LENF SİSTEMİ MUCİZESİ
SELİM
GÜRBÜZER
Vücudumuz
sadece kan dolaşım ağından ibaret değil elbet. Bundan başka lenfoid doku
şebekesinin kanallarından akan lenf sıvısı ağının varlığı da söz konusudur. Bu şebeke
aynı zamanda akkan sistemi ya da lenfo retiküler sistem olarak da ifade edilir.
Belli ki tıpkı kan dolaşımı gibi lenf sistemi de yaratılış gayesine uygun
yaratılmıştır. Zira bu sistem başta savunma olmak üzere birçok fonksiyonları
icra etmektedir. Malumunuz savunma sisteminin temelleri kemik iliği üzerine
kuruludur. İşte bu temel üzerine yüz
binlerce lenfosit lenf düğümleri içerisinde neşvünema bulup esrarlı bir
faaliyet içerisinde seferber olmuş durumdalardır. Böylece lenf düğümleri apayrı
bir dünya olarak adından söz ettirirler. Öyle ki bir yandan kemik iliğinde, “Stem cell” denilen hücrelerce 10 ayrı
hücrenin dört aşamalı iri büyüklükte lenfositler imal edilirken, diğer yandansa
lenf düğümleri boş durmayıp onlar da lenfosit üretimine hız verirler. Öyle ki; bunların her birinin hayat hikâyesini göz
gezdirdiğimizde birbirinden ilginç anekdotlarla karşılaşırız. Öncelikle kemik
iliğinden çıkan lenfositler timus salgı bezine konuk olurlar. Tabii burada da
durucu değildirler, ta ki vücudun savunma mekanizmasıyla ilgili yaklaşık 30.000
şifreyi öğrenip eğitimini tamamlayana kadar beklemede kalırlar. Mezuniyetlerinin
akabinde adeta tüm azaları kontrol muhafızı olarak lenf kanalların kesiştiği
noktaların lenf guddelerinde (lenf düğümlerinde) olası tehlikelere
karşı hazır kıta halinde görev alırlar. Değim yerindeyse lenf düğümleri bir
askeri karargâhsa, lenfosit ve monositte bu karargâhın içerisine (akkan sıvısı içerisine) sızacak olan
yabancı unsurlara karşı mevzilenmiş mücadeleci savunma zırhımızdır.
Öykümüz burada bitmiyor tabii, devamı
var. Bir kere öykümüzün başkahramanı lenfositlerin kaynağına indiğimizde kemik iliğince
imal edilen mezonşim hücreleriyle karşılaşıp tanışınca ister istemez kemik iliğine
öylesine sıradan konuşlanmış bir hücre olmadığının idrakiyle birçok marifetlerine
şahit oluruz. Ve bu hücreler hem savunma, hem korunma hücreleri (mastosit, plazmosit) hem de kan
hücreleri oluşturmanın yanı sıra vücudumuzun savunmasına yönelik lenfosit imal etmek
için konuşlanmışlardır. Keza lenf düğümleri de bu sürece hız katıp savunma
hattı oluşturmak için vardır. Şayet savunma hattında herhangi bir zafiyet oluştuğunda
bu durumda lenfositler derhal devreye girip böylece yabancı unsurlar imha
edilinceye kadar bu mücadele tüm hızıyla devam eder de. Bu arada savaş meydanında imha edilen düşman cesetler
ulu orta terk edilmeyip, derhal karaciğere
taşınırlar. İşte bu noktada karaciğer kimya fabrikamız bir yandan gerekli olan faydalı
maddeleri doku veya organlara gönderirken, diğer yandan da zararlı olanları
safra veya böbrekler aracılığıyla tahliye işlemlerini gerçekleştirir. Anlaşılan vücudumuzda kurulu bu otomatik
düzen kendi inisiyatifimize bırakılmamış gözüküyor. Şayet vücut düzenimiz
başıboş kendi kendine akışına bırakılmış olsaydı her an vücut şehrimiz yerle
yeksan olurdu. Zira vücut nizamını hal yolun koymak her baba yiğidin harcı
değil, bilakis vücut dinamizmini ayakta tutan vücut neferlerinin harcıdır
elbet. Nitekim lenfositler bu noktada vücutta daha yeni oluşmaya başlayan
kanser hücrelerini bile imha edecek güçtedirler.
İşte
yukarda izah etmeye çalıştığımız lenfositlerin bu savaşçı yapısından hareketle
bilim adamları kanserle mücadele metotlarından immunoterapi yöntemini uygulayaraktan
amansız hastalığın pençesine düşmüş hastaları kurtarmak için seferber
olmuşlardır. Böylece hastaya enjekte
edilen yüksek dozda tesirsiz hale getirilmiş verem mikrobu verilerek
lenfositlerin kanser hücresinin çevresinde yığınak yapması hedeflenir. Derken
kanserin abluka ettiği eski lenfositlere yardımcı takviye kuvvet sağlanmış
olur. Hatta bu yöntemle birçok hastanın iyileştiği gözlemlenmiştir. Bu yüzden kanser hücresini vücudun bizatihi
kendisine mağlup ettirme işlemine immunterapi
diye tarif edilir. Şurası muhakkak vücutta ne kadar hücre varsa bütün
hücrelerin hepsi lenfositlerin serbestçe dolaştığı beyaz kan hücreleriyle
çevrilidir. Mesela bazı ufak tefek sıyrıklar sonucu derimizden çıkan beyazımsı
renkte gördüğümüz sıvı aslında söz konusu akkan sisteminden müteşekkil bir tür
sıvı kan şebeke ağıdır. Bu ak kan şebeke ağı sayesinde vücudumuz her türlü
tehlikelere karşı korunmuş olur. Hatta yukarıda da belirttiğimiz üzere savunma
sistemimizi oluşturan lenfositler gerektiğinde karaciğerden destek alabiliyor. Öyle ki bu iş için B-lenfositleri elçilik
görevi yaparaktan karaciğerden yeni savunma silahları temin edip lenfosite
teslim ederler. İşte bu noktada T- lenfositleri için savaşçı hücreler olarak,
B-lenfositleri ise zehir taşıyıcı lojistik hücreler olarak mevzi olmuş olurlar.
Hele bilhassa T-lenfositler kanser hücreleriyle olan mücadelesinde adından söz
ettirir de. Ancak şu da var ki kanser hücreleri çoğaldıkça bu hücrelerin saldığı
anti lenfositler denen toksinler lenfositleri
etkisiz hale getirebiliyor. Yine de T-lenfositleri bu mücadelede erken havlu
atmak istemezler, derhal vücudun immun
sistemini harekete geçirip yeni toksinler sipariş ederler. Derken kanserin
yayılmasını ya sınırlandırıp lokalize ederler, ya da tamamen durdururlar. Değim
yerindeyse kanser hücreleri ile lenfositler arasında kıyasıya toksin savaşları
cereyan eder. Zaten vücudun neresinde bir alarm varsa anlayın ki lenfosit
askerleri oraya yığınak yapıp savunma hattı oluşturacak demektir. Öyle ya mademki
mikropların konuşlandıkları bölgeler bilhassa bademcik ve apandis bölgeleri
olmakta, o halde lenfositlerin de her an tetikte bulunması gereken yığınak
noktaları buralar olması icap eder. Zira buralar kırmızı alarm bölgeleridir. Şayet
bu giriş çıkış kapıları kontrol edilmezse her an mikroplara yenik düşüp bir
takım hastalıkların pençesine düşmek an meselesidir diyebiliriz. Lenfositlerin
yetersiz kaldığı durumlarda var elbet. Mesela verem mikrobu akciğere
yerleştiğinde özel bir salgı sayesinde hemen önlemini alıp kendince zırh
oluşturabiliyor. Olsun yine de lenfositler etrafında zırh oluşturmuş düşmanına
karşı inatla zehrini salgılamaktan geri durmamakta. Ta ki tüm çabalar sonuçsuz kalır işte o zaman
mikrobun oluşturduğu kapsülü (zırhı) bertaraf
edememe durumu karşısında pes etmiş olur. Bu noktada ister istemez karaciğer
durumdan haberdar edilerek alarm verilir. Alarm işe yarar da. Nitekim
karaciğerin talimatı doğrultusunda kemik iliğince lökositlerin yapısına benzer
yapıda langanhans denilen özel bir
hücre imal edilir. Bu hücre verem
mikrobundan çapça büyük olup sadece yutucu özelliği ile dikkat çekip yutar da.
Fakat yutulan mikrop hazmedilemediği için bu sefer vücut tarafında kalsiyum
tabakası veya kireçleşmiş noktalar oluşturularak mikrobun dışarı sızma
ihtimaline binaen tedbir alınıp, mikrop
orada ölüme terk edilir. Böylece akciğer filmlerinde o gördüğümüz beyaz
noktaların her birisi aslında verem mikrobunun ölüme terk edildiği ölü artıklarından
başkası değildir. Hakeza yine yapılan
araştırmalar da kuduz vakalarının %80’ininin lenfositlerce inhibe edildiğini göstermektedir.
Ne zaman ki kuduz mikrobu lenfosite
görünmeden bir sinir sisteminin kılıfı içerisine girmeyi başarır, işte o zaman
ancak kuduz hastalığının nüksetmesi an meseledir diyebiliriz. Hâsılı genel
itibariyle lenfositlerin hakkında gelemeyeceği mikrop yoktur diyebiliriz.
Bu
arada Ana lenf sistemini kategorize
edecek olursak:
-Lenfatik
sistem ve seröz boşluklar,
-Beyin ve
omuriliği çevreleyen üç zar sistemi denen Meninksler,
-İç kulak
kavitesi (boşluğu),
-Göz çevresindeki tenon kavitesi diye ana
başlıklar altında toplanıp, bunlar aynı zamanda vücutta en fazla sıvı toplanan
kısımlar olduğunu görürüz. Mesela bunlardan beyin ventrikülleri ve medulla spinalisin
kanal bağlantıları bir bütün halinde ana lenf sistemini oluşturan önemli bir
etken unsurlar olduğu görülür. Bunlar olmasalar
lenf yoluyla dokulara taşınan lenf sıvı miktarının azalması durumlarında ister
istemez kan ve lenf ihtiyacı karşılanamayacaktır. Dolayısıyla otonom sinir
sistemine her halükarda ihtiyaç vardır. Nitekim lenf sistemi çalışmasını otonom
sinir sistemince yürütülmekte olup sempatik ve parasempatik sistem olarak iki
kanaldan çalışmasını devam ettirir. Bilindiği üzere sempatik sistem; lenf ve kalp
miyokardın çalışmasını sağladığı gibi gerektiğinde atım sayısını da
hızlandırır. Parasempatik sistem ise tam aksine yavaşlatır.
Demek
oluyor ki otonom sinir sistemi kendisine bağlı gerek sempatik gerekse parasempatik
alt sistemler eşliğinde kalp ve lenf düğümlerinin atım hacmi, atım gücü, atım
sayısı bakımdan olması gereken düşük veya yüksek seviyelerde ki ritim
sayılarının çalışmasında devreye girebiliyor.
Lenf sistemi genel itibariyle:
-Lenf damarları,
-Lenf organlarından meydana gelmektedir.
Lenf damarları
Lenf damarları kan ünitemiz olan kılcal
damarlardan daha geniş çapta olup ince duvarlı tubular yapıdadırlar. Yani bunlar
kan kapillerinden daha düzgün olup silindiriktirler. Fakat kan ünitemiz bazen
dar, bazen genişlemiş bir şekilde, bazense
serbestçe kasılıp gevşeyebilen yapıda düzensiz dağılım gösterirler.
Bilindiği üzere Venajugularis içindeki
sıvı lenf olarak bilinir. Sıvının geçtiği en küçük lenf damarları ise lenf
kapilleridir. Lenf kapilleri aynı zamanda kör uçlu tüp şeklinde olup kan
kapillerinin birleştiği deri yüzeyine yakın yerlerde bulunurlar. Lenf kapillerin
(küçük lenf damarları) birleşmesinden
ise büyük lenf damarları meydana gelir. Lenf damarları üzerinde hem lenf bezi
denilen karakol kuvvet kaleleri hem de karşılıklı çifter halde lenf kapakları
vardır. Bu kapaklar lenf sıvısının geri tepmesinin önün geçip ters yöne akışını
alıkoymaya yarar. Yani bu kapaklar lenf sıvısının belirli bir yöne doğru akmasını
sağlar. Böylece lenf duvarların tek sıralı olması hasebiyle sıvı akışkanlığı
çok rahatlıkla yürütülmüş olur. Ayrıca lenfin vücuda yayıldığı alanlara
baktığımızda ise iki ana damar bulunup bunlar:
-Ductus lenfaticus
- Ductus thoracicus olarak dikkat çeker.
Ductus lenfaticus vücudun sağ üst
kısmın lenfini taşırken, ductus thorasicus ise sindirim sistemi dâhil arta
kalan tüm lenfi kalpte toplar. Her ikisi de ortak bir venle birleştikten sonra
kalbin sağ kulakcığına girer. Birleştiği noktada da malum kapakçıklar bulunur. Ancak
istisnada olsa bazı insanlarda doğuştan ya da bir takım nedenlerden dolayı bu kapakçıklar
olmadığından ömürleri ancak 20 sene sürebiliyor. Dolayısıyla bu kişilerde erken
kalp yetmezliği ve koroner damar tıkanıklıkları görülebiliyor. Belli kii dokulardan
lenf sistemine lenfin geçişi özel bir kan damar uzantısıyla gerçekleşmekte olup
doku sıvısı tüp şeklinde ki lenf damarın endotel hücreleri arasındaki dar
aralıklardan geçerek lenfatik lümene ulaşmakta. Şu da var ki bazı iltihabı
hallerde lenfatiklerin lenfe geçişi hızlanıp, böylece sistemin geçirgenliği
daha da artmış olur. Hatta şu da var ki kılcal kapiller içerisindeki kan ve
dokular arası sıvı akışında mütemadiyen oksijen ve su akışının yanı sıra besin alışverişi
denen bir taşınma sisteminin varlığı da söz konusudur. Böylece bu sayede tüm
değişim ve dönüşüm işlemlerin ardından bırakılan metabolik yıkım ürünler kılcal
damar ve venüllerin (toplardamarcıkların) tıkamasına yol açmadan (konfikasyon
yapmadan) atriuma aktarılmış olur. Derken
kan damarlarının hemen yanında bulunan lenf sistemi doku sıvısını (lenfi) karmaşık bir yolla genel dolaşımına
katkıda bulunmuş olunur da.
Lenf
organları
Lenf organları halka biçiminde lenf
damarları boyunca yayılım gösterip kontrol ettiği bölgelerde su toplanmasını
önlediği gibi aynı zamanda kandan dokulara sızan fazla su birikimini lenf damarlarına
aktarıp motopomp görevinde de bulunurlar.
Böylece bu sayede vücutta aşırı birikmiş sıvı (kan suyu), bu doğrultuda özel kolloidal solüsyonlarca eritilip lenf
yoluyla taşınması sağlanmış olur. Susuzluk halinde ise ilk zarar görecek
bölgeler yine buralardır.
Lenfoid dokunun en yoğun olduğu bölgeler lenf
düğümleri olmakla beraber ana lenf sistemini;
-Solunum yolları,
-Kemik iliği,
-Sindirim
kanalı ve genital organlar üzerinde yer alan özel lenf düğümleri,
-Bademcikler,
dalak ve timus bezi gibi merkezler oluşturur.
İşte
sıraladığımız bu merkezi üsler belli noktalarda konumlanmış bağışıklık
sisteminin kaleleri sayıldıklarından düşman kuvvetleri buralara sindirim kanalı
yoluyla sızsalar da kendilerine karşı ilk direnişi sindirim boyunca surlarla
çevrili lenf dokuları gösterecektir. Şayet düşman kuvvetleri sindirim yoluyla
değil de boğaz ve üst solunum yoluyla buralara sızdıklarında hiç kuşkusuz bu sefer
karşılarında bademcik ve adenoidler dimdik bir şekilde kale olacaklardır. Keza
kan dolaşımı yoluyla sızdıklarında ise dalak ve kemik iliği dokularını
karşılarında bulacaklardır. Hem nasıl karşılarında bulmasınlar ki, bikere gerek
timüs, gerek karaciğer, gerek dalak, gerek apandisit, gerek kemik iliği gerekse
bu misyon doğrultusunda yüklenmiş organlar lenfatik sistemin birer parçaları
olup bunlar kelimenin tam anlamıyla vücudun enfeksiyonla mücadelesinde en
önemli yardımcı kuvvetlerimiz olarak nefer olurlar. Dolayısıyla lenfoid dokunun
ileri karakolu hükmündeki lenf düğümlerini okuyucu nezdinde daha iyi anlaşılsın
diye bu son derece öneme haiz konumlarını kale surlarına benzetmeği yeğledik. Aslında
bu düğümler sur görünümünden ziyade yuvarlak böbrek biçimi şeklinde olup tıpkı
kan damar ağı gibi bunlarda akkan sisteminin birer nefer üniteleri olarak işlev
görüp dokuların içlerine kadar konumlanırlar. Genel itibariyle lenf düğümleri kasık,
koltuk altı, dirsek ve boyunda bulunup, devamındaki lenfoid doku kalbin sırt
kısmında yer alan ductus thoracicus denen bir kordonla son bulur. Söz konusu
kordon tıpkı kalpte olduğu gibi kasılmalar sergilemekteler. Bu yüzden bunlara ikinci kalp de denmekte. Nitekim bu tip
kasılıp gevşemeler sonucu ductusta toplanan vücut sıvısı üst ana
toplardamarlarda kırmızı kana karışıp böylece her daim faal durumda lenfoid
dokuya bağlı çalışan tüm unsurlar bir ömür boyunca reaksiyon merkezi işlevi
görüp yabancı unsurların korkulu rüyası olurlar. Hiç kuşkusuz ömür boyu sürecek
olan bu savaş daha çok bakteri, virüs, toksinler ve vücuda zarar veren diğer unsurlar
için yapılacak bir savaştır bu. Ancak yine de bu kıyasıya savaş yaşlı
insanlarda faal olan lenf düğümlerin azalmasıyla birlikte mukavemet gücünü
yitirebiliyor. Öyle ki insanoğlu
yaşlandıkça mukavemet üsleri yavaş yavaş lenfositlerin tükenmeye yüz tutmasıyla
birlikte patolojik durum ortaya nüksedebildiği gibi lenf düğümlerinin normal
şeklinin bozulmasıyla birlikte bir takım kan hastalıkları ortaya çıkabiliyor. Gençlerde
ise lenfatik organlar ve damarlar zarar görse de bir şekilde regenerasyonla (yenilenme) bir takım arızi bozukluklar
giderilebiliyor. Ancak bazı patolojik arızi durumlar vardır ki mesela
tüberküloz bir hastada yenilenme hiç olmayabiliyor. Bu arada unutmayalım ki dokularda yer alan
sıvılar lenf kanallarıyla kana dâhil olmadan önce lenf düğümlerince muayeneden
geçtikten sonra alınmaktalar. Derken lenfositlerin dolaşıma girişi lenf
sıvısının akışıyla gerçekleşir. Fakat şu da bir gerçek 24 saat içerisinde kana
giren lenfosit sayısının çokta fazla olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü lenfositler
sadece bir bölgede değil neredeyse vücudun tamamını dolaşmakta. Hayat süreleri
ise 100–300 günü bulup, pekte uzun ömürlü sayılmazlar. Neyse ki sınırlı bir
ömür içerisinde önemli işlere imza atmaktan geri durmuyorlar. Zira bir mikrobun
saldırısı karşısında derhal mevzii alıp, karşısında ki düşman kuvvetin cinsine göre kâh
savunmaya yönelik savaş yapabildikleri gibi kâh da mikroba kement atıp hareket
kabiliyetini azaltabiliyorlar. Hatta bakterilerin saldığı toksinlere karşı hem zehir
etkisi madde üretebiliyorlar, hem de mikrobun saldığı antijen ve yabancı
proteinlere karşı özel protein hükmünde antikor imal edip dişe diş mücadelelerini
devam ettirebiliyorlar.
Bu arada unutmayalım ki tüm savunma
mekanizmalarının yanı sıra doğal bağışıklık denen bir gerçeklikte söz konusu
olup bilhassa çocuk yaşta antijenlere karşı antikorlar kendiliğinden oluşabiliyor.
Derken bu çağlarda vücut “doğal bağışıklık” kazanma kabiliyeti kazanmış
olur. Ancak bazı durumlarda vardır ki bağışıklık kazanımı antijenin vücuda
girişinden sonra gerçekleşir ki artık bu noktadan sonra doğal bağışıklıktan söz
etmek yerine sadece “sonradan kazanılmış
bağışıklık” denen hadiseden söz etmiş oluruz. Yani vücudun her türlü organizma ve toksinlere karşı direnç
göstermesi Tıpta immünite (bağışıklık)
diye karşılık bulur. Nitekim buna mikropların akyuvarlarca fagosite
edilmesi, sindirim yoluyla yutulan
zararlı maddelerin mide asitleri ve sindirim enzimlerince bertaraf edilmesi, kan
içerisine sızmış ajanların lizozim enzimlerince ekarte edilmesini örnek
verebiliriz. Derken immunite sayesinde sığır vebası, domuz kolerası gibi
hastalıklardan korunmuş oluruz. Ancak sonradan kazanılmış bağışıklığımız
sekteye uğradığında bu kez ortada bir alerjik durumun varlığından söz edeceğiz
demektir. İlginçtir hayvanlarda da insanlarda görülebilen kabakulak ve kızamık
gibi hastalıklar görülmediği gibi bu tür hastalıklara geçit verilmez de.
Genellikle
antikoru tanımlarken hücrenin yabancı addettiği hemen her şeye karşı cevap
niteliğinde karşıt reaksiyon oluşturma hadisesi olarak tarif ederiz hep. Bu
tariften de anlaşıldığı üzere vücuda giren yabancı maddenin cinsi ne olursa
olsun bir şekilde vücudun kendine ait savunma mekanizmasıyla bertaraf edilebiliyor.
Ancak bununda bir sınırı var elbet, O sınır aşıldığında dayanma gücü kifayet
etmeyebiliyor. Yine de burada önemli
olan düşman kuvvetlerinin vücuda yeniden girdiklerinde yine eskisi gibi aynı tempoda
ve aynı karşı koyma gücünü ortaya koyup devamlılığını sürdürebilmesidir. Dahası
elden ayaktan düşüldüğü noktada vücudun yeniden karşı koyabilecek mekanizmayı
devreye sokması çok mühimdir, ama nasıl? Şöyle ki; bu durumda lenf sistemi
devreye girip, bu sistemin yapacaklarına ve yaptıklarına baktığımızda bir kez
daha önemi ortaya çıkmış olur. Öyle ki bu sistemin yaptığı ilk iş yabancı
unsurların kimliklerini tespit edip ürettiği özel timleri (antikorlar) devreye sokmasıdır. Böylece aynı tip düşman kuvvetleri
müteaddit defalar vücuda girse de önceden antikorlarca fişlendiğinden artık vücutta
istediği gibi cirit atamayıp imha edilmeleri çok daha kolay olacaktır.
Bilindiği
üzere antikorlar protektif sistemin (koruyucu sistemin) plazma hücreleri
tarafından imal edilen kendine özgü özel proteinlerdir. Plazmositlerin öncül
anası ise plazmoblastlar olup bu noktada lenfositler kendi kendine antikor
üretmezler. Üretebilmeleri için kırmızı pulpadan gelen plazmoblastların mutlaka
antikor üreten beyaz hücrelere terfi edip plazma hücrelerine dönüşmeleri gerekir.
Oldu ya antikor için özel mRNA imal etmeye yarayan bir gen, plazmoblastların
DNA’sında yoktur, bu durumda ister istemez buna uygun genler uyandırılmaya
çalışılıp yeniden düzenleme yapılır.
Şayet bu da mümkün olmazsa antijen karşıtı antikor üretilemeyecek demektir.
Peki, vücut kendi kendini koruma adına
yabancı maddelere acımasız davranırken, kendi dokusuna karşı veya kendi kendine
ters tepki vermesine ne demeli? Bir şey dememek gerekir, çünkü bu istisnai bir
durumdur. Dolayısıyla istisnai durumu göz ardı ettiğimizde genelde esas itibariyle
bağışıklık sisteminin kendi dokularına gösterdiği bu müsamaha her daim immünolojik tolerans olarak anlam
kazanır. Öyle ki daha canlı oluşumunun ilk embriyo safhasında bile yabancı
protein verilse bile antikor yapımı gerçekleşmediği gözlemlenmiştir. Belli ki
yolun başlangıcında sistem onu tanıdık kabul edip kendi özel proteiniymiş gibi
algılamakta. İşte ister yolun başlangıcında isterse yolun sonunda olsun hiç
fark etmez sonuçta bu durum vücudun kendine özgü immünolojik toleransın varlığını
ortaya koyar. Zaten immünolojik toleransın olmadığı ortamlarda hastaların (otoimmun hastalıkları) tedavileri
oldukça zaman almaktadır. Zira
antikordan mahrumiyet zaafiyet doğurmaktadır.
Velhasıl-ı kelam vücut şehrimiz başıboş değil, belli bir plan dâhilinde
kendini otomatik bir şekilde koruyacak donanıma sahiptir. Bu yüzden bizi koruyan
Yüce Allah’a ne kadar şükretsek azdır.
Vesselam.
https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder