24 Temmuz 2023 Pazartesi

ÇEVREMİZDEKİ TOKSİK MADDELER


 

ÇEVREMİZDEKİ TOKSİK MADDELER

       SELİM GÜRBÜZER

       Toksik maddelerin gıda, solunum ve suyla temas yoluyla vücuda alınabileceği gibi son derece kapalı bir sistem içerisinde karmaşık kimyasal bileşikler şeklinde kendi içinde de zehirlenme oluşabilmekte. Şu bir gerçek pirinç hariç yerden biten hemen her bitkide az çok toksik maddenin varlığı bilinen bir gerçekliktir. Hakeza toksik maddeyi etkisiz kılacak antitoksik maddeleri bünyelerinde barındırması da öyledir. Zaten hayati faaliyet denen iksir kapalı bir sistem içerisinde yer alan karmaşık bileşiklerin kimyasal tepkimelerin neticesinde cereyan etmekte.  Nitekim bir bitki yeri geldiğinde zehir olabileceği gibi yeri geldiğinde panzehirde olabiliyor. Yani bu demektir ki vücuda alacağımız gıdanın dozuna bağlı olarak yediğimiz besin kaynağı şifada olabileceği gibi zehir de.

        Anlaşılan o ki herhangi bir maddenin normal dozlarda vücuda alınması zararlı değil, ancak lüzumundan fazla alınması zararlıdır. Nitekim çocuklar gereğinden fazla şeker veya çikolata yedikleri zaman ya vücutta birtakım döküntüler baş göstermekte ya da mide ağrılarına yol açtığı gözlenmiştir. Hatta bazen çok az miktarda alınan bir kimyasal madde bile bir anda vücudun biyokimyasal dengesini alt üst edebiliyor. Dolayısıyla öldürücü doz denen etken madde kilogram başına miligram olarak ifade edilir. Mesela siyanürün iyon halinde insan üzerinde öldürücü etkisi vücut ağırlığının kg başına 1 mg doz olarak tespit edilmiştir. Nitekim 91 kg ağırlığındaki bir insan içi mesela 91 miligramlık siyanür dünya sağlık teşkilatı tarafından öldürücü doz olarak belirlenmiştir.

      Çevreden ilaç yoluyla yahut diğer çeşitli yollarla alınan fakat sık rastlanan düşük seviyede ki toksik maddelerin muhtemel öldürücü doz miktarı aşağıda yer alan tablodaki gibi elde edilmiştir.

    

Morfin

1–50 mg/kg

Aspirin

50–500 mg/kg

Metil alkol

0,5–5 gr/kg

Etil alkol

5–15 gr/kg

 

      Toksik maddeler fareler üzerinde denenmek suretiyle yukarı tabloda gösterilen öldürücü doz oranları gibi tespit edilmekte. Mesela hayvanlar üzerinde %50’den fazlası öldürücü etki yapan madde LD 50 (Latel doz %50)  şeklinde sembolize edilir. Şurası muhakkak kimyasal dozların canlı üzerinde öldürücü etkisi canlılar arasında ki tür farklılığıyla da doğrudan bir ilişkisi vardır.

        Genellikle toksik maddeler vücuttaki işleyiş şekilleri bakımdan korrosifr ve metabolitik toksik maddeler olarak kategorize edilirler:

       Korrosif (korozif) zehirler 

       Korrosif zehirler doku üzerinde lokal olarak işleyen toksik maddelerdir. Kuvvetli asit ve alkalilerle dokuyu tahriş eden çamaşırhanelerde bulunan birçok oksidatlar, otomobil akülerinde bulunan H2O4 (sülfürik asit) ve temizlemede kullanılan tuz asidi korrosif zehirlerdendir. Bir insana 28 gr sülfürik asit enjekte edildiğinde o insanda hemen ölüme neden olabiliyor. Hatta az miktardaki dozu bile vücut metabolizmasında birtakım zararlara ve ağrılara kapı aralamaktadır.

                                               Korozif zehirlerin etki şekli

       Genelde korozif zehirler etkisini hücrenin suyunu alarak veya asit protonların artması şeklinde göstermektedir. Nitekim bu olayla hücre ölümü gerçekleşip akabinde ister istemez protein yapısının bozulmasına yol açmaktadır.

       Bazı zehirler ise özel yollardan geçmek suretiyle etkili olmaktadır. Mesela I. Dünya savaşında kullanılan fosgen gazı atmosfere yayılmak suretiyle akciğer alveollerinde hidroklorik asit (HCl) şeklinde hidrolize edilerek akciğer ödemine (akciğerde sıvı toplanmasına) neden olmuştur. Ayrıca bu durum solunum yetersizliğine ve ölüme de yol açmış.

       Sodyum hidroksit de (NaOH) kuvvetli bir korozif zehirli maddedir. Öyle anlaşılıyor ki sodyum hidroksit koroziflik bakımdan ister asit, isterse baz olsun fark etmez, herhangi bir kimyasal reaksiyon içerisinde tükeninceye kadar etkisini sürdürebilmektedir. O halde toksik iş yapan korozif madde ile tepkimeye giren madde arasında doğru orantı bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. 

         Başta zehirli sarmaşık ve sumak olmak üzere birçok bitki zehirli özellikleriyle dikkat çekmektedir. Bu tip bitkileri diğerlerinden n en önemli ayırt edici özelliği, hiç kuşkusuz bünyelerin de yer alan karbolik asit (Fenol-C6H5OH) içeren toksik madde içermesidir. Dolayısıyla zehirli bitkilere maruz kalanların kesin tedavisi yapılamamakla beraber, neyse ki zehrin deriye nüfuzu ancak 15 dakika içerisinde gerçekleştiğinden çabucak yıkamakla veya deri trisodyum fosfatla (sabunla) ovuşturularak derhal uzaklaştırılabiliyor.

       Bilindiği üzere oksijen atomu ile oksijen moleküllerinin birleşmesinden ozon meydana gelmektedir. Ozon (O3),  NH2  formunda ki azot amonyum (NH4)  formuna (yaprak üresi-amonyum) dönüşerekten  ya da I (iyot) enzimlerin reaksiyonlarını inhibe ederekten zehir etkisini göstermektedir. Ayrıca ozonun biyolojik işlemler arasında ilişkisi artık bir sır değil.    

      Bu arada günümüzde çok yaygın olarak adından söz ettiren korozif zehirlerin toksik etkilerini ve temas şekillerini şöyle tanımlayabiliriz:    

       (Hidroklorik asit): Asit hidrolizi şeklinde etki yapar. Aynı zamanda ev dezenfektanı olarak kullanılır.

      Sülfürik asit (H2O4): Özellikle otomobil ve akü sanayinde kullanılır.

      Fosgen: Doku suyunu alarak okside eder.

      Klor (Cl2) yanması: Özellikle plastik sanayinde kullanılır.

      Sodyum hidroksit (NaOH): Baz hidrolizi yapar. Aynı zamanda lağım temizlemede kullanılır.

      Trisodyum fosfat- Özellikle Deterjanlar ve el temizleyiciler olarak kullanılır.

      Sodyum perborat (NaH2BO4): Baz hidrolizi olup çamaşır deterjanları, bozuk temizleyiciler ve petrol istasyonlarında satılan motor yıkayıcıları olarak kullanılır.

      Azot dioksit (NO2): Okside edici olup temas ettiği doku azot dioksitle birlikte yükseltgenmektedir.

    İyot (I) : Yüksek hayvanların çoğunda bulunan bir okside edici maddedir. Ayrıca I (iyot)  troit hormonunun önemli bir bileşiği olup, aynı zamanda hayati fonksiyon icra eden elementlerin en ağır olanı olarak dikkat çekmektedir. Hatta birçok ağır maddeler toksik tesir yapıp iyotta bu ağır olanlardan sadece bir tanesidir. Nitekim iyotun vücutta fazlalık vermesi guatr zehirlenmesine yol açabiliyor.

    Hipoklorit: Özellikle okside edici madde olarak ağartıcılıkta kullanılmaktadır.

    Peroksit iyonu: Özellikle ağartıcılıkta kullanılır.

    Oksalik asit: Özellikle okside edici kalsiyum (Ca) çökelticisi,  çay işleminde, boya sanayinde ve ağartıcılıkta kullanılır.

                    Metabolik Zehirler  

      Bunlar doku bozucu olan korozif zehirlerden daha şiddetli ve daha sindirici iş gören zehirlerdir. Telafisi zor olan,  aynı zamanda büyük zararlar veren, hatta vital olarak tepkime veren biyokimyasal mekanizmalar içerisinde reaksiyona girerek ölümcül ve kurtarılma şansı olabilecek hastalıklara uygulanan maddelerdir. Metabolitik zehirler çok çeşitlidir. Bunlardan birkaçı CO, CN-, Flora asetik asit, Ağır metaller ve Nörotoksinlerdir.

      CO (karbon monoksit)                                                

      Daha önceleri karbon monoksitin dokuları oksijensiz bırakmak suretiyle etkili olduğu düşünülüyordu. Hatta daha sonraları CO + Hb birleşmesinin oksihemoglobin  (O2 + Hb) birleşmesinden daha kararlı ve uzun ömürlü olduğu deneylerle ispatlanmıştır. Kanda normal olarak oksijen taşıyıcı olarak bilinen oksihemoglobin, oksijeni serbest bıraktıktan sonra karbondioksiti bağlayaraktan karboksihemoglobin kompleksi konumuna geçer. Hatta bu kompleks bozularak aralarında ki bağ çözülmekte, derken oksijen temin etmesi gereken Hb (hemoglobin) serbest kalamama nedeniyle karbon monoksit tarafından bloke edilmektedir.

       Hemoglobin “hem olarak ifade edilen demirli bir bileşik ile globülin olarak ifade edilen proteinden teşekkül eden bir maddedir. Böylece karbon monoksit bu sözkonusu “Hem”e doğrudan sıkıca bağlanmaktadır. Otomobil ve kamyon egzozları, gaz motorları, foil yakan fırın ve kalorifer bacaları, kömür ocakları, maltozlar ve diğer çürüyen yapraklar karbon monoksitin esas kaynaklarıdır. Dolayısıyla tam manasıyla yanmayan maddelerin organik kısmında bulunan karbon monoksit bileşiğini tütsü eşliğinde dışarıya serbest halde bırakılmış olur.

       Havada 1/100 karbon monoksit) bulunduğu takdirde 4 saat içerisinde yaşlı bir insan kanının  % 60 kadarını hemoglobinden mahrum bırakacak şekilde bağlanmakta. Yani insan kanındaki hemoglobin ile karbon monoksit kompleksi 4 saat zarfında solunum hızına bağlı olarak karbon monoksit) tarafından bağlanmaktadır. Hatta atmosferdeki karbon monoksit konsantrasyonu ile yaşlı bir insandaki hemoglobin bağlama oranı aşağıdaki tabloda yüzde olarak şöyle elde edilmiştir.

   

CO havadaki yüzde miktarı

 

%0001

%0002

%0010

%1

CO ile doymuş hemoglobin yüzde miktarı

%17

%20

%60

%90

        Havada 1/1000 karbon monoksit) bulunduğu zaman oksijen molekülleri 200 kadar olup, eğer bu nispet daha da artarsa oksijen o oranda azalacak demektir. Yani 1 mol karbon monoksite karşın oksijen miktarı ters orantılı bir seyir izlemekte. Fakat burada oluşan dengesizlik bir şekilde O-CO2 bağlanması ile giderildiği düşünülmektedir. Mesela O→Hb reaksiyonu ile rekabet olan COHb (karbohemoglobin) reaksiyonu reverbsibl olduğundan zehirlenme halinde hasta derhal temiz havaya çıkarılarak ansızın teşekkül eden COHb + O2 → HbO2 + CO denklemi sayesinde yeniden yaşaması için gereken oksijene kavuşabiliyor. Bu durumda karbon monoksit bir kümülatif (katlanmış, birikmiş) bir zehir değildir elbet, ancak beyin hücreleri gibi hassas bölgede kalıcı zararlar verebilmektedir. Yani söz konusu reaksiyona oksijen bağlanmadığı hallerde kan içerisinde ki COHb beyin hücrelerinde birtakım arızalar bırakabilmektedir. Çünkü karbon monoksit ile temasa geçen beyin hücreleri bir noktada oksijenden mahrum kalabiliyor.

       2-CN (Siyanür)

      Siyanür iyonu NaCN- gibi tuzlarda toksik bir ajan olarak siyanik bileşikleri yapmaktadır. Siyanür aynı zamanda kuvvetli baz olduğu için bir çok asitle reaksiyona girmesiyle birlikte kolayca buharlaşan hidrosiyanik asite (HCN) dönüşebilmektedir.

      Örnek- Asetik asitle siyanür tuzu birleşince HCN uçucu olması dolayısıyla gemilerde CH3 + NaCN →  CH COONa + HCN şeklinde reaksiyon vermektedir.

       Bu arada Hidrosiyanik asit 26 santigrat derecede buharlaştırıldığında böceklerin stigmalarına girip haşaratları kolayca öldürdüğü için dezenfektan olarak bile kullanılabiliyor.

        Siyanür iyonu tabii olarak kiraz, erik, şeftali, elma ve kaysı çekirdeklerinde de bulunur. Nitekim HCN (Hidrosiyanik asit) bu tohumların hidrolizi ile elde edilmektedir ki;

        Amigdalin + H2O → HCN Glikoz + benzaldehit şeklinde formüle edilir.

        Siyanür iyonu amigdaline bağlandığı müddetçe zehirli değildir. Muhtemelen elma ve şeftali tohumunun sıcak asitte hidroliz edildiğinde HCN oluşmakta olup, ancak bu noktadan sonra tehlike teşkil etmektedir. Hatta fazla miktarda elma çekirdeği yemek suretiyle zehirlenen insanların kitle halinde hastanelik oldukları bilinmektedir. Amigdalin sadece tohumlara has bir özellik olmayıp şeftali yapraklarında da bulunur. Fakat elma çekirdeği 0,012 gr yendiğinde vücut için zararlı olmadığı tespit edilmiştir. Elma kabukla yendiğinde ise zehir etkisi %36’dan %25’e düşebiliyor.

        Öyle anlaşılıyor ki Siyanür en fazla zehir etkisi gösteren toksik maddelerden biri olarak yerini almaktadır. Mesela siyanür ağızdan doğrudan alındığında veya latel doz sınırına dayandığında 1 dakika içerisinde öldürücü olduğu gözlemlenmiştir.

       Siyanür zehirlenmeleri tıpkı karbon monoksit zehirlenmesinde olduğu gibi solunum yetersizliğine neden olup fakat zehirlenme mekanizması karbonmonoksitten biraz farklılık arz etmektedir. Malum olduğu üzere ADP (Fe+2__Fe+3)   ATP şeklinde ifade edilen denklem Stokrom-c’de normal dönüşüm olarak kabul edilmekte. Şayet stokrom içerisinde yer alan Fe2 (demir), CN tarafından bağlanırsa Stokrom-c görev yapamayacaktır. Hatta hücrenin ETS (Elektron taşıma sistemi)’de Stokrom-b’den sonra inhibasyon görülecektir. Ki; bu durum:

       ADP →  ATP(Fe+2__ CN_) şeklinde denklemde yerini alacaktır.

       Hücrede bulunan oksidaz enzimleri metalloprotein yapılı enzimler olup Fe ve Cu (bakır) ihtiva ederler. Siyanür oksidaz enzimleri siyanür grupları ile kompleksler teşkil ederek bu grupları redüksiyon ve oksidasyon olaylarından mahrum bırakırlar. Böylece bu mekanizma ile hücreye girmesi gereken veya biyokimyasal hayat için kullanılan oksijenin engellenmesiyle birlikte tedavisi mümkün olmayan hastalıklara ve ölümlere yol açabilmektedir.

      Vücutta siyanürün öldürücü etkisini yok etmek için bazı özel mekanizmalar bulunmaktadır. Hemen hemen bütün hücrelerde bulunan siyanürün tiyosülfat (S2O3) ile reaksiyona girmesiyle birlikte bir takım enzimler siyanürü zararsız olan tyosiyanat'a (SCN)  dönüştürürler. Çünkü siyanürün oksidatif enzim reaksiyonu reversibl olup CN- + S2O3 → SCN denklemiyle ifade edilmektedir.

       3-Flora asetik asit                                     

      Flora asetik asit karbon-flor (C-F) bağı ihtiva eder. Tabiatta bu molekül bitkiler tarafından korunma mekanizması olarak türü öldürücü miktarda hidroflorik asit ihtiva ettiğinden sığırlar bu bitkinin yapraklarını yediğinde felç olup, akabinde ölmektedirler. Ayrıca korunga yapraklarında zehir bulunup sığırlarda şişme yapmaktadır.

        Sodyum flora asetik asidin sodyum tuzu sodyum flora asetattır. Özellikle asetat içeren birtakım Rodentisit marka zehirli maddeler kemirici hayvanlara karşı zirai mücadelede kullanılmakta olup, gelişmiş ülkelerde bu tip pestisit maddelerin satışı izinledir. Bu maddeler zehirli fakat kokusuz ve tatsız olduğu için fareler ürkmeksizin büyük zevkle yemektedirler. Sonu malum; ölüm olmaktadır.

        Sodyum flora asetat vücutta sentez edilerek hemen krebs çemberinde inhibe edilmektedir. C-F bağı afinitesi ile tutulur. Eğer enzim zehir birbirleriyle kaynaşabilirse zehir derhal enzimin aktif bölgelerini işgal eder. Böylece enzim zehir maddesi ile inaktive edilerek bir miktarı bloke edilmek suretiyle ölüme sebep olmaktadır. Krebsin flora sitrat ile bloke edilmesi bunun tipik örneğidir. Nitekim akonitaz enzimi flor sitrat tarafından inhibe edilerek krebs devri bloke edilir. Bu iş iki basamakta olmaktadır. Şöyle ki;

         a- Flora asetik asit → Asetil Co-enzim-A → Flor sitrat → Oksaloasetat

         b- Asetik asit → Asetil Co-enzim-A →  Sitrat → Akonitaz → İzositrat → Oksalo asetat şeklinde sahne alıp son reaksiyonlarda flor sitrat teşekkül etmektedir.

         4-Ağır metaller- Metabolik zehirlerin en yaygın olanı ağır metallerdir. Bunlar; Pb (kurşun), Hg (Cıva), Cd (kadmiyum), Th (Toryum) ve Cr (krom) olanları içine alır.

        Arsenik

        Arsenik bu grup içerisinde metal benzeri madde olmakla beraber, aslında gerçek metal olmayan, şiddetli zehirleyici olan ve bir o kadar da toksik tesire sahip bir bileşiktir.

        Arsenik birçok besin bitkileri  (bahçe bitkileri) ile toprakta bulunan öldürücü kimyasal madde olan pestisitle’den arsenik insektisitler (böcek öldürücü), herbisitler (yabani ot öldürücü), fungusitler (küf öldürücü) ve rodentisitlerin (kemirgen öldürücü) birkaçı ile Pb3(AsO4)2 (kurşun arsenat), kalsiyum arsenat, Cu3(As2O4)24H2O (bakır arseto arsenit-Paris yeşili) bileşiklerini oluşturmaktadır. Bugün arseniğin yukarıda sözünü ettiğimiz bileşikleri birçok besinler için dezenfektan olarak kullanıldığı gibi bitki, sebze ve meyvelere yönelikte arsenik veya arsenik bileşik içeren spreyler kullanılmaktadır.  Nitekim kilogram başına 0,30 mg arseniğin depolarda meyvelerin saklanması için kullanılan spreyin sağlık yönünden zararı yoktur. Ancak sıkılan sprey belli bir sınırı aştığında zararlı olacağını da unutmamak gerekir.

        Arsfenamin gibi bazı tedavi edici ilaçlar da arsenik ihtiva edip frengi hastalığı tedavisinde kullanılmaktadır. Arsfenamin metal artıkları sülfidrili inhibe ederek hücre enerjisinin enzim sistemleri üzerine olumsuz etki yapmaktadır.

        I. Dünya harbinde arsenik ihtiva eden burun ve boğazı tahriş eden Levizit gazı kullanılmış, bu gaza karşı askerlere toksik tesiri giderici Anti Lewisit ilaçlar verilmiştir. Ayrıca Anti-Lewisit ilaçlar piyasada (BAL) rumuzu ile tanınmaktadır. Hatta klinikte gıda zehirlenmelerinde bile BAL verilmektedir. BAL sadece arsenik için değil diğer birçok metal içinde zehir giderici veya zehir bağlayıcı olarak kullanılmaktadır. Nitekim BAL, arsenik veya diğer ağır metallerde ki sülfidril gruplarıyla bağlanarak onları faaliyetlerinden uzaklaştırır. BAL aynı zamanda Hg (cıva) ve arsenik zehirlenmelerine karşı acil servis hastaları için veya rutin (günlük) tedavide kullanılmak üzere standart bir şekilde hazırlanmış bir etken maddedir.    

        Hg (NO3)2 (Cıva Nitrat)

        Kaplamada kullanılan toksik maddelerdir. Cıva (Hg) kaplanmış paralar ve diğer elden ele kullanılan maddelerde cıva mevcut olup her an zehirlenmelere yol açabiliyor. Hatta Hg (cıva) diğer metallere göre reaktif ve uçucu olduğundan deri tarafından kolayca absorbe edilebiliyor. 

       Cıva aynı zamanda çeşitli kaynaklardan etrafa salınan ve çevre kirliliğine yol açan en büyük faktörler arasındadır. Ancak hava içerisinde 0,02 mg/m3 miktarda bulunursa zararı yoktur. Bilakis bu miktar 0,05 mg/m3’ü aştığı zaman asıl o zaman canlılarda akut ve kronik zehirlenme başlayacak demektir.

        Pb3 (Kurşun)

        Kurşun maddesi tıpkı cıva (Hg) ve arsenikte olduğu gibi merkezi sinir sistemini de (beyin) etkilemektedir. Kaldı ki canlı dokular kurşun zehirlenmesine maruz kaldıklarında bu ağır elementi bünyeleri dışına atamamaktadırlar. Hakeza cıvada öyledir.

         Yapılan analiz çalışmaları sonucunda bir takım gıda maddelerinde 100–300 mg, meşrubatlarda 20–30 mg, su borularında, kurşun borularından yapılan su kanallarında 100 mg/m3 oranında kurşun bulunduğu belirlenmiştir. Bunların her biri günlük iç içe girdiğimiz kirli kaynaklardır. Bu demektir ki hemen her gün vücudumuza az miktarda aldığımız kurşun gitgide kronik zehirlenmelere yol açabiliyor. Takriben bir insan günde deri yolu, sindirim sistemi yolu ve böbrek sayesinde 2 mg kurşunu dışarı atmaktadır.  Zira günlük alınan kurşun miktarı atılanın altında kalmaktadır. Fakat kesif kurşunla çalışılan yerlerde vücuda fazla sinmesi halinde yumuşak dokuların haricindeki kemik ve kemik iliği merkezlerinde depolanarak zehrin etkisi bertaraf edilmektedir. Şayet yumuşak dokularda depolansaydı zehrin çok düşük dozu bile kronik zehirlenmelere yol açması an meselesidir diyebiliriz.            Kurşun tuzları ise tuzun çeşidine ve çözünürlük derecesine bağlı olarak etki yapar.

       Kurşun Tetraetil denilen (C2H5)4Pb deri tarafından kolayca absorbe edilen maddedir.  Keza metal kurşunda deri tarafından kolayca absorbe edilen bir madde olup daha çok mermi uç kısımları, kurşun kaplama kâğıtların kullanıldığı ambalaj dallarında görülür. Ama ne yazık ki bir zamanlar kurşun metal boya sanayinde çalışan işçilerin kronik zehirlenmeden öldüğü anlaşılamamıştı.

       Maalesef her yıl 225 bin çocuğun kurşun zehirlenmesinden hastaneye yatışı gerçekleşmektedir. Nitekim 1969’da Amerika'da 1 günde 200 kadar çocuk kurşundan zehirlenmiştir. Kurşun kullanılan sanayi sektöründe çalışmayan binlerce kişide bile etrafa salınan kurşunsu toksik zehirler vasıtasıyla geçici veya kalıcı olarak bünyeye sirayet edebilmekte.

         Bazı fakir bölgeler pica (kurşunca zengin) maddelere özel iştahlarından dolayı bu tür yiyeceklerle beslenenlerde ister istemez kalp hastalığı ve anemi yaygın halde görülebilmektedir. Hatta kurşun kemiğe depolanırken kemiğin sünger yapısını tahrip ederek anoksi anemiye (oksijen yokluğuna bağlı kansızlık) neden olmaktadır. Zehirlenen insanda fazla olan kurşunu almak için etilen diamin tetra asetik asit (EDTA) kullanılır. Yani EDTA bal gibi iş görüp tedavi olarak EDTA’nın kalsiyum sodyum tuzu kullanılmaktadır.

         Ca EDTA + Pb → PbEDTA + Ca

         Radyum

         Son derece parlak, beyaz aynı zamanda radyoaktif bir madendir. Sakın ola ki onun öyle parlaklığına bakıp da cazibesine kapılmayın.  Zira onu kullanırken çok dikkatli olmak icap eder. Çünkü “Dışı seni yakar içi beni yakar” misali kendine özgü bir tuhaf radyoaktif ışınların ışık geçirmez kâğıdın altında bile fotoğraf filmlerini bozabilecek özelliği vardır.  Şöyle ki; radyum elementi bünyesinde tuttuğu alfa, beta ve gamma ışınlarını sürekli dışarı neşrederek insanın içine işleyebilmektedir. Zaten radyum atomu yapısı gereği kendi iç dünyasında dönüşümler yaşayıp, bu dönüşümler esnasında helyum ve radon gibi radyoaktif gazlar açığa çıkarmaktadır.  Anlaşılan o ki bu değişmeler uzun yıllar alabilmekte ve en nihayet yüzyıllar sonra radyum kurşuna dönüşebilmekte. Bugün gelinen noktada ise radyum atomun yaydığı radyoaktif ışınlar Tıpta kanser hastaların hücrelerini yok etmeye yönelik kullanılmaktadır.

          3-Nörotoksinler

         Bazı metabolik zehirler sinir sistemi ile sinirin işleyişini sınırlandıracak şekilde etkili olmaktalar.  Bunlara örnek olarak kürar, striknin’in ve koku veren sinir gazları gibi kimyasal harp için geliştirilmiş zehirleri verebiliriz. Nasıl iş gördükleri kesinlikle bilinmemekle beraber Nörotoksinler çoğu kere iki sinir hücresinin birleştiği snapslarda iş görürler. Dolayısıyla nörotoksinler impulsun sinir ucuna erişmesinden sonra müteakip siniri uyararak asetilkolin salgılanmasına mani oldukları gibi impulsun (uyartıların) geçmesinide engelleyerek öncelikle kalp atışları, çarpıntı ve birtakım metabolik bozukluklara yol açmaktadır.

         Insectisid (böcek öldürücü) olarak kullanılan organik fosfatların çoğu vücutta antikolinesteraz zehir etkisi gösterip metabolizmanın çalışmasını güçleştirirler. Hakeza I. Dünya harbinde bir sinir gazı olarak kullanılan Serin aminoasidin grubundan Sarın 9, Tabun ve Parathion da birer nörotoksindir.         

         Asetilkolinin fazlası kalp atışlarını yavaşlatıp kan basıncının düşmesine sebep olmaktadır. Aynı zamanda bu madde fazla tükürükte yapar.

         Kürar ve atropin ise malum ağız ve iltihapta kurumaya, susuzluğa,  kalbin hızlı atmasına ve kan basıncının yükselmesine sebep olan alkoloidlerdir. Keza atropin ve kürar gibi alkoloid nörotoksinler sinir uçlarında felce yol açabiliyor.  Böylece felçle birlikte sinir uçlarına gelen uyartılar organlara iletilemeyecektir.

        Atropin sulandırılmış olarak Tıpta göz muayenesini kolaylaştırmak için göz bebeğine tatbik edilmektedir. Zaten atropin sülfat ve diğer atropin tuzlar deriye tatbik edildiklerinde deride sinir uçlarını duyarsız hale getirmektedir. Böylece diş çekimlerinde büyük kolaylık sağlamaktadır.

        Atropin aynı zamanda antikolinesteraz zehirler için bir panzehir olarak kullanılmaktadır.   Güney Amerika yerlilerinin dokuları ucunda ki kürar zehri 7-8 asır öncesinden saflaştırılarak elde edilmiş, derken 1935 yılında ise Tıp alanında uygulamaya konulmuştur. Nitekim kürar halen şok tedavisinde kasların gevşetilmesinde kullanılmaktadır.

        Reseptörleri duyarsız hale (vole) getirici kürar ve atropinin benzeri olan bir başka nörotoksin ise nikotindir. Nitekim nikotin merkezi sinir sisteminde bozukluklara sebep olan kuvvetli zehir niteliğinde bir maddedir. Mesela 70 kilogramlık bir insan için nikotinin 0,3 gramdan azı bile öldürücü doz sayılabiliyor. Saf nikotin ilk defa tütünden ekstrakte edilmiş. Derken Tıpta bir zamanlar narkoz olarak kullanılmış. Fakat nikotinle anestezi edilen hastaların nikotine karşı bir alışkanlık kazandıkları tespit edilmiştir. Esasen sigara tiryakiliğinin kazanılması bu şekilde gerçekleşmiştir.

 

  

Bazı nörotoksinlerin temas şekli ve 70 kg insan için (öldürücü) latel dozu şöyledir

Atropin

0,1 gr

Tedavi yoluyla göz bebeğine uygulanır

Kürar(zehir)

0,02 gr

İnsandan insana değişir

Nikotin

0,03

 Çay, tütün ve insektisit

Kafein

-

Çay, kahve ve meşrubatta bulunur

Morfin

-

 

Afyon

-

 

Ağrı kesici maddeler

-

 

Kodein

0,3 gr.

Afyon ve anerjist(ağrı giderici) maddelerde bulunur.

Kokain

1 gr.

Erythroxylon coca yapraklarında bulunur.

         Kükürt dioksit (SO3)

         Kükürt elementinin okside olması ile açığa çıkan renksiz bir gaz olup çevre kirliliğinde en yaygın konumda yer almaktadır.  Bu gaz üstelik su ile birleştiği zaman sülfürik asit (H2SO4) meydana getirerek zaman zaman rastladığımız asit yağmurlarına neden olmaktadır. Hatta sis içerisinde su damlacıklarıyla birlikte asılı kalarak da risk oluşturmakta.

        Karbondioksit gazı (CO2)

        Atmosferde tabii halde bulunan karbondioksit gazı güneşten gelen kısa dalga boylu ışınları absorbe ettiği gibi yeryüzünden atmosfere geri dönen uzun dalga boylu ışınları da absorbe etmektedir. Böylece bu absorbe işlemi sayesinde arz üzerinde düşük seviyelerde ısı dengesi sağlanmış olur. Ancak kömür, fueloil gibi yakıtların aşırı tüketiminden kaynaklanan karbondioksitin atmosferde birikmesi sonucunda ister istemez gelecekte yeryüzü sıcaklığının 1 ila 2 arası bir derecede artması kaçınılmaz hal alacaktır. İşte beklenen bu durum buzulların erimesi anlamına gelip aynı zamanda dünya üzerinde yer alan kıtaların sel felaketlerine maruz kalması demektir.

        Azot oksitler (NO3, NO2)

        Azot atmosferde saf halde bulunmasına rağmen gelişmiş bitkiler ve hayvanlar bu elementi doğrudan bünyelerine alamamaktalar.  Ancak saf azotun (N)  kullanılabilmesi için azot elementini nitrat veya organik azot şekline dönüştürecek bir bakteriye ihtiyaç vardır. Nitekim bu iş için toprak içerisinde azotu bağlayan bakteriler azotu tespit ederek canlılara geçişi sağlamaktadır. Belki de bu bakteriler olmasaydı azotsuzluktan yüksek canlılar ölümle baş başa kalacaklardı. Bu arada unutmayalım ki bazı durumlarda tohum numuneleri sıvı azotla – 196 santigrat derecede dondurularak saklanabiliyor. Ayrıca azot dioksit stratosferde kozmik ışınların ozon tabakasında iyonize olmasıyla açığa çıkan bir kaynak olarak dikkat çekmektedir. Dolayısıyla azot oksitler ozon tabakası için harikulade bir katalizör bileşiği olma özelliği taşırlar. Hakeza klor bileşiklerde (ClO2 ve ClO) öyledir. Zira atmosferde atomik azotun kat ettiği serüven şöyle formüle edilir:

       N + O2 (Oksijenle reaksiyona geçerek) → NO + O meydana gelmektedir.

       Hakeza azot oksit (NO) + ozonu parçalayarak (O3) → NO2 + O2 hale gelir.

       Bu arada Klor elementi de tıpkı azot gibi katalizör etkisini kullanıp ozonu ayrıştırmak için;  önce Cl + O3 → ClO + O2 reaksiyon oluşturup, sonra ClO + O → Cl + O2 hale gelmektedir. Anlaşılan o ki Sydney Chapman tarafından Ozon (O3)’un nasıl oluştuğunu bir formülle ispatlanması yabana atılır cinsten bir buluş değildir. Hatta bu buluş kadar ozonun tekrar parçalanarak erimeye yüz tutması da bir o kadar önem arz etmektedir. Dünyamız aslında ultraviyole, X ve gama denen kısa dalga boy ışınların zehir etkisi yapan radyasyonların etkisi altındadır, ama tamamen de korunaksız değildir.  Şöyle ki oksijenin radyasyon etkisiyle ozona dönüşmesiyle birlikte zehirli radyasyonun daha ilk baştan dünyamıza gönderilmemesi mühim bir hadisedir. Nitekim radyasyon yayan ışınların atmosferin üst katmanlarında yer alan ozon tabakası tarafından önünün kesilmesi canlı âleme büyük bir hizmet olarak yansımaktadır. Ozon aynı zamanda yüksek oranda zehirleyici bir gazdır.  İlginçtir bu gazın yeryüzüne değil de atmosferde tabaka halinde konuşlandırılması, belli ki bitki ve hayvan âlemini zehirle direk temas etmemesi adına önceden alınmış bir tedbir planı akla getirmektedir. Fakat insanoğlunun gerek nükleer bombaları bilinçsizce kullanması gerekse zaman zaman nükseden volkanik patlamalar eşliğinde yükselen toksik dumanların atmosfer de birikmesiyle birlikte ozon tabakasının git gide tedricen inceldiği gözlemlenmiştir.

        Zehirli deniz yılan balıkları

        Zehir içeren 50 çeşit deniz yılanı bilinmekte olup,  bunlar özellikle Asya kıyılarında, İran denizinde ve Filipinler civarında sürüler halinde yaşadıkları gözlemlenmiştir. Hatta zehirli yılan balıklarının zehri kobranınkine göre çok daha tesirlidir. Dalgıçlar şayet bu balıkları tahrik etmezlerse insana asla zarar vermemektedir. Bu tür balıklar diğerlerinden ayıran en önemli dikkat çeken yönü ileri ve geriye doğru hareket manevrası yapabilmelerinin yanı sıra su altında 2,5 saat nefeslerini tutabilecek kabiliyet sergileyebilmeleridir. Hakeza köpek balıkları da insanoğlunun dikkatini çeken balıklardan olmuştur. Bu balığın şuan itibariyle 250 ayrı cinsin varlığı belirlenmiştir. Hatta bu balıkların 10 yıl içerisinde 24.000 adet diş yenilediğinden söz edilmektedir. Nasıl ki yılan balıkları için zehir ne kadar mühimse köpek balıkları için de dişler o kadar kıymet ifade etmektedir.  Yine de siz siz olun köpek balıkların öyle dehşet saçmasına aldanmayın, onlar o kadar merhametli hayvanlardır ki yavrularını karınlarında hiç üşenmeden 2 yıl taşıyabilmekteler. Derken yavrularını iki yıl bir anne şefkatiyle besledikten sonra engin suların kollarına salıverirler. Aynı zamanda bu balıklar düşük frekanslı sesleri işitmenin yanı sıra su içerisine karışan yabancı maddelere karşı da anında duyarlı olmaktalar. Hatta 1/1000.000 konsantrasyonunda ki kimyasal bir maddeyi hissedebilecek donanıma sahiptirler. Hakeza mürekkep balıkları her ne kadar zehir püskürtmese de ismi üzerinde mürekkep salmakla ünlü balıklardır. Genelde bunların da yiyecek kaynağı diatomlardır. Yine bir başka ünlümüzde deniz ahtapotu olup, bunlarında her ne kadar zehri olmasa da güçlü kollarıyla hayata meydan okuyabiliyorlar.  Belki de denizlerin en sakinleri kimlerdir sorusu sorulsa verilecek cevap; yeşil deniz kaplumbağalar olsa gerektir.  Çünkü bunların ne püskürtme donanımı, ne güçlü kolları, ne de zehri var.

          Velhasıl-ı kelam; onlar usul usul denizlerin bitkilerini yiyerek beslenirler.

https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer

 

19 Temmuz 2023 Çarşamba

KÂİNAT LABORATUVARINDA ALLAH’I HİSSETMEK


          KÂİNAT LABORATUVARINDA ALLAH’I HİSSETMEK

     SELİM GÜRBÜZER

       Bir kısım bilim adamları ateizmin etkisi altında kalarak yaratılan her varlığı tesadüfi bir eser olarak görüp iki yüzyılı aşkındır pozitivist felsefi davası gütmekteler maalesef. Güya ellerine tutuşturulmuş içi boş pozitivist felsefi reçetelerle insanların yaratılış mucizesine olan inancını sarsıp inkâr noktasına getireceklerini sanıyorlar. Oysaki her şeyden önce sınırlarına hayallerin bile yetişemeyeceği uçsuz bucaksız bir âlemde yaşıyoruz. Dolayısıyla böylesi uçsuz bucaksız bir âlem içerisinde yaratılış mucizesini insanların nazari dikkatinden göz ardı edilip inkâr etme noktasına nasıl getirilebilir ki? Düşünsenize içinde konumlandığımız samanyolu galaksisi bile yüz milyar rakamlı gibi bir sayıya tekabül ederken en az bunun iki misli kadarda galaksi âlemin hudutları içerisinde aydınlık güneşimiz gibi iki yüz milyar rakamlı bir sayıda yıldızlar topluluğunun varlığı söz konusudur. Şimdi gel de sınırlarına insan hayallerinin yetişemeyeceği böylesi mükemmel varoluş ve yaratılış mucizesi karşısında ne mümkün ki görmezden gelinip inkâr ediniversin. Bir kere her şeyden önce insan olarak bizatihi kendi ruhi ve bedeni varlığımız küçük bir âlemdir, hatta bu noktada insan için büyük âlem diyen âlimlerde var. Her ne kadar pozitivist felsefi akımlara kapılan bir kısım aklı evvel bilim adamları yoktan varoluşu inkâr etseler de bu hususta Elmalı Hamdi Yazır’ın “Ma’dûmun kendi kendine vücuda gelmesi, zâtî yok olanın bizatihi var olması imkânsızdır”  anlamında dile getirdiği; olmayan bir şey kendiliğinden var olamayacağı gibi hiçbir şeyde kendi kendine ademden vücut (yokluktan varlığa) bulamaz gerçeğini değiştiremeyecektir.

       Evet, dile getirilen bu ifadede yokluk ademi temsil eden bir kavram olarak anlam kazanırken, varlıkta vücudu temsil eden bir kavram olarak anlam kazanmakta. Dolayısıyla Sezai Karakoç’un “Yoktan da vardan da öte bir vardır, Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır” şiirinde yerini bulan ilahi mucizenin üzerine söz söyleme cüretinde bulunmaya yeltenen bir takım pozitivist, felsefi ve materyalist akımların ileri sürdükleri afaki hipotezler bilimsel çalışmalara asla kaynak teşkil edecek tezler olmayacaktır. Baksanıza adamlar yüzlerine taktıkları ‘Pozitivist Bilim’ maskesi altında sinsice önümüze koydukları yaratılışı inkâr eden içi boş suni reçetelerle insanları ruh köklerinden uzaklaştırıp maddenin kölesi yapma peşindelerdir. Her ne kadar etiketleri ve rozetleri cüsselerinden büyük bu tip sözde bilim adamlarının ikide bir ruh köklerimizle oynamaları canımızı sıksa da yine de oturup başımıza karalar bağlamak yerine asıl bu noktada bize düşen onların kirli emellerini boşa çıkartacak kendi varoluş kaynağımız yaratılış mucizesi tezlerimizi ortaya koymak olmalıdır. Hem kaldı ki bilimsel çalışmalara dayanak teşkil edecek tezler ortaya koyalım ki; bizden sonraki kuşaklar içi boş teorik suni hipotezlere kurban edilmesin.  Hele ki günümüzde adından sıkça sözü edilen uzay ve fen bilimleriyle iştigal eden teknofest gençlik adına bunu yapmaya mecburuz da. Zira böylesi teknolojik donanıma haiz gençliğe ne pozitivist bir akım ne evrimci bir akım ne de materyalist bir akım rehber olabilir. Şu iyi bilinmelidir ki; insanın ete kemiğe bürünmesinden hareketle onu sırf maddi varlık olarak görmek evrimcilerin tamda arzuladıkları hayvan mertebesine indirgeyici akla ziyan bir bakış açısıdır. Bu yüzden bizim bakış açımızda yer alan Yüce Allah’ın yarattığı her varlıkta tecelli eden mucize-i rabbaniyeler doğrudan bizim için yaratılış mucizesine olan inancımızı pekiştirmeye yettiği gibi inancımız gereği Âdem (a.s)’den bugüne insanı hep “Allah’ın mukaddes emaneti Eşref-i mahlûkat bir varlık”  olarak görmemize de yetmiştir.  Evrimciler gibi biz asla ve kat’a insanı maymun gören bir mahlûkat olarak görmedik görmeyiz de

        Unutmayalım ki insanı hayvan mertebesine ve maddi bir varlığa indirgeyen Darwinizm, Pozitivizm, Materyalizm ve Ateizm taraftarı akımlar Fen bilgisi derslerinde Yaratılış mucizesinden bahsedilmesinin bilime aykırı olduğundan dem vurmaktalar habire. Oysaki bilimin uğraşı alanı olan cemadat,  nebatat, hayvanat ve insanat kendi içinde başlı başına birer laboratuvar âlemler olup, bu söz konusu laboratuvar âlemlerinden neye elimizi atsak her bir fiil failine, eser ustasına, sanat sanatkârına nisbetle Yüce Allah’ın Yaratılış mucizesine işaret etmekte. İşte Fen bilgisi derslerine bu yönden bakıldığında Yaratılış mucizesi dediğimizde bilimle hiçbir şekilde tezat teşkil etmeyip tam aksine Allah’ın ilim sıfatının tecellisi bir bilim dalı olduğu görülecektir. Bu nedenledir ki Fen bilgisi derslerinde işlenen her bir konunun Allah’ın yaratılış mucizesine ayna teşkil etmesi hasebiyle Hayy’dan Hu’ya Allah demekten kendimizi alamayız da. Düşünsenize 30 yıl öncesinde kendisi ateist olup ancak 56 yaşına geldiğinde insan DNA’sının şifrelerini çözüp bilim dünyasına adını yazdıran Dr. Francis Collins’in “Laboratuvarda çalışırken Allah’ın varlığını hissettim” haykırışıyla ateizmden yaratılış mucizesi çizgisine gelmesi Allah’ın ilim sıfatının bilim üzerinde tecellisinden maksadımızın ne olduğu noktasında meramımızı açıklık getirmeye yetmiştir. Her ne kadar yaratılış mucizesinin ilk anlarına şahit olmasak da ilk insanın topraktan vücuda geldiğini, kâinatta her var oluşun tesadüfi oluşuma geçit vermeyecek şekilde yaradılış gayesine uygun olarak yaratıldığını biliyor olmamız ve Yüce Allah’ın sıfatlarının yarattıkları üzerinde tecelli ettiğini görüyor olmamız bizim için iman etmemize kâfi sebeptir zaten. Zira Yüce Allah (c.c)  Onları, ilk defa yaratıp inşa eden diriltecektir. O (Allah ki) her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir” (Yasin, 79) ayeti celilesi mucibince tıpkı yeryüzü sathını yağmurlarla diriltip envaı türlü bitkilerle Hayy kıldığı (diri, canlı tutup)  gibi ilk insanı da topraktan yaratıp ruh üfleyerek hayy kılmıştır. Madem öyle, bize bu noktada Yüce Yaradan’a hamdü senâ eyleyip yaradılış gayemize uygun Hu nefesimizle zikir eyleyerekten anmak düşer.

Bir kısım bilim adamları ateizmin etkisi altında kalarak yaratılan her varlığı tesadüfi bir eser olarak görüp iki yüzyılı aşkındır pozitivist felsefi davası gütmekteler maalesef. Güya ellerine tutuşturulmuş içi boş pozitivist felsefi reçetelerle insanların yaratılış mucizesine olan inancını sarsıp inkâr noktasına getireceklerini sanıyorlar. Oysaki her şeyden önce sınırlarına hayallerin bile yetişemeyeceği uçsuz bucaksız bir âlemde yaşıyoruz. Dolayısıyla böylesi uçsuz bucaksız bir âlem içerisinde yaratılış mucizesini insanların nazari dikkatinden göz ardı edilip inkâr etme noktasına nasıl getirilebilir ki? Düşünsenize içinde konumlandığımız samanyolu galaksisi bile yüz milyar rakamlı gibi bir sayıya tekabül ederken en az bunun iki misli kadarda galaksi âlemin hudutları içerisinde aydınlık güneşimiz gibi iki yüz milyar rakamlı bir sayıda yıldızlar topluluğunun varlığı söz konusudur. Şimdi gel de sınırlarına insan hayallerinin yetişemeyeceği böylesi mükemmel varoluş ve yaratılış mucizesi karşısında ne mümkün ki görmezden gelinip inkâr ediniversin. Bir kere her şeyden önce insan olarak bizatihi kendi ruhi ve bedeni varlığımız küçük bir âlemdir, hatta bu noktada insan için büyük âlem diyen âlimlerde var. Her ne kadar pozitivist felsefi akımlara kapılan bir kısım aklı evvel bilim adamları yoktan varoluşu inkâr etseler de bu hususta Elmalı Hamdi Yazır’ın “Ma’dûmun kendi kendine vücuda gelmesi, zâtî yok olanın bizatihi var olması imkânsızdır”  anlamında dile getirdiği; olmayan bir şey kendiliğinden var olamayacağı gibi hiçbir şeyde kendi kendine ademden vücut (yokluktan varlığa) bulamaz gerçeğini değiştiremeyecektir.

       Evet, dile getirilen bu ifadede yokluk ademi temsil eden bir kavram olarak anlam kazanırken, varlıkta vücudu temsil eden bir kavram olarak anlam kazanmakta. Dolayısıyla Sezai Karakoç’un “Yoktan da vardan da öte bir vardır, Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır” şiirinde yerini bulan ilahi mucizenin üzerine söz söyleme cüretinde bulunmaya yeltenen bir takım pozitivist, felsefi ve materyalist akımların ileri sürdükleri afaki hipotezler bilimsel çalışmalara asla kaynak teşkil edecek tezler olmayacaktır. Baksanıza adamlar yüzlerine taktıkları ‘Pozitivist Bilim’ maskesi altında sinsice önümüze koydukları yaratılışı inkâr eden içi boş suni reçetelerle insanları ruh köklerinden uzaklaştırıp maddenin kölesi yapma peşindelerdir. Her ne kadar etiketleri ve rozetleri cüsselerinden büyük bu tip sözde bilim adamlarının ikide bir ruh köklerimizle oynamaları canımızı sıksa da yine de oturup başımıza karalar bağlamak yerine asıl bu noktada bize düşen onların kirli emellerini boşa çıkartacak kendi varoluş kaynağımız yaratılış mucizesi tezlerimizi ortaya koymak olmalıdır. Hem kaldı ki bilimsel çalışmalara dayanak teşkil edecek tezler ortaya koyalım ki; bizden sonraki kuşaklar içi boş teorik suni hipotezlere kurban edilmesin.  Hele ki günümüzde adından sıkça sözü edilen uzay ve fen bilimleriyle iştigal eden teknofest gençlik adına bunu yapmaya mecburuz da. Zira böylesi teknolojik donanıma haiz gençliğe ne pozitivist bir akım ne evrimci bir akım ne de materyalist bir akım rehber olabilir. Şu iyi bilinmelidir ki; insanın ete kemiğe bürünmesinden hareketle onu sırf maddi varlık olarak görmek evrimcilerin tamda arzuladıkları hayvan mertebesine indirgeyici akla ziyan bir bakış açısıdır. Bu yüzden bizim bakış açımızda yer alan Yüce Allah’ın yarattığı her varlıkta tecelli eden mucize-i rabbaniyeler doğrudan bizim için yaratılış mucizesine olan inancımızı pekiştirmeye yettiği gibi inancımız gereği Âdem (a.s)’den bugüne insanı hep “Allah’ın mukaddes emaneti Eşref-i mahlûkat bir varlık”  olarak görmemize de yetmiştir.  Evrimciler gibi biz asla ve kat’a insanı maymun gören bir mahlûkat olarak görmedik görmeyiz de

        Unutmayalım ki insanı hayvan mertebesine ve maddi bir varlığa indirgeyen Darwinizm, Pozitivizm, Materyalizm ve Ateizm taraftarı akımlar Fen bilgisi derslerinde Yaratılış mucizesinden bahsedilmesinin bilime aykırı olduğundan dem vurmaktalar habire. Oysaki bilimin uğraşı alanı olan cemadat,  nebatat, hayvanat ve insanat kendi içinde başlı başına birer laboratuvar âlemler olup, bu söz konusu laboratuvar âlemlerinden neye elimizi atsak her bir fiil failine, eser ustasına, sanat sanatkârına nisbetle Yüce Allah’ın Yaratılış mucizesine işaret etmekte. İşte Fen bilgisi derslerine bu yönden bakıldığında Yaratılış mucizesi dediğimizde bilimle hiçbir şekilde tezat teşkil etmeyip tam aksine Allah’ın ilim sıfatının tecellisi bir bilim dalı olduğu görülecektir. Bu nedenledir ki Fen bilgisi derslerinde işlenen her bir konunun Allah’ın yaratılış mucizesine ayna teşkil etmesi hasebiyle Hayy’dan Hu’ya Allah demekten kendimizi alamayız da. Düşünsenize 30 yıl öncesinde kendisi ateist olup ancak 56 yaşına geldiğinde insan DNA’sının şifrelerini çözüp bilim dünyasına adını yazdıran Dr. Francis Collins’in “Laboratuvarda çalışırken Allah’ın varlığını hissettim” haykırışıyla ateizmden yaratılış mucizesi çizgisine gelmesi Allah’ın ilim sıfatının bilim üzerinde tecellisinden maksadımızın ne olduğu noktasında meramımızı açıklık getirmeye yetmiştir. Her ne kadar yaratılış mucizesinin ilk anlarına şahit olmasak da ilk insanın topraktan vücuda geldiğini, kâinatta her var oluşun tesadüfi oluşuma geçit vermeyecek şekilde yaradılış gayesine uygun olarak yaratıldığını biliyor olmamız ve Yüce Allah’ın sıfatlarının yarattıkları üzerinde tecelli ettiğini görüyor olmamız bizim için iman etmemize kâfi sebeptir zaten. Zira Yüce Allah (c.c)  Onları, ilk defa yaratıp inşa eden diriltecektir. O (Allah ki) her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir” (Yasin, 79) ayeti celilesi mucibince tıpkı yeryüzü sathını yağmurlarla diriltip envaı türlü bitkilerle Hayy kıldığı (diri, canlı tutup)  gibi ilk insanı da topraktan yaratıp ruh üfleyerek hayy kılmıştır. Madem öyle, bize bu noktada Yüce Yaradan’a hamdü senâ eyleyip yaradılış gayemize uygun Hu nefesimizle zikir eyleyerekten anmak düşer.

Vesselam.

 https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer

 

 

 

16 Temmuz 2023 Pazar

Medine'den Buhara'ya

Medine'den Buhara'ya


https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer

Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'in Nebevi nuru yüzü suyu hürmetine tüm âlemler yaratılmıştır. İşte Rasulullah (s.a.v)'in Gül kokulu nübüvvet nuru, Hz. İsmail'in evlendiği Hale'den oğlu Kaydar'a geçer. Ancak, Kaydar bir sene içerisinde yüz kadar kadını nikâhladığı halde hiçbirinden çocuk olmaz. Allah Teâlâ melek vasıtasıyla buyurdu ki: “Ey Kaydar! Eğer nezr edip kurban kesersen bu iş sana bildirilir.” Bunun üzerine Kaydar emrin gereğini yerine getirip çok sayıda koç kurban eder. Kurban mükellefiyetinden maksat hâsıl olunca bu kez gaipten bir nida daha işitir: “Ey Kaydar! Filan ağaç altında uyuyuver, rüyada ne görürsen onu yap.” O da denileni yapıp rüyasında Arap asıllı Gadire Hanım gösterilip onu nikâhına al emri talimatı verilir. Böylece nur Gadire'ye intikal etmiş olur.
Kaydar bir yolculuğun ardında Kenan iline vardığında Yakup (a.s) ile karşılaşır. Ve o Yüce Peygamber der ki; “Sana müjdeler olsun ki dün gece Gadire oğlunu doğurdu, zira gördüm ki, gök kapıları açılmış. Bu durum alından alına konaklayan Habibin nurun bir alametidir...” Bu sözleri işittikten sonra hanımının yanına vardığında, ilk işi oğlunu kucaklamak olur. Oğlunun adı Haml idi. Haml'de Saide isminde birini nikâh eyler. Derken o nikâhtan Nebt doğar. Ve Habib-i Ekrem (s.a.v)'in nuru Nebt'ten Adnan'a devr olunur.
Adnan'ın alnından parlayan nuru şerif ise Maad'a geçer, Maad'dan Nizar'a devr olunur. Nizar'dan da Nebevi nur sırasıyla Mudar'a, İlyas'a, Müdrike'ye devr olunur. Derken Müdrike'den de sırasıyla Huzeyme'ye, Huzeyme'den Kinane'ye, Kinane'den Nadr'a geçer.
Nadr'dan sonra ise nur sırasıyla:
w Malik w Fihr (Kureyş) w Galib w Lüeyy w Ka'b w Mürre w Kilab w Kusay w Abd-i Menaf (Muğire)' e geçerek devrolunur.
Bu arada Mugire'nin iki oğlu daha olur. Ki; bu oğullardan biri Haşim'dir. Zira Nevfel ve Muttalib Resulullah (s.a.v)'in soy şeceresinde yer alan Haşim oğullarından gelmiştir.
Haşim herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Hem nasıl sevilmesin ki, bikere her şeyden önce Habibin nuru her daim alnında parlıyordu. Nitekim Rum Kayseri bu parlak yüzden dolayı kızını Haşim'e teklif eder, fakat kabul etmez. Nasip bu ya, bir gün rüyasında kendisine bildirilen Selma Binti Ömer'le evlenmesi emr olununca, onunla nikâh kıyacaktır. Derken, Haşim ticaret maksadıyla Şam'a gidip, akabinde Gazze'de vefat eder etmesine ama sonuçta Selma'dan doğacak olan, yani ilerisinde Nübüvet Nur'un dedesi olacak Abdülmuttalib'i arkasında bırakması böylesi bir ölüme can kurban dersek yeridir. Evet, O; Rasulullah (s.a.v)'in dedesidir. Haşim'in vefatından sonra Mekke halkı Abdülmuttalibi (asıl adı Şeybe) şehre reis seçip, Mekke'nin anahtarlarını ona teslim eder de. Sıra teslim sırası ona gelmişti ki, teslim edilecek elbette anahtar değildi, teslim olunacak Habibin nurudur. Nitekim o nur Abdullah'a devr olunur da. O'ndan da malum O nur asıl sahibine devr olunur. Şu da var ki Peygamberimiz (s.a.v) bu dünyadan göç etti etmesine ama o nur'a layık olanların alınlarında kıyamete kadar devam edecektir, buna inancımız tamdır. Sanmayın ki başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere sırasıyla Ashab-ı kiram, Evliyalar bu dünyadan göç ettiler diye tabii oldukları kaynaklarda bir anda kesiliverdi. Yok, öyle bir şey, tam aksine İmam-ı Gazali Hz.lerinin de beyan buyurduğu veçhiyle “Diriyken tevessül olunan, feyiz alınan zata, öldükten sonra da tevessül edilerek feyiz alınır” (Mişkat) şekliyle her devirde Allah Resulünün izini iz süren Allah dostları kanalıyla kıyamete dek bu söz konusu kaynak silsilesi hiç tükenmeyecektir. Hatta kıyamet sonrası da tevessül hadisesi mahşer günü ilahi huzurda da apaçık bir şekilde yaşanacaktır. Bakınız, Muhammed Hadimi Hz.leri bu hususta ne buyuruyor: “Peygamberler ve evliya zatlar dar-ı bekaya intikal ettikten sonra da onlar vasıtasıyla Allah Teâlâ'ya yalvararak dua etmeye, tevessül ve istiğase etmek denir. Ki, onlar ölünce de mucizeleri ve kerametleri devam eder” (Berika). İşte bu sözlerden de anlaşılan o ki; Allah'ın hazinesi boldur. Öyle ya, peygamberlik kapısı kapandı diye tevessül ortadan kalkacak değil ya, bu kez onun izini iz süren evliyalar ne güne duruyor, hiç kuşkusuz Ümmet-i Muhammed'in kurtuluşuna vesile olmak için devreye girip tevessül yolunu devam ettirecekleri muhakkak. Nitekim Mürşidi kâmillerin her devirde var oluşları insanları Allah'a yönlendirmek içindir. Yani Allah dostları, taliplilerine Allah-u Teâlâ'ya nasıl kul olunacağını, nasıl ibadette bulunacaklarını talim ettirerek vuslata ermelerine vesile olmak için vardır.


Yayın Tarihi:13.02.2023
ISBN:9786254209864
Dil:TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:512
Cilt Tipi:Karton Kapak
Kağıt Cinsi:Kitap Kağıdı
Boyut:15.5 x 23.5 cm

2 Temmuz 2023 Pazar

HALLÜSİNOJENLER


HALLÜSİNOJENLER

         SELİM GÜRBÜZER

        Hallüsinojen bizatihi obje olarak var olmayan ancak kişi tarafından algılandığı düşünülen objelerin, örneğin bastonu yılan gibi görmek gibi bir durumun ortaya çıkmasını sağlayan nesne demektir. Malum halüsinasyon görenlere yönelik tedavi maksatlı hallüsinojen etken maddeler herhangi bir tavsiye ve kontrol dışı kullanıldıklarında kişide geçici bilinç kaybı ve zihni bozukluk oluşturabiliyor. Bunlardan birkaçını sıralayacak olursak, en göze çarpan hülüsinojen maddeler şunlardır:

        LSD (Liserjik asit dietilamid)

        LSD;  uyuşturucu ve uyku ilaçları kategorisine giren bir üründür. Hatta LSD gerek kromozom, gerek beyin fonksiyonu, gerek sinir sistemi, gerekse doku üzerinde uyuşturucu fizyolojik ve psikolojik tesir bırakan bir maddedir. Özellikle 7 günlük gebe bir fareye  % 5 (0,05) ila 1,0 mg arası bir dozda LSD verildiğinde bir takım embriyo bozuklukları görülebiliyor. Nitekim embriyonun kuyruk ucunda göz teşekkülü, ön ayağı ucunda ise ağız gibi oluşumların nüksetmesi bunun tipik bir örneğini teşkil eder. Ancak 300 mg civarı bir dozda verilen LSD’nin 14 - 15 günlük gebe fareler üzerinde zararlı etkisi görülmemiştir. Her şeye rağmen yine de LSD'nin beyin fonksiyonlarını ve duyu merkezlerini olumsuz yönde etkilediği bilinen bir gerçekliktir.

        Bu arada serotonin ve noroepinefrin (adrenal) asetilkoline benzer görev yaparken, LSD daha çok orta beyin ve beyin kökündeki duyuları heyecana çevirmekte etken maddelerdir. Hatta insanı tahrik eden bir madde salgılayıp serotonin ve noroepinefrin gibi sinir uçlarının bağlantı noktalarında gelen mesajların alınmasını bloke eder.

       Meskalin

       Güney ve orta Amerika kaktüslerinden elde edilen hallüsinojenik bir alkoloid bir maddedir.

       Marijuana (Esrar)

       Lophophora williamsi (peyote)  bitkisinden Cannabis sativa (Hint keneviri)/Cannabis indica türlerin yaprak ve çiçeklerinden elde edilip, narkotik ve kuvvetli kokulu sarhoş edici özellik içeren bir maddedir. Aslında şu da bir gerçek yerde biten bir bitki hem şifa kaynağı hem de zehir içerebiliyor.  Dolayısıyla zehir olandan değil şifa olandan nimetlenmek gerekir.  Nitekim kuru üzümden her gün 20 adet yediğimizde yorgunluğumuzun giderilmesinden tutunda sinirlerin kuvvetlenmesine ve öfkemizin dindirilmesine kadar vücudumuzda pek çok birikmiş negatif enerjimizden eser kalmayacaktır.  

      Amfetamin

      Meskalinden 18 defa daha aktif trimetilamin bileşiğinden elde edilir. Bu tür maddelerin tipik özelliği zihni allak bullak etmesidir. Aynı zamanda insanı renkli hayal alemlere daldırıp ütopik bir duruma (hayale) sebep olmasıdır. Öyle ki; 1896 yılında Güney Amerika’da meskalinden bir grup insana uygulanmış, derken o söz konusu bir grup insan tozpembe hayaller uğruna her biri bir taraflara kendilerini atmışlardır. Peki, o insanları uçsuz bucaksız hayallere sürüklediler de ne oldu en nihayetinde bu ilacı kullananlarda aptallık, aksırma, hantallık ve yüz çehrelerinde aguduk buguduk birtakım değişmelerin nüksettiği gözlemlenmiştir.

       Alkol

      Aslında alkolün kaynağı da bitkidir.  Öyle ki bu kaynaktan pek çok alkol çeşidi üretilebiliyor.  Madem öyle bunlardan bir kaçına kısaca değinebiliriz:

       Metil Alkol

       Metil alkol; alkoller arasında en ileri derecede zehirli olanıdır. Öyle ki insana büyük dozlar halinde verildiğinde optik sinirler üzerinde kalıcı körlükler bırakabiliyor. Vücuda sirayet ettiğinde öncelikle metil alkol formaldehide çevrilir. Sonra formaldehit formik aside dönüşür ve en nihayetinde formik asit ise üre tarafından absorbe edilir. Ancak şu da var ki formik asit formaldehit kadar toksik değildir. Üstelik üre tarafından elimine edilebiliyor da.  Hatta etken seyrine göre bu durum metil alkol → formaldehit→ formik asit→ üre şeklinde formüle edilir de.

       Etil alkol

       Sindirim yoluyla alındığında toksik etkisi diğer alkoller kadar olup, fakat bağırsak tarafından kolayca emile edilebilen bir alkol türüdür. Ancak ilk dakikada emilimin  %58 kadarı kana geçtiği için kan susuzluğu, eritrositlerin yapışması veya koagülasyonu gibi geçici birtakım zararlı etkiler bırakabiliyor. Hatta bu arada beyine kan ulaşması yavaşlayacağından değim yerindeyse otonom sinir sisteminin tersyüz çalışmasına neden olacaktır. Zira alkolün ilk birinci saatte  %88’i, ikinci saatte ise %99'u kadarı kana geçmektedir. Etil alkol özellikle karaciğer üzerinde olağan üstü bir faaliyete girip sırasıyla Asetik asit +  CO2 + H2O’ya okside olmaktadır. Şurası muhakkak alkol alan insanlarda asetaldehit mevcudiyetinden dolayı kusma, görme bulanıklığı, yalpalama gibi arazlar görülebilmekte. Bununla beraber alkolün vücut metabolizması üzerinde oluşturduğu birtakım kimyasal reaksiyonların ne şekilde cereyan ettiği hususu hala tam manasıyla aydınlatılmış değildir. Özellikle bu hususta çalışan araştırmacılar kronik alkolikleri tedavi etmek için hastalara verilen antabus ilacın asetaldehitten sonraki basamakları nasıl bloke ettiği konusunda bayağı kafa yormaktadırlar. Yani antabusun alkolün etkisini nasıl inhibe ettiğini incelemektedirler. Bu incelemeler sonucunda karaciğer içerisinde yer alan toksik maddelerin başta alkol olmak üzere birçok sıvıları detoks edici  (toksik madde giderici) özelliğe haiz etken unsurlar olduğu belirlenmiştir. Bu yüzden elimine şeklinde vuku bulan bu tür kimyasal reaksiyonlu dönüşümlere detoksifikasyon denilmektedir. Neyse ki bir noktada vücut metabolizması da boş durmayıp bu arada çok düşük dozlarda alınan toksik maddeleri etkisiz hale getirerek en basit yoldan dışarı atabiliyor. Fakat sık sık alkol alındığı zaman alkolün geçtiği kanallarda bir takım kalıcı hasarlar bırakmasıyla birlikte tedavisi zor duruma yol açabiliyor.

         Ezcümle anlaşılan o ki; birçok usullerle çeşitli toksik maddeler (içki vs.)  küçük dozlar halinde vücutta detoksifiye edilebiliyor. Fakat vücut toksik maddeleri doğrudan dışarı atmayı (eksprasyon) çok az tercih etmektedir. Daha çok vücudun ürettiği bir takım özel enzimlerle toksik maddeleri etkileyip, böylece alınan kimyasal maddeler üzerinde değişiklik yaparak depolamayı yeğlerler. Mesela fenol, tahliye edilmek suretiyle fenol sülfata çevrilip sonrasında dışarı atılır. Böylece fenol sülfat, fenol glukuronik asite çevrilmekle fenol bertaraf edilmiş olur.

       Meseleye birde dini yönden baktığımızda Peygamberimiz (s.a.v)’inde beyan buyurduğu veçhiyle alkol bütün kötülüklerin anasıdır. Hakeza Allah dostu Gönül Sultanları da alkol bataklığında yüzen insanları topluma kazandırmak için tüm gayretlerini esirgememektedirler. Nitekim bu konuda Namık Kemal Zeybek Adıyaman Kâhta İlçesinde kaymakamlık yaparken gördüğü bir hatırayı şöyle anlatır:

        Bendeniz 1974 yılında Seyda Hz.lerinin oturduğu Menzil Köyü’nün bağlı olduğu Kâhta’da kaymakamlık yaptım.

      Babamdan ve babamın kütüphanesinden aldığım bilgi birikimi ile tasavvuf hakkında biraz bilgim vardı. Hz. Mevlana’nın kitaplarını, Muhyiddin Arabî’nin kitaplarını ve bulduğum diğer kitapları elimden geldiği kadar okumaya çalışıyordum. Ama şöyle düşünüyordum:

Bu büyüklerimiz tasavvuf tarihi içerisinde görev yapmıştır ama, bu asırda yoktur onlar gibi... Yani bu yüzyılda bir Mevlana, bir Yunus Emre, bir İmam-ı Rabban-i, bir Şah-ı Nakşibend-i, bir Abdülkadir Geylani gibi tasavvufi anlamda bir mürşid artık mümkün değildir diye. Ne zamana kadar? Kâhta’da Seyda Hz.lerini tanıyıncaya kadar, bu kanaatim devam etti. Kâhta’ya kaymakam olarak geldikten sonra tabii olarak Menzil köyünde oturan Seyda Hz.lerini çokça duyar oldum. Aleyhinde konuşanlar oluyordu, lehinde konuşanlar oluyordu. Kendisine bağlı insanlar yanıma geliyordu. Kendisine şiddetle karşı olanlar da yanıma gelip anlatıyorlardı. Tabii bir nokta vardı, kendisine bağlı olan insanlar Seyda’ya bağlı olan insanlar ve aynı zamanda vatana millete, vatanın birlik ve bütünlüğüne, ahlaki değerlere bağlı insanlardı. Buna mukabil vatanın birliğine, milli ve manevi değerlere husumet içinde olan insanlar da onun aleyhinde konuşuyorlardı. Bu benim için bir ölçü oldu. Fakat hepte o yılların biriktirdiği artık bu asırda böyle şeyler yoktur düşüncesinden doğrusu kendisiyle tanışmak istemiyordum. Köye bir kaymakam olarak gittiğim zaman okula gidiyordum. Hemen okula yakın bir evi vardı. Takriben bir ay sonra benim zihnimde bir mesele anlatıldı. Mesela, şu yakın vilayetlerden bir şeyh demiş ki (Gavs Hz.lerine demiş.):

    Gelsin ateş üzerinde duralım bakalım, kim daha çok durabilecek.”

     Bunun üzerine Gavs Hz.leri de demiş ki:

     “Ben ateşten korkuyorum, ateşten korkmasam zaten bu işlerle uğraşmam.”

     Bu söz bana çok latif geldi ve bir tanışmak istedim. Gittim, gidiş o gidiş... Yani kendisini tanıdıktan sonra (Seyda Hz.lerini tanıdıktan sonra) kafamda birçok sırlar çözüldü. Tabii birçok sırlarda oluştu, sonra o sırlar çözüldü.

      İşin ilginç yanı Seyda Hz.lerinin etrafında yüzlerce, binlerce belki de milyonları aşan insan var ama, kendisi çok fazla konuşmuyor, insanlara hitab ederek kazanmak diye bir şey yoktur. Sohbetleri vardı. Benim hayatımda bir olayla kıyasladım bu hali. Kaymakam olduğum yıllarda, her bulunduğum yerde, elimden geldiğince içkiyle, kumarla ve topluma zararlı olan kötü alışkanlıklarla mücadele ediyordum. Hatta bu yüzden Dünya Yeşilaycılardan bir madalya aldım Türkiye’de... Gün içinde içki çok fazla tüketiliyor ve halkı muzdarip ediyordu. Doktoru, müftüyü ve diğer halka hitap edebilecek kişileri topladım. Ben konuşuyordum ve içkinin zararlarını anlatıyordum, doktor, avukat anlatıyor her yönden içkinin insanlara ne kadar zararlı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Böyle bir toplantı yaptım. Toplantı bittikten sonra, lokantaya misafirlerim vardı yemeğe gittim, baktım en önde oturan ve ben ne dersem başını doğru doğru diye sallayan bir muhtar rakı içiyor. Şimdi bu bir unutmadığım olay. Çok uzun uzun saatlerce anlattım: İçki zararlı, sağlığına zarar verir, ailene, kesene ve topluma zarar verir falan... Güzelde nutuklar söylüyorduk, tasdik ediliyordu, başlar da sallanıyordu ama, sonunda o muhtarı içki içerken gördük, rakıyı koymuş içiyordu.

        Bir başka olay daha gördüm Menzil’de. Seyda Hz.lerinin yanına gelen birçok alkolik, içki içen demiyorum alkolik... Yani alkol hastalığına yakalanmış da bundan kurtulamayan insan onun çok küçük bir telkiniyle “bir tövbe” bir de “içme senden Allah razı olsun” sözüyle birdenbire içkiden kurtuluyor, hali değişiyor ve yüzü değişiyor. Yani bir insanda iki tane rengin olduğunu ben gördüm. Dün gelmiş yüzü simsiyah, bugün tövbesini almış ertesi gün, güzelleşmeye başlamış ve bir müddet sonra bakıyorum bu insan bambaşka bir insan olmuş. Seyda Hz.lerinin yanında çok söz söylemeye yahut onun söz söylemesine gerek kalmıyordu. Sadece onun yanında oturmak insana öyle huzur veriyordu ki, o anda sanki çok uzun vaizler dinlemiş, çok kitaplar okumuşçasına insanın içinin yumuşadığını, içinin insanlara sevgiyle dolduğunu, insan içinin hoşgörüyle dolduğunu ve insanın İslâm’a doğru yöneldiğini hissediyordu.

       Bir defa tanımayanların peşin hükümleri var. Türkiye’de tasavvuf nedir? Mutasavvıflar kimlerdir? Tarihte ne yapmışlardır? Bugün ne yapmaktadırlar? Bunlar yeteri kadar bilinmediği için, bir kara propagandanın tesiriyle ne yazık ki peşin hükümle iyi bakılmıyor. Ama ben şunu gördüm; Kâhta’ya gittiğim zaman benim de görevim bulunduğum yerdeki insanlarla ilgili rapor yazmaktır. Eski raporlara baktım, yani benden önceki kaymakamların tamamı Seyda Hz.leri ve Menzille ilgili müspet rapor yazmıştır. Burası ve buradaki insanlar siyasetle uğraşmazlar, devletin ve milletin birliğine bağlıdırlar. Şunu da ilave etmeliyim ki:

       Gavs Hz.lerinin o köye yerleşmesi, Seyda Hz.lerinin o köyde bulunması ve sonra dergahın orda da devam etmesi, anlayanlar için devletimiz ve milletimiz bakımından büyük bir nimettir . Seyda Hz.lerinin bağlıları ve öğrencileri arasında hem doğudan, hem kuzeyden , hem batıdan ve Türkiye’nin her yerinden gelen insanlar var. Orda ideal kardeşlik bilinci ve kardeşlik hali gerçekleşir. Menzil’de devlete ve millete sadık , işini iyi yapan insanlar ortaya çıkar. Doktorsa daha başarılı , daha diyergam, daha başkalarını düşünen , daha iyi bakan doktor haline gelir. Tasavvufun maksadı da zaten budur. Bütün insanlara , herkese hoşlukla bakmaktır. Fakat ne yazık ki zaman zaman anlamaz insanlarda o bölgede görev yaptılar ve bir dönem hem de Seyda Hz.lerinin orada bulunmasının gerekli olduğu dönemde  bir takım anlamaz, bilmez sığ görüşlü insanlar, onun bulunduğu yerden koparılmasına ve Çanakkale’de oturmasına sebep oldular. O bir tarihi yanlıştı, sonra o yanlış anlaşıldı ve kaldırıldı.

        Evet, içki kullanmak yanlış, içkiyi terkettirmeye vesile olan Gönül Sultanlarını incitmekte bir bambaşka yanlış uygulama olsa gerektir.

                Sigara ve Sağlık

        Tütün tüm dünyada 16. yüzyıldan buyana kullanıla gelmiş bir maddedir. Avrupa'ya tütünün girişi I. Dünya Harbinde,  Türkiye’ye ise savaş sonunda girmiştir. Nitekim 1945’te yaşlı kesim Türkiye’de gelecek kuşağa çok kötü örnek olmuştur. Ki; akciğer kanseri, müzminleşmiş solunum yolu hastalıkları, metabolizma bozuklukları ve tedavi edici ilaçların vücutta etkisini gösterememesi gibi farmakolojik noksanlıklar daha çok sigara kaynaklı kötü sonuçlardır. Maalesef tüm dünya bunca uğraşa rağmen sigara içmenin önüne geçmeyi başaramamıştır. Dolayısıyla bugün gelinen noktada radikal ve keskin bir şekilde sigara karşıtlığı üzerine kurulu metotlar uygulamalar ortaya koymak yerine sigara içme usulünü değiştirmek veya tedrici bırakma seansları uygulama metotlarını ortaya koymak daha akıllıca bir yöntem ve yol izlemek olsa gerektir.  

         İstatistik verilere göre sigara tüketimi arttıkça akciğer kanseri artmaktadır. Zira 1976 yılında Amerika’da yapılan bir çalışmayla hastane kayıtları incelendiğinde akciğer kanserinden ameliyat olanların neredeyse tamamı sigara içenlerin olduğu tespit edilmiştir. Sigara dumanı kalıntı halinde burun boşluğunda, gırtlakta, soluk borusunda kanserlere sebep olmuştur. Sigaranın sebep olduğu yaygın hastalıklar özellikle akciğer, ağız ve yutak, gırtlak ve pankreas gibi organlarda kanseri tetikleyen bir illet olarak sahne almaktadır. Yine sigara içenlerde kalp ve dolaşım hastalıkları, koroner kalp hastalığı, hipertansiyon ve birtakım şoklar daha fazladır. Keza akciğerde anfizem olarak tanınan solunum yetersizliği sigara içenlerde bir hayli çoktur. Hatta gastrit ülseri, duodenum ülseri, karaciğer sirozu da buna dâhildir. Bu arada sigara içmenin zararı kadınlardan çok erkekler üzerinde daha etkili olduğu varsayılmakla birlikte, mesela erkeklerde amfizem ve karaciğer sirozu ve akciğer solunum yetersizliği kadınlara göre çok daha azdır.  Anlaşılan ister erkek olsun ister kadın fark etmez, sonuçta sigara kullanmak her halükarda risk teşkil etmektedir. O halde sigara illetini içmemek en doğru akıllıca yol olsa gerektir.  Yetmedi sigara içilen ortamlardan bile uzak kalmakta fayda vardır. Zira sigara dumanı sigara içenler üzerinde yaptığı etki kadar sigara içmeyenler üzerinde de aynı etkiye sahiptir.

        Sigarayı bırakan insanlar da şu durumlar göze çarpar;

        -Yediği gıdanın gerçek tadını fark etmesi.

        -Koku duyusu gelişir.

        -Sindirim kabiliyeti artar.

              -Kilo alır.

        Sigarayı bırakmanın sevinci bir bambaşka duygudur. Şimdilik sadece sigarayı bırakmakla kilo alınması şikâyet söz konusudur. Olsun tek dert kilo almaksa çaresi var elbet. Şöyle ki;  sigaranın verdiği zararı aerobik uygulamalarla telafi etmekle mümkün değilken, kilo almayı birtakım idmanlarla bertaraf edilebilmektedir.

       Mental Bozukluklar

       Çeşitli mental hastalıkları sinir sisteminin bozuk olmasından kaynaklanmaktadır. Mesela diyabet gibi metabolik hastalıklar sinir sistemi ile yakından ilgilidir. Doktorlar bu tip hastaları sükûnete davet edip uzun süre dinlenmelerini tavsiye ederler. Ayrıca sinir sistemini teskin edici ve çevre ile ilgisini çok alt düzeye indirici ilaçlar verilir. Bunlardan belki de en mühim olanı mental bozuklukların insan davranışı üzerinde yaptığı dengesizlik,  düzensiz görünüm ve birtakım arızı hasarlar içerisinde yaşadığı cemiyetin toplumdan dışlamaksızın ikna edici hoşgörü anlayışıyla bir anda bertaraf edilebilir olmasıdır. Yeter ki toplum insancıl merhamet kolların açıversin bak o zaman ortada ruhsal problem kalır mı?  Nitekim kucaklayıcı sevgi ve merhametle kötü huyların tedavi edilebildiği örnekler vardır. Şöyle ki; yardım duygusu, hastayla dost ve arkadaş olma, hastaya beşer şaşar düşüncesine dayalı yaklaşım tarzı sergilemek gibi tavırlar birçok anormal diyebileceğimiz psikopat insanı iyileştirdiği artık bir sır değil. Bu yüzden gelişmişlik düzeyi ileri memleketlerde 300 mevcutlu iş yerinden okuldan vb. kuruluşlarda bir psikoterapisin (psikologun) görevlendirilmesi istenir. Tüm bu önlemler alınmadığı takdirde gençlik çağında verilen aşırı sorumluluklar ruhi bunalım veya mental bozukluklara yol açmaktadır. Hatta bu tür gençlerle ilgilenilmediğinde kendilerini toplumdan soyutlayıp akabinde hem mental bozukluklara yakalanıyorlar hem de birtakım fiziki hastalığın pençesine düşebiliyorlar.

         Mental bozuklukların diğer sebeplerinden biri de çevre güzelliğinin ve tabiat bozukluklarının insan doğasıyla (seciyesi) uyum sağlamamasıdır. Bu gerçeklerden hareketle koruyucu sağlık hizmetleri ve çevre korunmasına yönelik düzenleme yapan kuruluşlarda mental bozukluğu olan birçok insanın işçi olarak çalıştırılmış (görevlendirilmiş) ve bunun sonucunda hastaların tabiatta uzun süre baş başa meşgul edilmelerinden olsa gerek 210 kişiden sadece 8 kişi hariç diğerleri sağlıklı veya dengeli bir duruma kavuştuğu gözlemlenmiştir.  Mesela İsviçre ve İngiltere’de mental bozuklukları olanların iş gücünden faydalanmak,  insanlara muhtaç durumdan kurtarma, sosyal ve ekonomik durumlarını düzeltmeye yönelik kanunlar yer alıp uygulanır da. Elbette ki kanunların gayesi insan mutlu çevreyi insanın yaşaması için en uygun bir şekilde muhafaza ve geliştirmek olmalıdır. Bunun için ileri memleketlerde bu işler için sivil toplum dernekler hızla yaygınlaşmıştır diyebiliriz. Hatta son zamanlarda bizim ülkemizde de bu yönde ciddi adımlar atıldığı da bir gerçeklik durumdur.

         1-Neurosis (Nevroz) Bozukluklar

         Neurosis mental bozuklukların en yaygınıdır. Bu hastalığın en karakteristik özelliği konuşma bozukluğunun yanı sıra (ataksi) hastanın ne söylediğini bilemiyor olmasıdır. Bazı hastalarda ise her türlü nevrotik bozukluğun mevcut olabileceği belirlenmiştir. Amerikalılar bu tip hastaları akut kompartman sendromu olarak tanımlarlar.  İşte bu tip sendrom hastayı son derece duyarlı yapar. Bir şeye dokunduktan sonra hemen elleri yıkama hastalığı baş göstermektedir ki bu durum insanı zamanla şizofrenliğe kadar sürükleyebiliyor.

       Nevroz bozuklukların da kendi içinde çeşitli tipleri vardır:

        Obsesyonlar

        Şaşkın bir insanın (kompartman-şaşkın) davranışlarına benzer tavır sergilerler. Hatta birçok şeyi abartarak başkasına takdim ederler. Ayrıca bunlar tipik koleksiyon meraklılarıdır.

        Fobik bozukluk

        Bunlar akut ataksa hastalarıdır.  Mesela günlük hayatta sık sık karşılaşabileceği insan ilişkilerine karşı sosyal fobiktirler. Mesela buna selam vermeme gibi durumlar tipik misal gösterilebilir. Bunlar daha çok özel ilgi bekleyen tip özelliği sergilerler. Hatta özel besin isterler,  özel yer isterler. Ayrıca yapmak zorunda olduğu işler karşısında hemen paniğe kapılırlar. Yani hayvanlara karşı fobik olan bir kişinin sinek karşısında yılan görmüşçesine ürkmesi gibi bir tavır takınırlar.

       Hipokondriyak hastalık

       Bunlar bir olay karşısında aşırı derecede etkilenmeleri sonucunda kendini olayın içinde bulan tiplerdir.  Mesela hipokondriyak bir hasta sıtmaya yakalanan bir kişiyi gördüğünde sanki kendisi sıtmaya yakalanmış gibi bir hale girmektedir. Kelimenin tam anlamıyla bunlar hastalık hastası tiplerdir.

       Nörasteni

      Hipokondryiakın bir çeşidi sinirsel yorgunluktur.  Bunlar için hastalığın adını duymak bile yetiyor. Tıpkı sıtmada olduğu gibi tavır içerisine bürünür. Gerek hipokondriyak tip, gerekse nörasteni tipler yalnızlıktan, reddedilmişlikten ve yetersiz oluşlarından şikâyetçidirler.  Nörastemi aynı zamanda nevrozun bir başka psikosomatik düzensizlik durumudur. Dolayısıyla bu tip insanlar ülsere karşı yakalanma riski taşırlar hep. Nörastenin bir diğer çeşidi ise çevresinde olup bitenlere kayıtsız kalıp bihaber olmalarıdır. Nitekim kendini bekleyen tehlikelere karşı duyarsız olmaları ya da çok aç olduğu durumlarda kendisine uzatılan besini vermekten sevinç duyan insanların hislerine alakasız olmaları bunun en tipik misalidir. 

        2-Psikoz Bozukluklar

        Bunları neurosislerden ayırt etmek güçtür. Psikozlar genellikle başkalarını kendinde büyüterek örnek aldığı kişinin hal ve hareketlerini kendinde tatbik etmeye çalışır. Yaptığından emin olmayan devamlı hazır bekleyen karaktere sahiptirler. Bu tip hastalarda şizofreni (gerçeklere kayıtsızlık, içe kapanma, zihin bölünmesi), paranoid kişilik bozukluğu (başkalarına karşı güven duymamaları, aşırı kuşkuculuk), ruhi depresyon ve bir takım patolojik arızalar gibi çeşitleri vardır.

        Şizofreni hastalık

        Mental hastalıkların en yaygın olanıdır. Şizofren hastalar çok heyecanlı olup hemen tahrik edilebilir tiplerdir. Öyle ki; kimi kendisinden alay edilmesinden hoşlanır. Kimi başkaları kendisiyle eğlenip gülerken kendisinin eğlendiğini zanneder. Kimi gezip tozduğu yerlerde gündüzün rüya görüyormuş gibi hisse kapılır. Kimileri ise özlediğini elde edemeyince dolaşmayı sever. Mesela kendisi ticaretçi ise tüccarın yanında dolaşmayı yeğler. 

       Depresyon

       Bunlar hafta içerisinde kendileri için belirledikleri bir günü ya uğurlu ya da uğursuz sayan tiplerdir.  Bazıları ayın belli bir gününde etyemezler. Bazıları kendinden çok küçük yaştakilerle veya çocuklarla arkadaşlık eder. Bazıları çok övünmeyi sever. Bazıları ise kendi yaptığını başkası yapmış gibi zanneder.

         Diğer kişisel patolojik bozukluklar

         Eksojenik tip depresyonlar aniden gelip, kaybolan ruhi düzensizliklerdir. Mesela sara nöbeti bunun tipik misalidir. Diğer patolojik bozuklukların bir kısmı ise kalıtsal olarak karşımıza çıkmaktadır.

         Mental Bozuklukların Tedavisi

         Mental bozuklukların tipine ve derecesine bağlı olarak Tıbbi tedavi usulleri değişkenlik göstermektedir. Çoğunlukla tedaviden önce psiko analiz yapmak gerekir. Bu tip hastaları gruplayıp kendileri ile baş başa bırakmak (deli deli bir araya gelmesi gibi) en doğru yöntem olsa gerektir. Bu uygulama aynı zamanda halk dilinde “Deli deliyi görünce sazını saklarmış” sözünün teyididir. Hatta bu yöntem uygulandığında ikili arkadaş grupları oluşturularak grubun başına içlerinden en akıllısı seçilir. Gerekirse gruplar birbirinden ayrılmasın diye bağlanıp aralarında sıcak sempati geliştirilebilmektedir. Böylece bu tipler yalnızlık hissinden kurtarılmış olurlar. Şayet böyle yapılmazsa psikoz bir kişi, kendisini tedavi etmeye gelen doktoru bu kez kendisi tedavi etmeye kalkışmakta.

       a-Şok Tedavisi

       Elektrikle uyarılma tedavisi olup, mental bozukluğun seviyesine uygun düşecek doz uygulanır. Şayet yanlış uygulanabilecek bir şok tedavi uygulamaya kalkışılırsa mental bozuklukları gideriyim derken bir takım vahim sonuçlara neden olunabilir. Dolayısıyla şok tedavisi işin uzmanları tarafından uygulanmalı.  Zaten uzmanınca uygulandığında en dikkate değer tedavi elbette şok yöntemi olacaktır.

       b-Kemoterapik Tedavi (ilaç tedavisi)

      Yaygınlaşan tedavi usulü olup ancak ilaçların yan tesirleri artmaktadır. Onun için ilaç kullanmaya meyilli hastaları kemoterapiye almalıdır. Fakat mental bozukluklarda ilaç hastayı tahrik edebiliyor.

       c-Test uygulamaları

       Kemoterapinin bir çeşit şekli olup beyin bozukluklarını daha açık ortaya çıkaran bir tür uygulamalardır. Fakat bunlar mental bozukluk dışındaki hastalıklara uygulamamak gerekir.

      d-Grup tedavisi

      İnsan gücüne dayalı bir tedavidir. Burada çeşitli gruplar, duygu, deneme grupları, konuşma grupları, iş grupları ve uyku grupları vs. oluşturulur. Böylece oluşturulan gruplar sayesinde kişiye has bozukluklar bu yolla giderilebiliyor.  Böylece hastanın ruh dünyası üzerinde olumlu yönde etki yapmaktadır. Özellikle bu yöntemin ana ekseni doktorlar olup bu gruplara katılmakla adeta hepimiz insanız mesajı verilmiş olunur. Bunun sonucu olarak hastalar ana şefkatine benzer bir sıcaklığı ruh dünyasında hissetmiş olurlar.

     e-Çapraz etki analizi (Cross impact analysis)

    Çapraz etki analiz daha ziyade ağır hüküm giymiş mahkûmlar arasında görülen hafıza kayıplarının giderilmesinde kullanıldığı gibi kişilerin hangi meslek gruplarına karşı kabiliyetli olduğunu ortaya çıkarmak ya da okuma yazma bilmeyenlerin hangi kur kademelerinde öğrenebileceklerini belirlemek için kullanılan bir metottur. Keza toplu yeme esnasında herkes hünerini toplulukta göstermesi de bir tür çapraz analiz yöntemi sayılmaktadır.

         Çapraz etki analiz sayesinde zekâ gerililiğinden tutunda konuşma kaybına uğramış birçok hastanın kendi soyundan olmayan hastalarla bir araya getirilerek kısa zamanda tedavi edildiği gözlenmiştir. Nitekim bu yönde 8 Amerikan hastası dörtlü gruplara ayrılarak grubun birisi Amerika'da, diğeri İran hastanesinde tedavi edilmeye gönderilmiş. Gerçekten de ikinci grup 2 sene içerisinde,  Amerika'da kalan grup ise ancak 6 senede tedavi edilebilmiştir.

        Çapraz etki analizin diğer bir şekli ise tıpkı evlat edinen ailelerde ki gibi hastayı kendi evi dışında başkalarının evinde değişik insanlarla uzun süre bir arada tutmaya yönelik bir uygulamadır.

       Ayrıca yukarıda tedavi metotların dışında manevi moral motivasyonu güçlendirecek ilahi müzik ve bir takım manevi tedavi yöntemleri de vardır.  Her ne kadar insanın ruh dünyasına önem vermeyen Allah’ı inkâr edenler manevi yönden tedavi edici metotlara da inkâr gözüyle baksalar da bikere insanın yaratılışında ruh üflenme gerçeği vardır. Zira bu ruh üflenmesi sayesinde akıl ve şuur melekesi kazanılmıştır. O halde Kur’an’ın mana ve ruhunu yabana atmamak gerekir.    Kur’an hem ışık kaynağımız, hem de tilavetiyle ruhumuzu terennüm eden rehber kutsal kitabımızdır.

       Vesselam.

 https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer