SİNİR SİSTEMİ MUCİZESİ
SELİM GÜRBÜZER
Sinir sistemi embriyolojik sürecin başlangıcında
daha 9 mm uzunluğunda 5 haftalık cenin halde iken bile elektrik yüklü bir örgü
ağımız olarak adından söz ettirir. Ve bu söz konusu elektrik yüklü örgü ağımız
sırasıyla nutfe (zigot), alaka (embriyo), mudga (fetüs), kemik oluşumlarının
akabinde vücut bulmakta. Dolayısıyla sinir sistemi tam olarak teşekkül etmeden
önceki embriyolojik süreçte ektoderm, mezoderm ve nöral sinyalizasyon katmanları
olarak varlığının hissettirir. Nitekim blastula safhasında bu üç katman
içerisinde faaliyet gösteren hücreler tarafından protein içerikli sinyaller salınmakta.
Böylece bu sayede komşu hücrelerle iletişime geçilerek gerekli değişim ve
dönüşümler sağlanmış olur. Gerçekten de
Yüce Allah’ın Kur’an’da “Ne oluyor size
de Allah’ın büyüklüğünü hesaba katmıyorsunuz? Oysa O sizi türlü evrelerden
geçirerek halk etmiştir” diye beyan buyurduğu veçhiyle aşama aşama tüm
sistemlerin bir araya gelmesiyle vücut bulmaktayız.
Bilindiği üzere vücudun kas, sindirim,
dolaşım, solunum gibi tüm sistemik faaliyetler sinir örgü ağı sayesinde
işlerlik kazanmakta. Bikere dış dünyadan gelen verilerin algılanmasını sağlayan
duyu organları, özelleşmiş sinir veya epitel hücreleri bu iş için vardır. İşte
bu nedenledir ki duyu organlarında konumlanan ve belirli bir enerji formuna
göre özelleşmiş bu hücreler reseptör (almaç) olarak anlam kazanır. Öyle ki dış dünyamızdan her hangi bir duyu
organına (reseptör) gelen bir mesaj (uyaran), ilgili reseptöre bağlanarak sinir
dendritin de (bilgi giriş kolları)
elektrik yüklü sinyalizasyon akımı şeklinde varlıklarını hissettirip bu
elektrik yüklü akım sırasıyla önce sinir hücresinin gövdesine, daha sonrasında aksona
iletilir de. Böylece aksona iletilen elektrik yüklü mesajlar nöron snapslarından
(terminaller-kod çözücü) geçerek merkez
icra organımız olan beyin merkezimizde konuşlanmış olurlar. Derken beyinde
konuşlanıp değerlendirmeye tabii tutulan bu elektrik yüklü sinyaller
başlangıçtaki uyarıların cevabı karşılığını almış olarak özel nitelik kazanır. Nasıl mı?
Hiç kuşkusuz başlangıçtaki reseptörlerden gelen uyaranın cinsine göre beyinde
değerlendirildiğinde ya termoseptörler (sıcaklık) olarak, ya kemoreseptörler
(ışık ve tat vs.) olarak, ya fotoreseptörler
(ışık) olarak, ya mekanoreseptörler(
işitme ve denge) olarak, ya baroreseptörler (basınç) olarak anlam kazanır. Peki,
tüm bu anlamlandırma faaliyetleri için sarf edilen enerji nereden sağlanmakta
denildiğinde böyle bir soru karşısında verilecek cevap; sinir sisteminin tek enerji kaynağı olan saf yakıt
deposu diyebileceğimiz glikoz sayesindedir elbet. Kelimenin tam anlamıyla
glikoz, oksijenle yakılıp sonrasında enerjiye dönüşen bir yakıt depomuzdur.
Şu bir gerçek vücudu çepeçevre saran sinir
ağı örgümüzün (sinir lifleri-telgraf
telleri) hemen hemen tümü kas katmanları içerisine gömülü halde bulunup bu
noktada sadece dirseğimizdeki sinirler yüzeysel olarak derinin hemen altından
geçmekte diyebiliriz. Nitekim dirseğimiz en ufak bir darbede ani bir refleksle
hop oturur hop kalkmamızın arka planında yatan birinci ana neden o bölgedeki
sinirlerimizin yüzeysel olarak konumlanmalarından ötürüdür. İşte bu nedenledir ki dirseğimizi ilk anda çekmeye
iten reseptör konumunda sinir hücrelerinin gösterdiği bu tepki bu hadisesine refleks
denmektedir. Öyle anlaşılıyor ki herhangi
bir darbeye maruz kalındığında reseptörler tarafından alınan darbe uyarıları
elektrik akımına çevrilip sırasıyla önce sinir hücresinin gövdesine ve aksona
aktarılmakta, sonrasında bir snaps aracılığı ile motor
sinirin dendritine veya gövdesine aktarılmak suretiyle motor sinir icra organı
kas lifiyle irtibata geçmesi sonucunda refleks olayı gerçekleşmekte. Ayrıca en basit
bir uyarılma karşısında bile başka bir sinir hücresi tarafından kas liflerinin
kasılması aktifleşmesi şeklinde tüm uyarılar refleks şeklinde de kendini
gösterebiliyor. Şayet refleks hadisesinde sınırlarının altında yani eşik değerin
altında bir uyartı problemi söz konusuysa bu durumda ya hep ya hiç kanun gereği
yok hükmünde addedilip değim yerindeyse durduk yere asla boşa kürek sallanmaz
ve tepkide verilmez. Yok, eğer ortada eşik değerlerin üstünde yani aktif halde bir
uyarım söz konusuysa bu durumda sinir hücresi dışardan sodyum iyonlarını hücre
içerisine alacağı uyarılar negatifleşirken, zar boyutunda ise pozitif hale geçer.
Böylece bu iki zıt iyon etkileşimi sayesinde oluşacak olan elektrik akım sinir
aksonu boyunca ilerleyip lüzumlu diyebileceğimiz mesajlar doku ve organlara ulaştırılmış
olur. Ki; bu noktada mesajlar iletilen bölgenin durumuna göre bazen kas
kasılması, bazen de tükürük salgılaması vs. tarzında tepki vererek kendi varlığını
göstermiş olurlar. Madem öyle,
sinir hücresi (nöron) deyip es geçmemeli. Zira her bir sinir
hücresinin giriş ve çıkış kapıları olduğu gibi mükemmel bir şekilde organize
olmuş uçakların kara kutusunu andıran kapalı devre çalışan donanım ağı durumu
da söz konusudur. İnsan bedeninin kara kutusu da hiç kuşkusuz beyindir. Nitekim kara kutu görevi ifa eden beynimiz
ortalama 10 milyar sinir hücreden meydana gelmiş merkez santralimizdir Ve bu
santrale bağlı milyar rakamlarla sayılamayacak kadar sinir lifleri de
eklemlenerek sinir ağı koridoru oluşturulur.
Dolayısıyla sinir ağı koridorunu bir bütün olarak düşündüğümüzde ne merkezi
rol oynayan beyin, ne beyincik ne de
omurilik tek başlarına bir anlam ifade etmeyecektir. İllaki bütünü oluşturan tüm parçaların bir
araya gelip sistem oluşturması gerekir ki bir anlam ifade etmiş olsun. Düşünsenize en basitinden vücut doku ve
organlarıyla irtibatı sağlayacak sinir tellerine her halükarda ihtiyaç vardır. Dolayısıyla
ortalama 10 milyar sinir hücresini birbirine bağlayan sinir liflerinden
teşekkül etmiş 10 milyar civarında her bir sinir santralinin devrede olması
gerekir ki işler tam takır yürümüş olsun. Aksi halde sinir santrallerinin ileteceği
toplamda ileteceği 210.000.000.000 gibi bir rakama tekabül eden mesaj sayısı
yerini bulmayacaktır. Her neyse, işleyen sistemi rakamlarla izah ederek daha
fazla kafa karışıklığına uğramadan sinir sistemini genel hatlarıyla kategorize
ettiğimizde merkezi ve periferal sistem üzerine kurulu bir düzen olduğunu
görürüz. Malumunuz sinir sisteminin merkezini omurilik ve beyin oluştururken
periferisini de gangliyon ve sinirler oluşturmakta. oluşan bir sinir örgü ağı özelliği
içerir. İyi ki de merkezinden
periferisine uzanan böylesi mükemmel donanımda sinir örgü ağımız var da, bu
sayede omuriliğe gelen sinyaller anlık olarak ara nörondan geçtikten sonra
motor nörona aktarılabiliyor. Derken buradan da iki snaps aralığından aşarak
gelen mesajlar analize tabi tutulup refleks denen aksetme ve yankı bulma
şeklinde geri dönüşüm olarak cevabi aktarıma dönüşebiliyor. İşte sizde
görüyorsunuz ya, bu iki ana hat üzerine
kurulu bir düzen içerisinde fonksiyon bakımdan birbirine zincirlemesine bağlı bir
mekanizma olarak işlev görmekle birlikte şu da bir gerçek görev alanları
birbirinden farklılık arz etmektedir. Nitekim bilgilerin işlenmesi,
değerlendirilmesi merkezi organımız beyne has görev alanı iken iletilen
mesajlara aracı olmak ise daha çok periferi yapıya has bir durumdur. Ve bu sayede merkeze gelen her türden
sinyaller değerlendirilip filtre edilerekten otomatikman eyleme dönüşüp anlam
kazanır da. Nasıl ki on parmak klavye kullanmanın ilk öğrenme aşamasında tek
tek tuşlara dokunup sonrasında meleke haline geldikten sonra bilinç dışı
reflekslerle parmaklarımız kendiliğinden otomatikleşir hale geliyorsa aynen
öyle de merkezi sinir sistemi de bu şekilde otomatiklik kazanmakta.
Evet, öyle anlaşılıyor ki, sinir sistemi
ağımız nöronlardan oluşmakta. Mesela iki nöronlu (bir snapslı) sıçramalı mesajların cevabının verildiği merkez
konumda ki motor nöron gövdesidir. Üç nöronluların (iki snapslı) merkezi ise,
ara nöron ve motor sinir hücresi gövdesidir. Dolayısıyla sinir sistemimiz çeşitli
nöron gruplarının devreye girmesiyle birlikte daha üst merkezlere bağlanıp,
tıpkı kitle iletişim ağları gibi vücudumuzu saran ara kablolarımız olarak adından
söz ettirmiş olur. Ara kablolarımız
malum, gelen mesajları bir yandan ara nöronlar aracılığıyla motor hücresine
iletirken diğer yandan da daha üst basamak olan beynin duyu organlarına
iletmekteler. Şu da var ki canlılar âleminde iletişim yapısı olarak sinir
sisteminin ilk özelleşmeye başladığı grup sölenterler olup difuz (ağsı) sinir
sistemi olarak addedilen merkezileşmemiş bir yapısı vardır. Bu nedenle sinir hücreleri
böylesi bir yapıda iletişim teması vuku bulur bulmasına ama sinaps yapmazlar
Örnek mi? İşte Hidra’nın sinir sisteminde sinaps yapmadan gerçekleşen iletişim
teması bunun tipik örneğini teşkil eder. Malum bu verdiğimiz örnekten biraz daha
gelişmiş düzeydeki canlı organizmaların sinir sisteminin merkezinde ve odağında
ise temel yapı olarak merkezileşmiş sinapslar ve ara nöronlar yer almaktadır.
Örnek mi? İşte solucanlar merkezileşmenin ilk görüldüğü grup olması bunun tipik
örneğini teşkil eder. Hakeza Planarya grubundan halkalı solucanlarda ve
eklembacaklılarda da ip merdivenimsi bir yapıda sinir sistemi yer alır. Öyle ki
ip merdivenimsin bu yapıda konnektif ve kommısur denen segmental sinir
şeritleri ile sinir hücreleri toplulukları olan gangliyonlar birbirine
ip-merdivenimsi yapısı şeklinde bağlanmışlardır. Örnek verecek olursak mesela
böcekler de ışık tat, koku ve dokunma duyuların algılayan reseptörlerle
ilişkili merkezlerde baş gangliyonunda yer alırken toraks (göğüs) ve abdomen
(karın) bölgesindeki sinir kordonu ve gangliyonların bağımsız işlevleri olduğu
gibi beyinle de her daim irtibat halde bağlıdırlar. Omurgalılarda ise daha farklı bir durum söz
konusu olup yukarıda belirttiğimiz üzere iletişim hattı merkezi ve perifel
(çevresel) yapı olmak üzere iki ana
eksen üzerine kurulu bir sinir sistemi yapısı vardır. Tüm bu verdiğimiz
örneklerden anlaşılan o ki, hele bilhassa ileri seviyelerde gelişmiş canlıların
sinir sistem mekanizması nöronlardan oluşan bir yapı olup bu yapının aralarında
snaps denen boşluklar vardır. Merkezi
sinir sistemi beyin ve omurilikten teşekkül etmekte. Periferik sinir sistemi de beyin ve
omurilikle ilişkili sinir hücreleri ve sinir tellerinden teşekkül edip somatik
ve otonom sinir sistemi olarak iki grup olarak kategorize edilirler. Malumunuz somatik sinir sistemi iskelet
kaslarının uyarılması ve kontrolünü sağlarken, otonom sinir sistemi de istemsiz
çalışan düz ve kalp kasının çalışmasını sağlamakta. Belli ki her iki durumda da elektrik
devrelerindeki işleyiş mekanizması snapslardan örnek alınmış. Nitekim periferik sistemle ilintili
reseptörler tarafından algılanan uyarılar merkezi sinir sisteminde
değerlendirilip buradan da yine periferik sistem ile effektör (tepki organı;
kas ve salgı bezi hücresi) organlara iletilerek geri dönüşüm diyebileceğimiz
tepki iletiminin ortaya çıkması sağlanır. Hem nasıl geri dönüşüm iletim
mekanizmasının işlevliği gün yüzüne çıkmasın ki, bikere beyinde 50 milyon nöronun var olduğu
bir hücre yapısı durum söz konusudur. Bir o kadara yakın da snaps
bulunmaktadır. Bu durumda elbette ki her bir nöronun, takriben 1 trilyon
civarında aktiviteyi başlatacak kuvvetli yapısal temasın sağlanması son derece
gayet tabii bir durumdur. Bunun manası
her bir nöron aynı anda 20 çeşit iletişime uygun tarzda en güzel cevabı verecek
nitelikte tek başvuru merci makamı konumunda olmasıdır. Hatta bu durumu
internet âleminde server (sunucu) ve client (istemci) arasındaki iletişim ağı
veya iletişim hattına da benzetebiliriz. Ayrıca snapslar sinir sisteminin işleyişinde
en mühim noktalar olduğundan nikotin, tütün gibi zehir saçan birçok maddeleri bile
doğrudan etkileyecek hücreleri bünyesinde bulundurabiliyor. Mesela merkezi
sinir sisteminde bulunan boz, ak madde, glial yapıda yardımcı bezler bunun
tipik misalini teşkil ederler. Hatta bu yardımcı bezler sinir hücreleri
arasındaki bağlantıları sağlamanın yanı sıra sinir sisteminde olası nüksedecek
yaralanmalara karşı fagositik karakterde iyileştirme gibi özellikleri de
bağrında taşır. Bu yüzden yardımcı
hücreler nörolemma olarak adından
söz ettirirler. Nörolemma aynı zamanda nörogliya veya gliyal hücre demek olup ekseriyeti
nörolemma hücrelerinden teşekkül etmekte. Hatta beyinde ki sinir tümörlerin oluşum
kaynağı da nörolemma menşelidir. Beyin tümörlerinin beslendiği diğer yapılar
ise meningiler, kan damarları ve tükrük bezleri olup bir nevi metastaz
oluşumuna aracılık yapmaktadırlar.
Talamus
Beynin üst kısmında iki sinir hücresi
vardır ki bunların her birine talamus adı verilir. İyi ki de beyne iletilen duyu mesajları yol
ayrımında çaprazlaşarak beyinde ki talamus adı verilen çekirdeklerde
değerlendirmeye alınmak üzere misafir edilmekteler. Bu sayede dokunma, acı, soğuk, sıcak, tat,
görme, duyma ve işitme gibi birçok duyular talamus tarafından ayırt edilerek işlevlik
kazanılmış olur. Öyle ki insan beyni ve beyin yarımkürelerinin en yüksek karar
seviyesine erişme işlemi talamus sayesinde gerçekleşmekte. Eğer beyin yarımküre
hücrelerinde bozulma, herhangi bir
zedelenme olursa biliniz ki bu durumda talamusun kontrolünde vuku bulup talamik sendrom olarak kendinin
gösterir. Değim yerindeyse talamus bu
noktada acıları ve kederleri başkalarıyla paylaşmayıp gerekli yerlere iletmezken
ta ki hoş mutluluk veren duygular baskın olur ancak o zaman beynin bazal gangliyon
ve ön beyin kısımlarına iletmeyi görev bilir. Anlaşılan duyu hücrelerine iyiyi kötüden
ayırıcı kabiliyeti diyebileceğimiz seçicilik özellikler de verilmiştir.
Talamusun hemen altında şeker parçası
büyüklüğünde hipotalamus bulunup gerek
kalp, gerek nefes ritimleri, gerekse uyku dönemlerini düzenleyen bir bölüm
olarak dikkat çekmektedir. Hipotalamus aynı zamanda otonom sinir sisteminin
lider konumunda ki bir kontrol merkezidir. Mesela sarsılma anında düşmeyi
önleyecek denge hareketi, hatta vücudun
su dengesi gibi hususlar hipotalamus tarafından düzenlenir. Hipotalamusun
zedelenmesiyle hemen ölüm olmaz, ancak uzun yıllar insanın bitkisel hayat
yaşamasına neden olabilecek türden hastalık tablosu nüksedebiliyor.
Beyin kökünün her iki yanında ise birbiri
üzerine kapanmış talamusu örten beyin yarımküresi vardır. Bunlar beynin
%80’inini oluşturur. Basit ve otomatik hareketlerimizin dışında diğer tüm faaliyetlerin
kontrolünün planlanması, ruhi faaliyetler gibi fonksiyonlar beyin yarımküresi
tarafından yürütülmekte. Her iki yarım kürenin tabanında birkaç büyük sinir
hücre kümesi yerleşmiş olup bunlara bazal
gangliyon denir. Bazal gangliyonun üstlendiği
misyon ritmik yürüme, yüzme gibi basit faaliyetlerin kontrolünü yapmaktır. Her ne kadar bazal gangliyonda nüksedebilecek
bir takım bozukluklar ameliyatla veya talamus
tedavisi denen bir usulle giderilmeye çalışılsa da talamus hasarının
giderilmesinde her zaman iyi bir sonuç alınamayabiliyor, bu durumda ister
istemez beyne kan akışının aksaması sözkonusudur. Dolayısıyla beyin hücreleri yeterince
kanla beslenemediğinden bu hastalık zekâ geriliği şeklinde kendisini
gösterir. Hatta bu hastalık tablosu
gençken talamus hasarına yol açarken,
yaşlılarda parkinson hastalığına yol açar. Bazal gangliyonun tam
cerrahi tedavisi şimdilik tamamen çıkartılıp alınması şeklinde uygulanmaktadır.
Korteks
Bilindiği
üzere beyin sayesinde hem sinir hücreleri şarj olmakta, hem de saniyede 5-10
defa aralıklarla deşarj olmakta. Bu
yüzden İngiliz nörofizyolog Charles Scott Sherrington, elektrik akımı ileten
stimülatör (uyarıcı) aracıyla beynin
çeşitli yerlerini yoklayaraktan en nihayetinde birtakım his türünden sinyallerin
alındığı beyin kabuğunun varlığını belirlemiştir. Daha sonra Kanadalı beyin
cerrahı Wilder Penfield ve çalışma arkadaşları, Jasper ve diğerleri insan beynin uyarılma
noktalarını tespit edip bilhassa başın her iki yanında gözler ve kulaklar
arasında elmacık kemiklerinin üzerindeki hafif çukur kısmında yer alan
şakakları uyararak insanların geçmiş hatıralarını anımsadıkları verilerin
varlığını tespit etmişlerdir. Böylece beyne ait hatıra albümünün de
olabileceğini gösteren veriler kayıtlara geçilmiş oldu. Kelimenin tam anlamıyla tüm bu çalışmalar
bize beynin kendi kimyasal depolarında insanı hayrette bırakacak derecede nice
hatıra ve nice hayallerin kayıt altına alınıp muhafaza edildiğini
göstermektedir. Öyle ki talamusa gelen gelmiş geçmiş her ne mesaj varsa tüm
bunlar belli aşamalardan geçip ayırt edildikten sonra beyin kabuğunda (korteks)
harmanlanıp ilgili yerlere iletilmek suretiyle acı ya da tatlı hatıralar olarak
yansıyabiliyor. Bilindiği üzere korteks
beyin yarımkürelerinin her ikisini dıştan örten ve baz maddelerden teşekkül etmiş
bir zar tabakasıdır. Aynı zamanda halkın değimiyle zekilikle alakalı bir
yapıdır. Dahası beyin yarımküresinin üzerinde daha fazla birikim alanları
oluşturması hasebiyle akıl, zekâ, ruhsal olarak da mental özellik içerir. Bu
bakımdan korteks kalınlığı beyin bölgelerine göre değişkenlik gösterip üç başlık
altında mütalaa edilir:
Birinci
mental durumda uyartıları
doğrudan alan ve alt organlara ileten motor sinirler, görme, işitme, koklama,
tatma ve dokunma bölgeleri olarak kendini gösterirler. Yani bu söz konusu bölgeler
beynin orta kısmında, omuriliğin üst bölgelerine kadar uzanan ağ cismi denilen
retiküler’in uyanıklıkla ilgili bölüm olduğu belirlenmiştir. Böylece ağ cismin icraatı
sayesinde beyin kabuğuna gelen sinyaller devamlı uyanık halde bulunmamızı
sağlar.
İkinci mental durumda beynin önden arkaya doğru uzanan üç boşluk
ruhun merkezi mesabesinde bir yer olarak kendini hissettirir. Bir başka
ifadeyle burası zihni faaliyetlerin ruhi yönlerini organize eden kompleks
fikirlerin dönüp dolaştığı bölgelerdir. Böylece
bu bölgesel merkezlerden dağılan sinir ağları vasıtasıyla ruhi talimatlar can
damarlarımıza ilmek ilmek işlenebiliyor. Her ne kadar ruhi faaliyetleri
görmesek de onların yok olduğu anlamına gelmez. Çünkü onu idare eden bizim
dışımızda manevi bir güç olduğu muhakkak.
Üçüncü
mental durumda yukarıda
bahsi geçen birinci ve ikinci mental durumlarda (zihin ve akıl ile ilgili
faaliyetlerde) belirtilen hususlarla
ilgili yapılan işlerin beraberce yürütüldüğü yüksek organizasyon bölgeleri (sessiz
bölgeler) olarak kendini gösterir. Yani sinir ağı vasıtasıyla iletilen
bilgiler beynin hard diskine kayd edilerek hafızada depo edilirler. Bu kısım
aynı zamanda elektrikle uyarıldığı zaman bile herhangi bir cevap alınamayan
bölgedir. Yine bu üçüncü kısım kelimelerin depolanması, konuşma, yazma, anlama
ve anlaşma işlerin yürütüldüğü özel bölgedir. Şayet bu özel bölgeler herhangi nedenlerle
hasar gördüğünde söz yitimi denen aphasia (afazi) denen mental bozukluklar baş gösterebiliyor
Neyse ki hafıza merkezimizin bir tarafı hasara uğrasa da diğer taraf normal
faaliyetine devam edebiliyor. Özellikle sol yarımküre zedelenirse sağ tarafta
felçler görülüp, sessiz bölgede çeşitli hafıza kayıplarına yol açmakta. Bu tip
arızaların gençlerde tedavisi mümkün, fakat yaşlılarda hafıza kayıpların
telafisi tedavi edilemez noktalardadır dersek yeridir.
Omurilik
İnsanoğlu
iletişim teknikleri keşfetmesine keşfetmiş ama uzun bir süre kendi vücudunun
iletişim ağından habersiz bir şekilde keşfetmiş gözüküyor. Bu yüzden Yunus Emre ne de güzel söylemiş “İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir, sen kendini
bilmezsen, bu nice okumaktır” diye. Belli
ki boşuna dememiş bu sözü. Baksanıza her ne varsa, kendi vücut sarayımızda orijinal
tasarımı mevcut zaten. Yeter ki insanoğlu kâinatın özü olduğunu idrak edivermiş
olsun bir şekilde vücut sarayının iletişim ağlarının sırrına vakıf olması an
meselesidir diyebiliriz. Derken bu idrak şuuruna erişmek sayesinde iletişim
şebekelerimizden beyin, omurilik ve
otonom sistemlerinin düzenli bir şekilde gece gündüz demeden her saniye her
salise duraksamaksızın bizim için çalıştıklarının farkına varmış oluruz.
Şimdiye kadar merkezi iletişim organlardan bahsederken sırasıyla talamus dedik,
ardından korteks dedik, tabii söyleyeceklerimiz
bunlarla sınırlı değil dahası var elbet. Şöyle ki; yukarıda bahsettiğimiz
aşamalardan geçen dış dünyaya ait birtakım duyumlarla ilgili mesajlar filtre
edildikten sonra nihai talimat varı mesajlarında omurilikteki motor sinir hücresi
gövdesine aktarılması gerekmekte. Zira motor hücresi gövdesi kendisine iletilen
talimatların yerine getirilmesi için motor hücrenin aksonu vasıtasıyla kas gibi
son derece çok özel yürütme organlarına havale ederek bir takım işleri çözüme
kavuşturmakta.
Bilindiği
üzere omuriliğin asıl görevi tıpkı radar sistemi gibi beyinden vücuda dağılan
sinyallere geçiş yapmak, iç organlar ve salgı bezlerin faaliyetlerinin sevk
idaresini sağlamaktır. Ayrıca omurilik sadece beyinden gelen sinyallere geçit
sağlayan bir kanal olmayıp aynı zamanda ikinci bir başka kanal dediğimiz
omurilik içerisindeki ara nöron vasıtasıyla refleks hareketlerini yapmak gibi
görevleri de üstlenmiş durumdadır. Nitekim elimizi kazaen sıcak bir sobaya
dokunduğumuzda ani bir refleksle geri çekmekteyiz. Niye deresiniz, çünkü parmak
sinirleri derhal durumu omuriliğe bildirir, omurilik ise gereğini yapıp
parmağımızı çekme konusunda talimat verir, böylece bizde gelen sinyaller
doğrultusunda elimizi anlık olarak çekmiş oluruz. İşin anlık olarak
gerçekleştiği şundan besbelli ki omuriliğe gelen bu mesaj beyne anında
ulaşılması beklenilmeden gereği yapılıp refleks olayı gerçekleşmekte. Aksi
halde vakit kaybına uğrayacağımız muhakkak. Bu haber sadece beyne sonradan acı
olarak hissetmek şeklinde yankı bulup böylece omuriliğin ön rol alması
sayesinde daha fazla canımız yanmadan ileri derecedeki yanık risklerinden
kurtulmuş oluruz. Tıpkı bu olay gözümüze ani ışık geldiğinde göz kapaklarımızı
kapatmak, biber koklayınca hapşırmak, karanlıkta ansızın birisi karşımıza
çıktığında ürpermek gibi reflekslerin de olduğu gibi cereyan etmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, tüm ansız nükseden refleksler
vücudumuzda otomatik korunma sisteminin varlığına işaret etmektedir. Buradan
hareketle omurilikle günümüz radar sistemleri arasında benzer bir ilişki
kurabiliriz. Bilindiği üzere radarın kullanıldığı yerlerde uçakların bulunduğu uçuş
yüksekliğini belirleme, dağların yerini bulma, gemilerin yerlerini belirleme,
hatta diğer gemilerin hangi limanlarda demirlediğini tespit etme gibi bir dizi
alanlarda kullanılmakta. Dolayısıyla omurilikte merkezi sinir sisteminin en
küçük parçası olarak buna benzer işlere imza atmaktadır. Ayrıca bu en küçük
entegre tesisimizin hemen altında dışarıya uzanan sağlı sollu sinir çiftleri diyebileceğimiz
sinir sisteminin en ilkel lifleri de bu iş için vardırlar. Bir başka ifadeyle
üçüncü kaburganın altında bulunan dışarıya uzanan sinir çiftleri basit refleks
hareketleri yapmak için kendi kendine çalışan kordonlar olarak sahne alırlar. Zira
omurilik nöron ihtiva edip, beyine birtakım duyu mesajları (duyu sinirleri) iletmek için vardır.
Nöronlar beyinden organlara mesaj
getiren motor sinirlerin birleşiminden yapılmıştır. Eğer sinir kordonu kısmen
veya tamamen zedelenirse mesajlar kaybolup bu durumda ister istemez iletişim
ağımız kontrol dışında kalacaktır. Hatta bir sinir hücresinin çekirdeğinin
vadesi dolup öldüğünde felç riskiyle
karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olur. Çünkü mesaj alamayan kaslar işlevsiz
halde kas katı kesilip kala kalmaktalar. Dolayısıyla zedelenen omuriliğe ait
sinirlerin tedavisini imkânsız kılacaktır. Bu yüzden omuriliğin çok mühim bir sinir
paketimiz olduğu şuradan besbellidir ki; Yaratıcı güç tarafından omurilik
sinirlerinin muhtemel darbelere maruz kaldığı durumlara karşı omurgayı
oluşturan 33-34 vertebra kemik yapısıyla destekleyip koruma altına alınmıştır.
Ateş
Her ne kadar ağrılarımız karşısında ah vah
edip sitem etsek de, ağrılar bir noktada
vücutta arızalarımızı bildirmesi bakımdan ilk işaret taşlarımızdır. Hele ki bu noktada baş ağrısı işaret taşı
olmanın ötesinde çok büyük bir nimet de. Zira baş ağrısı beklenen hastalığın
işaret fişeğimiz olması hasebiyle erkenden önlem almamız gerektiğinin ilk
sinyalini bu sayede almış oluruz. Şayet ilk elden önlem alınmazsa hastalık
yönünden tehlike çanlarının kapımızı çalacağı muhakkak. Başımız ağrıdığında genellikle ateşimiz var mı
yok mu diye alnımızdaki sıcaklıktan hissetmek pekâlâ mümkün. Ki, normal beden hararetimizin
36,5 derecede olması gerekir. Şayet bu
normal sınır aşılmışsa doğal olarak ateşimizin yükseldiğine işarettir, Hatta bu
durumu sık sık idrarımızın artmasından veya vücut sıvı kaybından da
anlayabiliriz. Sıvı kaybı bir noktada
vücuttaki hücrelerimizin içerisinde mevcut olan suyun azaldığına işarettir. Bu yüzden tez elden gereken tedbiri almamız
gerekir ki hararet kaybının önüne geçilebilsin. Damarlarımız genişleyip sürekli
şişkin kaldığı durumlarda ise mikroplara karşı verilen mücadele de büyük ölçüde
zarar göreceği muhakkak. Yani bu durumda damarları büzüştürücü önlemler
alınmalı ki mikropların manevra alanı daraltılıp etkisiz hale getirilmiş olsun.
İşte bu noktada ateşin büyük bir nimet olduğunu idrak etmiş oluruz. Aslında öyle
anlaşılıyor ki vücut dengesinin bozulacağına dair ilk elden verilen birtakım
alarm sinyalleri bizim lehimize olan canlılığın devamına yönelik çabalardan
başkası değildir. Zira denge durumundan firar etmek isteyen, ya da hedefini
şaşıran her türlü etken unsur, sinir sisteminin olaya el koyma diyebileceğimiz
refleksine tabii tutularak vücut dengemiz sağlanmaya çalışılır da. Tüm bu çabalar canlı olan her şeyin ölüm
anına kadar entropisinin artmasının önüne geçilme adına yapılmaktadır. Yine de
her şeyi sırf sinir sisteminin kontrol mekanizmalarının işleyişine bırakmamak
gerekir, dışardan takviye edici önlemlere de başvurmak gerekir. Ancak şu da var
ki dışarıdan takviye kuvvetlere başvuruyum derken sakın ola ki üşüdüğümüzde
vücudumuzu aşırı ısıtmak, ateşlendiğimizde ise tam aksine bir işlemle
kaş yapıyım derken göz çıkarmak girişimlerine tevessül etmiş olmayalım.
Evet, her ne kadar vücudumuzda mevcut kontrol mekanizmaların
varlığından bihaber olsak da sonuçta vücudumuzun herhangi bir yerinde arıza
nüksettiğinde en önemli kozlarımızdan ve denetçilerimizden oldukları gerçeğini
değiştirmeyecektir. Nitekim kan şekerimiz düştüğünde adrenalin hormonu beyinde
var olan uyarım kontrol merkezleriyle ilintili iç denetçi mekanizmalar durum
vaziyetten haberdar edilir edilmez salgılanan adrenal hormonuyla birlikte bir
yandan kandaki glikojen depoları serbest hale getirilirken diğer yandan da sinirlerinin
uyarıcı etkisiyle açlık ve gıda arayışı duygularının devreye girmesi sağlanmış
olur. Hakeza bir başka denetçi mekanizmalarında göz bebeğimiz içinde ki ışığa
duyarlı retinalar aşırı ışık karşısında küçülerek duyarlılık gösterirken, bunun
tam aksine ışık azaldığı zamanda büyüme yönünde duyarlılık göstermekte. Aslında
her iki durumda duyarlılıktan maksat ışık miktarını retina tabakasında sabit
tutmak için olup göz bebeğine gelen uyarıcı sinyaller sayesinde gerektiğinde göz
bebeği daralır gerektiğinde ise genişleyerek görme sisteminin işleyişine katkı
sunulmuş olunur.
Velhasıl-ı kelam; günde ortalama 50-100 bin
arasında sinir hücresi mevta olup üstüne üstük yerine yenisi gelmemekte, tamamı
mevta olduğunda bizimde iletişim bağlarımız tamamen kopmuş olur. Dahası ana rahmine düştüğümüz andan itibaren
bedenimizin ömrü ile hemen hemen aynı yaşıt olan sinir sisteminin tüm iletişim
ağlarıyla irtibatımızın kesilmesi de ancak ölümle nihayet bulmakta.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/bosaltim_sistemi_mucizesi-6487.html

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder