MİNAREMİZ DNA
SELİM GÜRBÜZER
Hiç kuşkusuz canlı hücrelerin yapısında en
dikkat çeken nükleotid birimlerden oluşmuş polimerler nükleik asitlerdir.
Zaten önemine binaen bu söz konusu polimerleri ilk olarak XIX. yüzyılın sonunda
İsveçli biyokimyacı Friedrich Musher tarafından irin ve sperma hücrelerinin çekirdeklerinde
keşfedilmiş olup çekirdekte bulunmasına istinaden adına nükleik asit denmiştir.
Ancak gelinen noktada nükleik asitlerin çekirdek dışında da varlıklarının
tespit edilmesine rağmen isim değişikliğine gerek duyulmaksızın yine adına nükleik asit denmiştir. Tabii nükleik asit sadece isim olarak
kalmayıp kendi içinde de iki kola ayrılıp deoksiribonükleik asit (DNA) ve ribonükleik asit (RNA) olarak tasnif edilip incelenmeye alınmıştır.
Hele bilhassa bu tasnif sıralamasının başrollerinde oynayan bir aktörü vardır
ki, o da malum hemen hemen tüm canlıların hücre yapısında bulunaraktan en temel
hayati olayların işlevinde sorumlu başkan olarak sürekli adından söz ettirecek
derecede meşhur DNA’dan başkası değildir elbet. Hem nasıl adından söz
ettirmesin ki, bikere milyonlarca
nükleotidin bir araya gelmesiyle oluşan minareyi andıran yapının yönetici
konumunda başkanıdır o. Ve bu yapı aynı
zamanda kromozomları hem oluşturan hem de belli bir tertip üzere dizayn edici
özelliği ile de meşhur bir yapıdır. Ki, onun
yöneticilik konumunda hemen her şeyi A’dan Z’ye dizayn ve inşa ediciliği DNA
analiz çalışmalarıyla ispatlanmış durumdadır. Öyle ki iğneden ipliğe kadar hemen
her hücre içi ve hücre dışı faaliyetler hiçbir şüpheye mahal bırakmaksızın çekirdek
tahtında oturan DNA’nın talimatları ve direktifleri doğrultusunda harfi harfine
yerine getirilip yürütülmektedir. Tabii tüm hücre faaliyetlerini yürütürken de
büsbütün tek başına yürütür değildir, her daim emrine amade yardımcı elçileri de bu
işin içinde vardır. Hani atalarımız elçiye zeval olmaz demişler ya, aynen öyle de
adına tamamlayıcı denen komplemanter DNA’nın şablon konumunda olan mRNA elçisi
bu noktada üst perdeden verilen direktifleri mesaj olarak sitoplâzmaya iletip tez
elden protein sentezi için ne gerektiriyorsa o işlemler yerine getirilmiş olur
da.
İşte
görüyorsunuz insanoğlu hücreyi keşfetmekle kalmamış hücrenin derinliklerine de inip
DNA ve RNA’yı da keşfetmiş. Ancak keşfetmekle her şey bitmiş sayılmaz, bu kez acaba keşfedilen nükleik asitler hayatımızı
capcanlı tutan en temel dinamik unsurlar mıdır ya da öldükten sonra dirilmemize
vesile olacak şifreler midir gibi soruları da insanoğlunun önünde durup epey
zaman insan zihnini meşgul edecek gibide gözüküyor. Ne diyelim, insanlık önünde
duran bu tip zihni kurcalayıcı sorularla meşgul ola dursun, şu bir gerçek
inananlar açısından keşfedilen her bir olgu hiç kuşkusuz El-Hayy ismi şerifi
ile müsemma Yüce Allah’ı hatırlatan işaret taşları ve hayat şuleleri vesileler
olacaktır. Dikkat edin vesile dedik, çünkü vesile gaye değildir. Şayet
vesileleri gayeleştirirsek Allah korusun bizimde putperestlerden hiçbir farkımız
kalmaz. Yani konumuz gereği bu noktada önemli olan hücre âleminin içine
girerken Allah’ı hatırlatan her bir işaret fişeğini gayeleştirmeden
derinlemesine ve tefekkür gözüyle incelemek çok mühimdir. Her ne kadar materyalistler hücre âleminin derinliklerinde
akıllara durgunluk veren faaliyetlere satıh üstü gözle baksalar da tüm bu hücre
içi ve hücre dışında gelişen olağan üstü faaliyetler Yüce Allah’ın yaratıcı gücünü
gösteren birer işaret fişeği faaliyetlerin ta kendisi olduğu gerçeğini ört bas edemeyeceklerdir.
Hem kaldı ki gerek mikro âlemde gerekse makro âlemde kanun koyucu Yüce Allah’ın
her yarattığından tezahür eden işaret fişeği hakikatler nereye kadar göz ardı
edilebilir ki, baksanıza değil hücrenin kendisi, hücre çekirdeğinin içinde bile çok büyük bir
âlem gizlidir. Hakeza çekirdeğin içinde de çekirdekçik âlem gizlidir. Belli ki ilmin
sonu yoktur, o halde bize düşen hücre âleminin derinliklerine daldığımızda
içinde yüz yüzebildiğimiz kadar yüzüp Allah’ı hatırlatmayan tüm sözde ve sahte verilere
karşı meydan okuyup Allah’a kul olmak gerektir. Zaten sahte bilimsel görünümlü
verilere köle olmamak için El-ilim sahibi Allah’a kul olmak gerekir. Aksi halde
ne mümkün ki fikri hür vicdani hür olunabile. Madem öyle,
en iyisi mi biz materyalistlerin satıh üstü ellerine tutuşturulmuş reçetelerle
ruhlarını köle kılmak yerine hücrenin derinliklerine dalıp Allah’ın azametini
ruhumuzda hissedelim ki sahte mabutlara karşı hürriyetimizi ilan etmiş olalım.
Evet, hücrenin derinliklerine
indiğimizde hücre çekirdeğinin iki tip nükleik asidi bağrında taşıdığını
görürüz. Bu demektir ki hücre çekirdeğinin
içinde canlıyı iri ve diri tutan dirlik anlamında iki tip nükleik asit vardır. Ve
bu iki tip nükleik asidin ayırımı nasıl yapılır derseniz elbette ki yapılarında
bulunan şeker molekülü neyi içeriyorsa ayırımını yapmakta ona göre
isimlendirilmiş olacaktır. Şayet hücre çekirdeğinde bulunan nükleik asid ‘deoksiriboz nükleotid polimer’ içeriyorsa bu söz konusu sarmal yapı DNA
olarak karşılık bulur, yok eğer nükleik asit ‘ribonükleik asit polimer’ içeriyorsa
bu söz konusu yapı RNA olarak isimlendirilip karşılık bulur. Öyle ki her iki tip nükleik asitte
beş karbonlu şeker molekülü ihtiva eden yapıda olup aralarındaki fark DNA’nın
merdiven yapısı çift iplikli heliks minare görünümlü bir yapıda olurken RNA’da
tek iplikli heliks ve DNA’dan daha kısa minare görünümlü diyebileceğimiz yapıda
olmasıdır. Ve aralarındaki en ayırıcı belirgin fark ise DNA’da ki timin yerine RNA’da
urasil bazın olmasıdır. Şu da var ki DNA ve RNA analiz çalışmalarının nükleik
asitlerin ayrımına yönelik yapılan işlemlerinin neticesinde beş karbonlu şekerin yanı sıra fosforik
asit ve organik bazların varlığı da tespit edilip ortaya konmuştur. Malumunuz
organik bazlar “pirimidin ve pürinler”
diye iki ana başlıkta kategorize edilirler. Ki, nükleik asitin temel yapısını
oluşturan pürin ve pirimidinler de kendi içinde değişik türden atom veya atom
gruplarının bağlanmasıyla birlikte kategorize edilirler. Öyle ki protein
sentezi için görücüye çıkan primidinler
“sitozin, timin ve urasil” olarak sahne alırken, pürinler ise “adenin ve
guanin” olarak sahne alırlar. Tabii
görücüye çıkarken de DNA’nın eşleşmesinde; Adenin Timin ile eşleşerek sahne
alırken, Guanin de Sitozin ile
eşleşerekten sahne alacaktır. Bu
eşleşmede RNA söz konusu olduğunda ise bu kez Timin yerine Urasil devreye girip
Adeninle eşleşecektir.
Bu arada unutmayalım ki nükleik asitlerin en
yaygın olanı hiç şüphesiz ki DNA ve RNA’dır. Ve tüm doku hücrelerinde DNA miktar oranları
hemen hemen aynı ölçektedir, ancak eşey hücreleri bundan istisna olup bu oran
vücut hücrelerinin yarı ölçeği kadardır. Malum Watson ve Crick’s ikilisinin bu arada
DNA’nın yapısıyla ilgili yaptığı ilk çalışmalardan elde ettikleri bulgularla da
DNA’nın telsel bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkarken ikinci çalışmalarıyla da
hidrojen bağlarının mevcudiyeti belirlenmiştir. Derken üçüncü çalışmalarında
DNA fosfat gruplarının spiral zincirinin dış tarafında yer aldığı tespit edilip
böylece DNA’nın adeta fotoğrafı ortaya konmuştur. Yetmedi 1953 yılında Maurice
Huch Frederick Wilkins, James Watson ve Francis Crick ortaklaşa DNA yapısı
üzerinde yaptıkları çalışmalarla da X ışını kırınımı deneyleri gündeme
damgasını vuracaktır. Öyle ki ortaklaşa yapılan çalışmalar neticesinde sarmal
yapıdaki DNA ipliklerinin gerilmiş bir şekilde uzanmadığı, uzun helezonlar (heliksiler)
şeklinde kıvrıldığı ve her bir heliksin iki molekülden teşekkül ettiği belirlenmiştir.
Böylece DNA’nın en son fiziki şemailinin tıpkı el örgü işleme modellerinde olduğu
şekliyle daha çok sağa bükülü bir helezonik veya heliks biçiminde olduğu
yönünde tasviri yapılarak zihinlerde tahayyülü gerçekleşir. Bizim açımızdan ise
böyle bir yapının tahayyülü helezonik veya heliks biçiminden daha ziyade sanki
bir minare şerefesine kadar çıkan kıvrımsın merdivenleri andırması yönüyle
daha çok dikkat çekecektir. Hani müezzinler İslam’ın doğuşundan bugüne minarenin
sarmal şeklindeki merdiven basamaklarından döne döne şerefeye çıkıp okudukları
Ezan-ı Muhammediye ile cümle âleme “Tevhit” çağrısı yaparlar ya, aynen DNA’nın müezzini RNA’da sarmal yapıdaki minare
görünümündeki DNA’nın basamaklarından şerefeye çıktığında hücre içi ve hücre
dışı yapılacak olan faaliyetlerin duyurusunu yapmış olur. Ve üst perdeden DNA’nın
talimatları doğrultusunda bu yapılan duyurular hücre organelleri tarafından
icabet edilip harfi harfine yerine getirilir de. Malum DNA minaresinin
basamaklarını çift halkalı pürin ve tek halkalı pirimidin bazları oluşturmaktadır.
İster bu basamaklara çiftlerin izdivacı basamaklar deyin ister mıknatısta
olduğu gibi (+) ve (–) yüklü kutup
başları deyin her bir pürin kendine bağlanacak olan pirimidin bazına karşılık
gelip böylece birbirlerine zayıf hidrojen bağlarıyla bağlanaraktan gerekli
duyuruları yapmış olurlar. İyi ki de pürin ve pirimidin çiftler kendi
aralarında gönül bağı kurmuşlar da bu sayede hücre içi ve hücre dışı tüm
faaliyetler tam bir adil bir paylaşımla tıkır tıkır işler hal yoluna
koyulmakta. Nitekim bu adil paylaşımda sarmal
yapıdaki DNA’nın basamaklarında birbirlerine karşılık gelen pürin/pirimidin yoğunluk
oranı birbirine eşittir de. Ancak şu da var ki “adenin + timin” yoğunluk oranı bir kısım
canlılarda değişiklik gösterebiliyor.
DNA merdiveninin her bir kenarında
kardeş moleküllerin birbirine zıt yönde bulunuşu son derece karmaşık olan bir yapıyı
gözler önüne sermekte. Neyse ki bu karmaşıklığı giderip yalınlaştıracak işaret
taşlarının varlığı zihinlerde berraklık oluşturmaya ziyadesiyle yetmiştir
diyebiliriz. Şayet bu söz konusu işaret taşı moleküller zıt yönde diziliş
sergilemeselerdi ne mümkündür ki DNA molekülünün her iki ucu birbirinden
kolaylıkla ayırt edilebiliyor olsun. İşte bu ayırt edici özellikleri sayesinde her
bir şeker gurubuna baz olarak bağlanan moleküllerin nükleotid zincirine
simetrik bir şekilde konumlanmış olduklarını da fark etmekteyiz. Böylece
deoksiroboz şeker molekülü DNA’nın bir ucuna 3 numaralı karbonuyla fosforik
aside bağlanırken diğer ucuna da 5 numaralı karbon ve fosforik asit molekülüyle
bağlanmış olur. Nitekim bu şekilde bağlanmış olmakla ister adına DNA profilleri
deyin ister DNA fotoğraf kareleri deyin bir şekilde DNA analiz çalışmalarıyla
DNA nükleotid diziliminin kime ait olduğu ayırt edilip kişinin DNA’sı ortaya konabiliyor
artık. Malumunuz sarmal yapıdaki DNA’nın
genel itibariyle halkasını oluşturan bir fosfat grubu, beş karbonlu (pentoz) bir deoksiriboz şeker
ve bir azotlu heterosiklik bir bazdan oluşan kimyasal bileşiklere nükleotid denirken, bu söz konusu nükleotitlerin
on üç veya daha fazlasının bir araya gelip oluşturdukları DNA sarmal yapı
halkasına da polinükleotit denir.
İşte yukarıdaki açıklamalar eşliğinde sonra en
yaygın DNA molekülünün yapı taşlarını oluşturan nükleotitlerin bulunduğu konumu
şu şekilde özetleyebiliriz de:
-İki zincirden kurulmuş olup bir eksen etrafında
kıvrılarak helezonik düzgün bir çift sarmal meydana getirirler.
-H (hidrojen) bağları ile bağlanmış
olan bazlar daima fermuar misali açılan sarmalın iç kısım şeritte yer alan
adenin karşısına diğer şeritten gelen timin,
guanon karşısına ise sitozin eşlik edecek şekilde dizilirler. Öyle ki
DNA çift heliksini oluşturan bir ya da birden fazla gen çiftine bağlı olarak
özel bir karakterin ortaya çıkmasını sağlayacak şekilde iki zinciri birbirine
bağlayan H (hidrojen) köprüler eşliğinde karşılıklı tutunup her biri
komplementer çiftler olaraktan (tamamlayıcı gen olaraktan) diziliş
sergileyeceklerdir. İki zincir ters
yönde dönüp ayrıldıklarında ise replikasyon çatalı denen “V” şekilli bir yapı
ortaya çıkar.
-DNA sarmalı zincirin yönü birbirlerine
zıt olup, birinci zincirde yer alan fosfat şeker bağları (5) (3) şeklinde diziliş
sergilerken diğer karşılığı ucunda konumlanan fosfat şeker bağları ise (3) (5)
şeklinde diziliş sergiler. Derken böylesi dizilim sayesinde kimlik krizi
yaşanmasına geçit verilmemiş olunur.
Velhasıl-ı kelam maddeler halinde sıraladığımız
özet bilgilerden de anlaşıldığı üzere cansız sandığımız DNA, tüm hücresel
faaliyetlerin baş yöneticisi konumunda aktif rol oynayan dirliğin ta kendisi
bir molekül yapısıdır.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder