SES MUCİZESİ
SELİM GÜRBÜZER
İnsanoğlu daha dünyaya gelmeden önce
anne karnında ilk beş ayında sesle tanışmaktadır. Fakat aldığı bu sesler
doğduktan sonraki seslerden çok farklıdır. Çünkü embriyolojik gelişimin bu
safhasında düşük frekansları süzen bir sıvının etki alanında bulunan cenin
annesinin sesini yüksek frekansta almaktadır. Doğduktan sonra da bir yandan tedrici
olarak düşük frekansları algılamaya başlarken diğer yandan da yüksek frekanslı
sesleri elimine etmektedir. Derken insanoğlu dünyaya konuşabilecek donanıma
sahip akordeon sistemiyle gönderilmektedir. Tabii, hayvanlarda dünyaya teşrif etmesine
ediyorlar etmesine ama hiçbirisi konuşma kabiliyeti sergileyemiyorlar. Fakat insan
öyle değil, daha doğar doğmaz ağlamaklı bir ses vererek dünyaya gelmekte.
Dünyada altıncı ayına geldiğinde ise “baba” veya “anne” gibi kelimeleri
dillendirmekte. Böylece kelimeler hız kazanıp ileriki yaşlarda konuşmanın yanı
sıra kitap yazacak hale bile gelinebiliyor. Kelimenin tam anlamıyla konuşma
Allah’ın kuluna has kıldığı büyük bir lütuftur.
Thomas A. Edison 1877 yılında sesleri
kayıt altına alan fonografi cihazını keşfetmekle kim bilir ne kadar mutlu
olmuştur. Öyle ki keşfedilen fonografi zamanla gelişip gelinen nokta itibariyle
bilgisayarların manyetik disklerine kayıt edilebilir hale gelmiş bile.
İnsanoğlu sesleri kayıt etmenin sevincini yaşaya dursun, oysa kâinat kurulduğu
günden beri canlı cansız her varlığın ses kaydı hiçbir şekilde duraksamaksızın
her salise kaydedilmekte zaten. Bu yüzden
kâinat ritmi için çok yönlü bir senfoni orkestrası, biyolojik hayat için ise sesin şekillendiği
musiki alanları dersek yeridir. Hem nasıl öyle demeyelim ki, düşünsenize en basitinden bir verici
tarafından gönderilen elektro manyetik sinyaller iyonosferin en alt iki
tabakasında (D ve E bölgeleri) telsiz
uzun radyo dalga boyları şeklinde tekrar arza iletilerek bir radyo alıcısı
tarafından sese dönüştürülebiliyor. Zira atmosferin elektromanyetik dalgaları
yansıtacak donanımda iyonosfer, güneşin ultraviyole ışınlarının etkisiyle
ayrılmış hava moleküllerinden meydana gelmiş bir tabaka olması hasebiyle bu
tabakaya hem radyo dalgaları gönderilmekte hem de geri dönüşümü
sağlanabilmekte. Nitekim uzun radyo dalgaları daha ilk tabakada yansıyıp geri
dönmekte, orta dalga boylu olanlar E’de yansımakta, kısa dalgalı olanlar da E
ve F’de çınlayarak sahne almaktadır. Ultra kısa dalgalar ise malum hiç yankılanmaz.
Bu yüzden elektromanyetik yüklü iyonosfer tabakası, radyo dalgalarının gök kubbemizde yankılanan minare
hüviyeti olma dolayısıyla ona çok şükran borçluyuz. İnsanoğlu her ne kadar
gökyüzünde pırıl pırıl yansıyan iyonosfer veya devasa aynalarını (katmanları)
geç keşfetmiş olsa da aslında evrende var olan canlı cansız hemen her şeyin
kendi ölçüsünce ses donanımına haizdirler.
Öyle ki kiminde bir tılsım, kiminde gürültü, kiminde konuşma, kiminde
ise müzik şeklinde sahne almakta. Mesela bir çekirge iki kanadını birbirine
çarpmakla havayı titreştirip eşini çağırabiliyor. Böylece bu titreşim sayesinde
eşinden cevap bile alabilmektedir. Hakeza dişi kelebekte öyledir. Hatta dişi kelebek
ne kadar uzakta olursa olsun saldığı koku sinyallerini erkek kelebek antenleri
vasıtasıyla alıp karşılık verebilmekte. İşte karşılıklı telepati denilen olay
budur.
Allah-ü Teâlâ Kur’an’da ilahi sözleşmenin
gereği olarak emaneti cansız denen cemadata yüklemeyi teklif etmiş fakat bu
emaneti yüklenmekten çekinip üstlenmemişlerdir, insan ise tereddütsüz kabul
etmiştir. Malum olduğu üzere cemadat cansız maddeler anlamında dağ, taş, toprak
vs.dir. Yine de bakmayın siz öyle cemadatın cansız ve sessiz duruşuna, bakın
Kur’an-ı Muciz’ül Beyan asırlarca öncesinden hareketsiz ve sessiz sandığımız
dağların hareketli ve sesli olduğunu bize nasıl haber veriyor: “Sen dağları
görürde onları camid (hareketsiz,
cansız) sanırsın. Oysa onlar bulut gibi yürümektedirler. Bu herşeyi sapa
sağlam yapan Allah’ın sanatıdır. O yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.”
(Neml suresi ayet 88). Yine Rabbül
Âlemin bu hususta; “Arzı yayıp düzenledik, oraya sabit dağlar yerleştirdik.
Orada herşeyi ahenkli bir ölçüye göre bitirdik” (Hicr suresi ayet19) diye
beyan buyurmakta. İşte ayet-i kerimelerin
mana ve ruhundan da anlaşılan o ki; cansız sandığımız cemadat hareket etmekte,
bu yüzden Yüce Allah (c.c) yarattığı
kullarına yaratılış mucizelerine bakıp ilahi sözleşmenin gereği olarak tefekkür
eylemeye davet ediyor. Bu noktada bilim adamların
bir kısmı mesela dünyanın oluşumu üzerine kafa yorduklarında bu durumu büyük
patlama denen Big Bang hadisesiyle izah etmekteler. Yani Big-bang teorisiyle
dünya kabuğunun başlangıçta yekpare, yani bitişik olduğunu, konveksiyon
akımları ile arz kabuğunda kırılmalar ve çatlaklar oluşarak birbirinden sertçe koparılıp
ayrıldığını belirtiyorlar. İşte bu nedenledir ki kırılma ve çatlamayı da bir
ses olarak nitelendirebiliriz pekâlâ. Böylece yapışık olan yeryüzü bu kırılma
senfonisiyle kıtalar doğuruyor ve dünya haritamız son şeklini alıyor. Hatta bu günde yeryüzünün oluşumuyla yapılan çalışmalardan
elde edilen verilere bakıldığında çatlakların izlerini pekâlâ görmek mümkün. Kaldı
ki Kur’an’da “O çatlayışlı arza kasem olsun ki, o keskin bir hükümdür” (Tarık,
12) ayetiyle dünya haritasının oluşumuna doğrudan bir işaret durum söz konusu
da.
Peki,
sessiz durur zannettiğimiz dağlar için ne demeli? Hiç kuşkusuz sessiz
zannettiğimiz dağlar her daim hareket halinde kolon görevi yaparak dünyamızın
ritim dengesini ayakta tutmakta. Öyle ki Yüce Allah (c.c) bu hususta “Gökleri görebileceğiniz bir direk
olmaksızın yükselten, sonra arşa istiva eden, güneşi ve ayı emrine boyun
eğdiren Allah’tır; her biri belirlenmiş bir vakte kadar akıp gitmektedir. İşleri
Allah düzenliyor; ayetleri de uzatan, onda sabit dağlar ve ırmaklar meydana
getiren, orada meyvelerin her birinden çiter yaratan O’dur. Geceyi de gündüzün
üzerine O bürüyüp örtüyor. Düşünen insanlar için şüphesiz bunlarda ibretler
vardır” (Ra’d, 2-3) diye beyan buyurmak suretiyle tüm bu ritim dengesinin ilahi
sözleşmeye uygun bir şekilde ezelden beri bir vakte kadar ayarlanmış olduğu
bildirilmekte. Madem öyle, dünya gemisinde bizi denge içinde tutan
Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Belli ki bu ritim dengesi ve uyumluluk sadece
dağa, taşa özgü değil, genele şamil
olduğunu yine Yüce Allah’ın Kur’an’da “Yedi
göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yatışında
hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk bulamadan
bitkin olarak sana dönecektir” (Mülk, 3-4) diye beyan buyurduğu şekliyle tecelli
etmekte. Nitekim kâinatta her ne
yaratılmışsa hepsinin kendine özgü bir ritmi söz konusudur. Bazen bunun
tecellisini akan bir ırmağın hışıltısında, bazen bir kuşun ötmesinde, bazense
esen rüzgârın dalgalanma sesinde hissederiz. Derken bu görüp hissetmeler
eşliğinde gönül dünyamız müzik sesiyle dile gelmiş olur. İşte bu nedenledir ki
müzik için insan daha konuşmaya başlamadan tutku gönlünün dile getirilmiş
enstrümanın adıdır diye tanımlarız. Zira tutkular sese dönüşürken sözcük ya da
notayla biçimlenmekte. Şu da var ki tutku gönlümüzü dile getirmede gerek sözcükler
gerekse notalarda yetmeyebilir, bikere adı
üzerinde tutku, sadece yaşayarak idrak edilebilecek bir duygu selidir bu. Ama ses öyle değil, ses işitilir olduğundan
icabında tıpkı bir ressamın renklerle oynadığı gibi oynanabiliyor. Dahası ses için Kur’an tefsirlerinde çok
yaygın olarak kullanılan “Vurunca ses veren kuru çamur” sırrınca somut her
hangi bir şeyden yankılanma şeklinde yorumlanıp ifade edilirken müzik için ise
daha çok gönlün dile gelmesi ya da işlenmiş soyut halidir şeklinde yorumlanıp ifade
edilir. Kelimenin tam anlamıyla Kur’an’da geçen “salsal” ibarenin ses veren
kuru çamur olduğu manasında bir çıkarımda hem fikir olunmuştur. Bu yüzden Hz. Mevlana musiki ve semayı ilahi
aşka giden yolda gaye değil bir araç ya da bir binek taşı olarak görmüştür. Ki;
müziğin müritleri vecde getirdiği bilinen bir gerçekliktir. Mevlana’nın müritleri
cezbeye gelip raks eylemeleri izleyenleri mest eylediği gibi hafızlarımızın
Kur’an tilavetleri de dinleyenleri mest eylemekte. Tüm bu anlatılanlardan öyle anlaşılıyor ki
Mimar Sinan’ın elinde taş nasıl ki mana kazanmışsa camilerde hafızların,
dergâhlarda ise sofilerin cezbe ve raksında (semazeninin de) musiki anlam kazanmıştır. Hakeza cenk
meydanlarında askerlerin gaza ruhunu iri ve diri tutup anlam kazanmakta. Bir
taş düşünün ki Mimar Sinan’ın elinde cami kubbesinde yankılanacak bir şahesere
dönüşebiliyor. Şöyle ki; kubbeye
yerleştirilen taşlar bir anda ses dalgalarını bir uçtan diğer uca taşıyacak
tarzda donatılmış olup bu sayede kamet getiren bir müezzin, aşır okuyan bir
imamın sesi hoş bir seda olarak kubbede yankı bulabiliyor. Hem nasıl yankı bulmasın ki, bizatihi Peygamberimiz (s.a.v)’in “Kur’an’ı güzel ses ve kaideye bağlı ahenkle
okuyun” diye öğütlediği tecvit ve kıraat ilmi hem gönüllerde hem gök kubbede
hoş bir seda olarak yankı bulmak için vardır. Hele bir sevda yürekli bir aşığın
yüreğinde yankılanacak bir müzik türünü dinlediğinin düşünün, hiç kuşkusuz
gönül ferman dinlemez misali inim inim inleyeceği muhakkak. İşte bu nedenledir
ki gönül dağlayan müzik için sevda yüreklilerin gönül sesidir deriz hep. Hani
kimi zaman iki de bir “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” atasözünü
dillendiririz ya hep, aynen öylede sese aracılık yapan dil ve lisanda müzik
gibi gönül dağlayıcı olarak ortaya çıkar. Peki, dilimiz sadece ses çıkarmak için mi vardır, elbette ki hayır. Yediğimiz gıdaların ekşi,
tatlı, acı olup olmadığını ayırt etmek için de vardır. Nitekim dilimizin ön
tarafı acıya, yan taraflar ekşiye, arka tarafı da tatlıya duyarlı olup
görünürde ki dilimizin değişik bölgelere yerleştirilmiş damak tadını ayıracak
reseptör (alıcı) hücrelerin varlığı söz konusudur. Dil’in bir de görünmeyen sübjektif yönü vardır
ki, o da malum dil yarasıdır. Yani
yılanı deliğinden çıkaran tatlı sözün tam aksine gönülleri kırma
yarasıdır. Madem öyle, bize düşen gönül
yıkmak değil gönül yapmak olmalıdır.
Birde meseleye biyolojik yönden baktığımızda
konuşmayla doğrudan alakalı en gözde organımızın gırtlak olduğu görülür. Bu
gerçeğe rağmen gırtlağımızın solunum yolu başlangıcında bulunması hasebiyle sanki
bize çok ekstra özellikleri olmayan, sadece kıkırdak görünümünde basit bir
organmış gözüyle bakarız. Oysaki basit sandığımız bu organımız son derece
komplike bir organdır. Hiç kuşkusuz komplike organımızın işlevlik kazanması içinde
havayı teneffüs etmesi de gerekir ki ses tellerinin titreşimi gerçekleşebilsin.
Nitekim her nefes alıp vermemizde gırtlağımıza gelen havanın ses tellerini
titreştirip sesli mesaja dönüştürmesi bu gözde organımızın bin bir türlü maharette
bir organ olduğunun bariz göstergesidir zaten. Belli ki ses tellerinin nefes yoluna
konuşlandırılması bu maksatladır. İyi ki de ses telleri gırtlak borusunun tam
başlangıcına konuşlandırılmış, baksanıza
bu sayede akciğerden atılan havanın gırtlakta ki telleri titreştirip ağızdan
çıkacağı sırada konuşma diline dönüştürmekte. Derken solduğumuz havanın
titreşim etkisiyle birlikte nefes borusundan her tonda ses melodileri gün
yüzüne çıkabiliyor. Böylece dudak, ağız
boşluğu dil, diş, çene, boğaz, akciğer hatta ve hatta kulak hep birlikte bir
arada ortak bir senfoni orkestrası oluşturmuş olurlar. Hele bu komplike bütünlük bozulmaya bir
görsün, mesela dişlerimiz dökük olsa her ağzımızdan çıkacak kelimelerin peltek
haline dönüşmesi an meselesidir diyebiliriz.
Peki
ya işitme organımız? Malum olduğu üzere işitme organımız ses titreşiminin kulak
tarafından duyum algılanmasıdır. Şöyle ki; saniyede 1-15 kez oluşan bir ses
ritmini titreşir halde hissederiz. Şayet bu titreşim saniye de 16-65 arası gerçekleşirse
müzik notalarına dönüşecek bir ses ritmi olarak hissederiz, yok eğer titreşimler
16 ila 40 bin arası bir seviyelerde seyrederse bu durumda sadece ses olarak
işitiriz. Malumunuz kırk binden milyon rakamlara kadar ki titreşimleri ise ne
hissedebiliriz ne de işitebiliriz, çünkü böylesi ölçüm donanımda bir organımız
yoktur. Dahası bu tür seslerin varlığını ancak elektronik sinyal olarak
algılarız. Üç milyon üzeri olanları da gözümüze yansıyan bir ışık olarak
algılarken milyar rakamlardakini ise ışığın harareti şeklinde algılarız. Anlaşılan
o ki frekans değerlerine bağlı olarak gelen sinyallerin bir kısmı kulağımıza
bir ses, bir kısmı gözümüzün önünde canlanan bir ışık, bir kısmı ise hararet olarak
yansımakta. Bu arada sesin koptuğu
alanda herhangi bir arıza nüksettiğinde dil tutukluğu denen pepelik baş gösterecektir.
Hakeza boğazımız herhangi bir rahatsızlık nüksettiğinde ise sesimiz kısık
çıkacaktır. Ses tellerimiz şayet gevşeyip 80 titreşim yaptığında ses ritmi kalınlaşırken,
gerildiği anda ise 1000 titreşim yaparaktan ses ritmi incelmiş olacaktır. İşte frekansı
küçük olan bas ve frekansı büyük olan tiz denilen akordeon düzeneği bu olsa
gerektir. Zira etrafımızda on binlerce ses titreşimi varlığı söz konusudur,
dolayısıyla insanda da bu düzeneğin olması gayet tabiidir. İnsanda tıpkı parmak
izlerinde olduğu gibi ses tellerinin titreşim düzeneği de farklıdır. Yani iki
ses hiçbir zaman birbirinin aynısı değildir. Belli ki farklı tonda ses çıkışları insanların
birbirlerini tanımasını kolay kılmak için dil kodlaması bu şekilde
biçimlendirilmiştir. Kaldı ki ses farklılıkları suçluların yakalanmasında
önemli bir delil teşkil etmekte de.
Anlaşılan o ki soluduğumuz havayı
oluşturan her molekül zerre ses tellerini titreştirdiğinde bazen konuşma, bazen
müzik şeklinde kendini gösterebiliyor. Böylece her alıp verdiğimiz nefese hava
cıva diyenler, sanırım soluduğumuz her nefesin sese dönüşürken havanın boş
olmadığını anlayacaktır. Kaldı ki gökyüzünde moleküller rasgele konumlanmayıp
tam aksine belli bir plan dâhilinde konumlanıp hareket etmekteler. Yapılan
deneylerle ses dalgalarının yayılan dalgalar ve girişim yapan dalgalar denilen
iki ana eksen üzerinde seyreden dalgalar olduğu belirlenmiştir. Hatta sesi
yansıtan ikinci tabakanın hemen yakınımızda diyebileceğimiz birkaç kilometre
yüksekte olduğu, üçüncü tabakanın uzun dalgalara asla geçit vermeyip orta boy
diyebileceğimiz dalgalara ancak yarı geçirgenlik tanıdığı, kısa boydaki
dalgalara muamelesi ise kontrole tabii tutmadan tamamen geçirdiği bilim
adamlarımızın çalışmalarıyla aydınlığa kavuşturulmuştur. Dahası yapılan
çalışmalarla nihayetinde iyonosferin tek başına bir anlam ifade etmediği,
bünyesinde üç katmanla birlikte işlev gördüğü net bir şekilde ortaya konulmuştur.
Kaldı ki gelinen noktada radyo dalgalarıyla yapılan analiz çalışmalarının
neticesinde yıldızların yaşından tutunda, çapı dâhil birtakım nice bilmediğimiz
bilgilere ulaşılması mümkün olabiliyor. Hatta bugün Sonografik alet sayesinde
parmak izlerine benzer bir değişik ses spektrogram yöntemiyle ses izleri, ses
baskıları ve ses birimleri belirlenebiliyor. Değim yerindeyse seslerini izini sürüp
ses birimlerini ilk defa keşfeden Dr. Lawrence Kersta’dır. Şurası muhakkak Sonograf-Osilograf
cihazlarını ilginç kılan ana etken unsur gelen ses dalgalarının şiddet, frekans
ve yükseklik eğrilerini ölçüp, ekranda matematiksel görüntü almasıdır. Dolayısıyla
günümüzde mahkeme kararları ile ses kayıtları dinlendiğinde analizi yapılan birtakım
ölçümler suç delili olarak kabul görebiliyor. Çünkü her tür insanın ses grafik eğrileri, ses
izleri ve ses baskıları birebir aynı değildir. Ancak bu iş için en az on kelimelik sözcük
birimlerin tespit edilip söz konusu cihazlara yüklenmesi gerekir ki ses mukayeseleri
yapılaraktan gerçek suçlu teşhis edilebilsin. Bu arada ses bantlarının işlevi
ile ses spektrografisinin işlevini birbirine karıştırmamalı. Nitekim ses
bandıyla sesin fonksiyonu değiştirilebiliyor, ama diğerinde bu pek mümkün
gözükmüyor. Bu yüzden ses bantları
mahkemece suç delili olarak çoğu kez kabul görmemektedir. Ses aynı zamanda
fıtridir. Zira Yüce Yaradan’ımız kadına ince erkeğe kalın olacak şekilde ses
baskısı halk eylemiş. Hakeza hayvanlar içinde farklı ses baskıları ses
dalgaları ses radarları tanzim edilmiştir.
Örnek mi? İşte yarasaların yüksek frekanslı radar cihazları vasıtasıyla yaydıkları
ses dalgaları kabiliyetlerinden dolayı hem etrafındaki cisimlerin uzaklığını
tespit edebiliyorlar, hem de harika uçuş örnekleri sergilemeleri bunun en bariz
tipik örneğini teşkil eder. Nitekim yarasaların bu yaydıkları radara benzer ses
dalgaları sayesinde karanlıkta kör uçuşları onlar için hiçte zor olmamaktadır. Belli
ki uçakların uzaktan tanınması için icat edilen radarlar yarasalardan alınma
bir sistemin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Hakeza çamurlu suda yaşayan
bazı balık türlerinin etrafa saldıkları elektronik sinyallerde aynı işlevi
görmektedir. Hatta sesi olmadığı zannettiğimiz birçok eşyanın da kendine özgü
ses ritmi söz konusudur. Tabii bunun kriteri nedir derseniz, şimdilik eşyanın
diliyle ilgili bir husus olduğunu söylemekle yetiniriz. Kaldı ki eşyanın diline
vakıf olmak marifet ehlinin işi, zaten bu bizi aşan bir boyut dalgasıdır. Biz ancak
görünür dünyada yansıyan her bir ses dalgasını şiddet, yükseklik, tını gibi
fizyolojik özelliklerine bakarak ayırabiliyoruz sadece. Her şeyden öte ses âlemiyle
birlikte kendi sesimizin bestekârlığına talip olduğumuzu ve ilahi bestenin de
tercümanlığına adadığımızın farkına varırız. Baksanıza hayvanların bile kendine
has bir takım ses melodileri varlığı söz konusudur. Mesela hayvanlar içerisinde
en tanıdık ses “miyav ve mır-mır” sesidir ki; bu ses kediye özgü kılınmıştır.
Öyle ki bu iki ses üst üste bulunup birincisi üstte, ikincisi ise alttan
çıkmaktadır. Bilim adamlarını şaşkına döndüren bu ses tiplemesinin sırrı daha henüz
aydınlanmamış olsa da belli ki kedi karnını doyurduktan sonra bir köşeye çekilip
kendi hal lisanıyla mır-mır diyerek Allah’ı anmanın derdindedir. Dahası köpek
zahiren sahibine bağlılığından dolayı bir an olsun Yaradan’ı unutmuş olabilir,
ama kedi öyle değil, sahibi ister doyursun ister doyurmasın zahiren her
halükarda bir an olsun gaflete dalmamakta. Zaten dinimizde köpek necis kabul
edilmekle birlikte kedi, tavuk, inek gibi hayvanlar temiz hayvanlar olarak
addedilmektedir. Böylece kedi sayesinde yegâna sadakat gösterilmesi gereken gerçek
sahibimizin Allah olmalıdır mesajını almaktayız. Kuldan beklemekten ziyade
Allah’tan beklemek en doğru yol olsa gerektir.
Cırcır böceklerini bilirsiniz.
Özellikle yaz aylarında etraf karanlığı büründüğünde bağlarımız, bahçelerimiz
cırcır ötüşleriyle şenlenir. Belli ki Yüce Allah (c.c) erkek cırcır
böceklerinin kanatlarının alt kısmını keman gibi ses çıkartması için pürüzlü
yaratmış, keman yayı görevi yapmak için de kanatlarının üstünü halk etmiştir.
Bu yüzden onların ötüşlerine mest oluruz. Hatta onların ötüşleri hava tahminini
kestirme de ve yürütmede bir işaret teşkil edebiliyor. Şayet cırcır böcekleri
ötmüyorsa anlayın ki hava sıcaklığı
Hem nasıl ki; beşeri münasebetlerde mukavele ne
ise, Yaradan ile yaratılan arasında sözleşme de o dur. Ve bu sözleşme vardır ve
haktır. Rabbül Âlemin ezeli ilmi ve takdiriyle insanı ruhlar âleminden âlemi
bekaya (sonsuz âleme) doğru bir süreci işletecek
bir şekilde yaratmış olması hasebiyle Dünya’yı da ezel ve ebed arasında köprü
kılmıştır. Derken Dünya yaratılışından
bu güne dönmeye devam ettiği gibi bu arada devran da dönmekte. İşte tüm deveranların
seyri içerisinde dünyaya gelen canlardan Rabbimiz sözleşmenin gereğini
yapanlara; “Melekler, canlarını hoşluk ve rahatlık içinde alırlar. Selam
size, yaptıklarınıza karşılık girin cennete derler” (Nahl, 32) beyanıyla can
yüreklere su serpilmiş olunur da. Bu demektir ki; birinci sözleşmemiz Bezm-i
elest’e Allah’ın kıyamete kadar gelecek ruhlara hitaben;
-Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
İşte bu İlahi hitabı karşısında ruhların
cevaben;
-Evet, Rabbimizsin demesiyle
gerçekleşmiştir. Ruhlar ne zaman ki toprakla buluştu, işte o günden bugüne Hz.
Mevlana’nın “Topraktan geldik toprağa
gideceğiz” sözünü hep söylenip dururuz da. Tabii söylenmek iyi hoşta, ancak
cansız sandığımız toprak nasıl olurda ruhla birlikte canlılık kazanıp Allah Teâlâ’nın
fermanına muhatap kıvamına geliyor tarzındaki soruların üzerinde her nedense
pek kafa yormuyoruz. Kaf yormasak da şu
bir gerçek kulun Rabbi ile ezelde yaptığı birinci sözleşme şifre niteliğinde
mucizevî bir olaydır. Nitekim Mevla’mız, ana rahminde dokuz aylık embriyonik
safhalarla kulunu kendisini tanıyacak şekilde yaratıp donataraktan adeta
bunları sana lutfettim o halde gereğini yap beyanıyla ikinci akitleşmemiz gerçekleşmiştir. İşte insan embriyosunun geçirdiği
safhalarının varlığını ortaya koyan şu ayette Yüce Yaradan bakın ne buyuruyor:
“...Sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde yaratılıştan
yaratılışa geçirerek yaratmıştır, İşte bu Rabbiniz olan Allah’tır” (Zümer, 6).
İşte ayet-i kerimelerin mana ve
ruhundan da anlaşıldığı üzere sessiz sandığımız her bir embriyonik safhaların halkasını
bizatihi insanın kendisine yaratılış mucizesini hatırlatacak donanımda olduğunu
dikkatimizi çekmektedir. Hakeza DNA üzerine yüklenilmiş öyle bir takım genler
vardır ki hem bilgi içerikli değiller hem de kendisinden her hangi bir ürün
elde edilememekte, bu nedenledir ki bu tip genlere Genetik bilim dalında Sessiz
genler olarak isimlendirilir. Öyle de genler vardır ki Kur’an’da beyan buyrulan
“…Şüphesiz,
Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık” (Saffat, 11), “(Allah), insanı ateşte pişmiş kuru (olan) ses veren çamurdan yarattı” (Rahman,
14) ayetlerde geçen çamurun niteliklerinin DNA molekülüyle uyumluluk arz etmesi
hasebiyle bunlarda Sesli genler olarak isimlendirilir. Ki, ses veren genler
sessiz genlerin tam aksine hem bilgi içerikli hem de ürün oluşturabilen
genlerdir. Dolayısıyla bir kısım bilim
adamlarının ayette geçen “…insanı ateşte pişmiş kuru (olan) ses veren çamurdan
yarattı” ifadesini sesli genler olarak yorumlamaları son derece akla yatkın
mantıki yorumlamadır diyebiliriz. Kelimenin tam anlamıyla çamurla özdeş
olabileceği düşünülen DNA’nın ses veren kısmından yaratılış mucizemizin vuku
bulduğu anlaşılmaktadır.
Vesselam.
https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder