BİYOGENEZ VE ABİYOGENEZ
SELİM GÜRBÜZER
Bir canlı organizmanın nasıl meydana geldiği
hususu yıllar boyunca insan zihnini meşgul eden konulardan biri olmuştur hep. Hadi insanların kendi kendine zihince meşgul
olması bir noktada anlayabiliyoruz da, peki ya şu bir takım aklı evvellerin bugün
olmuş halen gelinen noktada güya aşağı düzeyde ki canlıların kokuşmak üzere
olan organik maddelerden meydana geldiğini iddia ederekten içi boş anlamsız
tezlerle insanların zihinleri karıştırılıp meşgul edilmesine ne demeli. Neyse
ki bilimsel çalışmalar hız kazandıkça bu tür içi boş mesnetsiz iddialar bir
şekilde boşa çıkartılıp her canlının kendi hemcinsi atasından türediği görüşü
ağırlıklı olarak belleklerde yer edinir hale gelindi diyebiliriz. Derken bu arada
hayatın kökeni hakkında gerek cansız olmayandan canlının meydana gelebileceği anlamında
kullanılan “abiyogenez” tezi, gerekse canlı olandan canlı meydana gelebileceği
anlamında kullanılan “biyogenez” tezi
bilim dünyasının gündemine giren iki başlıklı konu kapağı olur
da.
İşte hayatın kökeni hakkında
ileri sürülen tezler hangi konu kapağı başlıklar altında incelenirse incelensin
şu bir gerçek tek hücreli sistemden çok hücreli bir sisteme doğru gidildikçe canlı
varlıkların her birinin kendi içinde yaratılış itibariyle çok büyük çeşitlilik
arz eden birbirinden bağımsız türler olduğunu görürüz. Tabii yaratılış
itibariyle canlı varlıkların her birinin çok yönlü çeşitliliğini ve yaratılış
mükemmeliyetini görüp şahit olduğumuz gibi basit yapılardan daha karmaşık
yapılara doğru gidildikçe her bir kademede ki canlı türlerinin bulunduğu konuma
göre de enerji ihtiyacının o nispette kademe kademe artış kaydettiğini görüp
şahit olabiliyoruz pekâlâ. Derken bu tip görüp şahit olunan bir takım elde
edilen verilerden hareketle “abiyogenez” kavramı cansız elementlerden
aminoasitlere, amino asitlerden koaservatlara, koaservatlardan proteinlere, proteinlerden
tek hücreli canlılara ve en nihayetinde kompleks yapılara doğru gelişmenin adı olarak
bilim dünyasının tanımında yerini almış olur. Mesela bu hususta en basitinden suyu ele
aldığımızda, suyun başlangıçta sadece
susuzluğu giderecek abiyogenez formunda sıvı içecek kaynak çeşmemiz olurken, yetişkin bir insan vücudunun %50 ila %70’ini
su içerdiğini düşündüğümüzde ise biyogenz formunda ab-ı hayat su molekülü
olduğunu gözlemlemiş oluruz. Öyle ki cansız bir halde karşımızda duran suyun
gerçekte nice canlılara taş çıkartacak derecede hayatımızı diri tutup canlılık
kattığı kendi vücut dinamiklerimizin işleyişinden de besbellidir zaten. Yine de
bu noktada ister adına hayat suyu diyelim, ister dirlik suyu, ister aynü’l
hayat diyelim bu demek değildir ki canlı hayatı büsbütün sadece su ayakta
tutmaktadır, hiç kuşkusuz su olmadan da
yıllarca hayatını idame ettiren canlı varlıkların varlığı da bilinen bir gerçekliktir.
Nitekim bunlardan keşfedilen en meşhurları; kanguru fare, çöl kaplumbağası ve
akciğer balıklarını örnek gösterebiliriz pekâlâ. Hakeza oksijensiz ortamda üreyen canlılarında
varlığı da bilinen bir durumdur. Nasıl mı? Mesela oksijenden yoksun şartlarda
enerji üreten anaerobik bakteri, mantar ve diğer mikroorganizmaların
aracılığında fermantasyon yoluyla birtakım organik bileşiklerin oluşumu susuzda
gerçekleşebiliyor. Hatta böylesi bir oluşuma örnek olarak Wollin ve Erickson
gibi birçok bilim adamları yıllar öncesinden çok yüksek perdeden; amonyak,
metanol, formik asit ve formaldehit gibi bileşiklerin nükleik asitlerle
gireceği bir takım reaksiyonlarla da aminoasitlerin oluşabileceğini gösterip dillendirmişler
bile. Hadi bunun böyle olabileceği doğrulanmış olduğunu varsaysak bile böylesi
bir aminoasit oluşumun varlığı yaratılış modelini esas alan ilim erbabının
yoktan var oluşa olan inancını sarsacak ya da halel getirecek veya ortadan
kaldıracak bir tez asla olmayacaktır. Bilakis müminler olarak Kur’an’da
zikredilen hem yoktan var, hem vardan
var, hem de vardan yok manasına gelebilecek “Allah nezdinde İsa’nın durumu
Adem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı sonra ona ‘Ol’
dedi ve o da oluverdi” (Al-i İmran, 59) ayet-i kerimenin mana ve ruhuna
olan inancımızı daha da pekiştirecek bir tez olacaktır. Dolayısıyla bu noktada
toprak bizim ‘abiyogenez’imizdir dersek yeridir Zira ilk insan topraktan
yaratılmıştır. Havva anamız ise Âdemin eğe kemiğinden yaratılmıştır. Öyle ya,
madem inan nesli Âdem ve Havva anamızdan türeyiverdi, o halde muhtemeldir ki, Hz.
Adem (a.s) bizim ana rahminde geçirdiğimiz ontogenesis gelişimin bir
değişik benzer sürecini toprağın ana rahminde geçirerek tüm insanlığın ilk
atası ve ilk peygamberi oluvermiştir. Böylece Yüce Allah’ın Kur’an’da kullarına
hitaben “Sizi topraktan yarattık, tekrar
toprağa döneceksiniz, ikinci bir defa daha sizi topraktan çıkaracağız” (Taha,55)
beyan buyurduğu ayetin sırrı mucibince toprağın bağrına ruh üflenerek ben-i
adem oluverdik. Sonrası malum Hz. Âdem
(a.s) ve Havva anamızın cennet yurdundan dünyaya teşrif etmesiyle birlikte
ben-i ademin kıyamete kadar sürecek olan imtihanı start alır. İşte Mevlana bu
yüzden imtihanımızın çamurlaşmaması için tüm insanlığa şu çağrıda bulunur da: “Topraktan
geldik toprağa gideceğiz. Mühim olan
çamurlaşmamaktır.”
Peki ya biyogenez? Yukarıda tanımladığımız gibi canlının
canlıdan meydana gelebileceğini ifade eden bir kavramdır biyogenez. Bu kavramın içeriğinden de anlaşıldığı üzere
canlının temelini hücreler oluşturmaktadır. Malumunuz hücreler ise bizatihi
kendileri bölünüp çoğalmak suretiyle yenilenmekteler. Ki, hücre bölünmesinden
maksat yeni bir canlı hücrenin meydana gelmesini sağlamaktır. Hatta temel gaye
eşey hücrelerini oluşturmaktır. Nitekim hücre büyüyüp belli bir olgunluğa ulaştığında
bu uğurda bir takım bölünmeler gerçekleştirerekten maksat hâsıl olur da. Hem nasıl maksat hâsıl olmasın ki, baksanıza ilkel
canlıların üreme olayında bile bir bakıyorsun hücre içerisinde kromozomlar daha
teşekkül etmeden amitoz bölünmeyle, yani doğrudan hiçbir değişikliğe
uğramaksızın çekirdek ve sitoplâzmasının ikiye bölünmesiyle birlikte
çoğalmasını gerçekleştirebiliyorlar. Örnek mi? İşte bakteri, amip, öglena ve
kanser hücreleri bunun en bariz örneklerini teşkil ederler zaten. Mitoz bölünmeden
temel amaç ise kromozomların birer kopyasını oluşturup sonrasında bu kopyaları
hücre bölünmesi eşliğinde özdeş kromozom halde oluşan iki yavru hücreye pay etmektir.
Yani bu demektir ki mitoz bölünmenin amitoz bölünmeden farklı yanı mitoz
bölünmenin çekirdekte kromozomların oluşmasının akabinde vuku bulan bir üreme biçimi
olmasıdır. Mayoz bölünmenin mitoz bölünmeden farklı yanı ise malum eşey
hücrelerinin (germ hücrelerinin) birbirini takip eden diploid iki
nükleuslu bir yapı içerisinde bölünmelerini iki aşamada gerçekleştiriyor
olmasıdır. Öyle ki mayoz bölünmenin birinci aşamasında kromozom sayıları yarıya
indirgendiği gözlemlenirken, mayoz bölünmenin ikinci aşamasında ise kromozomların
hem kendi eşleşmelerini gerçekleştirdiği hem de spermiogenezis sürecinde olduğu
gibi golgi evre, kap evre, akromozal evre ve olgunlaşma evre şeklinde hücresel
bazda bölünmelerini tamamladığı bir süreç olarak gözlemlenir. Dahası mayoz
bölünme birinci aşamasını kromozom sayısını yarıya indirgediği bir bölünme şekli
olup burada diploid (2n) yapılı bir hücreden haploid (n) yapıda iki adet hücre meydana gelirken
diğer aşamasında ise basit bir mitoz bölünme eşliğinde dört adet haploid (n)
hücre oluşumunun vuku bulduğu bir bölünme şekliyle sürecini tamamlamış olur.
Öyle anlaşılıyor ki; hücre bölünmelerin gelişim evreleri inceledikçe hiçbir
oluşumun tesadüfe meydan vermeyecek bir şekilde kendi içinde hücre yenilenmelerini
kimi zaman indirgeyerek kimi zaman çoğalaraktan gerçekleştirdiğini
gözlemlemekteyiz. Böylece spermatogenezis sürecinde tek bir spermatogonyumdan fonksiyonel
halde adına sperm hücresi denen 4 adet spermatozoon meydana gelirken, oogenezis
sürecinde ise tek bir oogonyumdan fonksiyonel adına yumurta hücresi denen ovum meydana
gelmiş olur. Belli ki gerek makro âlemde gerekse mikro âlemde hiçbir şekilde
tesadüf oluşuma yer yoktur, bilakis
A'dan Z’ye hemen her şey belli bir sistematik düzen içerisinde cereyan edip
işlerlik kazanmakta. Tabii burada en önemlisi tabiatta olan biten her ne varsa
işleyişini gözlemlediğimiz sistemin mükemmeliyetinin Yüce Yaratıcı gücün (c.c) iradesi dâhilinde işlerlik kazandığının
idrakine varabilmek çok mühimdir.
Malumunuz
bir takım hücre yapılarında önce mayoz, sonra mitoz görülür ki bu duruma premeiosis
bölünme denmektedir. Bölünme hadiseleri somatik hücrelerde indirgenmeksizin
gerçekleşirken, üreme hücrelerinde ise indirgenerek gerçekleşir. Nitekim üreme
hücrelerinde kromozom sayısı, 2n kromozomlu vücut hücrelerinin tam aksine
haploit (n) olup, işte bu yarı yarıya indirgenme
hadisesi hücre çekirdeğinin ardı sıra iki defa bölünmesi neticesinde vuku bulan
bir bölünme şekli olarak sahne alır. Belli ki üreme hücrelerinin kromozom
sayısını yarı yarıya inmesi gerektiği kendi kararıyla ya da kendi kendine
tesadüfen oluşmuş bir indirgenme hadisesi değildir bu. Bikere üremenin en
başından en son aşamasına kadarki her basamağında matematiksel bir hesap söz
konusu olduğuna göre, böylesi bir matematiksel oluşumda Yüce Allah’ın “Ol” emri
doğrultusunda işleyen bir plan olduğu bariz bir şekilde ortaya çıkmış olur. Ve
bir plan dâhilinde mayoz bölünme sırasında erkek hücrelerin geçirdiği
başlangıçtaki gelişme evresi “spermatogenezis” olarak anlam kazanırken dişi hücrelerin kaydettiği gelişme
ise “oogenezis” olarak anlam kazanıp her iki
cinsiyet hücresi de (spermatozoon ve ovum) kromozom sayılarını yarıya
indirgemek için gelişmesini mükemmel bir program dâhilinde üç safhada
gerçekleştirmiş olurlar. Söz konusu gelişme evreleri sırasıyla “çoğalma, büyüme ve olgunlaşma” aşamalarıyla tamamlanır. Derken
mayoz bölünmeyi özetle; eşeysel yolla üreyen gamet hücrelerin gelişme
safhasında kendini gösteren ve aynı zamanda her türe özgü kromozom sayısını
muhafaza edecek türden bir bölünme şeklinin adıdır diye tanımlayabiliriz de. İyi
ki de mayoz bölünme sistemi var, aksi halde gametler (eşey hücreleri) mitoz bölünmeyle çoğalaraktan
zigot safhasında kromozom sayısı iki katına çıkıp böylece her türe has kromozom
sayısı korunamayacaktı. Ki; bu durum başlı başına felaket bir durum olurdu.
Hazır gelişim evrelerinin aşamalardan söz
etmişken mesela çoğalma aşamasında ne olup bitiyor ondan da bahsetmekte yara
vardır elbet. Malumunuz çoğalma aşamasında mitoz bölünme sonucu ortaya
çıkan erkek ana üreme hücreleri “spermatogonium”
olarak adlandırılırken, dişi üreme hücresi ise “Oogonium” olarak adlandırılır. Hatta eşey
hücrelerinin oluşumunun çoğalma evresinde hem erkek cinsiyet hücreleri (44+XY=46),
hem de kadın cinsiyet hücreleri (44+XX=46) diploittirler, yani somatik bakımdan 46 kromozomludurlar. Değim yerindeyse
bu durumda her bir aşama yeni bir değişime yelken açmak için vardır. Şöyle ki
spermatogonyum ve oogonyum hücreleri mitoz bölünme aşamasını tamamladıktan
sonra büyüme evresine gelindiğinde bol miktarda besin depolayıp
başlangıçtaki büyüklüğünün yüzlerce katına çıkarak primer spermatosit (Birinci sperm hücresi-spermatozit I)
ve primer oosit (Birinci
yumurta hücresi-oosyt I) oluşum olarak yelken açmış olurlar.
Tabiî ki bu durum buluğ çağına kadar devam edip akabinde olgunlaşma safhasına
geçiş yelkeni açılır. Olgunlaşma safhası derken bu arada ister istemez bir
Allah dostunun; “Hamdım, yandım, piştim” sözleri akla gelmez de değil
elbet. İşte tasavvufi hayatta kat edilen aşamalar gibi aynen eşey hücrelerinin kendi
içinde gelişim kaydettiği en son üçüncü aşamasına gelindiğinde bilhassa buluğa
erişmiş kişilerin olgunlaşma evresinde primer spermaositler ve primer
oositler redüksiyon bölünme geçirerek kromozom sayılarını yarı yarıya indirgediği
ve akabinde dört haploid hücrenin oluştuğu hücre bölünmesi vuku bulur. Öyle ki
erkek bireylerde birinci telofaz sonu primer spermatozoitten 22+X=23 ve 22+Y=
23 kromozomlu iki sekonder spermatozoit (spermatozoit II) şeklinde yarı
yarıya indirgenen bir hücre yapılanması oluşurken
dişi bireylerde ise buluğ çağına kadar ki genital organların foliküllerinde
saklı tutulan primer oositten (Oocyt I)
22+X= 23 kromozomlu sekonder oosit (Oocyt II) şeklinde formüle edilen bir kutup hücresi yapılanması
oluşur. Ancak oluşan bu yapı içerisinde kutup hücreleri kahır ekseriyetle
kaybolup etkini yitirince geriye kalan kısım adından ikinci yumurta hücresi
olarak, yani kısaca adından Oocyt II yapısı olarak söz ettirecektir. Şu da bir gerçek oocyt II hücrenin olgunlaşma
evresinde dört dörtlük haploid bir yapılanma ortaya çıkmayacaktır. Ta ki ikinci
bir mayoz bölünme evre süreci geçirir işte o zaman sperm hücresiyle döllenecek
hale gelip oocyt gelişimini dört dörtlük tamamlamış olacaktır. Görüldüğü üzere başlangıçta dişi ve erkek
cinsiyet hücreleri 2n’li diploid hücre iken mayozla yarı yarıya indirgenip (n) haploid kromozoma dönüşebiliyorlar. Bu
durumda anlaşılan o dur ki, ilk mayoz bölünmeyle kromozomlar tam manasıyla
ayrılmamış olsa gerek ki bir sonraki aşamada kromozomlar ikinci mayoz
sürecinden geçirilerek ikinci telofaz sonunda her bir sekonder spermaositten
eşit sayıda 4 spermatid oluşurken sekonder oositten ise ergin yumurta ve ikinci
kutup hücresi oluşturulmakta. Ayrıca bu safhalarda birinci kutup hücresi
genellikle ikiye bölünerek iki tane kutup hücresi meydana getirir getirmesine
ama bu arada kutup hücrelerinin yaşama yeteneği olmadığı için ölmektedirler. Ve
gelinen noktada kala kala bir yumurta hücresi ve dört spermatit kalır. Ki, spermatitler
bu gelinen noktada şekil yönünden yuvarlak halde olup kuyruksuzdurlar. Ta ki spermatitler
testislerin seminifer tüplerin içerisindeki sertoli hücreleri tarafından bakıma
alınır işte o zaman histogenez denen üç primer germ tabakasının
bileşenlerinin farklılaşmasıyla birlikte baş, orta ve kuyruktan oluşan bir yapı
halini alırlar. Böylece olgunlaşmış bu
haliyle sperm hücreleri epididimise kaydırılmış olup burada gerekli
eğitimlerini tamamlayan sperm hücreleri mezun olma noktasına geldiklerinde
yumurta hücresi ile birleşme anı için uğurlanmış olacaklardır. Değim yerindeyse
dişi yumurta hücresiyle gerdeğe girme günü gelip çattığında ise malum olgun
spermalardan içerisinden ancak bir tanesinin akrozom kısmında bulunan
hyalüronidaz ve proteaz enzim sayesinde bir olgun yumurtanın dışındaki zona
pellusida ve sitoplâzma zarını eritip delmesi hadisesi vuku bulacaktır. Kelimenin
tam anlamıyla her iki cinsiyet hücrelerin çekirdeklerinin birleşmesiyle (döllenmesiyle)
2n’li zigot meydana gelmiş olur. Böylece yeni bir canlının temeli atılmış olur.
Ne diyelim, işte sizde görüyorsunuz ya, dile kolay, tüm bu aşamaları inceleyip
halen yaratılışın mükemmeliyet gerçeğine tesadüf deniliyorsa pes doğrusu, yine
de bu gerçeğe burun kıvıranlar için bu noktadan sonra Allah’tan tek dileğimiz; onlara
hidayet versin demek düşer bize.
Canlı alem son derece çok kompleks
yani hemen kavranamayan, hemen anlaşılamayan,
hemen çözümlenemeyen bir çok
öğeden oluşan karmaşık bir sistem olduğu muhakkak. Hiç kuşkusuz bövlesi son derece kompleks yapıda
bir canlı alemin idaresini yönetmekte zor olsa gerektir. Neyse ki Yüce Allah (c.c) yarattığı cümle
mahlûkatın nasıl idare edileceğinin kodlarını da bünyesine kodlamıştır. Öyle
ya, hemen hemen tüm dünya ülkelerinin
yönetiminde başkan bulunur da biyolojik hayatın idaresinde yürütme erki
bulunmaz mı? Elbette ki yönetim boşluk kabul etmez, Yüce Allah (c.c) bu
nedenle biyolojik hayatın idaresini DNA başkanlığında ki yönetimiyle birlikte
halk etmiştir. Bilindiği üzere yaratılan hemen her türden canlının üreme ve
kalıtım koordinasyonu DNA başkanlığında yönetilmektedir. Hatta bu iş için (üreme
ve kalıtım olayları için) hücre ve hücre içerisinde binlerce enzim cansiperane
çalışır halde pozisyon almış durumdadırlar. Derken canlı mekanizma içerisinde
konumlanmış her bir enzim DNA halkasında dizili her bir gene karşılık gelip
canlılık bu şekilde tanzim edilmiştir. Zaten biyolojik hayat her bir canlı türün
kendi içinde gerçekleştirdiği polijenik evrelerin tümünü kapsayan hadiseler
bütünüdür. Hatta bu noktada biyolojik âlemi çokluk içinde bütünlük arz eden canlı
bir âlem olarak tanımlarsak yeridir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var, biyolojk bütünlükten kastımız yaratılan her
bir canlının kendi hemcinsi dışında başka bir cins canlıdan türediği anlamına
gelebilecek bir bütünlük değildir. Bilakis çokluk içinde her bir canlı ürün
kendi hem cinsiyle birlikte aynı canlı âlem çatısı altında cem olma
bütünlüğüdür bu. Dolayısıyla böylesi bütünlük canlı âlem çatısı altında
konumlanmış her bir canlı türleri arasında nesep bağı aramaya kalkışmak ya da
soy sop faslına girmeye çalışmak boşa kürek sallamaktan öte hiç bir anlam ifade
etmeyecektir. Hiç şüphesiz Yüce Allah (c.c)
insanı insan olarak hayvanı da hayvan olarak yaratmıştır. Nitekim
insanın insan, hayvanın hayvan olarak yaratıldığı şundan besbellidir ki anne
karnında geçirilen embriyolojik gelişme evreleri ancak ve ancak aşama aşama kat
edilen ontogenez süreçle açıklanabiliyor. Nasıl ki bilim adamları tarafından
insanlık tarihinin gelişim evreleri filogenez olarak addediliyorsa aynen yaratılış
modelini savunanlar tarafından da bir organizmanın döllenmiş yumurtadan olgun
formuna kadar anne karnında geçirilen ontogenez süreç tıpkı Hz. Âdem’in
toprağın ana rahminde geçirdiği ontegenez sürecin değişik kopyası 9 aylık bir
süreç olarak addederler. Belli ki yaratılıştaki toprak kodumuz hem erkek hem de
dişilik geni üzerine kodlanmıştır. Öyle ki yaratılış mayamızdaki erkeklik geni
hem erkek hem dişilik karakteristik özellikler XY amelogenin geni ile
tanımlanıp kodlanırken dişilik geni de sadece kendi dişilik karakteristik özelliklerini
bünyesinde taşıyaraktan XX amelogenin geni ile tanımlanıp kodlanmıştır. Her ne
kadar bilim dünyası topraktan yaratılış öykümüzün hem erkeklik hem de dişilik
kodu üzerine inşa edildiğini geç fark etmiş olsa da, Yüce Allah (c.c) bu gerçeği tâ 14 asır evvelinden tüm
insanlığa “Nihayet o meniden erkek ve
dişi iki eş yarattı” (Kıyame, 39) ayetiyle çoktan ilan etmişti. Gerçekten
de eldeki bilimsel verilere baktığımızda, eldeki veriler asla ‘evrim’ demeyip
tam aksine ‘yaratılış’ diye haykırmaktadır. Zira yaratılış mayamızın sayısal
kodlarını ortaya çıkardığımızda insandaki 46 kromozomdan 44’ünü vücut kromozomu
olarak bilinen otozom oluştururken, diğer ikisini de eşey hücrelerinin, yani
gonozom cinsiyet geni olarak bilinen heterokromozomların oluşturduğunu görürüz.
İşte sayısal yönden ortaya çıkarılan genetik
tablomuzdan anlaşılan o dur ki, gametler (eşey hücreleri) yarı babadan yarı anneden 23 çift kromozomun
ikişerli kromozomlar halde nesilden nesile intikaliyle 46 kromozomlu insan
genom tablosu ne bir aşağı nede bir yukarı sayıda olmayacak şekilde sabitlenmiş
bir halde korunmaktadır. Nitekim bu
noktada gonozom hücreler daha çok eşey hücreleri için önem arz eden bir gen
birimi olurken, otozomlar ise daha çok vücut hücreleri için önem arz eden bir
gen birimi olmaktadır. Malumunuz bu söz konusu gen yapıları farklı metotlarla
ve farklı bölünmeler eşliğinde üreyip bunlardan 1’den 22’ye kadar sıralanmış eşey
olmayan 22 çift otozomlu, yani totalde 44 otozom sayıda sabitlenmesi gerekirken,
genozom hücrelerinin de her daim 23 kromozom sayıda sabitlenmesi gerekir. Nitekim
23 kromozom sayıda sabitliğin korunması içinde mutlaka erkek ve dişi cinsiyet hücrelerin
birleşip zigot oluşturmasına ihtiyaç vardır. Böylece zigot oluşumu ve akabinde
birbiri ardınca gelişen bölünme safhaları eşliğinde oluşan 44’ü otozom kromozom,
2’si gonozom kromozom olmak üzere toplamda 46 kromozomluk insan genomu nesilden
nesile devam ettirilmiş olur da. Belli ki Havva anamızın cinsiyet genomu topraktan
yaratılan Hz. Âdem’in eğe kemiğinden dişilik geni ile ayrılaraktan ilk aile
yapısının oluşumuna gidilen yolda birinci basamak nüve oluşturmuştur. Derken Hz.
Adem (a.s) ile Hz Havva anamızın izdivaçlarıyla birlikte bu ilk nüveden
kıyamete kadar devam edecek olan değişik ırkların toplamını kapsayan insanlık
âlemi doğuvermiştir. Dahası ilk aile, ilk filogenik ağaç böyle doğdu
diyebiliriz pekâlâ. Asla ilk maymun, ilk maymun aile demiyoruz, tam aksine
eşrefi mahlûkat ilk insan, ilk aile diyoruz.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/biyogenez-ve-abiyogenez-5760-kose-yazisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder