baz olsun fark etmez, herhangi bir kimyasal reaksiyon
içerisinde tükeninceye kadar etkisini sürdürebilmektedir. O halde toksik iş
yapan korozif madde ile tepkimeye giren madde arasında doğru orantı bir ilişki
olduğunu söyleyebiliriz.
Başta zehirli sarmaşık ve sumak olmak
üzere birçok bitki zehirli özellikleriyle dikkat çekmektedir. Bu tip bitkileri
diğerlerinden n en önemli ayırt edici özelliği, hiç kuşkusuz bünyelerin de yer
alan karbolik asit (Fenol-C6H5OH) içeren toksik madde içermesidir.
Dolayısıyla zehirli bitkilere maruz kalanların kesin tedavisi yapılamamakla
beraber, neyse ki zehrin deriye nüfuzu ancak 15 dakika içerisinde
gerçekleştiğinden çabucak yıkamakla veya deri trisodyum fosfatla (sabunla) ovuşturularak
derhal uzaklaştırılabiliyor.
Bilindiği üzere oksijen atomu ile
oksijen moleküllerinin birleşmesinden ozon meydana gelmektedir. Ozon (O3), NH2
formunda ki azot amonyum (NH4) formuna (yaprak üresi-amonyum) dönüşerekten
ya da I (iyot)
enzimlerin reaksiyonlarını inhibe ederekten zehir etkisini göstermektedir.
Ayrıca ozonun biyolojik işlemler arasında ilişkisi artık bir sır değil.
Bu arada günümüzde çok yaygın olarak adından
söz ettiren korozif zehirlerin toksik etkilerini ve temas şekillerini şöyle
tanımlayabiliriz:
(Hidroklorik
asit): Asit hidrolizi şeklinde etki yapar. Aynı zamanda ev dezenfektanı
olarak kullanılır.
Sülfürik
asit (H2O4):
Özellikle otomobil ve akü sanayinde kullanılır.
Fosgen: Doku suyunu alarak okside
eder.
Klor (Cl2) yanması: Özellikle plastik sanayinde
kullanılır.
Sodyum hidroksit (NaOH): Baz hidrolizi yapar.
Aynı zamanda lağım temizlemede kullanılır.
Trisodyum fosfat- Özellikle
Deterjanlar ve el temizleyiciler olarak kullanılır.
Sodyum perborat (NaH2BO4):
Baz hidrolizi olup çamaşır deterjanları, bozuk temizleyiciler ve petrol istasyonlarında
satılan motor yıkayıcıları olarak kullanılır.
Azot dioksit (NO2): Okside edici olup temas ettiği doku azot
dioksitle birlikte yükseltgenmektedir.
İyot (I) : Yüksek hayvanların çoğunda bulunan bir okside edici maddedir.
Ayrıca I (iyot) troit hormonunun önemli bir bileşiği olup,
aynı zamanda hayati fonksiyon icra eden elementlerin en ağır olanı olarak
dikkat çekmektedir. Hatta birçok ağır maddeler toksik tesir yapıp iyotta bu
ağır olanlardan sadece bir tanesidir. Nitekim iyotun vücutta fazlalık vermesi
guatr zehirlenmesine yol
açabiliyor.
Hipoklorit: Özellikle okside edici madde
olarak ağartıcılıkta kullanılmaktadır.
Peroksit iyonu: Özellikle ağartıcılıkta
kullanılır.
Oksalik asit: Özellikle okside edici
kalsiyum (Ca) çökelticisi, çay
işleminde, boya sanayinde ve ağartıcılıkta kullanılır.
Metabolik
Zehirler
Bunlar doku bozucu olan korozif
zehirlerden daha şiddetli ve daha sindirici iş gören zehirlerdir. Telafisi zor
olan, aynı zamanda büyük zararlar veren,
hatta vital olarak tepkime veren biyokimyasal mekanizmalar içerisinde
reaksiyona girerek ölümcül ve kurtarılma şansı olabilecek hastalıklara
uygulanan maddelerdir. Metabolitik zehirler çok çeşitlidir. Bunlardan birkaçı
CO, CN-, Flora asetik asit, Ağır metaller ve Nörotoksinlerdir.
CO (karbon monoksit)
Daha önceleri karbon monoksitin dokuları
oksijensiz bırakmak suretiyle etkili olduğu düşünülüyordu. Hatta daha sonraları
CO + Hb birleşmesinin oksihemoglobin (O2
+ Hb) birleşmesinden daha kararlı ve uzun ömürlü olduğu deneylerle
ispatlanmıştır. Kanda normal olarak oksijen taşıyıcı olarak bilinen
oksihemoglobin, oksijeni serbest bıraktıktan sonra karbondioksiti bağlayaraktan
karboksihemoglobin kompleksi konumuna geçer. Hatta bu kompleks bozularak
aralarında ki bağ çözülmekte, derken oksijen temin etmesi gereken Hb
(hemoglobin) serbest kalamama nedeniyle karbon monoksit tarafından bloke
edilmektedir.
Hemoglobin “hem” olarak ifade edilen
demirli bir bileşik ile globülin olarak ifade edilen proteinden teşekkül eden
bir maddedir. Böylece karbon monoksit bu sözkonusu “Hem”e doğrudan sıkıca
bağlanmaktadır. Otomobil ve kamyon egzozları, gaz motorları, foil yakan fırın
ve kalorifer bacaları, kömür ocakları, maltozlar ve diğer çürüyen yapraklar karbon
monoksitin esas kaynaklarıdır. Dolayısıyla tam manasıyla yanmayan maddelerin
organik kısmında bulunan karbon monoksit bileşiğini tütsü eşliğinde dışarıya
serbest halde bırakılmış olur.
Havada 1/100 karbon monoksit) bulunduğu
takdirde 4 saat içerisinde yaşlı bir insan kanının % 60 kadarını hemoglobinden mahrum bırakacak şekilde
bağlanmakta. Yani insan kanındaki hemoglobin ile karbon monoksit kompleksi 4
saat zarfında solunum hızına bağlı olarak karbon monoksit) tarafından
bağlanmaktadır. Hatta atmosferdeki karbon monoksit konsantrasyonu ile yaşlı bir
insandaki hemoglobin bağlama oranı aşağıdaki tabloda yüzde olarak şöyle elde
edilmiştir.
|
CO
havadaki yüzde miktarı |
%0001 |
%0002 |
%0010 |
%1 |
|
CO ile
doymuş hemoglobin yüzde miktarı |
%17 |
%20 |
%60 |
%90 |
Havada 1/1000 karbon monoksit)
bulunduğu zaman oksijen molekülleri 200 kadar olup, eğer bu nispet daha da
artarsa oksijen o oranda azalacak demektir. Yani 1 mol karbon monoksite karşın
oksijen miktarı ters orantılı bir seyir izlemekte. Fakat burada oluşan
dengesizlik bir şekilde O-CO2 bağlanması ile giderildiği
düşünülmektedir. Mesela O→Hb reaksiyonu ile rekabet olan COHb (karbohemoglobin)
reaksiyonu reverbsibl olduğundan zehirlenme halinde hasta derhal temiz havaya çıkarılarak
ansızın teşekkül eden COHb + O2 → HbO2 + CO denklemi
sayesinde yeniden yaşaması için gereken oksijene kavuşabiliyor. Bu durumda karbon
monoksit bir kümülatif (katlanmış, birikmiş) bir zehir değildir elbet, ancak
beyin hücreleri gibi hassas bölgede kalıcı zararlar verebilmektedir. Yani söz konusu
reaksiyona oksijen bağlanmadığı hallerde kan içerisinde ki COHb beyin hücrelerinde
birtakım arızalar bırakabilmektedir. Çünkü karbon monoksit ile temasa geçen
beyin hücreleri bir noktada oksijenden
mahrum kalabiliyor.
2-CN
(Siyanür)
Siyanür iyonu NaCN- gibi tuzlarda
toksik bir ajan olarak siyanik bileşikleri yapmaktadır. Siyanür aynı zamanda
kuvvetli baz olduğu için bir çok asitle reaksiyona girmesiyle birlikte kolayca
buharlaşan hidrosiyanik asite (HCN) dönüşebilmektedir.
Örnek- Asetik asitle siyanür tuzu birleşince HCN uçucu
olması dolayısıyla gemilerde CH3 + NaCN → CH COONa + HCN şeklinde reaksiyon
vermektedir.
Bu arada Hidrosiyanik asit 26 santigrat
derecede buharlaştırıldığında böceklerin stigmalarına girip haşaratları kolayca
öldürdüğü için dezenfektan olarak bile kullanılabiliyor.
Siyanür iyonu tabii olarak kiraz, erik,
şeftali, elma ve kaysı çekirdeklerinde de bulunur. Nitekim HCN (Hidrosiyanik
asit) bu tohumların hidrolizi ile elde edilmektedir ki;
Amigdalin + H2O → HCN Glikoz
+ benzaldehit şeklinde formüle edilir.
Siyanür iyonu amigdaline bağlandığı
müddetçe zehirli değildir. Muhtemelen elma ve şeftali tohumunun sıcak asitte
hidroliz edildiğinde HCN oluşmakta olup, ancak bu noktadan sonra tehlike teşkil
etmektedir. Hatta fazla miktarda elma çekirdeği yemek suretiyle zehirlenen
insanların kitle halinde hastanelik oldukları bilinmektedir. Amigdalin sadece
tohumlara has bir özellik olmayıp şeftali yapraklarında da bulunur. Fakat elma
çekirdeği 0,012 gr yendiğinde vücut için zararlı olmadığı tespit edilmiştir.
Elma kabukla yendiğinde ise zehir etkisi %36’dan %25’e düşebiliyor.
Öyle anlaşılıyor ki Siyanür en fazla
zehir etkisi gösteren toksik maddelerden biri olarak yerini almaktadır. Mesela siyanür
ağızdan doğrudan alındığında veya latel doz sınırına dayandığında 1 dakika içerisinde
öldürücü olduğu gözlemlenmiştir.
Siyanür zehirlenmeleri tıpkı karbon
monoksit zehirlenmesinde olduğu gibi solunum yetersizliğine neden olup fakat
zehirlenme mekanizması karbonmonoksitten biraz farklılık arz etmektedir. Malum
olduğu üzere ADP (Fe+2__Fe+3) → ATP şeklinde ifade edilen denklem Stokrom-c’de
normal dönüşüm olarak kabul edilmekte. Şayet stokrom içerisinde yer alan Fe2
(demir), CN tarafından bağlanırsa Stokrom-c görev yapamayacaktır. Hatta
hücrenin ETS (Elektron taşıma sistemi)’de Stokrom-b’den sonra inhibasyon
görülecektir. Ki; bu durum:
ADP →
ATP(Fe+2__ CN_) şeklinde denklemde yerini
alacaktır.
Hücrede bulunan oksidaz enzimleri metalloprotein
yapılı enzimler olup Fe ve Cu (bakır) ihtiva ederler. Siyanür oksidaz enzimleri
siyanür grupları ile kompleksler teşkil ederek bu grupları redüksiyon ve
oksidasyon olaylarından mahrum bırakırlar. Böylece bu mekanizma ile hücreye
girmesi gereken veya biyokimyasal hayat için kullanılan oksijenin
engellenmesiyle birlikte tedavisi mümkün olmayan hastalıklara ve ölümlere yol
açabilmektedir.
Vücutta siyanürün öldürücü etkisini yok
etmek için bazı özel mekanizmalar bulunmaktadır. Hemen hemen bütün hücrelerde
bulunan siyanürün tiyosülfat (S2O3) ile reaksiyona
girmesiyle birlikte bir takım enzimler siyanürü zararsız olan tyosiyanat'a
(SCN) dönüştürürler. Çünkü siyanürün
oksidatif enzim reaksiyonu reversibl olup CN- + S2O3
→ SCN denklemiyle ifade edilmektedir.
3-Flora asetik asit
Flora asetik asit karbon-flor
(C-F) bağı ihtiva eder. Tabiatta bu molekül bitkiler tarafından korunma
mekanizması olarak türü öldürücü miktarda hidroflorik asit ihtiva ettiğinden sığırlar bu bitkinin
yapraklarını yediğinde felç olup, akabinde ölmektedirler. Ayrıca korunga yapraklarında
zehir bulunup sığırlarda şişme yapmaktadır.
Sodyum flora asetik asidin sodyum tuzu
sodyum flora asetattır. Özellikle asetat içeren birtakım Rodentisit
marka zehirli maddeler kemirici hayvanlara karşı zirai mücadelede
kullanılmakta olup, gelişmiş ülkelerde bu tip pestisit maddelerin satışı
izinledir. Bu maddeler zehirli fakat kokusuz ve tatsız olduğu için fareler ürkmeksizin
büyük zevkle yemektedirler. Sonu malum; ölüm olmaktadır.
Sodyum flora asetat vücutta sentez
edilerek hemen krebs çemberinde inhibe edilmektedir. C-F bağı afinitesi ile
tutulur. Eğer enzim zehir birbirleriyle kaynaşabilirse zehir derhal enzimin
aktif bölgelerini işgal eder. Böylece enzim zehir maddesi ile inaktive edilerek
bir miktarı bloke edilmek suretiyle ölüme sebep olmaktadır. Krebsin flora
sitrat ile bloke edilmesi bunun tipik örneğidir. Nitekim akonitaz enzimi flor
sitrat tarafından inhibe edilerek krebs devri bloke edilir. Bu iş iki basamakta
olmaktadır. Şöyle ki;
a- Flora asetik asit → Asetil Co-enzim-A → Flor sitrat →
Oksaloasetat
b- Asetik asit → Asetil Co-enzim-A
→ Sitrat → Akonitaz → İzositrat → Oksalo
asetat şeklinde sahne alıp son reaksiyonlarda flor sitrat teşekkül etmektedir.
4-Ağır metaller- Metabolik
zehirlerin en yaygın olanı ağır metallerdir. Bunlar; Pb (kurşun), Hg (Cıva), Cd
(kadmiyum), Th (Toryum) ve Cr (krom) olanları içine alır.
Arsenik
Arsenik bu grup içerisinde metal
benzeri madde olmakla beraber, aslında gerçek metal olmayan, şiddetli
zehirleyici olan ve bir o kadar da toksik tesire sahip bir bileşiktir.
Arsenik birçok besin bitkileri (bahçe bitkileri) ile toprakta bulunan
öldürücü kimyasal madde olan pestisitle’den arsenik insektisitler (böcek
öldürücü), herbisitler (yabani ot öldürücü), fungusitler (küf öldürücü) ve
rodentisitlerin (kemirgen öldürücü) birkaçı ile Pb3(AsO4)2
(kurşun arsenat), kalsiyum arsenat, Cu3(As2O4)24H2O
(bakır arseto arsenit-Paris yeşili) bileşiklerini oluşturmaktadır. Bugün
arseniğin yukarıda sözünü ettiğimiz bileşikleri birçok besinler için
dezenfektan olarak kullanıldığı gibi bitki, sebze ve meyvelere yönelikte
arsenik veya arsenik bileşik içeren spreyler kullanılmaktadır. Nitekim kilogram başına 0,30 mg arseniğin
depolarda meyvelerin saklanması için kullanılan spreyin sağlık yönünden zararı
yoktur. Ancak sıkılan sprey belli bir sınırı aştığında zararlı olacağını da
unutmamak gerekir.
Arsfenamin gibi bazı tedavi
edici ilaçlar da arsenik ihtiva edip frengi hastalığı tedavisinde
kullanılmaktadır. Arsfenamin metal artıkları sülfidrili inhibe ederek hücre
enerjisinin enzim sistemleri üzerine olumsuz etki yapmaktadır.
I. Dünya harbinde arsenik ihtiva eden burun
ve boğazı tahriş eden Levizit gazı kullanılmış, bu gaza karşı askerlere toksik
tesiri giderici Anti Lewisit ilaçlar verilmiştir. Ayrıca Anti-Lewisit ilaçlar
piyasada (BAL) rumuzu ile tanınmaktadır. Hatta klinikte gıda zehirlenmelerinde bile
BAL verilmektedir. BAL sadece arsenik için değil diğer birçok metal içinde
zehir giderici veya zehir bağlayıcı olarak kullanılmaktadır. Nitekim BAL,
arsenik veya diğer ağır metallerde ki sülfidril gruplarıyla bağlanarak onları
faaliyetlerinden uzaklaştırır. BAL aynı zamanda Hg (cıva) ve arsenik
zehirlenmelerine karşı acil servis hastaları için veya rutin (günlük) tedavide
kullanılmak üzere standart bir şekilde hazırlanmış bir etken maddedir.
Hg (NO3)2 (Cıva
Nitrat)
Kaplamada kullanılan toksik maddelerdir. Cıva
(Hg) kaplanmış paralar ve diğer elden ele kullanılan maddelerde cıva mevcut
olup her an zehirlenmelere yol açabiliyor. Hatta Hg (cıva) diğer metallere göre
reaktif ve uçucu olduğundan deri tarafından kolayca absorbe edilebiliyor.
Cıva aynı zamanda çeşitli kaynaklardan
etrafa salınan ve çevre kirliliğine yol açan en büyük faktörler arasındadır.
Ancak hava içerisinde 0,02 mg/m3 miktarda bulunursa zararı yoktur.
Bilakis bu miktar 0,05 mg/m3’ü aştığı zaman asıl o zaman canlılarda
akut ve kronik zehirlenme başlayacak demektir.
Pb3 (Kurşun)
Kurşun maddesi tıpkı cıva (Hg) ve arsenikte
olduğu gibi merkezi sinir sistemini de (beyin) etkilemektedir. Kaldı ki canlı
dokular kurşun zehirlenmesine maruz kaldıklarında bu ağır elementi bünyeleri
dışına atamamaktadırlar. Hakeza cıvada öyledir.
Yapılan analiz çalışmaları sonucunda
bir takım gıda maddelerinde 100–300 mg, meşrubatlarda 20–30 mg, su borularında,
kurşun borularından yapılan su kanallarında 100 mg/m3 oranında
kurşun bulunduğu belirlenmiştir. Bunların her biri günlük iç içe girdiğimiz
kirli kaynaklardır. Bu demektir ki hemen her gün vücudumuza az miktarda
aldığımız kurşun gitgide kronik zehirlenmelere yol açabiliyor. Takriben bir
insan günde deri yolu, sindirim sistemi yolu ve böbrek sayesinde 2 mg kurşunu
dışarı atmaktadır. Zira günlük alınan
kurşun miktarı atılanın altında kalmaktadır. Fakat kesif kurşunla çalışılan
yerlerde vücuda fazla sinmesi halinde yumuşak dokuların haricindeki kemik ve
kemik iliği merkezlerinde depolanarak zehrin etkisi bertaraf edilmektedir.
Şayet yumuşak dokularda depolansaydı zehrin çok düşük dozu bile kronik
zehirlenmelere yol açması an meselesidir diyebiliriz. Kurşun tuzları ise tuzun çeşidine ve
çözünürlük derecesine bağlı olarak etki yapar.
Kurşun Tetraetil denilen (C2H5)4Pb
deri tarafından kolayca absorbe edilen maddedir. Keza metal kurşunda deri
tarafından kolayca absorbe edilen bir madde olup daha çok mermi uç kısımları,
kurşun kaplama kâğıtların kullanıldığı ambalaj dallarında görülür. Ama ne yazık
ki bir zamanlar kurşun metal boya sanayinde çalışan işçilerin kronik
zehirlenmeden öldüğü anlaşılamamıştı.
Maalesef her yıl 225 bin çocuğun kurşun
zehirlenmesinden hastaneye yatışı gerçekleşmektedir. Nitekim 1969’da Amerika'da
1 günde 200 kadar çocuk kurşundan zehirlenmiştir. Kurşun kullanılan sanayi sektöründe
çalışmayan binlerce kişide bile etrafa salınan kurşunsu toksik zehirler
vasıtasıyla geçici veya kalıcı olarak bünyeye sirayet edebilmekte.
Bazı fakir bölgeler pica (kurşunca
zengin) maddelere özel iştahlarından dolayı bu tür yiyeceklerle beslenenlerde
ister istemez kalp hastalığı ve anemi yaygın halde görülebilmektedir. Hatta
kurşun kemiğe depolanırken kemiğin sünger yapısını tahrip ederek anoksi
anemiye (oksijen yokluğuna bağlı kansızlık) neden olmaktadır. Zehirlenen
insanda fazla olan kurşunu almak için etilen diamin tetra asetik asit (EDTA)
kullanılır. Yani EDTA bal gibi iş görüp tedavi olarak EDTA’nın kalsiyum sodyum tuzu
kullanılmaktadır.
Ca EDTA + Pb → PbEDTA + Ca
Radyum
Son derece parlak,
beyaz aynı zamanda radyoaktif bir madendir. Sakın ola ki onun öyle parlaklığına
bakıp da cazibesine kapılmayın. Zira onu
kullanırken çok dikkatli olmak icap eder. Çünkü “Dışı seni yakar içi beni
yakar” misali kendine özgü bir tuhaf radyoaktif ışınların ışık geçirmez
kâğıdın altında bile fotoğraf filmlerini bozabilecek özelliği vardır. Şöyle ki; radyum elementi bünyesinde tuttuğu
alfa, beta ve gamma ışınlarını sürekli dışarı neşrederek insanın içine
işleyebilmektedir. Zaten radyum atomu yapısı gereği kendi iç dünyasında
dönüşümler yaşayıp, bu dönüşümler esnasında helyum ve radon gibi radyoaktif
gazlar açığa çıkarmaktadır. Anlaşılan o
ki bu değişmeler uzun yıllar alabilmekte ve en nihayet yüzyıllar sonra radyum
kurşuna dönüşebilmekte. Bugün gelinen noktada ise radyum atomun yaydığı
radyoaktif ışınlar Tıpta kanser hastaların hücrelerini yok etmeye yönelik
kullanılmaktadır.
3-Nörotoksinler
Bazı
metabolik zehirler sinir sistemi ile sinirin işleyişini sınırlandıracak şekilde
etkili olmaktalar. Bunlara örnek olarak
kürar, striknin’in ve koku veren sinir gazları gibi kimyasal harp için
geliştirilmiş zehirleri verebiliriz. Nasıl iş gördükleri kesinlikle
bilinmemekle beraber Nörotoksinler çoğu kere iki sinir hücresinin birleştiği
snapslarda iş görürler. Dolayısıyla nörotoksinler impulsun sinir ucuna
erişmesinden sonra müteakip siniri uyararak asetilkolin salgılanmasına mani
oldukları gibi impulsun (uyartıların) geçmesinide engelleyerek öncelikle kalp
atışları, çarpıntı ve birtakım metabolik bozukluklara yol açmaktadır.
Insectisid (böcek öldürücü) olarak
kullanılan organik fosfatların çoğu vücutta antikolinesteraz zehir etkisi gösterip
metabolizmanın çalışmasını güçleştirirler. Hakeza I. Dünya harbinde bir sinir
gazı olarak kullanılan Serin aminoasidin grubundan Sarın 9, Tabun ve Parathion
da birer nörotoksindir.
Asetilkolinin fazlası kalp atışlarını yavaşlatıp
kan basıncının düşmesine sebep olmaktadır. Aynı zamanda bu madde fazla
tükürükte yapar.
Kürar ve atropin ise malum ağız
ve iltihapta kurumaya, susuzluğa, kalbin
hızlı atmasına ve kan basıncının yükselmesine sebep olan alkoloidlerdir. Keza
atropin ve kürar gibi alkoloid nörotoksinler sinir uçlarında felce yol
açabiliyor. Böylece felçle birlikte
sinir uçlarına gelen uyartılar organlara iletilemeyecektir.
Atropin sulandırılmış olarak Tıpta göz
muayenesini kolaylaştırmak için göz bebeğine tatbik edilmektedir. Zaten atropin
sülfat ve diğer atropin tuzlar deriye tatbik edildiklerinde deride sinir
uçlarını duyarsız hale getirmektedir. Böylece diş çekimlerinde büyük kolaylık
sağlamaktadır.
Atropin aynı zamanda antikolinesteraz
zehirler için bir panzehir olarak kullanılmaktadır. Güney Amerika yerlilerinin dokuları ucunda
ki kürar zehri 7-8 asır öncesinden saflaştırılarak elde edilmiş, derken 1935
yılında ise Tıp alanında uygulamaya konulmuştur. Nitekim kürar halen şok
tedavisinde kasların gevşetilmesinde kullanılmaktadır.
Reseptörleri duyarsız hale (vole)
getirici kürar ve atropinin benzeri olan bir başka nörotoksin ise nikotindir. Nitekim
nikotin merkezi sinir sisteminde bozukluklara sebep olan kuvvetli zehir
niteliğinde bir maddedir. Mesela 70 kilogramlık bir insan için nikotinin 0,3 gramdan
azı bile öldürücü doz sayılabiliyor. Saf nikotin ilk defa tütünden ekstrakte
edilmiş. Derken Tıpta bir zamanlar narkoz olarak kullanılmış. Fakat nikotinle
anestezi edilen hastaların nikotine karşı bir alışkanlık kazandıkları tespit
edilmiştir. Esasen sigara tiryakiliğinin kazanılması bu şekilde
gerçekleşmiştir.
|
||||||||||||||||||||||||||||||
Kükürt
dioksit (SO3)
Kükürt elementinin
okside olması ile açığa çıkan renksiz bir gaz olup çevre kirliliğinde en yaygın
konumda yer almaktadır. Bu gaz üstelik
su ile birleştiği zaman sülfürik asit (H2SO4) meydana
getirerek zaman zaman rastladığımız asit yağmurlarına neden olmaktadır. Hatta
sis içerisinde su damlacıklarıyla birlikte asılı kalarak da risk oluşturmakta.
Karbondioksit
gazı (CO2)
Atmosferde tabii
halde bulunan karbondioksit gazı güneşten gelen kısa dalga boylu ışınları
absorbe ettiği gibi yeryüzünden atmosfere geri dönen uzun dalga boylu ışınları
da absorbe etmektedir. Böylece bu absorbe işlemi sayesinde arz üzerinde düşük
seviyelerde ısı dengesi sağlanmış olur. Ancak kömür, fueloil gibi yakıtların
aşırı tüketiminden kaynaklanan karbondioksitin atmosferde birikmesi sonucunda
ister istemez gelecekte yeryüzü sıcaklığının 1 ila 2 arası bir derecede artması
kaçınılmaz hal alacaktır. İşte beklenen bu durum buzulların erimesi anlamına
gelip aynı zamanda dünya üzerinde yer alan kıtaların sel felaketlerine maruz
kalması demektir.
Azot
oksitler (NO3, NO2)
Azot atmosferde saf halde bulunmasına
rağmen gelişmiş bitkiler ve hayvanlar bu elementi doğrudan bünyelerine
alamamaktalar. Ancak saf azotun (N) kullanılabilmesi için azot elementini nitrat
veya organik azot şekline dönüştürecek bir bakteriye ihtiyaç vardır. Nitekim bu
iş için toprak içerisinde azotu bağlayan bakteriler azotu tespit ederek
canlılara geçişi sağlamaktadır. Belki de bu bakteriler olmasaydı azotsuzluktan yüksek canlılar ölümle baş
başa kalacaklardı. Bu arada
unutmayalım ki bazı durumlarda tohum numuneleri sıvı azotla – 196 santigrat
derecede dondurularak saklanabiliyor. Ayrıca
azot dioksit stratosferde kozmik ışınların ozon tabakasında iyonize olmasıyla
açığa çıkan bir kaynak olarak dikkat çekmektedir. Dolayısıyla azot oksitler
ozon tabakası için harikulade bir katalizör bileşiği olma özelliği taşırlar.
Hakeza klor bileşiklerde (ClO2 ve ClO) öyledir. Zira atmosferde
atomik azotun kat ettiği serüven şöyle formüle edilir:
N + O2 (Oksijenle reaksiyona
geçerek) → NO + O meydana gelmektedir.
Hakeza azot oksit (NO) + ozonu
parçalayarak (O3) → NO2 + O2 hale
gelir.
Bu arada Klor elementi de tıpkı azot
gibi katalizör etkisini kullanıp ozonu ayrıştırmak için; önce Cl + O3 → ClO + O2
reaksiyon oluşturup, sonra ClO + O → Cl + O2 hale gelmektedir.
Anlaşılan o ki Sydney Chapman tarafından Ozon (O3)’un nasıl
oluştuğunu bir formülle ispatlanması yabana atılır cinsten bir buluş değildir.
Hatta bu buluş kadar ozonun tekrar parçalanarak erimeye yüz tutması da bir o
kadar önem arz etmektedir. Dünyamız aslında ultraviyole, X ve gama denen kısa
dalga boy ışınların zehir etkisi yapan radyasyonların etkisi altındadır, ama tamamen
de korunaksız değildir. Şöyle ki
oksijenin radyasyon etkisiyle ozona dönüşmesiyle birlikte zehirli radyasyonun daha
ilk baştan dünyamıza gönderilmemesi mühim bir hadisedir. Nitekim radyasyon
yayan ışınların atmosferin üst katmanlarında yer alan ozon tabakası tarafından
önünün kesilmesi canlı âleme büyük bir hizmet olarak yansımaktadır. Ozon aynı
zamanda yüksek oranda zehirleyici bir gazdır.
İlginçtir bu gazın yeryüzüne değil de atmosferde tabaka halinde konuşlandırılması,
belli ki bitki ve hayvan âlemini zehirle direk temas etmemesi adına önceden
alınmış bir tedbir planı akla getirmektedir. Fakat insanoğlunun gerek nükleer
bombaları bilinçsizce kullanması gerekse zaman zaman nükseden volkanik
patlamalar eşliğinde yükselen toksik dumanların atmosfer de birikmesiyle birlikte
ozon tabakasının git gide tedricen inceldiği gözlemlenmiştir.
Zehirli deniz yılan balıkları
Zehir içeren 50 çeşit deniz yılanı
bilinmekte olup, bunlar özellikle Asya
kıyılarında, İran denizinde ve Filipinler civarında sürüler halinde yaşadıkları
gözlemlenmiştir. Hatta zehirli yılan balıklarının zehri kobranınkine göre çok
daha tesirlidir. Dalgıçlar şayet bu balıkları tahrik etmezlerse insana asla
zarar vermemektedir. Bu tür balıklar diğerlerinden ayıran en önemli dikkat
çeken yönü ileri ve geriye doğru hareket manevrası yapabilmelerinin yanı sıra
su altında 2,5 saat nefeslerini tutabilecek kabiliyet sergileyebilmeleridir.
Hakeza köpek balıkları da insanoğlunun dikkatini çeken balıklardan olmuştur. Bu
balığın şuan itibariyle 250 ayrı cinsin varlığı belirlenmiştir. Hatta bu
balıkların 10 yıl içerisinde 24.000 adet diş yenilediğinden söz edilmektedir.
Nasıl ki yılan balıkları için zehir ne kadar mühimse köpek balıkları için de
dişler o kadar kıymet ifade etmektedir.
Yine de siz siz olun köpek balıkların öyle dehşet saçmasına aldanmayın,
onlar o kadar merhametli hayvanlardır ki yavrularını karınlarında hiç üşenmeden
2 yıl taşıyabilmekteler. Derken yavrularını iki yıl bir anne şefkatiyle
besledikten sonra engin suların kollarına salıverirler. Aynı zamanda bu
balıklar düşük frekanslı sesleri işitmenin yanı sıra su içerisine karışan
yabancı maddelere karşı da anında duyarlı olmaktalar. Hatta 1/1000.000
konsantrasyonunda ki kimyasal bir maddeyi hissedebilecek donanıma sahiptirler.
Hakeza mürekkep balıkları her ne kadar zehir püskürtmese de ismi üzerinde
mürekkep salmakla ünlü balıklardır. Genelde bunların da yiyecek kaynağı
diatomlardır. Yine bir başka ünlümüzde deniz ahtapotu olup, bunlarında her ne
kadar zehri olmasa da güçlü kollarıyla hayata meydan okuyabiliyorlar. Belki de denizlerin en sakinleri kimlerdir
sorusu sorulsa verilecek cevap; yeşil deniz kaplumbağalar olsa gerektir. Çünkü bunların ne püskürtme donanımı, ne
güçlü kolları, ne de zehri var.
Velhasıl-ı kelam; onlar usul usul denizlerin
bitkilerini yiyerek beslenirler.
https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer



