KALP
BİLGİ ÜRETEN Mİ?
SELİM GÜRBÜZER
Akıl beş duyumuzun kaydettiği bilgileri
harmanlayarak bir sonuca varıp böylece akıl melekesi bir tür kanaat önderimiz
olur. Zira beyne gelen bilgileri yorumlama işi akla ait bir melekedir, Bilgi üretme işi ise kalbe ait meleke bir
özelliktir. Nitekim beyne kodlanmış akıl melekesi kalbin önderliğinde beş
duyumuzdan gelen bilgileri işleyerekten pek çok şeyi akl etmiş oluruz. Yani bu bir anlamda kalbin ürettiğine
aracılık yaparaktan kanaat oluşturmuş olur. Tıpkı bu bilgisayar hard diskinde
olduğu gibi kalp hard diskinde yazılmış olan yazılım programının akıl
harmanında işlenip beyin ekranında sahne alma hadisesidir. Ve aklın beyin
ekranında sahne alışından anlaşılan o dur ki şimdiye kadar tüm ezber
bildiklerimizin tam aksine bilgiyi üreten akıl değil, meğer kalpmiş. Mesela şimdiye kadar “akıl varsa
varım” bildik ezberimizin tam aksine işin gerçeği “kalp varsa o halde varım”
denen bir hakikat tablomuz söz konusudur. Nitekim kal önsezi sayesinde göz,
kulak ve beyin gibi organlar işlevlik kazanıp böylece göz görmüş olur, kulak
işitmiş olur, beyin akl etmiş olur. İşte kalbin önderliğinde beş duyu
organlarımıza gönderilen önsezi salınımları akıl harmanında harmanlanıp beyin
ekranında sahne almasıyla birlikte tüm ham bilgiler kuvve-i fiile dönüşmüş olur
da.
Bilindiği üzere beş duyu organımızın
dördü baş organımızdadır, diğerleri malum kol bacak ve gövdemizde
konumlanmışlardır. Belli ki kalp hard diskinden salınan önsezi mahiyetindeki
ham bilgiler beş duyu organlarının reseptörlerince (alıcı organlar) bağlanıp
beynin çeşitli istasyonlarında değerlendirildikten sonra görme istasyonunda
görme, işitme istasyonunda işitme, dokunma istasyonunda hissetme, koku alma
istasyonunda koklama şeklinde tezahür etmesiyle birlikte hayatın içinde var
olmaktayız. Dahası şu bir gerçek;
insanoğlu duyu reseptörlerinden gelen verilere göre hareket ettiği içindir dış
dünyaya ait algılarımız da duyuların bize tanıttığı veriler çerçevesinde
şekillenmektedir. Öyle ki gördüğümüz, dokunduğumuz, tattığımız, kokladığımız
hemen her şey beynimize mesaj olarak gönderilen elektrik sinyallerinin sahne
almasından başkası değildir. Bir başka ifadeyle kalp önseziyle görsel, işitsel,
kokusal, dokunsal kanallarla edindiğimiz tüm bilgiler aynı zamanda hayal
deryasında yaşadığımızın bir göstergesi algılarımızın ta kendisi bilgilerdir. Nitekim
başımızı yastığa koyduğumuzda uyuduğunu sandığımız beynimiz aslında uyumuyor, oysaki
ekranını karartıp bize sadece bir başka âlemin hayalini gösteren bir algı
uykusudur bu. Öyle ki beynimiz dünya ile olan irtibatını tam kesik veya yarı
kesik uykudayken her ne kadar kendini fark ettirmese de sonuçta kararan ekranının
arka planında bir bakıyorsun kalbimizin açtığı bambaşka hayali dosyalar üzerinden
bu kez bedenimiz görünür âlemde değil de rüya âlemi olarak hayata tutundurulup
gezindirilmiş olur. Derken bedenen mışıl mışıl uyuduğumuz yatağımızdan
gözlerimizi açıp uyandığımızda günlük yaşadığımız dünya ahvalimizin de tıpkı
rüya âleminde ki gibi uyku hali olduğunu idrak etmiş oluruz. Hiç şüphesiz ki
asıl gerçek uyanış ölümle birlikte dirilişe geçtiğimizde vuku bulacaktır. Nitekim
bu hususta Allah Resulü (s.a.v)’in beyan buyurdukları “İnsanlar
uykudadır. Ölünce uyanırlar (perdeler kalkar)” ve “Cennetteki hurilerden yalnız tek bir tanesi yeryüzüne çıksa, gözleri kamaştırır ve güneş gibi bütün fezayı
aydınlatır” (Tecrid-i Sarih, No: 1182) hadis-i şeriflerinin mana ve ruhuna uygun asıl
uyanışımız vuku bulacaktır. Düşünsenize bu öyle gerçek manada bir uyanış olacaktır
ki Mevlana Hz.lerinin “Sen düşünceden ibaretsin, geri kalanın et ve kemiktir” diye
işaret ettiği ahiret dirilişinin vuku bulacağı bir uyanış olur bile.
Evet, Peygamberimiz (s.a.v)’in de
diriliş öncesi beyannamesinde beyan buyurduğu veçhiyle ete kemiğe bürünmüş dünya
halimiz bile aslında uyku hali bir ahvaldir. Yani bu söz konusu ahval ve şerait
içerisinde şuan ki içinde bulunduğumuz konum ahirette biçeceğimizin dünyada ekmekte
olduğumuzun gölgesini yaşadığımız bir konumdur. Dolayısıyla hakikatin
gösterileceği ahiret hayatını şimdilik görmediğimiz için şu an yaşadığımız gölge
konumunda bulunduğumuz evreni hakikat sanıyoruz. Yine de hakikatin ta kendisi sandığımız
dünyamız gölgede olsa sonuçta dünya gölgesi datasından görme reseptörüne bağlanan
tüm objeler (eşyalar) beynin arka
planında elektrik sinyalleri şeklinde konumlanıp burada zifiri karanlık
diyebileceğimiz bir mekânda rafine edilerekten gerek uyku halinde gerekse
uyanıkken gölge mesabesinde eşyanın işlenmiş tabiatını seyreyleyebiliyoruz. Düşünebiliyor
musunuz kapkaranlık beyin kodu içerisinde aydınlık bir dünya algılamamız söz
konusudur. Ancak şu da var ki gördüğümüz hemen her olgu (obje-eşya) eşyanın tabiatını tam manasıyla ortaya koyacak
tıpatıp türden olguların aynısı değildir, gördüğümüz sadece kalbin önsezisi
önderliğinde gönderilen olguların beynin zihin kodlarında karşılık bulan
elektrik sinyallerinin bir başka türden işlenmiş tezahür algılardır. İşte bu nedenledir
ki evrene gölge dedik, yaşadığımız hayata ise hayal dedik. Öyle veya böyle
tıpkı rüya halimiz de olduğu gibi yarın ruz-i mahşerde dirildiğimizde dünyanın da
bir hayal olduğunu anlayacağız demektir. Değil midir ki bunun bir hayal olduğu,
bir bakıyorsun uyanıkken algıladıklarımızın aynısı gibi rüyada da sergilenen birbiri
ardına dizilen pek çok hadiseleri hem görür, hem dokunur, hem koklar, hem
işitir konumda olabiliyoruz. Malum uyandığımızda ise tüm nesnelerin ve
olayların bir çırpıda hepsinin duman olup kaybolduğunu, böylece rüya âleminde gördüğümüz dokunduğumuz ve
işittiğimiz her maddenin her nesnenin ve her olayın aslının aynısı olmadığını
bilakis dünyada yaşadıklarımızın değim yerindeyse birer fotokopisi olduğunu
idrak etmiş oluruz. Hem kaldı ki beyin
kodlarımız her gördüğü olguyu bilmekten de acizdir. Zira gözümüz her hangi bir
nesneye odaklandığında gördüğü o nesne bir anda elektriksim sinyaller şeklinde gözün
değişik bölümlerinden süzülüp içeri alındıktan sonra zihin kodlarınca algılanan
obje olarak karşılık bulup o algılanan obje şayet elmaysa elma deriz, masaysa
masa deriz. Burada aslında gören beyin değil kalbin önsezi önderliğinde zihin
dünyamızda harmanlanıp yorumlanmış halde her nesnenin bitim noktasındaki sahnelenmiş
veya ortaya konmuş kod görüntülerdir. Dahası
bu durum bizim Yunus’un “Malda yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan”
dediği bir hayal âleminde yüzer konumda olduğumuzun görüntüleri bir durumdur bu.
Ta ki ömür tükettiğimiz dünya hayatında vademiz dolup ölümümüz vuku bulduğunda
öteki âleme ait perdeleri açılır işte o zaman hakikatin tecelli edeceği gerçek
görüntülerle buluşacağız demektir. Hiç şüphe yoktur ki mutlak anlamda eşyanın hakikatini
Allah bilir, bizimkisi ise sadece dünyada mutlak hakikatin tezahürleriyle
imtihan olaraktan oyalanmaktan ibarettir. Yani, maddeymiş, dünyaymış, şuymuş,
buymuş hepsi birer gölge imtihanlarımız olup tüm bunlar gerçekte beynimizde
oluşan elektrik sinyale dönüşmüş algılamalarımızdır. Kelimenin tam anlamıyla
mutlak hakikat sahibi Allah’tır, yaratılanlar ise gölge mesabesinde olgulardır.
Burada asıl mühim olan Yüce Allah’ın biz aciz kulların hizmetine sunup
lütfettiği olguları müsbet yönde kullanaraktan sırta-ı müstakim üzere
oyalanmamız çok mühimdir.
Hazır olgulardan ve algılardan söz etmişken bu
arada ister istemez karşılaştığımız her hangi hazin bir olgu karşısında duygulandığımızda
“gözyaşımıza neden acaba sahip olamayışımız” sorusu aklımıza takılmaz da değil
elbet. Aslında hüzün verici olgular karşısında gözyaşımızı tutamayışımızın sebebi
gayet açık net ortada, çünkü kalp önsezi melekesidir, akılsa beyin kodunda olayları
kritik eden ve yorumlayan bir melekedir. Aklın kalbin önsezilerini kritik
ettiği şunda besbellidir ki kritiğini gözyaşı dökmenin öncesinde değil, gözyaşı
döktükten sonra ediyor olmasıdır. Bir başka ifadeyle akıl gözyaşı dökmenin
öncesinde devreye girmeyip sonrasında ancak devreye girerekten neden
gözyaşlarına sahip olamayışımızı kritik eder pozisyon alabilmekte. Dedik ya, önsezi
gerçeği her daim kalbe has bir meziyettir. Bu yüzden bilgiyi üretende kalptir
dersek yeridir. Hani kimi zaman olayların gidişatının nereye varacağını çok önceden
kestirdiğimizde arkadaşlar arasında mütalaa edip benim altıncı hissim kuvvetli
deriz ya hep, aynen öyle de kalbin önsezi algısı da altıncı hisse benzer türden
bir öngörü kuvvettir. Böylece bu öngörü kuvveti sayesinde önsezimizin varlığını
ortaya dökmüş oluruz. Nitekim günlük hayatta karşılaştığımız pek çok hadiselerde
devreye giren önsezilerimiz bir bakıyorsun bazen iç sıkıntı, bazense neşe
şekilde tezahür edebiliyor. İşte bu noktada kalbe ait en önemli karakteristik bir
haslet ortaya çıkar ki, o da malum: “önsezi” gerçeğinden başkası değildir.
Anlaşılan kalp tarafından üretilen
bilgiler beyin barkodundan geçtikten sonra işleme alınıp ya yazıya dökülmekte
ya da dil ile ifade edilmekte. Kalp bununla da yetinmez icabında ürettiği bilgilere
ruh katıp sevgi iksirini de beş duyu üzerinde etkisini hissettir. Derken kalbin derinliklerinden kopan sevgi
selimiz beyine aktarılaraktan zihin kodlarında anlam kazanıp ya sözlü olarak
sevgimizi dile getiririz ya da beden dilimizle sevgimizi hissettirmiş oluruz. Böylece
gönlümüzün dile gelişi kalp sayesinde sahne almış olur. Bu demektir ki sevgiyi
de bilgiyi de üreten merkez kalptir, üretilen bilgileri beyin belleğinde kritik
edip yorumlayan ise akıl kodudur. Hani kimi zaman beyin fırtınası yapmaya gerek
duyarız ya, aynı gereklilik beyin içinde geçerlilik arz edip sırf bu iş için
vücudun % 20 enerjisini tükettiği belirlenmiştir. Tüketmesi de son derece gayet tabiidir, düşünsenize onca beyin fırtınası koşuşturmasının
akabinde bir insanın günde ortalama 2500 kalorilik enerji tüketip bunun da 500’ü
beyin fırtınası için harcıyorsa bu durumda helali hoş olsun demekten başka ne diyebiliriz
ki.
Malumunuz Kur’an’da birçok ayetler
derinlemesine analiz edildiğinde doğrudan akla hitap etmediği, Rabbu’l âlemin’in doğrudan insan kalbini
muhatap aldığı görülecektir. Zaten vahyi de ancak kalp idrak edebilir, aklın
ise buradaki fonksiyonu kalbin idrak eylediği ayetleri tefsir etmektir. Peki ya
eşya nasıl idrak edilebilir derseniz, bu
noktada “Vahiy” hariç, eşyanın tabiatı hakkında edineceğimiz tüm bilgiler “Her şey zıddı ile bilinir” esasına dayalı mukayese edici bir mantık
yürütmeyle ancak idrak edilebiliyor. Dikkat ettiyseniz cümle içinde
kullandığımız ifadede vahyi mukayeseden hariç tuttuk. Çünkü vahiy Allah kelamıdır, asla yaratılmış değildir,
eşya ise yaratılmış varlıktır. Dolayısıyla mahlûk olan eşyayı ancak kendi
zıddıyla mukayese ederek tabiatına vakıf olunabiliyor. Fakat işin içine Allah’ın yüce kelamı söz
konusu olduğunda kelam-ı kadim asla mukayese kabul etmez. Öyle ki Allah’ın zıddı olmadığından, akıl bu
noktada Yüce Yaradanı mutlak manada kavramaktan acizdir, O’nun zatını ve
sıfatlarını ancak hidayete ermiş kalpler hissedip ‘Amenna ve Saddakna‘ der. Aksi
halde o kalp hidayetin tecellisinden yoksun olduğundan teslim olmayacaktır. İşte
bu noktada Dr. Haluk Nurbaki Kur’an’da zikrolunan; ‘Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerine bir perde
inmiştir ve bunların hakkı azim bir azaptır’ (Bakara suresi ayet:17) ayet
mealini “Allah Teâlâ; sanat şaheserim
olan bu kalbe imza attım. O’nu imanla ve sevgiyle doldurmazsanız mühürlerim” şeklinde
yorumlayarak bu hususa dikkat çekmiştir.
Madem öyle neydik edip kalbimizi Allah’ı hatırlatacak ilahi tecellilere
açık tutmalı ki Yüce Allah’ın ‘Ben kâinata,
yere göğe sığmadım, fakat mümin kulumun kalbine sığdım’ diye beyan buyurduğu
hadis-i kutsi sırrınca zat-ı ve sıfatlarının tecellileri kalp tarafından hissedilip
bilinmiş olsun. Hakeza Allah Resulünün “Kalplerinizi ve niyetlerinizi değiştirmediğiniz
müddetçe Allah’ın size olan muamelesi değişmez” hadis-i şerifin sırrınca da bu
uğurda gayret göstermeli ki hidayete erenlerden olup kalbimize Lafza-i celal
zikir eşliğinde “Allah” dedirtebilelim.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/kalp-bilgi-ureten-mi-5741-kose-yazisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder