EBÛ ZER EL GIFÁRİ
SELİM GÜRBÜZER
Mekke’de bir peygamber çıktığını, Ebû
Zer el-Gıfârî’de duymuştu. Bu yüzden kardeşi Üneys’e;
-Var git! Neyin nesidir öğren ve gel bana da
anlat der.
Denilenleri yapıp eve döndüğünde
gördüklerini anlatınca Ebû Zer el-Gıfârî’de merakını yenemeyip derhal yola
çıkar. Derken Mekke’ye geldiğinde O’ndan bir haber alırım düşüncesiyle bir
kenarda beklemeye koyulur. O sırada bir çocuk Ebû Zer el-Gıfârî’nin yabancı
olduğunu fark edip:
-Buyur bize gidelim demesi üzerine
ardından gidiverir. İşte o misafirperver çocuk, ilerisinde Allah'ın aslanı
olarak anılacak Hz. Ali (k.v)’den başkası değildir elbet.
Ebû Zer el-Gıfârî sabah olunca yine
aramaya koyulur koyulmasına ama günün ikinci gününden de haber alamaz, akşam
olduğunda yine köşede bekleyen aynı çocukla göz göze gelip onun evine konuk
olur. Üçüncü gün olduğunda malum Arap geleneklerine göre misafirlik üç gün
olması hasebiyle o süre içerisinde misafire ne için geldiği sorulmazdı. Nitekim
o söz konusu üç gün dolmuştu ki, misafirperver o çocuk;
-Ey yabancı! Ne için buralardasınız diye
sorup ve sualinin akabinde şöyle der;
-Eğer bir derdin varsa yardım etmeye
hazırım.
Ebû Zer el-Gıfârî:
-Buralarda bir peygamber çıktığı
söyleniliyor, Onunla görüşmek istiyorum, başka ne derdim olabilir ki.
Çocuk:
-Zaten aradığın kişi amcamın oğlu Hz.
Muhammed (s.a.v)’dir. Bundan kolayı ne var, tabiî ki görüştürebilirim der.
Ebû Zer el-Gıfârî:
-Peki der ve çocuk yaştaki Hz. Ali
(k.v) ile beraber huzura çıkarlar.
Böylece Ebuzer el-Gıfari en birinci
kaynaktan yüce dinimizi dinleme şerefine nail olur. Hatta dinledikçe kendinden
geçip, karşılıklı sohbetin ardından İslam’la şereflenir.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) kelime-i
şahadet getiren Ebû Zer el-Gıfârî’yi uğurlamadan önce son kez şu uyarı da
bulunur:
-Ey Ebu Zer! Kabul ettiğin bu Müberra
Din’i şimdilik gizli tut ve yurduna dön, ta ki ne zaman çoğalıp üstün hale geliriz o
zaman gel bize katıl.
Ebû Zer el-Gıfârî (r.anh):
-Ya
Resulullah! Vallahi bu dini ilan etmeden
bir yere gitmem der. Ve dediğini öyle de yapar.
Evet, Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) Mescid-i
Haramda ilk kelime-i şahadeti açık lisanla duyurma şerefini yaşar yaşamasına
ama bu arada olanlarda olur. Ne oldu derseniz, malum “Sen misin Haremde kelime-i
şahadet getirip haykıran” üzerine
yürüyen yürüyene.. Derken sille tokat arasında üzerine çullanıp kızılca
kıyameti koparırlar. Neyse ki o an imdadına Peygamberimiz (sa.v)’in amcası
Abbas yetişmekte gecikmez. Hz. Abbas (r.anh) linç etmek isteyen kalabalığa
seslenerek:
-Ey ahali! Çekilin! Ne yaptığınızın
farkında mısınız? Şu an Gıfar kabilesinden bir adamı öldürmek üzeresiniz.
Galiba ticaret yaptığınız güzergâhın Gıfar'dan geçtiğinden haberiniz yoktur.
Ola ki bir gün o taraflara ticaret yolunuz düştüğünde sizleri hangi acı akıbetlerin
beklediğini bilmem hiç düşündünüz mi?
İşte bu sözler karşısında serbest
bırakırlar. İkinci gün olduğunda yine aynı yabancı ve aynı ses:
-EŞHEDU
ENLAİLAHE İLLALLAH VE EŞHEDU ENNE MUHAMMEDEN ABDUHU VE RASULUHÜ.
İşte Harem halkının yüzüne karşı ilk Tevhit
ilanı ve ilk haykırış böyle vuku bulur. Aslında Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) bu
haykırışı sergilemekle kendisini de bir anda züht ve takva dairesinde bulur.
Resulullah (s.a.v) onu bir köşede yalnız
başına gördüğünde:
-Allah Ebu Zer’e selamet versin” O yalnız yaşar,
yalnız ölür ve yalnız başına diriltilir diye beyan buyurmaktan kendini alamaz da.
Ebû Zer el-Gıfârî (r.a), Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’ın vefatından
sonra Şam’a hicret edip orada Hz. Osman’ın halifeliği zamanına kadar konaklayıverir.
Orada konakladığı sürece hayatını hep züht ve takva üzerine tanzim ederek
yaşamaya çalıştı hep. Hatta takva hayatında o kadar ileri gitti ki
etrafındakilerin de aynen kendisi gibi öyle yaşamasını arzulamanın ötesinde
zorlar da. Zira o bir günlük nafakadan fazla mal biriktirmezdi. Dolayısıyla
herkesinde tıpkı kendisi gibi olması noktasında ısrar edince, halk soluğu Şam
valisinin kapısında bulup ister istemez rahatsızlıklarını dile getirmiş
olurlar. Şikâyetler ardı sıra kesilmeyince Şam valisi çaresiz o yüce sahabeyi
Medine'ye göndermek zorunda kalır.
Medine’ye ayak basar basmaz hemen gözüne
yüksek binalar ilişir. Öyle ki süslü püslü binalar arasında yürümekten
rahatsızlık duyduğu her halinden besbelliydi. Derhal Halife Hz. Osman (r.a)’ın
huzuruna çıkıp şöyle der:
-Zenginler elinde ne var ne yok
mallarını dağıtmadıkça buralarda kalmak bana zül gelir.
Hz.
Osman (r.anh) bunun üzerine:
-Ben ancak Allah-u Teâlâ’nın
belirlediği ölçüler çerçevesinde hareket etmek zorundayım. Bu durumda, ben
nasıl olur da Şeriatın belirlediği ölçünün dışında zorla zenginlerin mal
mülkünü ellerinden alabilirim ki, cevabını verir.
Ebû
Zer el-Gıfârî (r.a) bu sözlerden tatmin olmayınca izin alıp civar köylerden
birine yerleşir.
Artık Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) son demleriydi
ki, bir ara kızına seslenerek:
-Dışarı çık bakalım etraftan gelen
kimse var mı? diye sorar.
Kızı:
-Ey Babacığım! Biraz öteden gelen üç beş kişi var.
Ebû Zer el-Gıfârî (r.anh) bunun
üzerine:
-O
halde kızım beni kıbleye doğru çevir der.
Kızı kıbleye doğru çevirdiğinde
ardından ruhunu teslim eder.
Tabii bu arada Gelenler Ebû Zer
el-Gıfârî (r.a)’in naaşını defnettiğinde içlerinden Abdullah b. Mesut (r.a);
-Ebu
Zer yalnız yaşar, yalnız ölür, yalnız haşr olunur hadisi şerifi
arkadaşlarına aktarıp, adeta yaşadığı hayat programının özetini sunmuş olur.
Gerçekten de o yalnız yaşadı ve aynı zamanda Allah’a vuslat eylemede yalnız
kavuşma şerefine de erişmiş oldu.
Ruhu şad olsun.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/eb-zer-el-gifri-8181

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder