17 Nisan 2016 Pazar

İLİMSİZ TASAVVUF ASLA!


İLİMSİZ TASAVVUF ASLA!
SELİM GÜRBÜZER
Yunus ne de güzel söylemiş “İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir,  sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır“ diye.  Bu demektir ki  kendini bildirecek ilmin adıdır tasavvuf. Dolaysıyla hakikat yolunda illa ki ilim şarttır. Bu yüzden Seyda (k.s) “Bir medrese talebesini binlerce sofiye değişmem“ buyurmuşlardır. Öyle ki irşat faaliyetlerinde fırsat bulamadığı içindir ilmi mevzularda danışma ihtiyacı duyan  sofileri genellikle Molla Yahya Hz.lerine yönlendirirdi.  Böylece bu sayede sofiler aydınlanmış olurlardı. Tabii bizde bu arada bir televizyonda Seyda Hz.lerini anma  proğramında ilmin önemini dile getiren Molla Yahya Hz.lerinin sözlerini banda kaydedip  makale haline getirmekle bu yolun ilimsiz olamayacağını idrak etmiş olduk.  Malum molla demek alim demektir. Madem öyle,  fazla söze ne hacet bu işin piri diyebileceğimiz Molla Yahya Hz.leri bakalım  ne diyor bir izleyelim:
            MOLLA YAHYA EL ABBASİ  EL HAŞİMİ HAZRETLERİ:
 “KİM SEYDA HAZRETLERİNİ SEVİYORSA , ONUN YOLUNA DEVAM ETSİN
Malum bir söz var. Bir kişinin hali bin kişiye tesir ediyor. Bir kişinin kal’i (sözü) bir kişiye tesir etmiyor. Acizane kendi üzerimde anlatmak istiyorum.
Benim rahmetli pederim alim idi, dolayısıyla küçük yaşta (6 yaşında) ilme başladım. Askerden evvel de iyi bir alimdim. Doğu ve güneydoğuda medreselerde okudum. Çok şükür iyi bir alim olarak yetiştim. Fakat, tatbikine gelince, millete vaaz veriyoruz, maalesef kendimiz dahi tatmin olamıyoruz. Ucubdan, kendimizi görmekten, hased gibi hastalıklardan kendimizi muhafaza edemiyoruz. Bilahare 1957 senesinde bu yola girmek nasip oldu. Merhum peder daha evvel girmişti, yani o sene. Derken daha sonra Gavs (k.s.)’ın yanına okumaya gittim. Tabiiki, büyüklerin meclisinde oturmak bile insana büyük feyiz veriyor. Ve buna tasavvuf dilinde tasarruf deniliyor. Malum tasarruf ve manevi himmet Resulüllah (s.a.v.)’in zamanında  nasıl ki katı kalpli bir Arabi gelip önüne varmakla ve şehadet getirmesiyle birlikte  bir anda ahlakı değişiyor idiyse, aynen öyle de Resulüllah (s.a.v.)’in hakiki varisleri olan bu zatların önüne varan da yine bu şekilde değişerek kalplerinde tasarruf meydana gelmektedir. Hani kalpten kalbe yol vardır denilir ya, işte   kalpteki tasarrufta mürşidden müridlerin haline tasarruf yoluyla gelmekte. Zaten o gün bugündür anladım ki, hakikaten zahiri ilim tek başına fayda vermemekte,  insanı Allah’a yaklaştırmadığı gibi kimseye de faydası olmaz. Kelimenin tam anlamıyla bu büyük zatlar  manevi tasarruflarıyla insanlığa çok büyük  tesir yapıp faydaları olmuşlardır. Nasıl faydaları olmasın ki, insanlığa günahların zararları çok büyüktür. Nasıl ki  zehirin vücuda zararı olduğu gibi, günahların da ruha o kadar zararı çoktur. İstanbul’da yanıma gelen çok kişiler oluyor. Gelenlerin bu noktada  sıkıntılarının kaynağına indiğimizde bilhassa günahlara bulaşmanın neticesi olduğunu müşahede ediyoruz.  Günahlar hiç kuşku yoktur ki insanlara sıkıntı veriyor, insanların rızıklarının azalmasına sebep oluyor ve insanların yüzünün siyah olmasına vesile oluyor. İster istemez burda Resulüllah (s.a.v.)’in “Günahlar küfrün elçisi”  diye beyan buyurduğu hadis-i şerifinin mana ve ruhu ortaya çıkıyor. Bir insan nasıl ki, müslüman kardeşini ateşte görüp ya da müslüman kardeşini suda boğulurken görüp onu kurtarması gerekiyorsa aynen bir müslümanı da içki ve alkolik aleminden neydik edip kurtuluşuna vesile olması  lazımdır. Hiç kuşkusuz bunun içinde  gerekli olan  kurtuluş reçetesi evvela kalbin tasfiyesiyle mümkün olmakta. Dolayısıyla  tasavvufun en büyük faydası kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etkisidir. Nitekim bu hususta İbn-i Hacer, Kitabül Kebair günah diye bir kitap yazmış. O kitabın başında ilkin kalbi günahlardan bahsediyor. Kitapta hased, kibir, hırs, şehvet gibi  bir dizi  67’ye ulaşan kötü hallerden bahisle diyor ki; neden bunları ilk evvela sıraladım derseniz, bunların çok daha tesiri fazla ve diğer günahlara sebep olacağından ötürüde onun için. Malumunuz  yeryüzünde ilk işlenen günahlara önderlik eden şeytandır. Şeytanı bu hale düşüren baş faktör neden  kibirden başkası değil elbet. Zira Resulüllah (s.a.v.) “Gönlünde zerre miskal kibir olan kişi Cennet’e giremez” buyuruyor. Tabii  bu husus  Resulüllah (s.a.v.)’e şöyle soruluyor:
“- Ya Resulüllah, bir insan güzel elbise giymek, güzel ayakkabı giymek istiyor. Bu kibir midir?”
Cevaben  buyuruyorlar ki:
“-Hayır, bu kibir değil. Asıl kibir insanları hor görmek ve hakikati kabullenmemektir.”
 Evet, Şeytan da  nasıl ki Allah’tan gelen emri kabullenmedi ve gurura kapıldı, aynen öyle de bir başkasını hor görmek de kibire yol açacağı muhakkak..
İkinci günah Habil-Kabil kavgasında gizli. Bu durumun baş sebebi de hiç kuşkusuz hasetten ileri gelmektedir. Peygamber (s.a.v.) hased hakkında ise şöyle beyan buyurur: “Ateşin odunu yok ettiği gibi hased de hasenatı mahveder.”
Dikkat ettiyseniz  kibir ve hased dedik hep, tabii ki dahası var, yani  daha pek çok günah çeşitleri var elbet. Sonuçta  hangi günah çeşidi olursa olsun tüm günahların  izale yolu, tasavvuf yolunda nefsi tezkiye etmekle mümkün.
Bakınız, Gavs Hz.leri benim ilk mürşidim ve ilk üstadımdır. Seyda Hz.leri ile ilim yoluna birlikte çıkmışım, okumuşum ve ders almışım. Bir alim olarak bu yola  ilk koyulduğumda hased, ucub, kibir gibi mevzulara vakıftım ama, bir türlü içimi temizleyemiyordum. Bu niye böyle oluyor diye  kendi iç dünyamda sorgularken  bir gün mübarek bana buyurdu ki; işte kibir böyledir, hased böyledir, şu böyledir falan diye. Ben de o arada dedim ki:
-Kurban, eğer ben kendi nefsimi islah edebilseydim, size gelmeye ne gerek vardı ki.
Malum Gavs Hz.leri hem Arapça’yı hem de Farsça’yı çok mükemmel  bilirdi. Bunun üzerine bana cevaben Arapça  şöyle tabir ettiler :
“-İşaretül tasarrufil mürşidi fil mürid-i et-teslim’’  Yani Bir mürşidin müride tasarruf olmanın şartı teslim olmaktır” diye buyurdular.
İşte o arada  her ne oluyorsa  Cenab-ı Allah (c.c) lutfetti, o  himmet etti, sanki kalbim onun elindeymişcesine  dedim ki:
“Kurban buyur kalbim sana teslim.”
Şimdi bu gerçeklerden hareketle olur ya, yinede bir insan düşünün ki  Seyda Hz.lerinin kapısına varıp markadı ziyaret etmesine rağmen   yine de  hiç  bir fayda görmedim diyorsa,  biliniz ki bu durumun  kapıyla hiç bir alakası yoktur, bizatihi kendisiyle ilgili bir durum. Yani kapıya tam manasıyla  teslim olmamanın bir neticesidir. Bizatihi kendim  bu kapıya tamamıyla  teslim olunca da elhamdülillah o günden bu yana kalbi hastalık nedir bilmiyorum. Allaha şükür  hased, kin ve kibir nedir bilmiyorum. İşte tasavvufun en büyük faydası budur. Kaldı ki, tasavvufun kaynağı ilahi vahiy’dir. Ayrıca Resulüllah (s.a.v.)’in de manevi medresesidir. Tasavvuf asla  mecusilerden, feylezoflardan ve sonradan gelen bir müessese değildir.
Bakınız Kur’an-ı Kerim’e birçok ayetler ameli konulardan, bir çok konular imandan, birçok konular da nefsin tezkiyesinden (ahlaktan) bahseder. Bu yüzden tasavvufun tek gayesi ahlaktır. Hatta tasavvufun hepsi ahlaktır dersek yeridir. Kim ahlakta üstünse onun tasavvufu  daha  fazladır diyebiliriz.
Tasavvufun ikinci anlamı ise, Cenab-ı Mevlanın (c.c) işaret ettiği:
İbadet etmek, kulluk etmek ve devamlı Cenab-ı Allah (c.c) beni görür, beni kontrol eder, beni müşahade eder düşüncesiyle amel etmektir. Amel edincede  Allah (c.c.)’ın bütün mahlukatına şefkat gözüyle bakıp  hiç kimseye kin beslememek, hiç ayırım yapmamak ve hiçbir tefrika içine girmemek diye tabir edeceğimiz tasavvufi ahlak olarak ortaya çıkmaktadır.
Bir gün insan kisvesine bürünmüş halde  gelen Cebrail (a.s), Resulüllah (s.a.v.)’in meclisi şerifinde yanına sokulup sorduğunda her bir soruya sırasıyla şöyle cevab alıyor:
Birinci soru:
- İslam nedir?
Rasulüllah (s.a.v.) cevaben İslamın beş şartını beyan ediyor.
İkinci soru:
- İman (akaid) nedir?
Resulüllah (s.a.v.) cevaben imanı beyan ediyor.
Üçüncü soru:
- İhsan nedir?
Resulüllah (s.a.v.) cevaben :
“İhsan, huşu üzerine Allah’ın huzurundayken, bir şey tasavvur etmeden Allah’ı görür gibi ibadet etmektir” diye buyurur ki, tasavvufta buna murakabe hali denir. Tabii bu soru cevap ilişkisinde  en son Hz. Resulüllah (s.a.v.) sahabesine  dönüp “Bu gelen kimdi biliyor musunuz,  Cebrail’di elbet, dinimizi öğretmek için gelmişti.”  Üstelik  bu hadisi  Hz. Ömer (r.a) rivayet ediyor. Yani, hadis meşhurdur ve bütün hadis kitaplarında mevcut. İşte  burda en can alıcı nokta  budur.
Evet, Cebrail hem İslam’ı, hem imanı, hem de ihsanı sordu. Malum İslam, zahiri amel, namaz, oruç, zekat, hac, ukubat ve muamelat üzerine kurulu.. İmansa akaidin temeli, yani insanın kalbindeki tevhid meşalesidir, buna  amentü ve Resulüllah (s.a.v.)‘ı tasdik ve iman etmekte dahildir. İhsan ise tasavvufta murakabenin adıdır. Nitekim  ihsan ismi  ilk defa Hicret’in 150. senesinde Ebu Haşim Sofiye nispetle verilerek tasavvuf denilmiştir. Kaldı ki tasavvufa sırf isim olarak da bakamayız, bunun yanısıra hakikatına baktığımızda ilahi vahye dayanmakta ve  müessiri  ilahi vahiydir. Besbelli ki Allahü Zülcelal İslam ve imanı beyan ettiği gibi  tasavvufu da beyan etmiştir.  
Seyda (k.s) şeyh olmanın ötesinde  aynı zamanda alimdi. Üstelik  hem anne hem de  baba tarafından Seyyid de.  Yani evlad-ı Resuldür. İşte bu tespiti yaptıktan sonra, şimdi gelelim ahlaki yönüne.  Malum,  ahlak nedir diye  tarif ettiğimizde  karşımıza iki ana başlık çıkıyor:
Fıtri ahlak (doğuştan ahlak)
İhtiyari ahlak (sonradan kazanılmış ahlak) diye.
Hiç kuşku yoktur ki Seydamız (k.s)’ın ahlakı  birinci başlıkta gizli, yani fıtri ahlaktı, üstelik sima bakımından da  Resulüllah (s.a.v.)’e çok benziyordu. Düşünsenize daha Gavs (k.s) hayatta iken  Haci Efendi adında bir sofi geldi:
“- Kurban ben rüyamda Resulüllah (s.a.v.)’i gördüm ve şu senin büyük oğluna çok benziyordu”deyip bunu tasdik ettirmiş bile.
Gavs (k.s)  ilim, ahlak ve fazilet timsali  bir alim şeyhti. İşte böyle bir zatın terbiyesi altında  yetişen Seydamızın (k.s) kamil ahlak sahibi olması gayet tabiidir.  Keza  hizmetkarlık yönü de öyleydi. Dile kolay babasının hayatı boyunca sürdürdüğü irşad süreci içerisinde  dergahın  tüm hizmetleri onun omuzları üzerineydi. Hakeza  dergaha gelen tüm misafirlerin hizmetine de o koşturuyordu. Peki ya alimliği?  Şüphesiz deniz gibiydi. Seyda Hz.leri üzüntülerini bile içinde tutup, dışarıya güzel ahlak verirdi. Ne kadar sıkıntı varsa, ne kadar hizmet varsa, bütün herkesin derdini içinde saklayıp, hemen  herkese karşı merhametli, şefkatli bir tavır sergilerdi. Değim yerindeyse  toprak gibiydi. Nasıl ki her çeşit kirli madde toprağa atıldığında topraktan binbir türlü reha güzel ürünler çıkar ya, aynen öyle de  Seydamızın hal ve tavrına bakanda güzel haslet sahibi olurdu.  Hiçbir şeye bağlılığı yoktu. Mesela kendisi zengin bir aileden olduğu halde yemeği  kendi hazırlardı veya ne hazırsa onu yerdi. Evinde günde bir sefer çay yapılıyor, haftada bir sefer çay içer, hiçbir şeye bağlılığının olmadığını müşahede ederdik. Hatta  şu yemek, bu yemek demez,  üzerinde tıpkı  Resulüllah (s.a.v.)’in fıtri ahlakı mevcuttu. Şefkat desen o da tüm  insanlara şamildi zaten. Tabii bunun bir istisnası vardı ki, Gavs (k.s) Gadir’de irşat yaptığı günlerde bir gün  Seyda Hz.leri ile birlikte beraber Nurşin’e taziyeye gittik. Dönüşte bir arabadan indik, akşam namazını kıldıktan sonra yayan köye doğru yürürken, tabii yolda konuşuyoruz. O arada Gavs (k.s) zamanında çok sağlam bir sofi ve seyr-i süluku bitirmiş, fakat daha sonra ondan sadır alan bazı hareketlerden dolayı Gavs (k.s.)’ın tard ettiği bir Hacı Efendi vardı. Ben de bunu Seyda Hz.lerine yolda hatırlatıp şöyle dedim:
“-Kurban, biz size devamlı geliyoruz, nereye gitsem Gavs, beni seninle gönderiyor, senden ayrılamıyorum. Fakat size sorum şudur ki: İşte bu adam seyr-i sülukunu bitirmiş, senelerce amel etmiş, üstelik  yaşı da ilerlemiş durumda.  Sonradan  bizimde başımıza aynı şeyler gelmesin.”
Bu sualim  üzerine Seyda Hz.leri şöyle der:
“- Yahya, insanın yapmış olduğu hata iki kısımdır. Zaten kimse hatadan masum değildir. Peygamberlerden başka kimse masum değildir ama hata eğer nefisten değilse insan bir yanlış davranışta bulunduğu zaman, sonra hatanın farkına varıyor, tevbe ediyor, pişman oluyorsa Allah affediyor ve bir şey olmuyor. Fakat eğer yaptığı hata kibirden ve nefisten gelirse farkına varırsa da o kimse pişman olmaz ve sadat da affetmez. Tabii bu dediğin adama ben bizzat babamdan habersiz yanına gittim. Ona acıdım, haline acıdım. Ayağına giderek, hatır ziyada bulundum. Çünkü haline acımıştım. Üzülerek söylüyorum ki, hiç pişmanlık ve nedamet duymadığı gibi  pes etmedi de. Eğer pişman olsaydı, babama gelip ricada bulunacaktım. Onun hatasından dönüşüne vesile olacaktım. Demek ki o adamın Gavs’a kabahati olmuş ki Gavs (k.s) tard etmiş.”
İkinci şefkat, vefatından 15 gün evvel Afyon’da beraber idik. Seyda Hz.lerine bir gün sordum:
“- Kurban buranın havası nasıl size iyi geliyor mu, hoş mu?” Cevaben dedi ki:
“- Tabii, çok hoş. Burası yaz, Menzil’de yazın çok yakıcı, çok sıcak havası var. Fakat şunu ifade edeyim ki, yine de üzgünüm, çok üzülüyorum.”
Bu cevabın üzerine:
“- Neden Kurban hayırdır?” dedim. Buyurdular ki:
“- Buraya gelen misafirlere birşey ikramda bulunamıyoruz. Baksanıza ne çorba, ne yemek, hiç birşey ikramda bulunamıyoruz. İkramda bulunamadığımız için çok üzülüyorum. Uzaktan geliyorlar, aç gelip, aç gidiyorlar. Neyse ki burası yapıldı, bitme aşamasında, inşallah önümüzdeki seneye gelen misafirleri yemeksiz bırakmayız.” İşte, bu ifadelerdende anlaşıldığı üzere   şefkati son derece doruk noktadadır.  
Seydamız (k.s.), ayrıca bütün işlerde mutedil üzereydi. Yani ifrat ve tefritten çok kaçıyordu. Herşeyde mutedildi. Mutabaat ve ibadetinde de öyle olup  Resulüllah (s.a.v.)’in sünnetine uygun  davranırdı. Hatta ayakkabı giyerken, camiiye girerken, camiiden çıkarken, hiçbir hal ve davranışında Resulüllah (s.a.v.) neyse, Seyda (k.s)‘ın da mutabaatı da fıtri olmuştur hep. Mesela yine Seyda (k.s)‘ın  Çanakkale’ye gidişi Resulüllah (s.a.v.)’e mutabaattır. Yani hicret istemediği halde memleketinden ayrıldı. Hatta memleketimizin büyük bir alimine sofinin birisi gidip; Seyda’mız gitti biz başsız kaldık falan diyor. İlginçtir o alim şu cevabı veriyor:
Sofi sen ne diyorsun. Zaten Seydamız da bu eksik idi, bu da tamamlanmış olud.” Yani Resulüllah’a mutabaatlarında bir bu eksik kalmıştı, böylece bu da tamamlanmış oldu diyor.
Seyda (k.s.)’ın en önemli hasletlerinden bir yönü de hiçkimsenin hakkında şikayet ve hüküm vermemesiydi. Bu çok önemliydi. Tahkik etmeden, araştırmadan hüküm vermezdi. Hatta bir seferinde:
“Kurban, korkuyoruz, bazı yanlış şeyler söyleriz” diye. Cevaben buyurdular ki:
“- Endişelenmeyiniz, inşallah böyle birşey olmaz” diyerek bizlere teselli vermeyi ihmal etmezde.
Seyda (k.s.)’ın ibadeti daimi idi. Resulüllah (s.a.v.)’in ibadetine mutabaatı her halükarda tamdı. Her mevsimde sadatın gece 11 rekat namazı vardı ki, teheccüd namazıdır bu. Ayrıca günde bir cüz Kur’an-ı Kerim okumak, ayrıca sünnet-i müekked ve kuşluk namazı vardır. İşrak, tan doğuşuyla güneşin doğuşu arasında ibadetle geçirmek de daimi ibadeti idi. Her gece teheccüd namazı kılmak gibi. Tabii onlara özel olarak birde  bazı evradları vardı. Kaldı ki  devamlı insanlarla meşgul olduğu için de  ibadeti daimi sayılırdı. İbadeti daimi olduğu için de “Onlar her halükârda Allah’ı zikretmiş oluyor.” Malum, bu zikir dil ile değil kalbi zikirdir. Yani zakir olduğundan, kalbi zikirle de ibadeti daimi olmuş oluyor. Gerek Gavs (k.s.), gerekse Seydamız (k.s) zaman zaman kalbi zikin çekenlerin  kalblerini test ederdi. Yani kalplerin böyle zikir yaptığını, ses duyduğunu, hatta bazılarının kalbine Seyda’mızın elini koyarak test eder, hatta biraz ağrıları olanları gördük. İşte bu zikir bu yüzden daimidir.
Onlar kuşluk namazını kıldıktan sonra ancak o zaman istirahat ederler di. Diğer vakitler taat ve daimi ibadetle meşgullerdi.
Şuda var ki, Menzil’de ibadetin yanısıra, Allah (c.c) için hizmet de esastır. Allah’a (c.c) muhabbet, Allah’ın (c.c) mahlukuna şefkat bu bakımdan geliyor. Bizlere birgün misafir geliyor, ikinci gün geliyor ve üçüncü gün de misafir geldiğinde huzursuz oluyoruz. Tabii bu bizim zaafımız, besbelli ki  Allah dostlarına günlerce devamlı gelen misafirlere şefkat göstermeleri ve her türlü ikramda bulunmaları vazife olmuş. Bunu ta Gavs (k.s) zamanından beri müşahede ettim de. Düşünsenize Gavs (k.s.) misafirleri az olduğu zaman başım ağrıyor diye şikayette bulunurdu. Seyda’mız da aynı titizliği devam ettirdi. Bu kadar gelen misafire ikramda bulunmak aslında kolay bir iş  değil, hakikaten burada büyük bir keramet de var. Çünkü gelen mahsulatı, bu giden mahsulatla karşılaştırdığımız zaman, çok büyük hikmetler gizli. Hele  bunca misafire yemek vermek, yetmedi yemekle beraber herbir misafirin cebine birkaç ekmek koyarak memlekete götürmelerini de hesaplarsanız, akıl sır erdiremezsiniz. Şahsen ben gittiğim zaman 10 ekmekten aşağı getirmiyorum. Hatta bir miktar çantamızda getiriyoruz ki müslümanlara faydamız olsun. Cenab-ı Mevlam (c.c)’ın büyük bir bereketi ve lütfu olmazsa bu kadar ekmek yetiştirmek  ne mümkün. Bütün bu hizmetler bir aşkın semeresi, aşkla, muhabbetle, canla ve başla o ailenin efradı olarak en fazla hizmet onlardan geliyor. Ondan sonra oradaki hizmetçiler devreye giriyor. Seyda Hz.lerinin bizzat Gavs (k.s) zamanında defalarca çorba taşıdığını gördük, müşahade ettik ve Gadir’deki değirmen de akşama kadar çalıştığını gördük. İşte Rıza-ı Bari demek  insanlara, müslümanlara hizmet etmek demektir. Hakeza  aile efradı da öyle idi. Nitekim annelerimiz de öyleydi. Seyda Hz.lerinin ailesi ve annemiz şimdi yaşlanmış durumdalar, herhalde  daha eskisi kadar hizmet  yapamayabilir, fakat zamanında çok büyük bir hizmette idiler. Gavs Hz.leri hayatta iken en fazla hizmet Seyda’mızın ve ailesi üzerine binmişti. Ve Gavs (k.s.)’ın şeyhliği de onların yardımıyla idi. Tabii bunların hepsi ilahi aşk, ilahi muhabbet ve Allah için çalışmakla oluyor. Zaten Allah’ın muhabbeti olmazsa, insan bu kadar hizmeti bir arada mümkün değil yapamaz. Yani onca hizmete can dayanamazdı. Seydamız (k.s) hem  kâmil, hem mükemmil bir zattı. Nitekim bu özelliğini halifelik zamanında alması da önemli bir husustur.
Malum Allah’ın (c.c) nimetleri namütenahidir, saysan bitmez ve mahluklara olan nimeti çok fazladır.  Bakın Cenab-ı Allah (c.c.) bu hususta  “Allah’ın nimetlerini tek tek saymak isteseniz de biliniz ki fert fert birincisini dahi sayamazsınız” buyuruyor. Bu nimetleri iki kısımda mülahaza edebiliriz:
Birincisi dünyevi nimet, ikincisi uhrevi nimettir.
Allah (c.c.) dünyevi nimmetlerinde dost, düşman, Müslüman ve kâfir ayırmaksızın  herekese veriyor. Mesela bu zahiren göz, kulak, insan olmak gibi nimetler herkese vardır. Fakat uhrevi nimet öyle değil, Cenab-ı Allah (c.c)  sadece dostlarına vermiş, düşmanlarına vermemiştir. Dünyevi nimeti hem dostluna hem de düşmanına veriyor. Hatta dünyevi nimetlerden belki düşmanlara daha fazla vermiştir. Nitekim, Cenab-ı Mevlam (c.c.) “Kafirlerin zengin zengin dolaşmaları lüks hayat yaşamaları sizi aldatmasın. Onlar geçici bir hayattır. Sonra onların yeri de Cehennem’dir ve en kötü yer de burasıdır” buyuruyor. Seyda’mız (k.s.)’ın maksadını hakiki manada Allah bilir. Vefatına yakın “Nimetler” konusunu veda  hutbesi mesajında ifade etmesi çok büyük önem taşıyor. Müslüman olmak, insanın ebedi hayatını kurtardığı için İslamca yaşamak çok önemlidir. Tefrikadan da kesinlikle kaçın diye de tavsiye etmiştir.
Malumumuz İslam iki anlamdadır. Allah-ü Teala’ya tamamıyla inkiyad ve itaat anlamında, bir diğeri de barış ve sulh içinde olmaktır. Peygamber (s.a.v.) bu ikinci konuda “Müslüman kime denilir” sorusuna “Müslüman elinden ve dilinden insanların hatta hayvanların hatta eşyaların emin olduğu kişidir” cevabını vermiştir. Yani herkesle barışmak, hatta Resulüllah (s.a.v.) gayri müslimlerle bile barış içinde bulunmamızı tavsiye etmişlerdir. Ve: “Kim bir ecnebiye eziyet ederse (içinizdeki bir hıristiyana, bir yahudiye eziyet ederse) kıyamet gününde bu hususta tek davacı benim” buyurmakta.
İkinci nimet malum, Peygamberimiz bütün kainatın efendisi. Bizzat Cenab-ı Mevlam (c.c) buyurmuş: “Yeryüzüne gelen ümmetin en sevgilisi sizsiniz.” Yine Allah (c.c.) “Sizi en hayırlı ümmet kıldık, bütün insanlara kıyamet günü şehadet ederseniz” diye buyurmaktadır. Hasan (r.a.) “Bizim başka ümmetlere faziletimiz bakımından kâfiliği Resulüllah istemiştir.” O Resulüllah’ın söylemesidir, o bize kâfidir. Yani başka ümmetlere fazileti kâfidir. Resulüllah (s.a.v.)’in ümmeti olmak daha fazla değer kazandığımızdan dolayı en büyük nimet oluyor ve bunu da Seyda’mız (k.s) bütün insanlara , bütün müslümanlara hususi bütün sofilerine tavsiye bırakmıştır ki:
Madem ki bizim şerefimiz Resulüllah’ın (s.a.v.) ümmeti olmaktadır, o halde Resulüllah’ın yolunu bırakmıyalım.”
Resulüllah (s.a.v.) değil kendi dostlarına, kendi düşmanına dahi beddua etmez, dua ederdi. Malumunuz Resulüllah (s.a.v), Uhud Savaşı’nda Hz. Hamza (r.a)  şehid olmuş, yine de “Allah’ım o kavme hidayet ver. Onlar bilmiyorlar” diye duada bulunmuştur.
Seyda (k.s) yine hepimize bir mesaj bırakmış ve vefatına yakın olarak da:
“Eğer gerçekten siz kurtuluş yolu arıyorsanız Resulüllah’ın yolunda olun. Çünkü biz onunla müşerref olduk, şerefimizi ondan aldık” beyan buyurarak bu şekilde ikinci nimetin önemini ortaya koymuştur.
Üçüncü nimeti Seyda’mız (k.s.), ahir zamanda az amelle çok kazanç elde edilebileceğini vurgulayarak çok kârlı ticareti ortaya koymuştur. Resulüllah (s.a.v.) demiş ki: “Fesâd-ı ümmetim zamanında benim sünnetimi yapan, benim yolumu takip eden  yüz şehidin ecrini  sevabını kazanabilir.” Yani az amelle, çok büyük kazanç olduğunu, Seyda’mız (k.s) o bakımdan demiş. Bu zamana gelmemiz az bir amelle çok fazla kazanç yapıyoruz ve malumunuz kıtlık anında ne kadar ekmek kıymetli ise, şu zamanda taat da o kadar kıymetlidir. O yüzden Seyda Hz.leri buna işaret etmiştir.
Seyda (k.s.)’ın icazeti zamanında , Gavs’a (k.s) hem vefa borcu hem de onun oğlu olarak ameli bitirmiş, seyr-i sülukunu tamamlamış ve sadatların işaretleri gelmiş, fakat Gavs’ın mürşidi olan Şah-ı Hazne’nin oğlu Şehabeddin’den birinci isteği, onun istişaresiyle oğluna halifelik vermekti. Sene 1968’de Şehabeddin köye gelmişti, biz de onun ziyaretine gittik. Gavs (k.s) durumu Şehabeddin’e anlattı, böyle bir durum var diye. Şehabeddin oğlunu çağır gelsin görelim, öyle konuşalım. Gavs (k.s) adam gönderdi. Seydamız geldi. Bir ikinci gün Seydamız kaldıktan sonra, Şehabettin şöyle buyurdu:
“Bunun hakkı çoktan gelmiş. Bunu sen tehir etmişsin, hele şükür ki  Raşid’i görmüş oldum. Ülhamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah, artık gözüm arkada kalmaz. Şu ana kadar ben amcamı çok düşünüyordum. Dedim ki, amcam yaşlıdır, eninde sonunda irtihal edecek. Acaba onun cemaatı çok, müridleri çok, onun yerine bakacak birisi olacak mı? Sonra Raşid’i görünce, artık kanatim odur  ki, sizden sonra da o iş devam edecek” dedi.
Alimlerin bir sözü var, kendinden sonra halife bırakan kişi ölmemiş sayılır ve ümidimiz o dur ki  inşallah bu  kapı kıyamete kadar devam edecektir.
Gavs (k.s.)’ın vefatından sonra hem Gavs’ı elimde yıkadım hem de Seyda’mız (k.s.)’ı yıkadım. Fakat Gavs (k.s) benim ilk mürşidim olduğu için, ağladım, üzüldüm, derken kendimi kaybetmiş oldum. O arada Seyda’mız geldi ve ben onu görünce toparlandım. Dedi ki:
“Yahya, Cenab-ı Mevla (c.c) hadisi kutside demiş: “Benim kazama rıza göstermeyen yerini talep etsin” onun için bizim yapacağımız birşey yok.”
Ondan sonra da Gavs (k.s.)’ın vefatında mezarı üzerinde herkes dehşetli bir halde, tabii bu durumda Seydamız dönüp  bana:
“Bu benim babam değil, herkesin babasıydı. Fakat bu Allah’a kavuştu. Eğer siz bunun yaşamasını istiyorsanız, onun gittiği yolda devam edin, o yola girin.”
İşte tavsiyem o dur ki, kim Seyda (k.s.)’ını seviyorsa onun yoluna devam etsin. Böylece  onun tuttuğu yola devam etmekle onu yaşatmış oluruz.” 

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2549/ilimsiz-tasavvuf-asla.html

Kaynak: Samanyolu Tv. Seyda Hazretlereni anma programı. Bu programda söylenenleri kağıda aktarıp derleyen : Selim  GÜRBÜZER.

15 Nisan 2016 Cuma

GÜL NESİL EVLADIN SABR-I CEMİL METANETİ


GÜL NESİL EVLADIN SABR-I CEMİL METANETİ
               SELİM GÜRBÜZER
            Dile kolay, hem de ‘Gül Neslin’ büyük evladının gözü önünde alıp götürmeleri, yine onu kaybetmenin hüznünü yaşaması da öyle. Bu evlat Seyyid Fevzeddin Erol’dan başkası değil elbet. Malumunuz tarihler 18 Temmuz 1983’ü gösterdiğinde Seyda Hazretleri'ni Menzil'den alıp Gökçeada’ya götürdüler. Adına sürgün demişlerdi. Oysa yıllar sonra sürgün edemediklerini anladılar. Kendilerince sürgün ettiler de ne oldu, o hala Gönüller Sultanıdır zaten.
         Bakın büyük oğlu Seyyid Fevzeddin Hz.leri babasını Gökçeada’ya götürdüklerinde üzüntüsünü nasıl dile getiriyor: 
        "Şevvalin son günüydü. Öyle ki Ramazan’ın sonuydu, bayram yapmıştık. Yani şevvalin son gecesiydi. Akşam namazı ve yatsı namazını müteakip Seyda (k.s.) eve gelmişti. Biz de o ara eve geliyorduk. Bir baktım Adıyaman Emniyet Müdürü ve Jandarma Alay Komutan Yardımcısı vs. bunların hepsi bizim avluya gelmişler. Dediler ki: Seyda’yla görüşeceğiz. Bunun üzerin dedim ki:
      "-Hayırdır, hangi konuda?"
       Cevaben dediler ki:
      "-Bir ifadesi varda onun için. Adıyaman'a götüreceğiz. "
       Bunun üzerine şöyle karşılık verdim;
      "-Tamam, madem öyle biraz bekleyin Seyda'ya haber vereyim"
      "-Yok, biz de geleceğiz" dediler.
        Bu kez cevaben:
      "-Ama ev müsait olmayabilir."
       Dediler ki;
      "- O zaman, biz kapıda bekleriz."  
        Şöyle bir baktım:
      "-Peki ya derdiniz ne? Ben sizleri tanıyorum. Sizler de beni tanıyorsunuz. Siz buyurun Adıyaman'a, ben babamı alayım, taksiye bindireyim, ben önde siz arkada beraber gideriz."
      "-Yok, öyle şey olmaz,  haber ver gidiyoruz.
      Artık kararlı oldukları besbelliydi,  derhal Seyda (k.s.)’a gidip durum vaziyeti haber verdim.
       Tabii babam hiç tereddütsüz:
       "-Olur" dedi.
         Ve yerinden doğrulup elbiselerini giydi. Ondan sonra hazırlığını yaptı, peşi sıra onlarla beraber indim. Polislerin arabasına bindi, baktım bir Jeep orada duruyor. Jeep’in içinde sıkıyönetim komutan yardımcısı da var. Komutanla göz göze geldiğimde çok telaşlıydı. Ve bana şöyle dedi:
        "-Endişelenmene mahal yok, bir şey olmayacak. Bu bir ifade meselesi, ama bu söylediklerimi kimse bilmesin. Bunu sana güvendiğim için söylüyorum. Sadece mecburi ikamete tabi tutacaklar.
        Yine bu arada komutan sözlerinin devamında; eşya filan varsa, şayet başka birisi onlarla beraber gidecekse (babanla beraber)" deyince kendim tekrar eve geri dönüp vAbdulgani’yi babama refakat etsin diye beraberinde uğurladım. Derken Seyda Hazretlerini buralardan alıp götürmüş oldular. Fakat gözüm hep yollarda kaldı,  ikinci gün, üçüncü gün, dördüncü gün baktım herhangi bir ses seda yok, kendi kendime bu iş tamam dedim. Ama şu da bir gerçek ki, kim hakkımızda ne düşünürse düşünsün her şeyden önce gerek Gavs Hazretleri, gerekse Seyda Hazretleri olsun her ikisi de bizlere şunu söylemişlerdi; "Bizim tankımız ve topumuz, misvak ile tespihimizdir."
         Evet, gücümüz misvak ve tespihtir. Malumunuz misvak, Resulullah (s.a.v)’in sünneti seniyyesidir. Dolayısıyla misvak ve tespihin haricinde ne tankımız, ne de topumuz var. Devletin güvenliğini tehdit edecek en ufak bir şeyimiz yoktur, olmaz da. Kaldı ki Seyda Hz.lerinin bundan sonraki yaşayacakları bizim açımızdan bir hicrettir. Öyle ki; Gökçeada'da her sabah, her gün emniyette deftere imza atıyor. Ve bu durum tam iki sene böyle devam eder de.
       Hatta bir gün Polisler Seyda (k.s.)’a dediler ki:
       "-Efendim biz defteri sana getirip evde attırırız,  siz yeter ki yorulmayın, üstelik şekeriniz var, hastasınız da."
       Seyda (k.s.) bu durumda:
       "-Hayır. Madem devletim emretti, her gün bizatihi kendim geleceğim. Değil polis, en ufak bir bekçinizi bile gönderseniz, mesafe 1000 kilometrede olsa gelirim. Polis, jandarma, asker fark etmez, devletin tek bir bekçisi bile bana emretse yayan (yürüyerek) gelirim" diye karşılık verir.  Polisler bu sözlerden Seyda Hz.lerinin çok ince ruh seciyesine sahip bir zat olduğunu sezer. Gerçekten de Seyda (k.s.)’ın bu ince anlayışını görmemek mümkün mü? İşte devlete sadakat budur.
        Malum, onlar milleti öldürme, milleti birbirine düşürme ya da anarşiye teşvik için gelmemişler. Bilakis insanların ıslahı, milleti birleştirmek ve kaynaştırmak için gelmişler. Onlar asla kin, nifak ve ayrılık için var olmamışlar. Ümmet-i Muhammede rahmet için gelmişler. Milleti her türlü zulümden ve kötülükten koruyup Allah’a, Peygambere,  Devlete ve Millete kazandırmak için varlar. Tüm irşat faaliyetleri bunun içindir. Düşünsenize öyle insanlar var ki sarhoş, sürekli içki içiyor, ne evine, ne de çoluk çocuğuna bakıyor. Yani hiçbir hayırlı işle alakadar değiller. İşte bu tip insanlar geliyor, ama tövbe ediyorlar. Tövbenin akabinde bir bakıyorsun babasına, anasına, ailesine, topluma ve milletine hayırlı birer evlat oluyorlar.  
              Şayet gelen insanlar bu yolun adabını bilir ve onları birde kendine örnek alırsa, elbette ki o insanlar devlete asi olmayıp hizmetkâr olacaklardır. Aslında Allah dostları devlete, topluma ve insanlığa faydalı insan yetiştiren irşat edicilerdir. Zaten Seyda Hz.lerinin yaptığı da efendi olmak değil hizmetkâr olmaktır. Seyda (k.s)’ın hayatına şöyle bir bakın kendini hep Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşuna adamıştır. Çünkü yol böyle kurulmuş, nitekim Sahabe-i Kiram malını, mülkünü ve hayatını hep bu uğurda harcamış. Yetmedi insanları bir araya getirmek, kaynaştırmak, birleştirmek için uğraş vermişlerdir. Hem madem sahabe böyle yapmış, Seyda Hz.leri yapmış çok mu? Maalesef sahabe ahlakı tam anlaşılamadı. Türkiye’ye ve Ümmet-i Muhammed’e kimin ne kadar büyük bir faydası var, umarım inşallah bir gün bu durum zamanla anlaşılacaktır. Fena mı olurdu,  Seyda Hazretleri gibi daha pek çok irşat edici olsaydı da bugünkü anarşi, nifak ve belalarla uğraşmasaydık. Biz biliyoruz ki onlar ümmetin ahlakını güzelleştirmek için varlar. Öyle ki Seyda (k.s) "Nedir bu kadar mühimmat, bir bekçi bize haber gönderseydi, kendi arabamla, kendi çocuklarımla gelirdim. Nedir bu kadar masraf, nedir bu kadar benzin yakmaya, üstelik işinden geri kalıp bu kadar zaman harcadılar ve vakti boşa harcadılar. Oysa birisi bana yazılı bir kâğıt getirseydi, biz o yazılı emrin gereğini yapıp yerine getirirdik" demekten kendini alamazda.    
          İşte bu müthiş hikmet dolu sözlerden anlaşılan o ki; Allah ona öyle bir sabır vermiş ki, sıratı müstakimden milim taviz vermemişlerdir. Allah’a öylesine kendisini adamıştı ki onu gören onda dirilmiştir. Dahası “öyle örnek insan olmalı ki bize gelen bizde dirilsin” ölçüsünce gayret etmişlerdir.
       Bakın, Gül Neslin evladı Seyyid Fevzeddin Hz.leri Türkiye gazetesine verdiği röportajda birlik beraberliğe nasıl vurgu yapıyor, hep birlikte bir göz atalım:

        BİRLİK İÇİNDE OLMALIYIZ
        Fevzettin Erol, 1957 Siirt doğumlu. Muhammed Raşid Erol'un büyük oğlu. 1971 senesinde ailece göç ederek Adıyaman'ın Kâhta ilçesinin Menzil köyüne yerleşirler. Fevzettin Erol, 1983'den beri Ankara'da oturuyor. Beş kardeşin en büyüğü olan Fevzettin Erol ile iftar için geldiği İstanbul'da konuştuk. Kevser Vakfı'nın verdiği iftarda ziyaretlerinin amacını sorduk. İşte cevabı:
     -Amacımız Müslümanlar arasında birlik ve beraberliğin sağlanmasıdır. Gerek hayır amaçlı kurumlar olsun, gerek vakıflar olsun hepsinin gayesi Müslümanları bir araya getirmek, bütünleştirmektir.
     Vakıflar ve diğer kuruluşların birlik ve beraberlikten sonra en fazla önem verecekleri husus ilimdir. İlimsiz hiç bir yere gidilmez. Hazret-i Resulullah buyuruyor ki, 'İlmi talep edin, isterse Çin'de olsun.' Bugün her şeyimiz var sayılır. Türkiye'de her şeyimiz güzel, ancak ilim müesseselerimiz eksik ve yetersizdir. Hem dini hem de müsbet ilimlerde yetersiziz. Bir memlekette, bir toplumda ilim bittiği zaman her şey biter. İlim olmalı ki cehalet bitsin.       
       KENDİMİZİ YETİŞTİRMELİYİZ
       -İstiklallerine kavuşan Türk Cumhuriyetleri'nin maddi ve manevi açıdan çok şeylere ihtiyaçları var. Hem devlet, hem fertler olarak onlar için neler yapabiliriz?
       -İster Avrupa olsun, ister Amerika, ister Ortadoğu ve Türk Cumhuriyetleri olsun, oralarda bir şeyler yapabilmek için ilk önce kendimizi iyi yetiştirmemiz lazım. Yeter ki gittiğimiz ülkelerde iyi örnek, dört dörtlük insan olalım. Her şeyden önce maddeten ve manen kendimizi düzeltmemiz şart. Ki, bu zamanda maneviyata çok büyük ihtiyaç vardır. Çünkü bu alanda çok büyük boşluk var. Biz bir ara gezi yaptık, hakikaten büyük ihtiyaçları var. Bütün vakıflar ve dini kuruluşlar oralara gitmeli. Devlet olarak, millet olarak, vakıf ve diğer kuruluşlar olarak hepsi bu konuya bir an evvel el atmalı. Herkes kendi çabası, kendi gücü nisbetinde yardımcı olmalıdır. Buna hakikaten ihtiyaç vardır.  
    KÜLTÜRÜMÜZ YOK OLDU
    -Batı bloklaşıyor. İslam dünyasında tam olarak bir araya gelemiyor. Bu hususta birlik ve beraberlik için görüşleriniz nelerdir?
    -Yine bunu ilme bağlıyorum. Bizim ilmi eksikliğimizden kaynaklanıyor. Ecdadımızın yolunu bırakmamızdan kaynaklanıyor. Osmanlı İmparatorluğu 600 sene hükümran olmuş. Viyana'nın kapılarına kadar dayanmış bile. İranlıyı, Suriyeliyi, Iraklıyı, diğer insanları birleştirmiş ve idare etmiş. Bu adil idareyi nasıl sağladı? Bu milletler nasıl birleşti? Hiç kuşkusuz ilimle birlik-beraberlik sağlandı. Şimdilerde bu bitme noktasında. Bir bakıyorsun, birkaç cahil insan bir araya gelince ya küfür ediyorlar ya da birbirini vuruyorlar. Şayet içimizde ilim sahipleri olsaydı biz bu hale düşer miydik? Bunu bilhassa kültürümüzün ve manevi değerlerimizin yok olmasına bağlıyorum.
      -Kaybolan manevi değerlerimizi, güzel geleneklerimizi, geri getirmek için neler yapılabilir?
       -Elhamdülillah Türkiye artık o yöne doğru yavaş yavaş evriliyor. Şuan yaşım belki küçük ama 20 sene öncesiyle kıyas ettiğimizde çok büyük ilerlemeler kaydetmişliğimiz söz konusu Sevindirici noktaları görüyoruz da. Ancak tüm bu gelişmelerin 1–2 senede hal yoluna koyulması pek mümkün gözükmüyor. İnşallah zamanla olacak. Hz. Resulullah'ın buyurduğu gibi en nihayetinde zafer Müslümanların ve İslam’ın olacak. Buna inancımız tamdır. Bunu bekliyoruz da.
    DOĞU'YA BEYAZ SAYFA
    -Siz Ankara'da oturuyorsunuz ama Adıyamanlısınız, Doğu'yu da biliyorsunuz.  Doğu'daki bölücülük fitnesinden kurtulmak için düşünceleriniz nedir?
     -Biraz gecikmiş olsa da inşallah zamanla hallolacak. Bu konular ve bu tip sorular çok soruldu, biz de defalarca teşhisimizi söyledik. Doğuda hem devletimize hem bizlere de iş düşüyor. İlim adamlarımız ve işadamlarımız başta olmak üzere hepimize düşen görevler vardır. Sadece devletimize iş düşmüyor. Bugün oraya ilim adamlarını, işadamlarını kültür elçilerini de göndermemiz lazım. Bilhassa Milli Eğitim Bakanlığı'nın daha fazla gitmesi lazım.
      Malumunuz Doğu Anadolu eskiden ilim merkeziydi. Bunu kimse inkâr edemez. Her köyde en az 20–30 talebe, başlarında da bir hoca vardı. Her köy kendi ilmiyle meşguldü. Hocasına güveniyordu. Bu yüzden diğer ideolojik akımlar giremiyordu. Maalesef bu medreseler 1970'lerden bu yana yavaş yavaş kalktı. Bunlar kalkınca dış akımlar buralara girdiler. Halk boşta kaldı. İlim bitti, neredeyse âlimler de tükendi...
     Doğudaki insanlarımızın eğitimi zaten yetersizdi. Medreseler de kalkınca tamamen eğitimsiz kaldılar. Şu anda bütün Doğu Anadolu'yu arayıp tarasan bir talebe bulamazsın. İlim yuvalarını bulamazsın. İlimsiz olan bir yer her zaman çoraklaşmaya mahkûmdur.
       Doğu Anadolu'da önce ilimle, ekonomi ile sonra tertemiz bir siyasi sayfa açmalıyız. Bu hususta ümit varız da,  yine de hiçbir şey yapılmıyor da diyemeyiz, rehaveti bırakıp o vatandaşlarımızı bir an önce ilme, refaha kavuşturup birlik beraberlik içinde olmalarını sağlamalı.  Allah'tan temennimiz budur. İnşallah olacaktır da.
       Unutmayalım ki Doğu'da gerek ağaların, gerek hocaların,  gerekse manevi irşatçılarının çok büyük etki gücü vardır. Kimse bunu inkâr edemez. Onun için doğru dürüst teşhis konulup doğru tedavi yapılırsa daha güzel günlere kavuşacağımızı söyleyebilirim. Allah'tan temennimiz de budur.      
       -Son olarak zor durumdaki İslam ülkelerinin, özellikle de Çeçenistan'ın durumunu değerlendirir misiniz?
      -Müminlerin birlik ve beraberlik içerisinde kardeş olup, nifak ve ayrılıktan kaçınması lazım gelir. Zira Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız, bölünüp parçalanmayınız buyruluyor. Eğer Müslümanlar birlik-beraberlik içerisinde kardeş olsaydı, hiçbir İslam ülkesi düşmanlarına karşı bu hale düşmezdi. Başı eğik ve zelil olmazdı. Bizi zayıflattıkları için bu duruma düştük.
      Müminler tek bir vücut gibidir. Bu vücudun bir parçası koparsa onun acısını bütün azalar duyar. Çeçenistan bir kolumuzdur. Koparılmak istenen kolumuzun acısını hepimiz duymamız lazım. Bugün muhtelif İslam ülkelerinde yüzlerce kardeşimiz gidiyor, hiç haberimiz bile olmuyor. Neden? Çünkü zayıfız. Bu zamanda Müslümanların birlik ve beraberliğe ihtiyacı var. Birliği sağladığımız an bu gibi olaylar cereyan etmez. Allah (c.c) bütün İslam âlemine birliği ve dirliği nasip eylesin. Ben birlik ve beraberlik içinde Allah'ın dinimize, milletimize ve devletimize refah, ferahlık ve güzellikler nasip etmesini temenni ediyorum.
        Keza Seyyid Fevzeddin Hz.leri Kamer Vakfı Bülteninde ise şöyle beyanda bulunmuşlardır:
       O, HİÇBİR ZAMAN HZ.RASULULLAH (S.A.V)'İN YOLUNUN DIŞINA ÇIKMAMIŞTIR
       Niyet üzerine Gavs (k.s) Hazretleri bir gün şöyle buyurdu:
      "Şah-ı Hazne (k.s.)'in bir sohbetinde bulundum. Eğer Şah-ı Hazne (k.s.)'ın kendi ağzından işitmeseydim inanmazdım. Şöyle buyurdu: "Ben kendimi bildim bileli şu yaşa kadar her ne iş olursa olsun, gerek dünya işi olsun gerek ahiret işi olsun ilk önce Allah rızası için niyet getiririm. Dünya işi olsun, ahiret işi olsun niyetle işe başlamışımdır hep."
       Zaten niyet Allah rızası olduktan sonra dünya işi de olsa hiç farketmez, o amelden sayılır. İşte  bu niyet üzerine inşaatını da yaparsın, dükkanının çalışmasını da. Yeter ki işi başlamadan önce halishane "Yarabbi, bu senin rızanı kazanmak içindir’ diyebilelim. Ne için?  Elbette ki taat  ve ibadete dönüşmesi için, İslam'ı ayakta tutmak için, İslam'a hizmetkar olmak için. İşte bu  gayeyle işe başlıyorum  dediğin an  bütün dünya ve ahiret işlerinin hepsi salih amel olur.
        Düşünebiliyor musunuz  bu niyet üzere ömür boyu hayat geçirmek  o kadar zor bir  iştir ki, bizatihi babam ta  buluğ çağından  vefatına kadar  her daim bu niyet üzere olmuştur..  Hiç kuşkusuz hizmetler Allah rızası olduğu zaman, Allah (c.c)’da dostunu  muvaffak kılıp yolunu devam ettirir de. Madem öyle her şeyde Allah'ın rızalığını kazanmak tek amaç olmalıdır.  Yok eğer gaye dünya menfaati, gaye gösteriş, gaye makam mevkiyse  bu tür niyetler kısa bir zamanda sahibini helak edip bitireceği muhakkak. Menfeaat üzerine olan ilişkilere şöyle bir göz gezdirin  insanlar ne  birbirini tanıyor, ne de  hak hukuk biliyor. Bir gün dünya menfaati kesildiğinde bir bakmışsın o çok güvendiği suni beşeri ilişkilerin  tozduman olduğunu  görürsün. Beşeri ilişkiler ancak  Allah rızasına dayandığı zaman mana kazanabilir. Bakın Seyda (k.s.)'ın Gavs Hazretlerinin vefatından sonra irşada başladığı ikinci sene çok büyük bir kalabalık ve çok  büyük bir izdiham oldu. O izdihamda çok aşırı kalabalıkla başladı. Araplar ve diğer kavimlerden olsun çok büyük akınlar başladı. Tabii bunun üzerine o dönemin devletlüleri tarafından baskılar oldu. Şikayet konusu oldu. Fitne kol gezince çok büyük tedirginlikler yaşandı. Bunun üzerine sene 1973-74 arasında bir tane muvazzaf subay arkadaşımız bir gün köyü bastı. Hem de yatsı namazı sonrasıydı. Seyda (k.s) namazdan çıktığında:
      "O muvazzaf subay arkadaş sizi istiyor" dediler.
      Gittim durumu arzettiğimde oturmaları için  iki sandalye koydu. Karşılıklı ikisi de oturdu. Tabii o muvazzaf subay arkadaşımız Seyda Hazretlerine şöyle dedi:
      "-Muhammed Raşit! Sen genç ve yakışıklısın, güzelsin. Ne diye bu gençliğini heder edip bu işe koyuluyorsun? Bakın bu işin sonu yoktur, bir faydası da yoktur. Üstelik hiç bir şeyin de yok. Gel bu işten vazgeç. Böyle yaparsan biz senden vazgeçeriz,  seni rahatsız etmeyiz de."
      Bu sözün üzerine Seyda Hazretleri dönüp şöyle dedi:
      "Bak komutan biraz sabır et. Eğer bizim gayemiz Allah rızası ise bu iş devam eder gider, böylece  ne sen, ne şu, ne bu  hiçbir insan bu topluluğu dağıtmaya gücü yetmez. Zaten  gayemiz Allah rızası değilse, sabr et birkaç güne kalmaz kimse benim kapımı çalmaz. Kimse de senin yanına şikayete gelmez. Hiç kimse de ne bizi ne de seni rahatsız eder. Her ikimiz de kendi evimizde rahat ederiz.
        Gerçekten de gaye Allah rızası olunca  bu kapının devam ettiğini görüyoruz.. Taa irşadın başladığı günden vefatına kadar da nisbet durmadığı gibi baskılarda durmadı. Tabii  gaye Allah'ın rızası olunca çilede beraberinde gelmektedir. Bütün maksad ve gaye Allah içindi. Bütün hal ve tavırlarında, bütün düşüncesinde oturmasında kalkmasında ve konuşmasında  hep  Allah rızasını kazanmak vardı. Hiç kuşkusuz Allah’ın muamelesi de ona göre  tecelli etti.
         Elbette eziyet görmüştür. Elbette çok izdiham olmuştur. Bütün bu eziyetlerin hiçbirisi Hazreti Rasulullah (s.a.v.)'in gördüğü eziyet kadar değildir. Zaten Hz. Rasulullah (s.a.v.)’in ümmeti olduğumuz içindir Seyda Hazretlerinin varlığı bizim için en büyük tesellimizdir. Öyle ya, gaye Allah'ın rızası olduktan sonra o eziyetler, o yapılan baskılar  bir noktadan sonra bir hiç mesabesindedir. Madem ki gaye Allah'ın rızası idi, O da gereğinin yapıp zerre miskal  Hz. Rasulullah (s.a.v.)'in koyduğu kuralların, hadislerin ve fıkhın dışına çıkmamıştır. Hz. Rasulullah (s.a.v.)'in yolunu yol bilmiştir.  Böylece Allah’ta yar ve yardımcısı oldu. Madem öyle,  bizler de bu hal üzere olmamız icab eder, hem madem bu kapıya gitmişiz o halde bizde O'nun izini iz bilmemiz gerekir.
       Şayet gaye Allah içinse, Allah'tan yardım alacaksın demektir. Fakat Allah’la arana ‘ben yaptım, ben ihya ettim, ben bir araya getirdim’ dediğinde egonu ortaya koymuş olursun. Benlik davası gütmeyin ki yapacağınız her şey Allah rızası çerçevesinde seyretsin. Gayeniz rıza-el lillah olsun ki, Allah (c.c) her işte muvaffak kılsın. Her yerde yolunuzu açıp dikleşmeden dik durabilesiniz. Yeter ki gaye Allah'ın rızası olsun, o zaman hiç bir mesele kalmayacaktır. Eğer gaye Allah'ın rızasını kazanmak değil de dünya ve siyasi menfaatse vallahi ruz-i mahşerde bunun cezası ağır olup hem Allah katında hem Hz. Rasulullah (s.a.v.) hem de Seyda Hazretlerinin yanında mahcub duruma düşeceğiz demektir. Bu sebeple ahiret yolunda çok dikkatli olmamız şarttır. Yapacağımız hizmetlerde zerre miskal kendi nefsimizden bilmememiz gerekir. Sırf rıza-el lillah için olmalı ki Sadatların ve Seyda Hazretlerinin himmeti ve bereketiyle Allah  bize yardım etsin, Hz.Rasulullah’da şefaat  etsin.
       Aynı zamanda bu temenniden öte Seyda Hazretlerinin de bize bir tavsiyesidir. Allah hepimizin hayırlarını kabul etsin. Allah muvaffak etsin. İnşallah Allah (c.c) hepimizi daha nice hizmetlere eriştirir.
.
       Tabi bitmedi dahası var, Gül neslin evladı Seyyid Fevzeddin Hz.lerinin Afyon’da babasının dilinden aktaracağı en son veda hutbesi asıl en önemli kaynak niteliğinde bir hatıra olarak gönüllerde yankı bulacaktır. Bilindiği üzere Seyda Hz.lerinin vuslat vakti yaklaşmıştı ki, artık Afyon’a dinlenmek için geldiklerinde sıkça sohbet eder olmuştu.  Bizlerde o sıralarda genç yaşlarda Afyon’a ziyaretine gittiğimizde Seyda Hz.lerinin hele o avluda ağaca yaşlanıp sofileri nazar edişi var ya hiç unutamayacağımız anılar arasında yer aldı hep. Biliyorduk ki Seyda Hz.leri sofileri çok seviyordu, öyle ki son veda konuşmasında sofiler çok yorulmasın diye ‘Ayakta çok beklediniz inşallah cumaya evde olacağız’ sözleri sofilere olan sevgisinin bir göstergesiydi.  Vakta ki Afyon’dan Pursaklara gelip bir müddet sonra hak vaki olduğunda Sultan camiinde cenazesi yıkanır da. Akabinde bir otobüs tahsis edilip boş koltukların üzerine boylu boyuna uzanan tabutuyla sofileriyle birlikte yola koyulduğunda, elbette ki sofiler onu yol boyunca yalnız bırakmayacaktır. Nitekim Menzil yoluna kafileler hareket ettiğinde Allah’a çok şükürler olsun ki bu şerefe nail olmak bize de nasip oldu. Hatta gecenin karanlığında bir ara kafileler mola verdiğinde Gül neslin evladının etrafında sofilerle halka oluşturup otobüsün camından görülen tabuta bir kez daha seyre dalışımız hiç unutulmayacak hatıralarımız arasında yer aldı. Aslında o hatırayı anlamlı kılacak en güzel anı ise hiç şüphesiz Sultan Seyyid Muhammed Raşit Hazretlerinin 10.10.1993 pazar günü Afyon'daki ikametgâhında Menzil'e gitmeden önce yapmış olduğu, yani oğlu Seyyid Fevzeddin Erol Hz.lerinin Türkçe çevirisiyle mana kazanan o müthiş veda sohbeti her şeyi anlatmaya yeter artar da. Bakın Seyda Hz.leri nasıl vedalaşıyor, bir görelim:
                                   VEDA SOHBETİ       
                                       DÜNYA İLE MAĞRUR OLMAYALIM
                                              BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
      Allah (c.c.) bizlere üç büyük nimet bahşetmiştir. Bu nimetlere çok şükür etmemiz lazımdır. Bu nimetlerden; oruç tutmak, zekât vermek, sadaka vermek, namaz kılmak vs. Allah’ın (c.c.)  bize bahşettiği en büyük nimetlerdendir.
      O nimetlerden birincisi ve en önemlisi: Allah (c.c.) bizi Müslüman olarak yaratmıştır. Bizim de bu nimete karşılık Allah’a (c.c.)  çok ibadet etmemiz lazım. Bu ibadetlere karşılık Allah (c.c.) Müslümanlara cenneti ve içindeki çeşitli nimetleri hazırlamıştır ve ebedi olarak orada kalacaklardır. Ona göre ibadetleri arttırmamız lazım gelir.
     Allah (c.c.) isteseydi bizi Müslüman değil de kâfir olarak da yaratabilirdi. Zira Allah (c.c) kâfirler için ebedi cehennem ateşi ve azabı hazırlamıştır.
     İnsan bir düşünecek olursa, bir mum alevine bile parmağını tutsa ateşinin acısına dayanamaz. İnsan bilerek bir ateşin bile parmağını tutamazken nasıl olur da ebedi ateş olan cehennemlik amelleri işler, günahlardan kaçınmaz ve ibadet yapamaz? Bunu düşünerek ibadetleri arttırmalıyız. Allah (c.c.) bütün dünyanın servetini bize vermiş olsaydı Müslüman olabilmenin bedelini gene de karşılayamazdık.
      Allah’ın (c.c.) bize sunduğu ikinci büyük nimet: Allah’ın (c.c.)  bizleri en son ve en büyük Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’in ümmeti olarak yaratmış olmasıdır. Nasıl ki Hz. Muhammed (s.a.v) peygamberlerin en efdali ve üstünü ise Hz. Muhammed (s.a.v)'in ümmeti de ümmetlerin en üstünü olarak dünyaya gelmişlerdir.
    Hz. Musa (a.s.), Levh-i Mahfuz'a baktığı zaman orada Hz. Muhammed (s.a.v.)'in öyle hasletlerini, büyüklüğünü, faziletini görmüş ki: "Ya Rabbi, keşke beni de Hz. Muhammed (s.a.v)'in ümmeti olarak yaratsaydın, başka bir şey istemezdim" buyurmuştur.
     Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdular: "Benim ümmetimin evliyaları, Ben-i İsrail'in peygamberleri gibidir. (Bu, büyüklük bakımından değil hidayet bakımındandır.)" Eskiden gönderilen peygamberlerin bir kısmı sadece kendisini irşat etmiş, bir kısmı sadece kendi aile fertlerini, bir kısmı kendi içinde bulunduğu kabilesini, bir kısmı da sadece bulunduğu köyü irşat edebilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ümmetinin evliyaları Mürşid-i Kamiller ise daha fazla irşatta bulunarak daha çok kimselerin (insanların) hidayete ermelerine vesile olmuşlardır.
       Allah (c.c.) Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ümmetini son ümmet olarak yaratmış, bizleri de ümmetin en son kısımlarında yaratmıştır. Diğer ümmetler binlerce sene toprak altında (kabirde) yattıkları ve günahkâr olanların kabir azabı çektikleri halde, bu son ümmet az bir süre toprak altında yatacaktır ve (günahkârlar için de) azapları da çok kısa olacaktır. Kabir azabı da çok kısa bir zaman sürecektir.
       Rabbül Âlemi’nin nasip ettiği üçüncü büyük nimet ise Nakşibendî Tarikatıdır. Ebubekir Sıddık (r.anh.) ümmetin efdali olduğu gibi, onun tarikatı da diğer tarikatların efdalidir.
      Hz. Muhammed (s.a.v) Miraç'a çıktığı zaman, Allah (c.c.) Peygamberimiz (s.a.v.) ve ümmeti için her gün 25 vakit namazı farz olarak kılmalarını emrediyor. Miraç'tan dönüşte Peygamber (s.a.v.) gökte Hz. Musa (a.s.)'in ruhaniyeti ile görüşüyor. Hz. Musa (a.s.) 25 vakit namazın çok olduğunu, ahir zaman ümmetine ağır geleceğini, Allah'tan azaltılması için niyazda bulunmasını, peygamberimize söylüyor. Resulullah (s.a.v.)’de tekrar Allah (c.c.)'ın huzuruna varıp, 25 vakit namazın ağır gelebileceğini, vakitleri biraz azaltması için niyazda bulunuyor. Allah (c.c.) 5 vakit azaltarak farz namazlarını 20 vakte indiriyor. Resulullah (s.a.v.) geriye dönerken tekrar Hz. Musa (a.s.) ile karşılaşıyor. Hz. Musa (a.s.) yine çok olduğunu, ümmetinin buna takat getirmeyeceğini söylüyor ve azaltılması için tekrar Allah (c.c.)'ın huzuruna gitmesini söylüyor. Bu gidip gelmeler neticesinde 5 vakit namaz Muhammed (s.a.v.) ümmeti üzerine farz kılınıyor.
        Peygamberimiz (s.a.v) Hz. Musa (a.s.)'ın bizzat kendisi ile değil, ervahıyla görüşmüştür. Tabii ki Allah (c.c.)'ın dostları ölmez, yalnızca nakil olur, yer değiştirir. Onların himmeti, yardımı her zaman vardır.
        Hz. Musa (a.s.) Hz. Muhammed (s.a.v)'in ümmetinin fazilet ve büyüklüğünü, Allah (c.c.)'ın yanındaki değerini Levh-i Mahfuzda gördükten sonra: "Ya Rabbi, Hz. Muhammed (s.a.v)'in ümmeti olamadım, ümmetini bari görenlerden olsaydım" diye arzu ediyor. O arada İmam-ı Gazali (k.s)'ın ruhaniyeti oraya geliyor ve Musa (a.s.) ile görüşüyorlar.
      Musa (a.s.):
      -Sen kimsin diye sorunca, İmam-ı Gazali:
      -Muhammed oğlu Hamid oğlu İmam-ı Gazali'yim diye cevap veriyor.
      Bu cevap üzerine Hz. Musa (a.s.):
       -Künyeni neden bu kadar uzun okudun? Yalnızca İmam-ı Gazali deseydin yetmez miydi diyor.
      İmam-ı Gazali (k.s)'de cevap olarak diyor ki:
      -Allah (c.c.), kelam konuşmaya gittiğin zaman sana kim olduğunu sorduğunda sen kendini tanıtırken, "Elinde bastonu, sırtında kepeneği olan çoban Musa’yım diye künyeni neden uzun kullandın, sadece Musa deseydiniz yetmez miydi? sorusuna soru ile cevap veriyor.
      Hz. Musa (a.s.) ise:   
       -Sen Allah (c.c.)'ın büyük peygamberlerindensin. Yani Kelimullahsın. Kitap gönderilenlerdensin. Onun için seninle daha fazla konuşabilme şerefine kavuşmak için künyemi uzattım diyor.
      İmam-ı Gazali (k.s) zamanının en büyük âlimi idi. Ama önceleri tasavvufu sevmeyen münkir bir âlimdi. İmam-ı Gazali (k.s)'ın kardeşi ise tasavvuf ehli veli bir zat idi. İmam-ı Gazali (k.s.)'e ilminden dolayı her müşkülü olan fetva almaya geldiği halde, kardeşi tam tersi arkasında bile namaz kılmıyordu.
      İmam-ı Gazali (k.s) arkasında namaz kılmadığı için kardeşini annesine şikâyet eder. Annesi bu durumda diğer oğluna camiye, cemaate gitmesi için ısrar etti. Gayesi İmam-ı Gazali (k.s)'ın gönlünü almaktı.
       Gazali'nin kardeşi annesine:
       —Anne, onun arkasında benim namazım olmaz, dedi.
       Bunun üzerine annesi daha fazla ısrar etti:
      "-Bak oğlum, o senin büyüğün, sen cahilsin, ağabeyin âlim kişidir, herkes ona geliyor, müşkülünü halledip gidiyor, herkesin namazı kabul oluyor da seninki neden kabul olmasın? Mutlaka gidip arkasında namaz kılacaksın" diye çok ısrar edince sonunda camiye gidiyor.
     O gün İmam-ı Gazali’ye namazdan önce bir kişi geliyor ve hayız (kadınlık hali) hakkında bir sual soruyor.
    İmam-ı Gazali de;
    "-Namazdan sonra gel, cevabını vereyim" diyor.
       Namaza başlayınca İmam-ı Gazali devamlı olarak hayız ile ilgili suali düşünüyor ve namazın tamamını huşu içinde geçirmeyip cevap hazırlamakla geçiriyor. Bu arada İmam-ı Gazali'nin kardeşi ise devamlı tekbir alıp yeniliyor, bir türlü namaza devam edemiyor (Namazda olduğunu hatırlaması için), sonunda namazı bozuyor ve tekrar kılıyor.
       İmam-ı Gazali kardeşinin ikide bir tekbir almasına ve namazı bozup, tekrar yalnız olarak kalmasına çok üzülüyor ve annesine yeniden şikâyette bulunuyor.
       Annesi: "Oğlum, neden ağabeyinin namazına müdahale ettin, cemaatin içinde mahcup duruma düşürecek hareket yaptın, hani bana söz vermiştin, namazı kılıp gelecektin" deyince, İmam-ı Gazali (k.s.)'ın kardeşi annesine:
       — Anne bir insan boğazına kadar kana bulanırsa onun arkasında kılınan namaz kabul olur mu diye soruyor ve " isterseniz bu soruyu birde ağabeyime sorsan fenamı olur" diyor.
     Tabii annesi, İmam- Gazali’ye bu soruyu aynen aktarıyor.
     İmam-ı Gazali (k.s.), namazdaki durumunu hatırlıyor, namazı hayız meselesiyle uğraşmaktan tam olarak kıldırmadığını ve kardeşinin de keşif sahibi olduğu için haline vakıf olduğunu anlıyor. Gerçekleri görüyor ve daha önce inkâr ettiği tasavvuf ve tarikat yoluna giriyor, gerçekleri gördüğü ve âlim de olduğu için çalışarak kısa zamanda Gavs oluyor (yani zamanın Gavs'ı oluyor).
      İşte bu nimete layık olmak için çok çalışalım. Hz. Muhammed (s.a.v)'e layık olmak için çalışalım.
     Çünkü padişah ne kadar büyük olursa, hizmetçisi de o kadar büyüktür.
     Bakın Hasan-ı Basri (r.anh.) çarşıya çıkmış, bir dükkâna oturmuş. Bakmış ki bir adam çarşıda elini kolunu sallaya sallaya gururlu bir şekilde durmadan geziniyor. Hasan-ı Basri (r.anh) soruyor:
     "-Bu kimdir bu kadar gururlu ellerini kollarını sallaya sallaya yürüyor?"
      Orada bulunanlar:
      -Bu şahıs padişahın hizmetçisidir, onun için böyle yürüyor, diyorlar.
      Bunun üzerine Hasan-ı Basri (r.anh.):
       -Ben de Sultanlar Sultanı Allah (c.c.)'ın kuluyum. Ben neden bu adamdan daha iyi yürümeyeyim dedi ve çarşının içinde elini kolunu sallaya sallaya bir müddet geziniverir.
       Dolayısıyla bizim de çok çalışmamız, çok ibadet etmemiz lazım.
       Allah (c.c.): "İnsanları ve cinleri bana ibadet etsin diye yarattım" buyuruyor. O'na layık olalım. Allah (c.c.) "Benim bildirdiğim hayırları yapın" diyor. Allah (c.c.)'ın azabı gelmeden güzel amel yapın, onun için acele edin.
       Dünyada yapılan günahların azabı, cezası, suali ahrettedir. Ölmeden önce iyi amelde acele edin.
        Bir insan tek başına, yalnızken, günah işleme fırsatı olduğu halde Allah’tan (c.c.) korkarak o günahı işlemezse, Allah (c.c.) çok büyük ecir ve sevap yazıyor. O davranış (günahtan kaçış) onun için en hayırlı iştir. Bu durum imanın kemale erdiğinin alametidir.
      Kalabalıktan çekinerek günah işlemeyen kimseye sevap yoktur ama yalnızken ve elinden geldiği halde, yapabilecek durumdayken günahı işlemeyene çok sevap vardır.
      Bütün insanlar, kıyamet günü hesapları görüldükten sonra bir kısmı cennete, bir kısmı cehenneme gitmek üzere ayrılırlar. Daha sonra herkes ayrıldıkları yerlerine gitmeden önce anne, baba, oğul, kız hepsi birbirlerine sarılıp, vedalaşıp ayrılmaları 500 sene sürüyor. Vedalaşma bitince melekler geliyor ve "Vedalaşma sona erdi artık yeter, ayrılın" diyecekler ve herkes (anne, baba, çocuklar) hak ettikleri yerlere (cennetine veya cehennemine) gönderilecektir. Cehenneme gidenlere Allah (c.c.):
       -Ey insanlar, ben size şeytana ibadet etmeyin, bana ibadet edin, bu gerçek yoldur diye bildirdim, diyecektir.
       Allah (c.c.):
     -Bugün ağzınıza kilit vuracağım, ellerinizi, ayaklarınızı teker teker konuşturacağım. Nitekim orada hiçbir şey gizli kalmayacak. Allah (c.c.) her yaptığınızı bilir. Allah (c.c.)'ın fazlı, ihsanı çoktur.
      İnsanın omuzlarında iki melek vardır: İşlenen bir günahı tövbe edebilir diye sağdaki melek soldaki günah yazan meleğe 24 saat yazdırmıyor, 24 saatten sonra tövbe etmezse bir günah yazılıyor. Sevap meleği ise her sevap ve iyilik için 10 ile 70 katı sevap yazıyor, beklemeden hemen yazıyor. Bundan daha büyük nimet var mı?
      Allah (c.c.) kulunu affetmek için ufak bir bahane arıyor.
      Allah (c.c.) öyle istiyor. O halde biz de gayret edelim.
      Dünya ile mağrur olmayalım, kandırılmayalım.
      Sofiler ayakta çok beklediler. Onun için sohbetime burada son veriyorum. Cuma'ya kadar inşallah eve gideceğim. Allah hepimizi affetsin."      
     İşte Seyda Hz.lerinin vefatına sayılı günler kala Afyonda yaptığı veda hutbesini Seyyid Fevzeddin Hz.lerinin Türkçe çevirisinin ardından Cuma günü evinde Rahmeti rahmana kavuşurda.
        Vesselam.
        Kaynak: Türkiye Gazetesi, Kamer vakfı Bülteni,  Alperen Dergisi.
     
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2635/gul-nesil-evladin-sabr-i-cemil-metaneti.html




    

BEDİÜZZAMAN’IN SEYDA-İ NURŞİN TUTKUSU


BEDİÜZZAMAN’IN SEYDA-İ NURŞİN TUTKUSU

         SELİM GÜRBÜZER

          Bir insan âlimde olsa hakikat yolunda sürekli arayış içerisinde olması ne güzel haslettir elbet. Zaten  İsmail Çetin Hoca Efendi de bunun en güzide örneğini temsil eden bir zattır. Düşünsenize kendisi daha dört yaşında iken “Ben neyim? Ahlaken yerim nedir? Nereden gelip nereye gidiyoruz” sorusunu önce anne ve babasına sorarak cevabını öğrenmeye çalışmış, sonrasında ise yani on sekiz yaşına geldikten sonra da etraftan pek çok hocadan sorup soruşturarak arayışını devam ettirmiştir. Ta ki bir gün kulağına “Asrın Müceddidi ve zamanın bedii Isparta’dadır” diye bir fısıltı gelir, işte o zaman bu arayış nihayete erecektir.  Ve Bediüzzaman’ın huzuruna bir zatın vesilesiyle vardığında müşkülünü şöyle arz edecektir:
     “-Ben neyim, nereye gidiyorum, kendimi nasıl tanıyacağım?”
       Bediüzzaman Said Nursi Hz.lerinin elbette ki bu istek karşısında kayıtsız kalması düşünülemezdi. Ve cevabı şöyle olur:
           “-Bu iş zor, ara bul erbabını. Ne fayda ki ömrümün sonunda bana geldin. Yaralı olduğunu bildim. Bu soruların cevabı nazari değil, amelidir. Zaman ister, erbabını ara bul.”     
          Hatta Bediüzzaman sözlerinin devamında son bir bakışla muhatabına:
         “-Eğer doğru diyorsan doğruları bulursun. Hadi git, ara bul erbabını” deyip öyle uğurlayacaktır. (Bkz. Mufassal Medeni Ahlak-S:19- Dilara Yayınları-Isparta)
           Nitekim İsmail Çetin Hoca da Bediüzzaman’dan aldığı işaretle adeta yaralı ceylan misali yollara düşer de. Gerçekten de canı gönülden arayışa koyulunca da o işin erbabı Gavs-ı Bilvanisi Abdülhakim el Hüseyni (k.s) ile yolu kesişir de. Öyle ya madem yolu kesişti, artık tez elden ruhunun susuzluğunu giderecek soruları sorabilirdi. İşte o sorduğu sorulardan sıra en ilginç olanına geldiğinde:
          “-Efendim, Bir kimse Kur'an-ı Kerimi, hadisi şerifleri, fıkıh ilmini biliyor, selefi salihin ve ilk devir İslam âlimlerinin kitaplarını okuyorsa bu noktada manevi bir yol göstericiye daha ne ihtiyaç var ki”   diye soracaktır.
        Hiç kuşkusuz Gavs-ı Bilvanisi (k.s) bu soru karşısında vereceği cevap çok manidardır;
       -Bak Molla İsmail, dediğin doğrudur. Fakat bir eczacı da türlü türlü otları ve çiçekleri bilir. Hangisinden ne gibi şerbet çıkarılacağını, hangi hastalığa faydalı olacağını da bilir. Hatta çoğu zaman doktorlara da onu gösterir, onun tahlil ve araştırmasına göre teşhis ettikleri hastalığa onun ilaçlarını tavsiye ederler. Fakat eczacı bir hastanın hastalığını teşhis etmekten acizdir. Doktorun reçetesi olmadan bir hastaya ilaç verse, hele ilacın üzerinde reçetesiz satılmaz diye bir kayıt olursa, eczacı o ilacı verdikten sonra hasta verilen ilaçla ölürse eczacı cezalandırılır. Elbette böyle satış yapan cezayı hak eder. Bununla beraber hastalıkları teşhis ve tedavi eden doktorda kendi filmini çekmekten acizdir. Belki filmini çekebilir, ama iki omuzun arasında bir çıban varsa onu tedavi etmekten acizdir. İşte âlimleri de buna göre kıyas ediniz. Hâlbuki insan ahret yolunda evvela avamdır, yani halktandır. Nasıl kendini tedavi edebilir ki. Dolayısıyla kalp hastalıklarının tedavisi maddi hastalıkların tedavisinden daha zordur. Acaba nazari olarak tıp ilmini tahsil edene, senin oğlun dahi olsa beyin ve kalp ameliyatında sen kendini teslim edebilir misin? Fakat tecrübe görmüş ve birçok başarıları görülmüş bir doktora kendini tereddütsüz teslim edebilirsin değil mi? Bu kadar vaizler, nasihatleriyle az kimseleri yola getirirler, fakat manevi rehber olan hocalar öyle değildir. Pek çok günahkâr ve fasık olanların sohbetleri sebebiyle günahlarından vazgeçmişlerdir. Bu hal apaçık meydandadır. Diyebiliriz ki zamanımızda yol göstericiler az olduğu için gençlerimizin isyanı fazla olmuştur. Bugün vaaz ve nasihat eden kimseler çoktur ama hakiki saadet yolunu gösteren rehberler azdır.'' (Bkz. İsmail Çetin; ‘Edeple Varış Lütufla Dönüş’ adlı eseri)
      İşte bu müthiş cevap karşısında İsmail Çetin Hoca Efendi ruhunun susuzluğunu giderecek kaynağa teslim olur da. Öyle ki Bediüzzaman’ın işaretiyle işaret edilen yurda geldiğinde, her iki yurdun izlediği metodunu ortaya koyar da.  Böylece bizde bu sayede Bediüzzaman’ın ‘Eserden müessire’ bir yol takip ettiğini, Gavs-ı Bilvanisi Abdülhakim el Hüseyni (k.s) gibi daha nice cümle meşayıhın ise  ‘Müessirden esere’ bir yol takip ettiklerini idrak etmiş oluruz. Hatta bunun daha geniş tafsilatını İsmail Çetin Hoca Efendinin Feyz araştırma grubuna verdiği röportajda görmek mümkün de. Madem öyle, Seyda Hz.lerinin vefatının anısına Feyiz Dergisine verdiği röportajda daha ne çarpıcı altın sözler varmış bir görmüş olalım:
        -Seyda Hz. (k.s) hakkında genel olarak neler söyleyebilirsiniz?
       -Seyda Hz.lerini babasından tanıyorum. Şeyh Abdulhakim Hz.leri Gavs'lık makamında idi. Gençliğimiz beraber geçti. Babasının hizmetinde son derece çalışıyordu. Müridlere, tekkeye hizmet ediyordu. Babası tarafından yetiştirilen mükemmel bir zattır. Tasavvufi ahlakla, zikirle yetişmiş büyük bir zat olarak tanıyorum. Bundan fazlasını söyleyemem. Türkiye'deki yeri bizim tasavvurumuz ile irşad derecesinde mükemmil bir zat idi diyorum, bundan fazlasını söyleyemem.
      -Seyda Hz.lerinin diğer âlim ve mürşitlerden farkı ne idi?
      -Seyda Hz. ilim sahibi idi ama ilimle meşgul değildi. Yani Şeyh Muhammed Raşid (k.s) ilimle meşgul değildi. Daha doğrusu tasavvufla meşguldü. Sofilikte dil ile değil tatbikatla bilinen bir meseledir. Mükemmil bir mürşid idi, irşatta mükemmil bir zat idi. Fakat irşadı zahiri bir surette değildi. Bu kendisine has özel bir meseledir. Dil ile söylenemez mesele bu. Muvaffakiyeti ilimle değil, muvaffakiyeti takva iledir.
     -Binlerce insan intisap ediyordu. Üstelik sohbette etmiyordu. Bunu nasıl izah edersiniz?
      -İrşadı bunu akıl dairesinde izahı mümkün değildir. İrşad kalbidir. Dille değildir.
      -Tasavvufun gerekliliği hakkında neler söyleyebilirsiniz?
       -İslam beden ise tasavvuf onun ruhudur. İslam ruh ise tasavvuf onun bedenidir. Asrısaadette tasavvuf var idi, isim sonra takıldı. Ama yaşantı olarak vardı. Tasavvuf şeriatı tatbik etmekten ibarettir. Yani bir insan büyük günahları terk eder, farz vacipleri ikmal eder, zikir de yaparsa kâmil bir mürşidin nezaretinde sofi olur.
       -Mürşidi kâmilin gerekliliği hakkında neler söyleyebilirsiniz?
       -Mürşidi kâmil şeriatla tanınır. Yani mürşidi kâmil tanıyabilmek için de kâmil olmak lazımdır. Herkes mürşidi kâmili tanıyamaz. Bir kere şeriatta tam mükemmil olacak ki, ikinci olarak Peygamber (s.a.v.)'den gelen tasavvuf silsilesinden mezun olacak, yani bir şeyhten icazet alması gerekir. Üçüncü olarak en azından bir profesör kadar insanın ruhi hastalıklarından anlar, cin, şeytana hâkimiyeti olması şarttır. Böyle olursa mürşit olur. Ama bunlar ne kadar tekâmül ederse o kadar daha fazla olur. (Bkz. Ehlisünnet nazariyesi ve özleşme kitabında bazı alametlerini söylemiştim yüz kadar alameti var) Yani mürşidi kâmilin en azından yüz kadar alameti vardır, işareti vardır. Sonra mürşidi kâmili tanımak Allah'ı tanımaktan daha zordur. Allah-u Teâlâ’yı göstermeyen hiçbir zerre yoktur. Mürşidi kâmili gösterecek hiçbir zerre yoktur. Mürşidi kâmil şeriatla bilinir. Etrafında âlimlerin bulunması, şeriatı güzel bilmesi, ruhaniyette yani cinne, şeytana hâkim olması, ruhi hastalıklarına vakıf ve tedavi etmesi gerekir. En azından budur.
       Tarikat meyve midir?
       -Ben de tarikat meyvedir diyorum. Ama tarikat meyvedir demek, yani tarikata ihtiyaç yoktur demek değildir. Üstad Bediüzzaman söylemiştir. Üstad Bediüzzaman'ın sözünü anlamıyorlar. Üstad Bediüzzaman bizatihi ''Adi bir sofi, mütefennin bir âlimden daha fazla imanını kurtarır'' diyor. Hakiki sofi hakiki nurcudur diyor. Ehli tasavvuf nura girdikleri vakitte nura nur katarlar. Bediüzzaman tasavvufu en güzel şekilde ortaya koyan bir zattır. Tarikat zamanı değildir iman kurtarma zamanıdır deyişinin (geçici) muvakkat olduğunu, sonra zaman tarikatın zamanı olduğunu gösterdiğini söylüyor. Bediüzzaman tasavvufa karşı değildir. Ancak Bediüzzaman sofilerden değildir. Yani bir şeyhten irşad iznini almış demek değildir. Ama büyük bir âlim, ilimde çok meşhur ve asrın müceddid’idir.
     Bediüzzaman; ''Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatini düşünüp tarikat zamanı değil bid'atlar mani oluyor dedim. Fakat şimdi sünneti peygamberi dairesinde bütün on iki büyük tarikatın hülasası olan ve tarik en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine her tarikat ehli kendi tarikat dairesi gibi görüp girmek lazım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehli tarikin en büyük günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor, kalbi mağlup olamıyor. Onun için onlar tam sarsılmaz, hakiki nurcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bidatlere ve takvayı kıran büyük günahlara girmemek gerekir.''
        Üstad demek istiyor ki; şimdi de tarikat zamanıdır. Binaenaleyh her halükarda nur şakirtleri ve ehli tarikatın beraberce çalışmaları gerekir. Bu da iki kanatla olur. İtikat ve tevhit ilmini Risale-i Nur'dan, zikir ve vuslat ilimlerini Erbab-ı Tarikat'tan öğrenmek gerekir. (Bkz. Özleşme yolu S.175) (Emirdağ Lahikası 11/Ss.54/Nur yayınları/Beşiktaş/1989/270. Mektup)
      Bediüzzaman 29. mektubun telvihat-ı tıs'asının üçüncü telvihinde şöyle der; ''Adi bir samimi ehli tarikat, suri, zahiri bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevki tarikat (rabıta) vasıtasıyla ve o muhabbeti evliya (manevi beraberlik) cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle fasık olur, fakat kâfir olmaz, kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedid bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktab kabul ettiği bir silsileyi meşayıhı, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütemediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez...
       Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik, âlim zatta olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir...
      Tarikata bağlı, samimi kalbi harekete gelen bir kimse zındık olamaz. Evliyayı sevdiği için, kutub kabul ettiği zevatlar sayesinde Allah-u Teâlâ onu korur. Ama tarikata intisabı olmayan bir kimse kalbi de harekete gelmediyse büyük bir âlim olsa dahi zındıkların hilelerinden kendini kurtaramaz. Sofi günah işleyebilir; kâfir olmaz. Ama büyük bir âlim, kâfir olabilir. Bundan üstün bir cevap olamaz.
        Bediüzzaman; hakikat zamanıdır demiştim, yani önce demiştim ama şimdi öyle demiyorum, zaman gösterdi ki tarikat ihtiyaçtır. Ama tarikatçılar Risale-i Nuru karşısında bilmeyecek, kendisinden bilecek. Yani sofilerle nurcuların birbirine karşı gelmeleri doğru değildir. Risale-i Nur iman hakikatlerini, yani delil ile yol gösterir. Sofi ise kalbi delillerle yol gösterir. Bir kimsenin kalbi Müslüman değilse yani kalbi zayıf ise sofi olamaz. Müslümanlığı zayıf olur. Delil bilmiyorsa gene zayıf olacak. İkisinin birleşmesiyle sofi meydana gelir. İmam-ı Rabbani meşrebi de budur.
        Demin sordunuz, Şeyh Muhammed Raşid'in ilmi yönü nedir? Diye, demek ki Şeyh Muhammed Raşid ilimle şeyhtir. İlmi olmayan şeyh olamaz. Gavs Hz.leri âlimdi. Aynı zamanda yani tasavvuf başlı başına ilimdir. Demek ki kitapsız olmaz, okumasız olmaz. Nakşibendî meşayıhlarından ümmi çok azdır. Kısmi azamisi büyük âlimlerdendir. Büyük bir âlim olmayan büyük bir şeyh olamaz. Şeyh önce âlimdir, sonra şeyhtir. Peki, sofi ilmi olmuyorsa, kitap okumuyorsa benim kanaatime göre sofi değildir. Gavs Hz.lerinin birkaç sene hizmetinde bulundum. İlme çok ehemmiyet veriyordu.
      Bizce sofilik iki şeydir. Birincisi ilmi tatbikat ikincisi ameli tatbikat. İlmi tatbikat demek, itikadın amelin dört mezhep ehlisünnet vel cemaatin ölçülerine göre ayarlanmasıdır. Ameli tatbikat Peygamber (s.a.v.) sünnetini yani şeriatını ihya etmesidir. Üçüncü bir şey daha vardır. Zikir ve rabıta. Mesela Üstad Bediüzzaman Şeyh Muhammed Raşid'in şeyhinin şeyhi olanın köyünü överek şöyle diyor; ''Bediüzzaman küfür ve İslam medeniyetini mukayese etmek esnasında şöyle buyuruyor'':
       ''Dilersen hayalinle Nurşin köyündeki Seyda'nın meclisine gir, kutsal sohbetiyle İslam medeniyetinin izharına bak, orada fakirler kıyafetinde padişahları, insan suretindeki melekleri görürsün. Sonra Paris'e git büyük millet meclisine gir. Orada insanların elbiselerini giyinmiş akrepleri, insanoğlunun suretine girmiş ifridleri görürsün. (Mesnevi - Arabî, s.127)
      Görülüyor ki, Bediüzzaman Nurşin köyünü Paris'e, Nurşin köyündeki tarikatı bugün tüm dünyayı uyuşturup dinden imandan uzaklaştıran masonluğa mukayese eder.
       Önce bilmek sonra yapmak, bilmeden yapan ya çıldırır ya da bir cinne mahkûm olur. Ama bilgiyle sofi başlarsa ne çıldırır ne de bir cinne mahkûm olur. Bu da güzel bir tedavidir. Tatbikat edilmelidir. Gavs'ın meşrebinde veyahut ta halifelerde, halifenin halifelerinde samimi olan hatta Muhammed Raşid (k.s.)'in en yakınları olanlardan hiç bir şüphemiz yoktur ama uzaklarda bakıyoruz ki, kitap okumaya ehemmiyet vermiyorlar. Hâlbuki tasavvuf adabı öğrenmektir. Adab ise kitapsız olmaz. Önce ilim bilmek sonra ikincisi bilerek, o bilgi üzere Peygamber (s.a.v.)'in şeriatını tatbik etmek, üçüncüsü zikir ve rabıta, dördüncüsü sohbet ve tarikat devam eder. Öyle olmazsa mürid ya bir cinne mahkûm olur, ya hissine kapılıp çıldırır. Öyle olmazsa sofi olamaz.
       Hâsılı kelam yukarıda İsmail Çetin Hoca Efendinin beyanlarından da anlaşılacağı üzere Risale-i Nur hakikatleri tasavvufun karşıtı bir ekol değil bilakis teşvikçisi bir yoldur.
        Vesselam.
 Kaynak: İsmail Çetin  ‘Edeple Varış Lütufla Dönüş’ adlı eser ve Feyz Dergisi.
http://enpolitik.com/kose-yazisi/2717/bediuzzamanin-seyda-i-nursin-tutkusu.html