19 Mayıs 2016 Perşembe

ZİKİR, FİKİR, ŞÜKÜR



         ZİKİR, FİKİR, ŞÜKÜR

        SELİM GÜRBÜZER

          Zikir tesbihat türü bir ameldir. Bakın,  Rabbül âlemin bu hususta ne buyuruyor: “Yedi kat gök, yer ve bunların içindekilerin hepsi Allah’ı tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların zikrini anlamazsınız. O çok halimdir, çok bağışlayıcıdır (İsra 44), Her varlığın kendine ait bir dua ve tesbihi vardır, O’nu bilir ve yerine getirir” (Nur 41).
        İşte ayeti kerimelerden de anlaşıldığı üzere kâinatta yaratılan her ne mahlûkat varsa mutlak her şartta ve ahvalde kendi hal lisanıyla Allah’ı tesbih etmektedir. Öyle ya, madem kâinatta her mahlûkat kendi hal lisanıyla Allah’ı zikretmekte, o halde eşrefi mahlûkat olarak yaratılmış insanın haydi haydi zikretmesi gerekir. Her ne kadar insanın kalbi kendiliğinden  ‘Allah’ diyerekten zikredip atsa da bu atış insanın kendi cüzi iradesi dışında bir atıştır. Daha doğrusu bu atış Allah tarafından insan kalbine kodlanmış Lafza-i Celal zikrin ta kendisi bir atıştır. Ancak insanoğlu kalbin bu zikri atışına kayıtsız kalıp eşlik etmezse biliniz ki bu atışın hiçbir yararı olmayacaktır. Yok, eğer kalbin bu atışı karşısında insanoğlu dilini damağına yapıştırıp kalbe bağlı işaret parmağıyla da teşbih tanelerine dokunaraktan eşlik ederse işte ayeti celilede beyan buyrulan kalb asıl o zaman huzura erecektir. Böylece huzura ermiş kalbin zikriyatı önce letaiflere daha sonrada tüm vücuda yayılacaktır. Yeter ki insan kalbin dakikada 124 kez ‘Allah’ deyiş ritmine kendi cüzi iradesini katıversin o kalb bir anda Sultani özellik kazanır da. Hatta böylesi bir kalb kendi kabını da aşıp kâinatta zikreden tüm zikri ilahi senfonilerin ritim şefi olur bile.  Hatta Yüce Allah böylesi zikreden kalbe sahip kulunu diğer yarattıklarına karşı övüp huzura erdiğini müjdelerde diyebiliriz.  
           Evet,  sakın ola ki zikri pas geçip hafife almayalım. Hem nasıl hafife alınsın ki, bikere zikir sonradan kazanılmış bir keyfiyet değil ki, bilakis ezelde kazanılmış ve bilhassa bezm-i elest’te kazanılmış fıtri bir keyfiyettir. Dolayısıyla zikir benim neyime diğer ibadetler bana yeter deyip de zikri boşlamak kendimizi kandırmak olur. Oysa zikir kâlũ belâda söz verdiğimiz günden bugüne, ahiret ve ahiret sonrası ebediyen devam edecek asla hafife alınamayacak deryai umman bir süreçtir. Şimdi gel de böylesi bir derya-i ummanı pas geç, ne mümkün. Düşünsenize kıyamet günü geldiğinde cennetlikler dünyadayken eda ettiği zikrine hamd-ü sena eyleyerekten şükredip zikrini devam ettirirken cehennemlikler de kıyametin dehşetinden ‘Yandım Allah’ demek suretiyle korku belasına da olsa zikretmekten kendilerini alıkoyamayacaklardır. Bu demektir ki ‘Allah’ adı hayatın her safhasında bir kez olsun zikretmeyenlerin bile sığınacak liman ve tutunacak bir dalı olabiliyor. Amma velâkin can boğaza gelip iş işten geçtikten sonra Allah demişsin neye yarar ki. Malum Hannâs adlı şeytan işini anında yapanlara değil de sürekli işini yokuşa sürüp erteleyenleri gafil avlayabiliyor. Hiç kuşkusuz şeytan her daim Allah’ı zikredenleri gafil avlayamayıp adeta çılgına dönmektedir.  Nasıl çılgına dönmesin ki, ha bugün ha yarın deyipte Allah’ın zikrini boşlayanların kalplerine şeytan için dalmak kolay olurken zikreden kalplere dalmak pekte onun için öyle kolay değil elbet. İşte bu yüzden şeytan zikredenler karşısında yelkenleri indirmek zorunda kalıp adeta için içini yiyerekten çıldırmakta. Anlaşılan o ki zikreden kalpleri nefsin hevasından,  şeytanın hile ve vesveselerinden koruyan tek kalkan Lafza-i Celal, yani Allah adını zikretmektir.  Yeter ki zikreden derviş kalpte Lafza-i Celal zikrini gafletle çekmesin bir bakmışsın o kalbi zikir sahibine huzur getirip hele şükür dedirttirir de.  
           Hiç kuşku yoktur ki zikirden maksat Allah’a ulaşmak olmalıdır. Zikir sonrası yüce makamlardan talep edilecek muradımız ise sadece Allah’ın rızalığını kazanmak olmalıdır. Hani derler ya, dervişin fikri neyse zikri de odur. Gerçektende dervişin fikri Allah’tan gayri bir şey istemekse bunun adı masiva talep olur.  Yok, eğer dervişin fikri ‘ilâhi ente maksûdi ve rıdâike matlûbì-Allah’ım maksadım sen, isteğim senin rızanı kazanmak’ ise hiç kuşkusuz bu talep huzurda kabul görür. Diğeri ise huzurda asla kabul görmez.  Zaten Allah’tan gayri her istek ve arzu dünyalık olduğundan (masiva olduğundan)  kulun dünyada yüzüne çarpılmasa da ahirette mutlaka yüzüne çarpılacaktır.  O halde kul olarak bizlere dünyalık talep ve arzuların peşine koşmak yerine ömürde bir kez de olsa canı gönülden ‘Lailahe illallah’ diyebilmenin peşine koşmak düşer. Düşünsenize böyle bir anı yakaladığımızda Peygamberimiz (s.a.v)’in ebedülebed cehennem azabıyla ateşte kalmak yerine eninde sonunda müjdelediği cennete gireceğiz demektir.
     Evet, zikir ebediyet kazandıran bir güçtür. Nitekim zikirle ilgili ayetlere şöyle göz attığımızda Allah’ı zikretmenin ne büyük bir güç ve nimet olduğu görülecektir. Öyle ki Rabbul âlemin ayetlerinde zikrin büyük bir nimet olduğunu kullarına şöyle bildirmekte;
    “-Beni zikretmek için namaz kıl (Taha/14).
    -Namaz kıl. Muhakkak ki namaz insanı kötülüklerden alıkoyar (Ankebut/459).
    -Siz beni zikredin ki bende sizi zikredeyim (Bakara/152).
    -Allah’ı çokça zikredin ki, kurtuluşa eresiniz (Enfal/45.)
    -Ey İman Edenler! Allah’ı çokça zikredin O’nu sabah akşam tesbih edin (Ahzab/41–42).
    -Allah’ı çokça zikreden erkekler ve kadınlar var ya, Allah onlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır (Ahzab/35).
    -Onlar ayakta otururken ve yanları üzerine yatarken zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (Al-i İmran/161).
      -Duanız olmazsa Rabbiniz sizin neyinize kıymet versin?” (Furkan/77)
          İşte yukarıda geçen ayetlerden de anlaşıldığı üzere kalbi huzura erdirecek tek ilaç zikirdir. Zira kalp merkezi karargâh olması hasebiyle ilk zikir alevi bu karargâhta kıvılcım almaktadır. Derken kapte ki bu kıvılcım sırasıyla letaiflere sirayet edip tüm vücuda yayılır da.
           Peki, kalbi zikir buysa ya  namaz nasıl bir zikirdir derseniz,  cevab olarak namaz her ne kadar ibadet gibi gözükse de özüne baktığımızda tüm rükünleriyle birlikte zikretmenin adıdır deriz. Nitekim dinin temel direği olarak ilan edilmesi bunun bariz göstergesi diyebiliriz de
             Sadece namaz ibadeti mi?  Hiç kuşkusuz diğer ibadetlerinde kendine has zikir rükünleri vardır. Peki, madem öyle zikirlerin hangisi daha makbuldür sorusu karşısında ne diyebiliriz? Bu soru karşısında hiçte telaşlanmaya gerek yoktur,  sadece Ariflerin dilinden  “kalbin en çok uyanık olduğu andaki zikirdir” diye cevaplandırmak kâfidir.  Yani her şey kalbi uyanık ve diri tutmakta gizlidir. İşte kalbi uyanıklık kazanan bir salik eriştiği   ‘Sultan-ı zikir’ sayesinde tüm ibadetleri hakkıyla zikre dönüştürmüş olur.  Malum, Sultan-ı zikir kalbin fenafillâhtan bekabillaha yol almak manasına bir zikirdir.
          Her ne kadar Kur’an’da ve sünnette zikrin ne şekilde, ne miktarda, hangi vakit çekileceği açık belirtilmemişse de pekâlâ bunu işin ehlinden sorup öğrenip talim etmek mümkün. Yine her ne kadar dinimizde üzerimize farz olan ibadetlerde birer zikir olarak addedilmişse de şu da var ki,  Kuran’da bir kısım ayetlerde geçen:
         “Namazı bitirince ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken Allah’ı zikredin (Nisa/103), Hac ibadetlerinizi bitirdiğinizde Allah’ı zikredin (Bakara/200), Düşmanla karşılaştığınız vakit sabredin ve Allah’ı çoksa zikredin ki kurtuluşa eresiniz (Enfal/45)’’ türünden zikriyatı da görmezden gelemeyiz. Ki bu söz konusu ayetler bizim ayrıca Rabbü’l âlemini özel olarak anmamız gerektiğinin bir teyididir. Hatta bu ayetleri kurtuluş reçetemiz olarak görmemiz faydamızadır.
          Evet,  ibadetlerde bir anlamda zikirdir ama bunun yanı sıra Yüce Allah’ı özel olarak tesbih etmekle de kalbimizi iri ve diri olarak uyanık tutacağımız muhakkak. Kur’an’da zikredilen ayetlerden öyle anlaşılıyor ki;  hem İslam’ın beş şartını yerine getirip ibadet yapmak var, hem de Allah’ı özel olarak anıp zikretmek gerektiğinin işareti vardır. Kaldı ki Peygamber Efendimiz (s.a.v) bütün zikir çeşitlerini tatbik ettiği gibi her bir ashabının meşrebine uygun zikir telkin etmiş bile.  İyi ki de telkin etmiş, bu sayede Allah’tan gayrı tüm sahte putların boyunduruğu altından kurtaracak gerçek hürriyete kavuşmanın reçetesini öğrenmiş olduk. Derken Ashab ve Tabiun’dan sonra emaneti devr alan Rabbani âlimlerin açtıkları dergâhlara koşup bu sayede zikir meclislerinde soluklanmayı keşfettik. Nasıl soluklanmayalım ki, bikere Resulü Ekrem (s.a.v) ta baştan zikir meclislerini cennet bahçelerinden bir bahçe olarak övmüş, elbette ki dergâhlara koşmak gerekir.  Kaldı ki balık için su ne ifade ediyorsa bizim içinde dergâh o nisbette bir anlam ifade etmekte
        Peki, namaz sonrası tesbihatlar için ne denilebilir derseniz,  gayet bu hususta namaz sonrası yapılan tesbihata baktığımızda umuma şamil bir tesbihat olduğu çok açık ve net bir ortada gözüküyor. Keza rükû, sücud ve tahiyyat oturuşun da okunan tesbihatlarda öyledir. Dolayısıyla namaz içi ve namaz sonrası tesbihatlar dışında yapılacak vukuf-i zaman ve vukuf-i adedi niteliğinde her tesbihat ise vird olarak isimlendirilir Ancak bu tür isimlendirilen tesbihatların işin ehline danışaraktan yapılması icab eder. Çünkü kendi kendine yapılan zikirlerde doz ayarı yapmak çoğu kez bir takım yanılgıları ve sıkıntıları da beraberinde getirebiliyor. En iyisi mi biz işi ehli bildiğimiz Mürşidi kâmillerin telkinleri doğrultusunda zikir dozu edinip öyle yola kolay koyulmalı. Aksi takdirde Allah korusun şeytanın maskarası durumuna düşebiliriz.
         Tasavvuf yolunda; sırf kalb,  sırf dille yapılan zikir olduğu gibi hem kalp hem dil ikisi bir arada olmak üzere toplamda üç tür zikir metodu söz konusudur.  Ve her üç türde haktır.  Malumunuz cehri (sesli) zikirde nefsi ıslah etmek esas olduğundan işte bu noktada nefis terbiyesi bu yolun besmelesi gibi bir mahiyet kazanır. Hafi zikirde ise gizlilik esas olup bu metotda salik ruhi yoldan terbiye edilir. Dahası hafi zikri vird edinenler kendilerine Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’in bir kısım ashabının yüksek sesle tekbir getirmesi karşısında beyan buyurduğu;
       “-Böyle sesinizi yükseltip kendinizi yormayın. Siz kulağı sağır veya uzaktaki birisini çağırmıyorsunuz. Sizler, gizli açık her şeyinizi işiten, size çok yakın olan ve hep sizinle beraber bulunan Allah’ı zikrediyorsunuz (Buharı, Müslim, Ebu Davut)”  hadis-i şerifin yanı sıra Yüce Allah (c.c)’ın; beyan buyurduğu “Kulum beni gizlice içinden zikrederse bende onu zatımda zikrederim”  hadis-i kudsiyi ölçüyü esas alarak zikretmekteler. Nitekim Nakşibendî tarikatı hafi zikrin icra edildiği tek kapı olma özelliği ile dikkat çekmektedir. Hatta Nakşîler zikir kavramından daha çok vird kavramını kullanırlar.          
         Zaten yukarıda da belirttiğimiz üzere, vird her gün belli sayıda (vukuf-i adedince) yapılan zikre verilen bir isimdir. Ancak isimlenen her vird belli miktarda Lafza-i Celal zikri çekerek olabileceği gibi,  yine belli miktarda letaif zikri çekmekle ya da Nef-i isbat zikir şeklinde de olabilir. Fakat şu da var ki her hayrın başında ve sonunda istiğfar çekmek ya da her gün Kur’an’dan bir cüz veya Delâilü’l Hayrât okumak da vird kapsamında görülebiliyor. Tıpkı beş vakit namazı vaktinde eda ettiğimiz gibi günlük hayatta belirli adette çekilen her tesbihat,  her evrad ve her derste öyledir.  Yani, devamlılık arz eden dersler olduğu içindir vird olarak addedilmekte. Bu arada belirtmekte fayda var, devamlılık gerektiren her vird gafletle icra edilse de ihmal edilmeye gelmez,  mutlaka aksatmadan eda edilmeli ki taklitten tahkike geçilebilsin. Yeter ki Allah’a halisane niyetle hemen her gün belirli bir zaman diliminde yılmadan usanmadan vird çekmede gayret gösterilsin eninde sonunda kalp huzura ererde. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta “Bütün zamanlar zikir için yaratılmıştır. Zikirden ancak münafıklar usanır” (Nisa/142) diye beyan buyurmuştur.
          Peki ya dua’lar nasıl vird edinilir?  Her ne kadar dualar hakkında her şart ve ahvalde, her dil ve lahzada Allah’a münacatta bulunmak şeklinde bir niyaz olarak vird edinsek bile yine de ulemanın ekseriyeti Kur’a’n ve Hadislerde zikredilen duaları vird edinmenin daha doğru olacağını dile getirmişlerdir. Aslında dua bir bakımada yapılan ibadetlerin,  yapılan Hatme-i Haceganların, okunan Kur’an tilavet ve evradların, çekilen virdlerin şükrünü ifaya yönelik de bir virddir. Zira her amelin ardından zikrimizi ve fikrimizi dua ile şükreyleyip hatimleriz de. Hakeza yemek yediğimizde de öyledir. Nitekim yemek yemeye başlarken besmele çekmek zikir,  yediğimiz gıdaların asıl kaynağının Allah olduğunu düşünmek fikir, yemeğin sonunda Yüce Mevla’ya nimetlerinden dolayı teşekkür edip şükretmek ise dua olarak karşılık bulur. Madem öyle bize, dilimiz üzerine ayırt edici reseptörler vasıtasıyla yediğimiz gıdaların acı mı, tatlı mı, yoksa ekşi mi olduğu fikriyatını hissettirip bizi bin bir lezzetleriyle gıdalandıran Yüce Allah’a şükretmek düşer.
       Şu da var ki; Allah’a şükretmek sadece karın doyurmakta hatırlanan bir şey değil,  bilhassa darda kaldığımız bir anımızda da başvurduğumuz bir virddir. Nitekim çoğu zaman sinirlendiğimizde ve başımıza bir şey geldiğinde hemen  ‘La havle ve la kuvvete illa billâhil aliyyil azim’ deriz,  herhangi bir sıkıntıya girdiğimizde de  ‘Hasbunellahu ve ni’mel vekil’ deriz, bir kusur işlediğimizde ise ‘Estağfurullah’ deriz. Sonuçta karşılaşacağımız ister nimet olsun isterse bir takım sıkıntılar olsun hiç fark etmez her halükarda bize Allah’ı hatırlatıcı zikir, fikir ve şükür gibi virdlerden alıkoymamalıdır. Yeter ki Allah’ı hatırlatan virdler Kur’an ve sünnet ışığında dilimizden sadır olsun her şükredişimizde nimetleriyle Allah’ın nimetleriyle bereketleneceğimiz gibi her tevekkül edişimizde de sıkıntılarımız giderilir de. Bu arada şunu belirtmekte fayda var,  ‘Estağfurullah’  çekmek sadece hata ve kusurlardan dolayı söylenilen bir vird değildir,  her ibadetin başında ve sonunda Allah’a karşı layığı veçhiyle amel yapamamanın kaygısıyla da söylenilmesi icap eden bir virddir. Keza her işin başında besmeleyle işe başlamak, işin sonunda hamdüsenada bulunmakta öyledir. Bilhassa camiye ve eve girerken besmele ile adım atıp çıkarken de yine besmele çekip mağfiret dilemek de öyledir. Ancak dikkat edilmesi gereken husus toplum içerisinde gösterişe kaçmadan Allah’a kalben dua ve niyazda bulunmak daha uygun olacaktır. Hatta bir mümin kardeşimizin yüzüne karşı değil de gıyabında dua yapmakta öyledir. Çünkü açıktan yapılan dua ve amellere her an riya karışabiliyor.
         Peki, yatarken ne yapmalı? Elbette ki sünnet olan neyse onu yapmalıdır.  Nitekim uyku moduna geçmeden önce fatiha, ayete’l kürsi, kafirun, ihlâs ve felak sürelerini okumak sünnettir zaten. O halde uyku deyip geçiştirmemeli. Çünkü insan düşünde her an bir kâbus görme gibi bir takım risklerle karşı karşıya kalabiliyor. İşte bu tür riskleri gidermek için bilhassa Kureyş suresinin okunması tavsiye edilmektedir. Zaten ehlisünnet çerçevesinde tavsiye edilen her ne varsa ona uyduğumuzda hiç endişelenmeye gerek kalmaksızın  ‘O’ndan geldik yine dönüşümüz O’nadır’  zikriyle uyanıp normal gündüz akışımıza devam edeceğiz demektir. Normal gündüz akışı derken sabah ev çıkışından eve dönüş arası akıştır elbet. Düşünsenize böylesi bir akışta bile boş durmak yok.  Nasıl mı? Yani,  Gavs-ı Sani (k.s)’ın beyan buyurduğu “Şayet bir insan sabah uyandığında abdestini alsa sonra da;  Ya Rabbi!  Sen Rezzak-ı mutlaksın. Çalışsak da çalışmasak da rızkımızı verirsin. Lakin rızık için vacip kıldığın üzere rızkımızı kazanmaya gidiyoruz diye niyet edip işe başlarsa o insan bütün gün başını secdeden kaldırmayan kişinin sevabını alır” şekliyle boş durmak yoktur elbet. Sadece iş için mi, tabii ki mesai sonrası da boş durmak yok. Öyle ki evimizin yolunu tutup,   hatta evde hiç kimse olmasa bile yine boş durmayıp selam vererek eve girmemiz icap eder. Zira zikir, fikir ve şükür asla boşluk kabul etmez. Nitekim boş sandığımız her alan ister ev olsun ister başka bir mekân olsun hiç fark etmez şu bir gerçek bizi her daim gözetleyen melekler var,  bilmem bu örnek yetmez mi?  Şayet yetmedi diyorsanız, pekâlâ ehlisünnet kitaplarında geçen birkaç misali daha şöyle sıralayabiliriz:
     - Mesela normal hayat akışı içerisinde bir ölüm haberi işittiğimizde sanmayın ki boş duracağız,   tam aksine anında   ‘İnna lillah ve inna ileyhi raciun’  diye zikrederek karşılık vermemiz icab eder.  
     - Mesela amansız bir hastalığa tutulduğumuzda yine boş durmak yok.  Bilakis Allah’tan  “Ölüm benim için hayırlı ise benim canımı al, hayatta kalmak hayırlı ise sağlık ver”  şeklinde niyazda bulunmamız icab eder.
     - Mesela yıldırım, sel ve deprem gibi doğal afetlerle karşılaştığımızda derhal “Allah’ım sana sığınırız bizleri helak etme afiyet ver” dememiz icab eder.
      - Mesela hayatın akışı içerisinde oldu ya bir takım maddi sıkıntılara bağlı olaraktan köşeye sıkıştığımızda yine derhal “Ya Rabbi! Acizlikten, miskinlikten ve cimrilikten sana sığınırım” diye yalvarmak gerekir.
           Velhasıl kelam öyle anlaşılıyor ki,  hayatın her safhası ve her alanı zikir, fikir ve şükür örgüsüyle örülü, burada önemli olan eşrefi mahlûkat olarak yaratılan insanın kâinatta icra edilen zikir senfonisine kayıtsız kalmayıp eşlik etmesidir. Eşlik ettiğinde biliniz ki hem kendisi hem de insanlık huzur bulacaktır.    
       
      

18 Mayıs 2016 Çarşamba

ÂDÂB VE USUL



ÂDÂB VE USUL

            SELİM GÜRBÜZER

              Hiç şüphesiz tasavvuf yolunda geçerli olan adab ve usul, sünnet-i seniyye üzere olan adab ve usul esastır. Şurası iyi bilinmelidir ki,  sırf şekli hareketlerle el öpüp yerlere serilmek gibi tavırlar asla tasavvufî adapla bağdaşmaz. Tasavvufta asl olan  ‘Sırat-ı müstakim üzere huzura varıp lütufla dönmek’ çok mühim adabtır.  Nasıl mı?
         Bakınız,  Ashabı Kiramdan bazıları Allah Resulü abdest suyunu ve tükürüğünü kapıp yüzlerine ve vücutlarına sürdüklerinde,  Resulullah (s.a.v):
        - Niçin böyle yapıyorsunuz diye sorar.
        Ashabı Kiram cevaben der ki:
         -Ya Resulullah! Bereketlenmek ve sevap kazanmak için.
         Rasulüllah (s.a.v) bunun üzerine:
          -Her kim ki, Allah ve Resulünün kendisini sevmesini istiyorsa (böyle şeyler yapmak yerine) konuştuğunda yalan söylemesin, emanete hıyanet etmesin ve komşusuna eziyet vermesin diye beyan buyurur.
          İşte sevme ve sevilme adabı budur. Madem Allah Resulü sevme ve sevilmenin nasıl olması gerektiğinin adabını ortaya koymuş, o halde tasavvufi hayatla hem hal olan sofilerde tıpkı Allah Resulünün ashabına öğrettiği usulde olduğu gibi Sadatlara da aynı adab üzere muhabbet ve sevgi beslemeleri gerekir. Hatta sofi Sadatları ziyarete gideceği zaman daha evden dışarı çıkmadan önce adaba başlamalı. Şöyle ki, bir sofi mürşidini ziyaret etmeyi düşündüğünde sırasıyla önce normal abdest ve boy abdesti alıp akabinde iki rekât namaz kıldıktan sonra yapacağı ziyaretin hayırlara vesile olması dileğiyle Allah’a dua ve niyazda bulunmalı ki, yapacağı ziyaret şekli değil sünnete uygun bir ziyaret adabı olsun. Tabii bitmedi, bir de işin içinde mürşidin huzuruna çıkmak da var. Malum huzura varıldığında da ‘adabı-usul-erkân’ bilmek gerekir.  Zira tasavvufta huzura adaba mugayir olarak varmak asla kabul görmez. Nasıl ki dünyevi makam sahiplerinin huzuruna çıkıldığında makama saygının bir gereği olarak el pençe divan duruluyorsa,  aynen Peygamberimiz (s.a.v)in varisi hükmünde ilmiyle amil olmuş manevi makam sahiplerinin huzuruna çıkıldığında da öyle olmalıdır.  Ancak Allah dostlarının dünyevi olandan farklı olarak huzura varıldığında göz göze gelmeyecek şekilde huzurda bulunmak çok mühim bir adabtır.  Yani bakmanın adabı göz göze gelmeyecek şekilde bakmaktır. Ki,  Evliyaullah’ın bakışı bizim gibi değil,  Allah’ın nuruyla bakmaktalar, işte bu nedenledir ki, Allah dostunun iki kaşı arasından çıkan nura doğrudan bakıldığında adeta şimşek çakarcasına bir etkileşim olur ki her sofi bunu kaldıramayabilir. O halde salikin her halükarda mürşidiyle göz göze gelmemeye dikkat etmesinde fayda vardır. Aksi halde mürşidinin nazarından istifadesi zorlaşabilir. Keza huzurdan ayrılacağı zaman da sırtını dönerek değil yüzü dönük olarak huzurdan ayrılması çok mühim adabtır.  Böylece bir sofi sünnet-i seniyye usulünce uyguladığı edeble varış lütufla dönüş adabı sayesinde huzura erer de.  
             Sakın ola ki, bu adaplar da nerden çıktı, böyle şeyler mi olur diye taaccübünüze gitmesin. Şurası iyi bilinmelidir ki, hem huzura çıkış adabının hem de huzurdan ayrılış adabının uygulayıcısı ve kaynağı bizatihi Allah Resulünün tâ kendisidir. Nitekim Allah Resulü Miraca yükselip huzura vardığında, Yüce Allah Habib’inin adabını şöyle över de:
         -Habib’im Miraca yükseldiğinde bir an olsun gözü sağa sola kaymadı.         
          Evet, O yüce makamlarda sağa sola bakmamayı kendine hayâ edinmiş bir nebidir. Tabi huzura adab üzere varınca elbette ki huzurdan eli bomboş olarak dönüş olmazdı. Nitekim Yüce Allah (c.c)  Habib’iyle birlikte ümmetini dinin direği beş vakit namaz hediyesiyle taltif edip yedi kat göklerden yeryüzüne öyle uğurlayacaktır.  Miraç mucizesiyle birlikte şimdi daha iyi anlıyoruz ki ‘Edep Yâ Hû!’   sözü boşa söylenilmemiş.  Öyle ya, bir insan hakikat yolunda adım atacaksa destursuz asla adım atmamalı manasına veciz bir sözdür bu.  
   Peki destursuz adım atılırsa ne olur? Bu durumda destursuz Hak kapısına varılsa da lütufla dönüş gerçekleşemeyecektir. Lütufla dönüş ancak ‘Edep Yâ Hû!’  sözünün mana ve ruhuna sadık adabı usulünce hareket etmekle elde edilebiliyor. Nitekim Allah Resul’ünün bizatihi Miraca adapla yükselişi ve akabinde lütufla dönüşü bunun en bariz delili zaten. İlginçtir Allah Resulü Hane-i Saadetinden dışarıya çıktığında öyle yumuşak ve seri halde bir yürüyüşü vardı ki,  tıpkı Miraca yükseldiğinde ki gibi sanki yedi kat göklerde bulutlar üzerinde dolaşıyormuşçasına yürürdü. Hakeza öylesine  ‘Nazar ber kadem’ usulü bir yürüyüşü vardı ki, görenler dönüp bir daha bakmaktan kendilerini alamazdı. Sadece yürüyüşüne mi mest-i hayrandılar,  hiç kuşkusuz duruşu da apayrı güzellikte bir duruş olup tıpkı yürüyüşünde olduğu gibi yine seyreylemeye doyum olmazdı. Hele biri bir şey sormaya görsün asla başını çevirerek yönelmezdi, bilakis tüm vücuduyla yönelip öyle cevap verirdi.  Konuşması da öyleydi, yani birine sesleneceği zaman yanına varıp öyle seslenirdi, asla uzaktan seslenmezdi.  Allah Resulünün hayatında yürüyüşünden duruşuna, sükûtundan konuşmasına her ne varsa idrak edebildiğimiz kadarıyla anlaşılan o ki;  ‘nazar’ rast gele bakış olmadığı gibi  ‘kadem’ de gelişigüzel adım atmak değildir. Hatta ‘nazar’  için Sevgililer sevgilisinin bakışlarında kendini bulmak,  ‘kadem’  içinde sırat köprüsünden geçercesine sırat-ı müstakim’ üzere adım atmaktır dersek yeridir. Yeter ki bir salik, hedefe doğru ilerlerken Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ‘Resulüm! Mümin erkeklere söyle gözlerini harama bakmaktan çekinsinler, namus ve iffetlerini korusunlar’ (Nur 30–31) ayet-i mucibinin adabı hükmünce hareket etsin eninde sonunda vuslat hâsıl olur da.           
       Evet, Peygamberimiz (s.a.v)’in varisi hükmünde Allah dostlarının nazarı ölü kalpleri diriltmeye vesile olurken, fesatçının bakışı da tam aksine insanı yiyip bitirir de. Hiç kuşkusuz birinci bakışta ferahlık vardır, diğerinde felaket söz konusudur.  Madem öyle,  bize düşen Yüce Allah’ın beyan buyurduğu  “Şeytanın adımlarına uymayın” (Bakara suresi 208)  emri üzere adabı usulünce hak ve hakikat yolunda adım atıp ilerlemek olmalıdır.
         Hele bir insan felaha ermeye görsün başkalarının da bu yoldan istifade etmesi için çaba göstereceği muhakkak.  Nitekim sofilerin her önüne gelene habire bu yolun çorbasından, suyundan, ekmeğinden, çayından, bağından, bahçesinden bahsedip anlatma ihtiyacı duyması, belli ki içinde yaşadığı sevinç yumağının kaynamasının neticesi bir arzu olsa gerektir.  Zaten Allah Resulünün “Sizden biri, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi içinde istemedikçe gerçek manada imana eremez”  diye beyan buyurduğu hadis-i şerifin hükmü böyle olmayı gerektirir de.  İşte muhabbet bu ya, Şah-ı Hazne (k.s) bu hususta: “ Muhabbet sofilerin bineğidir demekten kendini alamaz da. Dolayısıyla bir sofi muhabbet bineği ile nereye giderse gitsin gönülleri fethetmek için at koşturacaktır. Bu arada koştururken dikkat etmesi de gerekir. Çünkü bu bir gönül seferidir, bu seferde hiçbir gönül kırılmaya gelmez de. Malum inci çok kıymetli bir mücevherat, hele düşüp bir kırılmaya görsün paramparça darmadağın olup toz duman olurda.  Madem öyle, o halde gönüller yıkmak için değil gönüller fethetmek için var olmalıyız. Belli ki Yunus Emre onca seneler Tabduğun kapısını aşındıra aşındıra  “Bu yol bir gönlün içine girmektir” diye boşa inlememiş.  Hele ki bu hususta Peygamberimizin mübarek elleriyle Kâbe’yi işaret ederekten söylediği bir söz var ki, insanı kendinden alıp kendine getirmeye yeter artar da. Bakın, Peygamberimiz (s.a.v) gönül hakkında ne diyor: “Ey Kâbe! Sen Allah’ın evisin. Sen mübareksin. Fakat bir Müslüman,  bir mü’minin kalbini kırsa yetmiş defa seni yıkmaktan daha ağırdır.” Madem Peygamberimiz (s.a.v) gönül hakkında böyle ferman buyurmuş,  o halde ümmet olarak bizlere tüm gönülleri hoşnut tutmak düşer.  Düşünsenize es kaza yaralı ceylan misali bir gönlü kırıp döktüğümüzü,  bir daha ne mümkün ki o gönlü kazanabilesin. 
          Evet,  bir şeyi yıkmak kolay ama yapmak zordur.  Dolayısıyla neydik edip bir gönle girmek gerekir.  Bakın, Şah-ı Nakşibend (k.s) yolda yürürken Hızır (a.s) ile karşılaştığında hiç oralı olmaz. Tabii bu durum Hızır (a.s)’ın dikkatinden kaçmaz ve şöyle der:
       -Ben Hızır.
         Ancak Şah-ı Nakşibend (k.s) yine oralı olmayıp şöyle karşılık verir:
       -Bir kalbim var onu Seyyid Emir Külâl (k.s)’e verdim, bir başka kalbim daha yok ki onu da sana veriyim.
       Ne diyelim,  işte görüyorsunuz âdâb, usul, erkân budur.
       Öyle anlaşılıyor ki sofinin gönlü mürşidinin gönlü üzere olursa ancak o zaman yol alabiliyor. Nasıl mı?  Tabii ki,  Allah'ın lütfu keremiyle öncelikle kendine, ailesine, çoluk çocuğuna çeki düzen vererek yol almalı. Yani bir insan öncelikle kendisinden, ailesinden ve evlatlarından işe başlamalı ki sırat-ı müstakim üzere mesafe kat edebilsin.  Derken bir insan kendi evinin önünü temiz tutmasıyla birlikte ister istemez bu temizlik komşu evlere de sirayet edecektir.  Nasıl ki Resulü Ekrem (s.a.v.) bizatihi kendi evini, kendi odasını süpürmüş, temizlemiş yatağını kaldırmışsa bizler de pekâlâ onun ümmeti olarak bu iş kadın işidir, çocuk işidir, şudur budur demeden sünnet adabını yerine getirmemiz gerekir.  İcabında bu da yetmez konuya komşuya,  hatta dini hayırhasenat hizmet işlerine de el atmamız icab eder.  Nitekim Seyda Hz.leri kendi işi gibi dergâhın işlerine de koşturuyordu. Bilenler bilir,  bilhassa camiden çıktığı zaman, değirmen nasıl çalışıyor, fırın nasıl çalışıyor, hayvanların yemi nasıldır, hayvanlara işçiler nasıl bakıyorlar, harmanda buğday mercimek nasıl oldu, bütün bu işlerle bizatihi kendisi alakadar oluyordu. Böylece dergâh işleri aksamaksızın hal yoluna koyulmuş oluyordu.  Gerçekten de Seyda Hz.lerini dünya gözüyle görenler çok iyi bilirdi ki,   tedrisat zamanı tedrisat,  sohbet zamanı sohbet, irşad zamanı irşad, hatme zamanı hatme, okuma zamanı Kur'an okuyup hem madden hem manen dur durak bilmeyen bir zattı. Öyle ki dergâh işiyse dergâh işi, ev temizlemekse hiç fark etmez onu da temizliyordu.   Hatta bu arada akrabalarını da ihmal etmeyip zamanının yettiği ölçüde onlara da sahip çıkıyordu. Örnek mi? Mesela buğday zamanı geldiğinde ne kadar akraba,  ne kadar komşu,  ne kadar fakir varsa hepsini çağırıp   "İhtiyacın ne kadardır? Sana ne kadar buğday lazım?"  deyip her birinin sıkıntısını gidermekten asla geri durmazdı.   Onlar da "Kurban şu kadar teneke lazım" dediklerinde,  Seyda Hz.leri de hiç tereddütsüz  " Helali hoş olsun, al götür" deyip gönüllerini hoş tutuyordu.
          Ne diyelim işte görüyorsunuz her Cuma hutbesinde minberde okunan “Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı, yakınlara bağışta bulunup bakmayı emreder,  çirkin hayâsızlıktan, azgınlık ve zorbalıklardan sakındırır.  Umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz diye size öğüt vermektedir” (Nahl 90) ayet-i celile’nin tatbiki Seyda Hz.lerinin dergâhında ziyadesiyle mevcut zaten.  Besbelli ki, Seyda Hz.leri böyle yapmakla Resulullah (s.a.v)’e mutabaat yapmış oluyordu.  Üstelik 63 yaşında vefat ettiği ana kadar tüm bunları yaparken de   “Ben şeyhim, ben âlimim, ben mürşidim, bu kadar insan benim yanıma gelmiş” gibi türden sözler kendisinden asla sadır olmamıştır. Hatta anamız senelerdir onlarca gelen ziyaretçiler karşısında bir gün dayanamayıp kendisine şöyle sitem etmiş:
           "-Kurban olayım Seydam, sen ne yaptın ne yaptın böyle,  kıyamet koptu sanki, bizim oturacak, yemek yiyecek, yatacak yerimiz kalmadı, her taraf misafir doldu taştı, hiç bir yer kalmadı, ne dışarıda, ne içeride, böyle giderse bu halimiz nice olur hiç düşündün mü?"
           Tabii Seyda Hz.leri tebessüm ederekten şöyle der:
            "- Halimize ne olmuş ki,  endişelenmeye mahal yok, Allah’a çok şükür halimiz çok iyidir."  
          Annemiz bu kez şöyle sitem eder:
           "- Vallah daha ne olsun, baksana şu kalabalığa?"
           Seyda Hz.leri bu sitem karşısında:
         "- Kalabalıksa kalabalık bana hiç bir zararı yoktur,  üstelik ben çağırmışta değilim,  o gördüğün kalabalık Gavs (k.s)’ın hatırı içindir, benim için değil ki. Asla bende bir şey yoktur” der.
            Gerçekten de bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere Seyda Hz.leri kendisini ailesinin yanında bile hiç gören bir Gönüller Sultanıdır.   Hatta Seyda Hz.leri kendisini hiç görmesine rağmen annelerimiz gelen ziyaretçiler Seyda Hz.lerini daha şık görsünler diye habire sıkıştırıp   "Kurban olayım şurada şu cübbe var onu giy, burada şu taç var onu tak, şurada şu sarık var onu sar”  demeden de geri durmazlarmış.  
          Seyda Hz.leri bunun üzerine şöyle demiş:
       - "-Şunu iyi biliniz ki, şeyhlik istikametle olur, asla sarıkla, cübbeyle, elbiseyle olmaz." 
         Ne diyelim, şayet dert dava kendimizi hiç görmekse,  işte görüyorsunuz kendinde hiçbir şey görmeme adabı bu müthiş sözlerde gizlidir.  Elbette ki bizler Seyda Hz.leri gibi olamayız. Olsun, yinede en azından onların izinden iz sürüp ahlakımızı usul usul güzelleştirebiliriz pekâlâ. Öyle ya, madem Seyda’mızı (k.s)  çok seviyoruz, o halde ahlakını da tatbik etmek gerekir.  Ki; bu kutsi yolda Sadatların ahlakıyla ahlaklanmaya çaba sarf etmek en büyük adaptır. Zira bir mürşidi kâmilin büyüklüğünün alameti sanıldığının aksine şekli değil, Peygamber ahlakına uymakla zahir oluyor.  Rasulüllah (s.a.v) bu nedenle ümmetine “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diye beyan buyurmuşlardır.  
       Anlaşılan o ki, bu yolda bir yandan büyükleri örnek alırken, diğer yandan da ufkumuzu ihmal etmeyip ileriye yönelik yelken açmalı da. Nitekim Resullullah (s.a.v) “İki günü eşit kılan zarardadır”  buyurmakta. Hele ki,  Hak yolcusu bir salik’in yerinde sayması tam bir yıkım olur ki,  bu durumda seyr-u sülukunu tamamlayamayacağı aşikâr.
          Evet, bu yol âdâb, usul erkân yoludur.  Ancak bu yolda dedik ya  ‘adab, usul ve erkân’ ancak bizatihi yaşayanı örnek almakla tatbik edilebiliyor. Madem öyle, bu ‘adab-usul-erkân’ üzere olan ilmiyle amil olmuş âlimlere hürmette kusur etmemek gerekir ki,  Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak durumuna düşülmesin. Kaldı ki vakti zamanın da kendimize örnek almak istediğimiz Allah dostları da adab zırhını giyerekten yola çıkıp Efendimiz (s.a.v)’in güzel ahlakına uydukları içindir bu konuma gelmişlerdir. İşte bu nedenle Arifler ‘Önce usul sonra vusul’ demişlerdir.
           Peki, iyi hoşta önce usul sonra vusul nasıl olacak?   Her ne kadar zor gibi görünse de tasavvufi adablara riayet etmede elimizden gelen gayreti gösterdiğimizde biliniz ki bizim içinde vuslatın hâsıl olması pekâlâ mümkün diyebiliriz.


17 Mayıs 2016 Salı

HAYÂ GÖNLÜN TİTREMESİDİR



HAYÂ GÖNLÜN TİTREMESİDİR


SELİM GÜRBÜZER


       ‘Hayâ imandandır’ hadis-i şerifi tüm benliğimizi sarmalı ki, gönlün titremesi gerçekleşebilsin. Gönül hele bir titremeye dursun, tüm beden akkor kesilip hayâdan kaynaklı yüz çehremiz kızarır da. İster istemez bu durum karşısında bin pişmanlık duyup kurtuluş için çıkış yolu ararız. Derken tutunacak tek dalın Allah’ın rahmet ipi olduğunu idrak ederiz.  Kaldı ki karanlık bile ışığa muhtaç durumda,  madem öyle ışıksız yola koyulmamak gerekir. Neydik edip karınlık dünyamıza ışık olacak rehber kaynaklarıyla yola koyulmalı ki, ışıksız haramilere yakayı kaptırmış olmayalım. Bakın bu meyanda Hazret Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s) ne buyuruyor; “Hayatta hırsızlık yapmayı aklının kenarından bile geçirmeyen tüccar,  şayet birkaç günlük bile olsa hırsız kimselerle dolaşsa, onlardan bir şey kapar. O da günün birinde hırsızlık yapmaktan artık hayâ etmez”  diyor.
        İşte bu güzel veciz sözden anlaşılan o ki,  şöyle başımızı gömdüğümüz kumdan kaldırdığımızda günlük yaşantımızda kimlerle oturup kalktığımıza bir baktığımızda içimizden vay halimize diyensimiz geliyor, o halde iyilerle oturmamız lazım gelir.  Şayet bu hususta vurdumduymaz tutum içerisinde bulunursak vay halimize, olacak olanlardan son pişmanlığın fayda getirmeyeceği muhakkak.  Hatta Allah korusun, özümüzde var olan hayâ melekesinden eser kalmayabilir de.  
        Hayâsızlık o kadar çirkin bir haslettir ki,  yer gök incinmesi bir yana kabrinde nur içinde yatan nice evliya-i kiramı yerinden fırlatırda. Nasıl mı? İşte, Şeyh Ahmed Er Rufai Hz.lerinin talebelerinden Siirtli Molla Halil şahit olduğu bir hatırasını şöyle nakleder:
     Bir gün Hocam Ahmed Er Rufai ile ders görüyordum,  o anda pencereden bir adam çıka gelip:
     —Ya Ahmet! Yetiş! diye seslendi.  Tabii Hocam bu çağrı karşısında dersi yarıda kesip dışarı çıktı. Aradan yaklaşık 10–15 dakika geçtikten sonra tekrar medreseye döndüğünde bana dedi ki:
     — O gelen kimdi biliyor musun?
     Cevaben;
     — Efendim ben nerden biliyim, sen bilirsin dedim.
    Bunun üzerine Hocam:
       — O gelen Şeyh Abdülkadir Geylani Hz.leriydi.  Ve sözün devamında şöyle dedi:
        — Beni çağırmasının yegâne sebebi Arab şehrinden bir zengin ağa maiyetindeki adamlarıyla birlikte vergi toplamak için köy köy, kapı kapı dolaşırken en son Seyyide bir kadının kapısına dayanmışlar. Kadıncağız karşılarına çıktığında fakirim der demez  kapıyı kapatıp tam avluya sırtını döneceği sırada ağa hayâsızca asasıyla kadının eteğini kaldırmış. Tabii bu durumda kadın utancından adeta yerin dibine girmiş. Öyle ki neye uğradığının şaşkınlığıyla yüzünü Bağdat’a çevirdiğinde Abdülkadir Geylani’nin merkadına doğru (türbesine) tükürüp can havliyle şöyle seslenmiş:
      — Şayet sende azcık ar, biraz hayâ ve namus gayreti varsa onu kabul etmezsin deyip hızla oradan uzaklaşıvermiş.  İşte bu noktadan sonra Gavs-ı Geylani’nin manevi âlemden müdahale yetkisi olmadığı için zahiren bu iş bize düştü.   Tabii, bizde ağa ibriğini alıp abdest bozmaya gittiğinde gereğinin yapıp hallediverdik.
        Tabii Hocam meseleyi bu şekilde anlattı anlamasına ama doğrusu zihnimizi kurcalamadı değil. İşte kafamızı kurcalayan bir takım soru işaretlerini kaldırmak üzere söz konusu yere yolculuk gerçekleştirdiğimde yöre halkından dinlediklerim tıpkı hocamın anlattıklarının harfi harfine aynısıydı.  Ve yöre halkı en son şunu dile getirdiler;
        — Ağamız abdest bozmaya gittiğinde bekledik ama bir türlü gelmedi, merak edip gidip baktığımızda ağayı öldürülmüş bulduk.
         İlginçtir yöre halkı anlattıkça buraya gelmeden önce kafamı kurcalayan bir takım soru işaretlerinin de bir anda siliniverdiğini müşahede ettim.  Derken zihnim ak pak ve durulmuş bir vaziyette Hocama olan teslimiyetim ve bağlılığım bin kat daha artmış oldu.
         Madem öyle, bizlerde bu kıssadan hareketle ak ve pak düşünce ufkumuzu kirletmeden kendi kendimize hiç böyle şey olur mu demeyelim, pekâlâ oluyormuş. Şu bir gerçek, Allah dostları bu dünyadan göç etmiş olsalar da Allah Teâlâ tıpkı Ahmed Er Rufai Hz.leri gibi pek çok veli kulları üzerinden nice darda kalanlara, nice bin bir müşkülü olanlara yardımını esirgememektedir. Zaten şöyle kütüphanelerimizin raflarında dizili olan tüm evliya menkıbelerini bir tarayın bu tür örnekleri görmek mümkün. Her ne kadar menkıbeler hakkında uydurma diyenler olsa da, kazın ayağı hiç de öyle değil, o menkıbelerin her biri yaşanılan dönemler itibariyle o günün insanlarının bizatihi şahit olup dilden dile aktarılarak bugünlere gelmiş sözlü kültür birikiminin bir neticesidir. Belki içlerinde istisna kabilden birkaç uydurma hikâyeler olabilir, ama bu demek değildir ki tüm menakibler uydurmadır.  Her neyse bir takım aklı evveller menkıbelere uydurma diye dursunlar, bizim her hal ve şartta Allah’ın inayetiyle Gönül Sultanlarının darda kalanların imdadına Hızır misali yetiştiklerine inancımız tamdır. Allah’ın izniyle bu inancımızı ömrümüz yettiği müddetçe korumaya devam edeceğiz de. 
          Malum, bir görünen âlem var, bir de görünmeyen âlem var. Her ne kadar görünmeyen âlemde ne oluyor ne bitiyor bilmesekte bir takım emareler inanmamızı gerektiriyor. Nitekim o emarelerden bir tanesini yukarıda Ahmed er Rufai Hz.leri ve talebesi arasında bahse konu olan mekânın çok çok fersah uzağında o bölge halkının anlattıklarından anlıyoruz. Böylece yaşanılan olayın bir rüya, bir hayal mahsulü hadise olmayıp hakikatin tâ kendisi olduğu gün gibi ortaya çıkar da. Hani, kuldan utanmayan Allah’tan utanmaz derler ya, aynen öyle de evliyaya hürmeti olmayanın Allah’a da hürmeti olmaz.  Kaldı ki, onların gönül bam teline dokunan kolay kolay iflah olmaz da. Nasıl iflah olunsun ki, bir kere onlar sıradan insan değil ki,  zaten farkı fark ettiren Allah’ın veli kulları olmalarıdır. Evet, Allah dostları bambaşkadır.  Zira  “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” sözü bu olayda teyit edilir de.  O halde şiarımız Yunus misali “Yaradan’ı sev Yaradan’dan ötürü” olmalı ki necat bulalım. Bakın, bu hususta Rabbul Âlemi’nin (c.c)  “Huzuruma kul hakkıyla gelmeyin de neyle gelirseniz gelin” buyurmakta.  İşte bu ferman karşısında biz aciz kullara düşen uyarının gereğini yapmaktır.  Ki, bu uyarının içerisinde bizim nice bilmediğimiz sırlar yüklüdür.
          Evet, hayâsızlık çok çirkin bir haslet... Zaten çirkef haslet olmasaydı Yüce Peygamber (s.a.v)  “İman yetmiş küsur şubedir. Hayâ da imandan bir şubedir” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbni Mace)  beyan buyurur muydu?  Besbelli ki hayatını imanla taçlandıranlar hem hayâsı hem de ahlakı güzel olmakta.  Hakeza yine Yüce Peygamberimiz (s.a.v);
       —Eğer hayân yoksa dilediğini yap! (Buhari, İbni Mace, Ahmed b. Hanbel, Taberani; İbn-i Hibban)
       Çıplaklıktan sakının! Zira sizin yanınızda sadece helâya girdiğiniz zaman ve erkek hanımına sokulunca ayrılan melekler vardır. Onlardan hayâ edin, onlara karşı saygılı olun (Tirmizi) beyan buyurup hayânın önemine dikkat çekmektedir.
        Evet, yukarıda zikredilen o nübüvvet varı sözlerden anlaşılan o ki; bari kuldan utanılmıyorsa hiç olmazsa Allah’tan ve Meleklerden hayâ etmeli. Hayâ duygusundan mahrumiyet kötülüklere kapı aralar da. Hayâ nedir bilmeyenler ne edep endişesi taşırlar ne de hayvani içgüdülerini zapturapt altına alırlar. Üstelik yaptıklarına kılıf bulmak içinde adına cinsel özgürlük veya flört deyip pişkinlik sergilerler. Oysa adını koydukları özgürlük değil, düpedüz hayâsızlığını dışa vuran aymazlıktır.  Nasıl bir özgürlükse hayâsızlıkta şeytanla yarış haldedirler.  Bu arada toplumun en çirkef gördüğü namussuzluğu cilalayıp boyamayı da ihmal etmezler, üstelik iffet gibi kavramların içi boşaltılıp modernlik kisvesi altında edepsizliği edep olarak takdim etmekteler. Varsa yoksa tüm marifetleri nefsi arzularını tatmin etmektir.
        Onlar asla vahye ve sünnete kulak asmazlar. Dahası onlar hayâ perdeleri kalkmış sürüler olduğundan es kaza Kur’an tilaveti duyduklarında canları sıkılır da. Zaten bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur; “Yalnız Allah anıldığı zaman ahrete inanmayanların içlerine sıkıntı basar, ama Allah’tan başkası anıldığı zaman hemen yüzleri güler” (Zümer, 45). “Onlar ki gözleri, beni hatırlatan bir örtü içindeydi.. (Kuran’ı) dinlemeye de tahammül edemiyorlardı.” (Kehf,101)
       “Hayâsız güruh her türlü melaneti işlemeye müsait halleri olup yaptıklarından pişmanlık duymadıkları gibi övünürler de, ya da mazeret üretirler. Şüphesiz bu şeytanlar doğru yoldan alıkoyarlar da, onlar kendilerinin doğru yolda oldukların sanırlar.” (Zuhruf, 37)
         Hele bir kısım pişkin insanlar var ki; güzele bakmak sevaptır diyebiliyor. İyi hoş ta hangi güzellik? Bizim bildiğimiz bir güzellik var ki,  hiç kuşkusuz o Allah’ı hatırlatan güzelliktir, bunun dışında harama dalmak, her türlü hayâsız davranışlar manasına gelen bir güzellik asla bizim kabulümüz olamaz. Maalesef bir takım ruh hastası tipler güzellik kavramına hayâsızlık yüklemek amacı gütmüşler. Hangi amacı güdülürse güdülsün sonuçta Allah’ın güzellik izafe ettiği her ne değer varsa bu güzel değerleri kendi sapkın çirkin emellerine alet ederek maskelemeye hakları yoktur. Onlar çirkinliklerini güzellik makyajıyla maskeleye dursunlar,  biz biliyoruz ki bu hususta kesin ilahi ferman var. Malum, bu ferman peygamber dilinde dillendirilen: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için geldim” güzelliğidir.
            El insaf, onlarda azıcık vicdan olsa çirkinlikleri güzellik maskesiyle maskelemeye kalkışmazlar. Cahiliye döneminden ders almamış gözüküyorlar,  dün olduğu gibi bu günde cahiliye adetlerini güzel göstermeye çalışanlar var, oysa hiç kimseye böyle bir yetki verilmediği gibi, cehaletin sergilenmesine müsaade edilmez de. Ne var ki tarihten bugüne tüm ilahi uyarılara rağmen hala makyajlanmak, cilalanmak gırla gidiyor, sadeliğin verdiği zarafet ayaklar altına alınıyor. İnsan fıtratındaki hayâ şubesi çiğnenip iffet, namus haysiyet ve şeref gibi hasletler yerle bir edilmekte. Bakın, hayvan bile hayvanken kuyruğuyla edep yerini örtmekten geri durmazken, biz ne güne duruyoruz, asıl edep bize lazımdır, zira her makamda “edep ya hu” levhası çıkması boşa değil elbet.
        Gel gör ki, günümüzde edepsizlik öyle zirve yapmış ki, çıplaklar kampının varlığından hayâ edilmiyor artık.  Oysa alınan abdest ve kılınan namazla günahlar temizlenip ruhumuz pak edilebiliyor, peki ya şu çıplaklık ve hayâsızlık neyle giderilir ki?  Besbelli ki, bu mesele şiraze mesele, .  Çözümü yok gibi, habire meşrulaştırılıyor.   Hele hal vaziyete bir bakın ne hale geldik, günümüzde kadının adı yok artık modernlik kisvesi adı altında metalaştırılıyor.  Hani şu tarih derslerinde bize anlatırlar ya,  yontma taş devri, cilalı taş devri diye, aynen öyle de şimdi de cilalı imaj devrine terfi etmiş durumdayız. Şimdi gel de işin içinden çık çıkabilirsen, ne mümkün.  Neyse içimize hayâ duygusu yüklenmiş, yoksa hepten insan haysiyet ve şerefimiz beş paralık olup manen iflas etmiş olacaktık.  Daha da kötüsü ne helal bilirdik ne de haram. Allah korusun her anımız  dur durak bilmeden kötülüklerle haşır neşir olurduk.  Çok şükür ki, fıtratımıza kodlanmış ar damarı sayesinde emanete hıyanet etmemek, ana babaya hürmet gibi bir takım ayakta kalabilen güzel hayâ nimetlerimizi koruyabiliyoruz. Ne diyelim, İnşallah huzura çıkarken edeple varıp lütufla dönmek bir hayal değil, hakikat olur.
         Vesselam.


16 Mayıs 2016 Pazartesi

NURANİ LETAİFLER İNSAN GÖĞSÜNDE KODLU



                 NURANİ LETAİFLER İNSAN GÖĞSÜNDE KODLU
         SELİM GÜRBÜZER
           Resulullah (s.a.v) “Allah-ü Teâlâ ile kul arasında yetmiş bin nurdan perde ve yetmiş bin zulmetten perde vardır” beyan buyurmakla Cenab-ı Hakkın yetmiş bin perde arkasında olduğuna işaret eder. Ancak işaret edilen perdeler doğrudan zatını ilgilendiren perdeler olmayıp bilakis Allah’ın esma'sının tecelli mertebeleri ve yarattıkları arasındaki tabakalarla alakalı hicab perdelerdir.
          Öyle anlaşılıyor ki Yüce Allah zatını yetmiş bin hicab perdeyle perdelemiştir. Ama Yüce Allah’ın zatını perdeleyip gizlemesi Allah’ın var olmadığı anlamına gelmez. Tam aksine müminler olarak bizler her bir perdeden tezahür eden sıfatlarının tecellisine bakaraktan varlığını iman dolu göğsümüzde hissedebiliyoruz zaten,  bu yetmez mi? Elbette ki bu dünyada O’ndan tecelli edecek olan her ne varsa o bize ziyadesiyle yeter artar da. Kaldı ki Resul-i Ekrem (s.a.v): ‘Allah zatını nur ile perdeledi. Eğer cemalini açsaydı bütün mahlûkat yanardı’ (Müslim, İbni Mac’e) diye beyan buyurmakta. Bu demektir ki zatına bakmaya hiç kimsenin güç yetiremeyeceği, dolayısıyla Yüce Allah’ı mekândan ve zamandan münezzeh olarak ve O’nun hiçbir benzeri olamayacağını düşünerekten zatını zikretmemiz gerekiyor. Zira Allah’ı bu bilinçte analım ki ahrette cennete girmekle müjdelendiğimizde cemalini temaşa edebilelim. Nitekim Allah ahirette mümin kulları için perdeleri kaldıracak da.
          Evet, Yüce Allah (c.c) dünyada zatıyla değil sıfatları ve isimlerinin tecellileriyle bilinmesini istiyor. Tabii bilmek iyi hoşta, ama nasıl bileceğiz denildiğinde bunu açmamız gerekiyor. Bu bilme durumu sohbet, nasihat ve tefekkür yoluyla olabileceği gibi Allah’ı zikretmek yoluyla da olabilir. Nasihat ve sohbet yoluyla; mesela her bir Peygamber kıssası ya da âlim ve evliya sohbetleri de Allah’ı bilmede ışık tutabiliyor. Tefekkür yoluyla; mesela tüm mahlûkatın yaratılış nizamına baktığımızda her bir yaratılan varlık Allah’ın birliğine ayna olup Allah’ı bilmemize vesile olabiliyor.  Hiç kuşkusuz Allah’ı hatırlatacak tüm aynalar asla yalan söylemez. Hem nasıl yalan söylesin ki, bikere Allah’ı hatırlatacak aynalar kul yapısı değil ki, doğrudan Tevhidi işaret eden aynalardır.  İşin içinde Tevhid söz konusu olunca her bir aynanın müminler nezdinde çok büyük anlam ifade etmesi gayet tabiidir. Yeter ki müminler aynalardan yansıyan İlahi nur tecellilerine kayıtsız kalmasın, bak o zaman Allah’ın 99 güzel isimlerinin yüzü suyu hürmetine marifet ilminden üzerine düşen hisse payını ruhunda hisseder de. Kayıtsız kalmamakta kastımız yaratılış gayemiz ne ise onun gereğini yerine getirmektir elbet. Nitekim Yüce Rabbimiz yaratılış gayemizi şöyle beyan buyurmakta:  “Ben insanları, cinleri bana ibadet ve kulluk etsinler diye yarattım.
           Evet, ayeti kerimeden de anlaşıldığı üzere Yüce Yaradanı bilmenin sırrı ancak Allah’ı zikretmek ve ibadet etmek yoluyla çözülebiliyor. Hâşâ Allah’ın bizim ibadete mi ihtiyacı var,  O’nu bilmemiz için tam aksine bizim ihtiyacımız var. Öyle ya,  ibadet olmayınca Allah’ı nasıl bilebiliriz ki. Mutlaka kulluğun nişanesi iman, ibadet ve itaat olmalı ki ubudiyet idrak edilebilsin. Hiç kuşku yoktur ki, dünyada iken hayatını Allah’a itaat etmekle geçirenler ahirette Yüce Allah'ın cemalini görme şerefinden mahrum kalmayacaklardır. Nitekim kalp zikri, letaif zikri ve Nefy-u İsbat zikri çekenlerin göğsünde ve alnında kodlanmış âlem-i emirle bağlantılı letaifler bunun emarelerini ve muştusunu veriyor zaten. Malumunuz letaifler Yüce Allah’ın nurani tecelli daireleridir.  Şayet bir salik Lafza-ı Celal (Kalp ve Letaif)  zikri ve Nefy-u İsbat (Kelime Tevhit) zikri gibi daha nice zikirlere talip olup hakkını ziyadesiyle yerine getirirse şunu iyi bilsin ki daha evvel nefsin etkisiyle körelmiş ve nurları sönmüş halde konumlanan:
     -Göğüs kafesinin sol memenin dört parmak altında bulunan KALP letaifi,
      -Göğüs kafesinin sağ memenin dört parmak altında bulunan RUH letaifi,
      -Göğüs kafesinin sol memenin iki parmak üstünde bulunan SIR letaifi,
     -Göğüs kafesinin sağ memenin iki parmak üstünde bulunan HAFA letaifi,
      -Boyun çukurunun iki parmak altın bulunan AHFA letaifi,
      -İki kaş arasında bulunan NEFS-İ NATIKA gibi letaifler  (latifeler) nuraniyet kesb edip asıl makamlarına yükselecektir.
          Gerçektende daha öncesinden nefsin ablukası altında Allah’ın zikrinden mahrum kalaraktan körelmiş letaifler nuraniyet kesb ettiğinde görülecektir ki;
        -Kalp letaifi huzur bulurken ruh ise Allah’a olan sevgisi arttıkça coşup cezbe haline bürünecektir.
       -Sır letaifi kesrette vahdete ererken hafa’da Allah’ın zatı tecellisiyle benliğinden arınacaktır,  yani istiğraka gark olacaktır.
       -Ahfa letaifi eşyanın esaretinden kurtularak izmihlal olur. Yani salik ahfa letaifinde malın mülkün sembolü olan eşyanın Allah’ın varlığında yok olduğunu idrak edip böylece dünya hırsından hızla uzaklaşacaktır.
       -Nefs-i Natıka letaifi ise saliki enaniyetten mahfiyete taşıyacaktır. Böylece Hak Teâlâ’yı şeksiz şüphesiz tasdik edip emrine amade olacaktır.
        Bu arada insan göğsünden bahsetmişken bir hususa değinmekte fayda var. Hani halk arasında göğüs kafesinin tam ortasında bulunan iman tahtasından söz edilir ya hep,  aslında sözü edilen o iman tahtası göğüs kaburgalarını birbirine bağlayan düz kemikten başkası değildir elbet.  Bir insan düşünün ki kalp krizi geçiyor hemen ilk yardım bilen birisince bu düz kemiğin üzerine birkaç kez basmak suretiyle icabında hayatı kurtarılabiliyor. Hakeza bir kaza esnasında göğüs kafesinin kaburgalarından bir tanesinin kırılarak koptuğunda iman tahtası denilen kemikle bağlantısı kesileceğinden kaza geçiren insanın nefes almakta zorlanacağı muhakkak. Allah korusun birde böylesi bir elim durumda bu adamın kaburgalarının tamamının kırıldığının düşünün bu kez kaburga kemiklerinin topyekûn iman tahtasıyla bağlantısı kesileceğinden nefessizlikten ve oksijensizlikten boğularak ölmesi kaçınılmaz hal alacaktır. Aynen öyle de göğsümüzde kodlanmış letaifler nefsin boyunduruğu altına girip koptuğunda âlem-i emirle bağlantısı kesilip ilahi nur ve feyizden mahrum kalaraktan ruh dünyamızın ışıksızlıktan kararacağı muhakkak.  Hatta bu misalden hareketle iman tahtasını bu kez de manevi bir siper olarak düşündüğümüzde bir kahraman askerin yapacağı tek şey göğsünde taşıdığı iman nuru letaiflerle Allah’tan başka tüm iç ve dış sahte mabutlara karşı Çanakkale geçilmez diyebilecek donanıma ve yüreğe haiz olmasıdır. Nasıl ki zahirde bir takım talimnamelerle iyi bir asker olunuyorsa, maneviyatta da iyi bir salik olmak içinde yukarıda özelliklerini dile getirdiğimiz letaifleri işler hale getirerekten nefsin hegemonyasına karşı iman tahtasını siper edindiğinde evvel Allah’ın izniyle tüm iç ve dış sahte mabutların hakkından gelip fenafillâh ve bekabillah mertebelerine erişirde. Derken salik kat ettiği mertebeler sayesinde Yüce Allah’ın tüm mahlûkat üzerindeki tecelli dairelerini müşahede etme şerefine nail olacaktır. Ancak unutmayalım ki, bu mertebelere tek başına erişmek hiçte kolay değil, mutlaka iyi bir komutanın rehberliğine ve talimnamesine ihtiyaç vardır. Yani marifetullah ehlinin komutlarıyla hareket etmeli ki fenafillâh ve bekabillah aşamalarından geçilebilsin. Resulüllah (s.a.v) âlemlere rahmet olarak gönderilen bir elçidir. İşte tüm insanlığa elçi gönderildiği o gün bu gündür O’nun izini iz sürebilecek tüm mürşitlerin (kılavuzların) rehberliğine ihtiyaç duyarız da. İyi ki de Peygamberimiz (s.a.v)’in dünden bugüne izini iz süren rabbani âlimler, evliyalar ve irfan ehli var da bu sayede beşeriyet göğsünde âlemi emirle bağlantılı letaiflerin nasıl çalıştırılacağının tatbikini öğrenebiliyor. Böylece Allah’a yakin olmak hali neymiş taliplilerce idrak edilmiş olunur.
          Evet, Yüce Allah Resulünü tüm insanlığa rehber olarak gönderip, hem kalbin nasıl çalışacağını bildirdi, hem de kâmil insan nasıl olunabileceğini öğretti. Öğretmeseydi kâmil insanlar günümüze kadar uzanıp aydınlık rehber olamayacaklardı. Hele ki aydınlanması gereken iç âlem söz konusu olunca bu anlamda rehber edinmemiz şart olur da.  Malum iç âlem bilinmeyen bir âlem, beş duyumuzla idrak edemesek de amentümüzle iman etmemiz kâfidir. Ki, amentü daha çok görünmeyene inanmayı gerektirir. Bu nedenle gaybı bilmesek de sorgusuz sualsiz inanmak farzdır. Materyalistler ve ateistler hiç boşa heveslenmesinler, iman akılla kavranılacak bir değer değil. İman ancak vahyi soluklamak, öğrenmekle ve nübüvvet kokusunu fark etmekle anlaşılır. Görüneni müşahede etmek haber niteliğinde bir uğraş gerektirdiği için bunda kâfir mümin ayırımına gerek yoktur.  Yani kim daha maddeyi iyi işliyorsa üretime dönüştürmesinde önde olması kaçınılmazdır.  Ama iman öyle değil, bunda deneysiz gözlemsiz amentüye inanmak gerekir ki iman etmiş olunsun.  Dedik ya dünyevi olan teoriler görüneni temsil eder, uhrevi olansa diğeri görünmeyeni. Şurası muhakkak ahrette ilk soru görünmeyenden, yani imandan gelecek. İman etmeyen ateistlerin vay haline, mizansız sorgusuz sualsiz doğrudan cehenneme atılacaklardır. Müslüman’ın imansızdan farkı mizan terazisinden geçmesidir. Yani, Allah’ın huzurunda hesabını verdikten sonra gideceği yer ya cennet ya da cehennemdir.  Ancak burada cehenneme girecek olan Müslüman’ın da imansızdan farkı gözlerden kaçmayacaktır. Nasıl mı?  Günahlarının bedelini çehennem de çektikten sonra eninde sonunda cennete girecek olmasıyla farkını fark ettirecektir.  Nitekim Peygamberimiz (s.a.v)  bu hususta ümmetinin yüreğine adeta su serperek şöyle hafifletir de:  “Zerre miskal kalbinde imanı olan cennete girecektir” (Buharı).  Zaten âlemlerin rahmet peygamberine de göğsünde bir nebzede olsun iman nuru parlayanlara ferahlatmak yaraşırdı. Sonuçta hepimiz beşeriz,  beşer olmamız hasebiyle şaşarız da,  bir düşüp şaşmayan Yüce Allah’tır elbet. Kaldı ki insan göğsü ruh yönüyle nurani latifelerle donatılmış olsa da, nefis yönüyle de kötülüğü emreden nefsi emmarenin telkinlerine açık zayıf yaratığız. Madem öyle, zayıf yönlerimiz söz konusu, o halde bize ten kafesi içerisinde körelmiş olan letaiflerin nasıl çalışır hale getirileceğini gösterecek bir rehber edinmemiz gerekmez mi? Gerekmekte ne söz,  dizinin dibinde diz çöküp hemen gerekli eğitimleri almamız lazım gelir. Bakmayın siz öyle Allah ile kul arasına kimse giremez deyip de kafa bulandırmaya çalışan bir takım aklı evvel ahmakların densiz sözlerine. Ahmak oldukları şundan belli,  sürekli vasıtalarla gayeyi birbirine karıştırır olmalarıdır. Onlar sürekli araçla gayeyi karıştıra dursunlar bize bir bilenle yol almak düşer. Hem baksanıza atalarımız ne de güzel söylemişler, danışan dağı aşmış danışmayan düz yolda şaşmış diye. Dolayısıyla lafı hiç eveleyip gevelemelerine gerek yoktur,  şayet Allah ile kul arasına hiç kimse giremez sözünden maksad hiç kimse din kuramaz, ya da dini tekeline alamaz manasında söyleniliyorsa buna asla itirazımız olamaz, bizim itirazımız sadece sözün söyleniş tarzı ve ortaya koyuş biçiminedir. Yoksa bizim kimseyle ne alıp vereceğimiz olur ne de kendimizi onlara karşı ispatlama derdimiz olur. Ama bizle derdi olana da sessiz kalmayız. Onlara tavsiyemiz sanki Allah’a giden yolda tüm vasıtaları ve rehberleri ilah edinmişiz gibisine hakkımızda iftira atmalarından vazgeçmeleridir. Oysa bizi masa başı haberlerle değil yerinde gözlemlemiş olsalardı,  gerçek bir mürşidin kapısına gelenlerin Allah’ın zikrini talim ettikleri gibi seyr-i sülûk yolunda ruhen dirilişe geçtiklerini göreceklerdi. Evet, gerçek rehberlerin tüm amacı ve tüm çabaları ruhu nefse galip kılmaktır.  Bikere adı üzerinde mürşid, yani danışılması gereken ışık feneri. Maalesef gel gör ki bazı aklı evveller rehbere tabii olmayı amigolukla karıştırıp şirk olarak nitelendirebiliyorlar. Hiç kuşku yoktur ki,  bu aklı evveller Allah Resulü döneminde yaşasaydılar sahabenin samimi bağlılığına ya da Ebu Bekir Sıddık (r.a)’ın “O dediyse doğrudur” ifadesiyle özdeşleşen sorgusuz sualsiz teslimiyetine de şirk diyeceklerdi. Hani sohbetlerde anlatılır ya, Allah dostuna sizin işiniz nedir diye sormuşlar. O Allah dostu da şöyle cevap vermiş: “Bizim işimiz dünyadan çözüp ahrete bağlamaktır.” İşte görüyorsunuz her şey bu özlü sözlerde gizli, anlayana tabii.  Evliyaullah’ın derdi davası hâşâ kendilerine taptırmak değil, bilakis insanların Allah’a kul olmaları için göğsünde kodlanmış letaiflerini nuraniyet kesb etmesi için rehberlik etmektir. Zikir ehli olmasa kalp zikrinin en az kaç,  azami kaç sayıda çekileceğini, letaif zikrinin kaçtan başlayıp en son kaç sayıda tamamlanıp Nefy-u İsbat zikrine ne zaman geçileceğini bilemiyor olacaktık. Mesela Nakşibendî Sadatlarına baktığımızda sofilerini seyr-i suluk idmanında kalpte en az beş bin Lafza-i celal zikrini talim ettirerek fitili ateşlerler. Tâ ki kalp yirmi bin Lafza-i celal zikriyle kemal bulur, bu kez Sadatlar sofilerine göğsünde ve iki kaşı arasında, yani altı noktada en az yirmi üç bin olmak üzere Lafza-i Celal zikri talim ettirirler. Derken başlangıçta 23 binle başlanılan letaif zikri belirli dönem aralıklarla yine altı noktada sayıca artırılarak süreç işletildiğinde en nihayetinde yüz bir bin sınırında letaif zikri tamamlanmış olur. Sadatlar işte bu aşamaya gelmiş sofisine bu kez zikirlerin en efdalı Nefy-u İsbat, yani Kelime-i tevhid zikrini talim eyleyecektir. Sadece sayı olarak mı talim eyleyip rehberlik ederler, elbette ki kalpte, göğüs üzerinde ve iki kaş arasında Allah zikrinin nasıl çekileceğinin ve zikir dağılım sayısının nasıl taksim edileceği yönünden de kılavuzluk ederler. Anlaşılan o ki,  nokta atışlar sadece dünyevi şeylerde kullanılmıyor uhrevi işlerde de kullanılmakta.  Nokta atışlar tam isabet ettiğinde salik seyr-i sülûk yolunda ilerleme kayd edip bir bakmışsın vuslat hâsıl olur da. Unutmayalım ki hidayet Allah’tan, mürşitler seyr-i sülûk yolunda sadece rehberdirler.  O halde onların zahirlerine değil, yollarına takılmak gerekir ki hidayete erebilelim.
             Peki ya, Rabıta?  Malum,  rabıta bir gönlü bir gönle bağlamanın adıdır. Teşbihte hata olmasın, bunu bir kıza gönlünü kaptıran gencin sevdasından da anlayabiliriz pekâlâ. Ama bu demek değildir ki o genç sevdalandığı kıza tapıyor.  Tasavvufi manada rabıtada aynen o gencin sevdası gibidir.  Hatta rabıtayı tıpkı  “Ya Resulullah!  Anam babam canım sana feda olsun” haykırışında yerini bulan sahabenin sevgisinde de bunu pekâlâ anlayabiliyoruz. Bu ve buna benzer pek örnekleri sıralayabiliriz de. Malum, tasavvufta rabıta mürşidi kâmil’in iki kaşı arasında çıkan ilahi nur’un göğüs kafesi içerisinde ki kalp ve letaiflerin üzerine aktığını ve bu akan nur-i feyizle kalb ve letaiflerin tüm kirlerden arındırılıp siyah bir duman şeklinde vücuttan çıktığını tasavvur etmenin adıdır rabıta. Bunun dışında yok mürşide tapmakmış,  yok Allah ile kul arasına girmekmiş gibi bir sürü suizan yorumlar asla rabıtanın mana ve ruhuyla uzaktan yakından alakası olmayan ilgisiz tanımlamalardır. Onlar gönlü gönle bağlamak kavramını ilgisiz tanımlamalarla karalamaya dursun biz yinede onlara Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Rabıta-i Şerife’ adlı eserini okumalarını tavsiye ederiz. Okuduklarında göreceklerdir ki, rabıtanın tapmak olmadığını, bilakis müridin malayani boş işleri tasavvur etmekten uzaklaştırıp kalbi ilahi tecellilere baş başa bırakmaya yönelik ‘rabt’ etmek hadisesi olduğunu anlayacaklardır.  Mürşidin burada ki konumu sadece yüce makamlardan gelen ilahi nur’a ayna olmaktır, dolayısıyla bunun dışında bir mürşidden şeriata aykırı bir durum beklenmez zaten. Bakın Muhyiddin Arabî Hz.leri ne diyor: “Âlem ayna, bu aynanın cilası da şüphesiz insanı kâmildir.  İnsan-ı kâmil; Allah’ın Esma'sını, ilahi feyz ve nur’unu beşer yönüyle kendi cinsinden beşere aktarmasıdır” (Bkz. Cami, Nakdu’n Nusus fi şerhi Nakşil Fusus, 104).
             Evet, Muhyiddin Arabî Hz.lerinin beyanlarından da anlaşılan o ki; Yüce Allah (c.c.) ilahi feyz ve nuruyla sevdiği kulunu boyayıp âleme cila eylediği gibi melekleri arasında övüp dostum der de. Şimdi gel de böylesi bir Allah dostuna muhabbet duyma, ne mümkün. Düşünebiliyor musunuz hayatında bir kez olsun muhabbetten nasiplenmemiş bir kısım insanlar dışarıdan sofilerin birbirlerine karışı ve mürşidine olan muhabbetlerine değişik gözle bakabiliyorlar. Mesela bir sofi mürşidin gördüğünde hemen adaba geçip hürmet göstermesini yadırgayabiliyorlar. Değil bir âlim ya da bir mürşide hürmet göstermek, sıradan bir kişiye bile hürmet göstermekle insan küçülmez tam aksine büyük kazanç elde eder de.  Kaldı ki sofi kelimesinin menşeine bir bakın  ‘yün giyen’ manasına geldiğini görürsünüz. Yün yumuşaklılığı çağrıştırdığı için pekâlâ buna ‘yumuşaklılığı libas edinen şahsiyetler’ bile diyebiliriz. Gerçektende öyleler zaten, kendilerine ‘Ashab-ı Suffe’i örnek aldıkları içindir bir o kadarda saf ve narin mizaçlıdırlar. Sofiler gayet çok iyi biliyorlar ki; sırasıyla müride sevgi duymak mürşide sevgi duymaktır, mürşide sevgi duymak Allah Resulüne sevgi duymak demektir, Resullullah’a sevgi duymak Allaha sevgi duymaktır. Dolayısıyla dışarıdan hiç yalandan gazel okuyup da bu sevgi zinciri hakkında, yok efendim şirkmiş, yok efendim rabıta Allah ile kul arasına girmekmiş gibi bir sürü ipe sapa gelmez sözlerle sofilerin muhabbetiyle oynamasınlar. Hem Allah için bir insana muhabbet duymak ne zamandan beri şirk olmuş da bizim haberimiz olmamış. Oysa biz çok iyi biliyoruz ki, bir kişiye duyulan sevgi ulûhiyete dönüştüğünde ancak şirk olmakta, bunun dışında insanların birbirlerini Allah için sevmelerinde herhangi bir beis yoktur.  İşte rabıtada bunun gibi bir şeydir, yani Allah için Allah’ın dostunun gönlüne girmenin adıdır: Rabıta.
            Dikkat edin bu tarifte Allah dostu var, yani bu tarifte bir başkası yoktur.  Çünkü müminlerde kendi aralarında derece derecedirler. En üst derecedekilere Kur’an diliyle mukarrebun denilir. Bu hususta Mevla’mız; “Allah kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir” buyurmakta (Mücadele 58/11). Peygamberimizde “Âlim'in abide üstünlüğü benim sizden en düşük dereceliye üstünlüğüm gibidir” (Tirmizi, ilim 192682) buyuruyor. Madem insanlar arasında dereceler söz konusu, o halde seyr-i sülukunu bitirmiş olan bir salik gün gelir mürşidi aradan çekilir de, çünkü o hakikate meyvesine erişmiştir artık. Zaten mürşit bu mertebeye erişmiş sofisini dua ederek desteklediği gibi emaneti sahibine teslim eder de. Dolayısıyla Cenabı Hak bu manada; ‘Allah Teâlâ’nın kendisine kitap verdiği hiçbir kimsenin insanlara: Allah’ı bırakıp bana kul olun demesi hak değildir. Fakat onlar insanlara şu okuduğunuz kitap gereği Rabbani olun. Onlar size: Melekleri ve Peygamberleri ilahlar edinin diye de emretmezler’ (Al-i İmran 79–80) buyurmaktadır.
          Hakeza Allah Teâlâ ‘Beni seven kimse Peygambere uysun’ buyuruyor (Al-i İmran/30). Anlaşılan o ki, onları sevmemizin tek nedeni Allah yolunda rehber olmalarıdır. Bu nedenle Sadatlara seçilmişlerin seçilmişi gözüyle bakarız da. Şayet birileri sırf dünyalık için insanlara rehber oluyorsa, asla böylelerine Sadatlara baktığımız gözle bakmayız, Allah korusun o gözle baktığımızda bizimde dünya perestlerden ve yalaka tayfasından bir farkımız kalmaz. Kaldı ki Allah Teâlâ’nın sevmediği bir kimseyi tüm yalakalar övse ne, övmese ne,  Allah katında böylelerinin hiç bir değeri yoktur zaten.   Nitekim Allah Teâlâ değer verdiği kulun vasfını ayetinde şöyle bildirir de: “Allah katında en şerefliniz en muttaki olanınızdır” (Hucurat 49/13).
          Evet, Allah katında bir değer olmak istiyorsak bu ancak muttaki kul olmakla mümkündür. Her ne kadar muttaki kullardan olamazsak da,  muttaki olanları sevmek bile bir derece iman nurunun kemalatına işarettir.  Örnek mi?  Hace Alâeddin Attar (k.s) ve Şah-ı Nakşibend (k.s) ikilisi bunun en güzel örneği.  Öyle ki Hace Alâeddin Attar bir an olsun Şah-ı Nakşibend (k.s)’ı yanı başından hiç ayırmazmış. Tabii bu durum sofilerin dikkatinden kaçmaz da.  Merak edip sorduklarında cevaben:
-Ona öyle göz kulak olmak lazım gelir ki, yüce makamlardan onun üzerine doğacak olan ilahi feyz ve nurlara kimse mani olamasın diye böyle yapıyorum der.
          Ne diyelim,   işte görüyorsunuz gönül kaynaşması denen hadise budur. Lafla peynir gemisi yürümediği gibi lafla da sevgi hâsıl olmaz, esas sevgi kalben hâsıl olur.  Bakın, şöyle sahabenin hayatına, anam babam canım sana feda olsun diyecek derecede Peygamberimize adeta aşık olduklarını görürsünüz. İşte bu mest oluş sadece şekli şemailine değil, mübarek dilinden tane tane dökülen ses tonundan tutunda sarf ettiği her bir kelamına da mest oluyorlardı. Zaten aşkla ve şevkle dinledikleri her bir kelamını kalplerine nakş ettikleri içinde kendilerine sohbet halkasında şereflenen manasına sahabe dinmiştir. Bırakın sohbetten alınan tadı onu ömründe bir kez görmek bile gönül kaynaşmasına yetiyor. Rabbani âlimlerimiz bu nedenle: “Peygamber Efendimizi bir kez gören bin kere okuyandan çok daha fazla sevgi duyar” demekten kendilerini alamamışlardır. Peki ya müşrikler? Malum onlarda bu durumun farkına vardıklarında  “insan devamlı gördüğü ve işittiği şeylerin esiridir” gerçeğinden hareketle Mekke’ye gelenleri o nurlu yüzle buluşturmamak için ellerinden gelen ne varsa onu yapmaktan imtina etmemişlerdir. Dolayısıyla siz siz olun rabıta olayını hafife almayın. Hem nasıl hafife alabiliriz ki, hicret yolculuğunda Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a),  Peygamberimizle mağarada baş başa kaldığında, Allah Resulü ona:
          -Ya Ebu Bekir! Gönlünü gönlüme bağla diyerek yol arkadaşını kalbi bağlılıkla kendine rabt etmiştir.
İşte bu gerçekler ışığında mürşitler de sofilerini sohbet ve nazarlarıyla sünnet-i seniyye usulünce böyle kendilerine ‘rabt’ ederler (bağlarlar). Hatta bulundukları sohbet meclisi hınca hınç dolu olsa da,  ister en arkada, ister en önde, ister yanda, ister ortada bulunulsun hiç fark etmez onu gören adeta gönlünü kaptırıp rabt olabiliyor. Aslında, hoş bir gönül kaptırmasıdır bu. Ne güzel işte,  gönlünü dünyaya kaptırmaktansa bir Allah dostuna kaptırmışız, sırf bunun için bile ne kadar şükredilse azdır. O halde Allah dostlarının nazarından geçmek için sık sık ziyaret edip sohbet halkasında bulunmak da fayda var. Sakın ola ki duymakla yetinmeyelim, yani ‘Duydum ki falancı yerde bir Allah dostu varmış’ demek yerine bizatihi ziyaretine gitmek icab eder. Zira bu yolda duyumla hareket edilmez, aynel yakinle (müşahede etmekle)  hareket edilir. Aynel yakin olmadan hakkel yakin olunmaz. .Kelimenin tam anlamıyla görerek ancak tefekkür hali elde edilebiliyor. Tabii, bazı aklı evveller her konuda olduğu gibi aynel yakin,  hakkel yakin konusunda da Kur’an’da böyle şeyler yoktur diye itiraz edeceklerdir. Oysa yakin olma hali gönlü gönle bağlamanın ötesinde aynı zamanda Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisini yarattıkları üzerinde tefekkür etmek demektir. Nitekim Kur’an’da pek çok ayette geçen; “Düşünmüyor musunuz? Tefekkür etmiyor musunuz? Baksanıza, düşünsenize vs.” tarzı ifadeler rabıtaya (yakin olma hali) ve tefekküre işarettir. Tefekkür edelim ki Allah’ın zikriyle ölü kalbilerimiz dirilişe geçebilsin. Gerçektende insanlar irfan ve feraset ehlini gördüklerinde Allah’ı hatırlar da. Çünkü Allah-u Teâlâ veli kuluna isimleriyle tecelli etmektedir. Madem öyle, o veli kul üzerinde tecelli eden ilahi nuru tefekkür etmek gerekir. Ki, tasavvuf’ta bu tefekkür hali rabıta olarak karşılık bulur. Bunda kadın erkek ayırımı olmaz. Ama bilhassa kadınların mürşidin zahir halini düşünmeksizin sadece nur-i feyzini ve adabını tefekkür etmesi kâfidir. Zaten rabıtadan maksatta Yüce Allah’ın ilahi sıfatlarından tecelli eden nurlarla kalbi diri tutmaktır. İşte bu noktada salik’in mürşidin boyasıyla boyanmaya çalışması demek bir anlamda Allah’ın sıfatlarından tecelli eden nurlarla ahlaklanması ve manen terbiye olması demektir.  Ki, bu durum tasavvufta aynileşme, yani  “fenafi’ş şeyh” hali olarak tarif edilir. Şayet bir sofi mürşidinde ‘fenafi’ş şeyh’ olabildiyse kendisi zahiren uzakta da olsa hiç bir kayıp yaşamayacaktır,  mürşidinin ervahı her daim yanı başında olacaktır. Yok, eğer bir sofi ‘fenafi’ş şeyh’ olamamışsa zahiren mürşidinin dizinin dibinde de olsa mürşidine gerçek anlamda yakin olmuş sayılmaz. Gerçek yakinlik gönül kaynaşmasını gerektirir. Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.v) bu hususta: “Ruhlar âleminde tanışanlar, birbirleriyle tanışıp kaynaşırlar (dünyada), Orada anlaşamayanlar birbirleriyle zıtlaşıp dururlar” (Buhari, Müslim, Ebu Davud) diye beyan buyurmakta.  Madem öyle,  “Kişi sevdiği ile beraber haşr olunacak” gerçeğinden hareketle hedefimiz Pir’in gölgesi altında kaynaşmak olmalıdır. Çünkü Pir’in gölgesi nefsi islah edecek güçte bir kaynaktır.  Düşünsenize Pir’in gölgesi böyleyse, kim bilir ruh dünyası nasıldır, ötesini de artık siz düşünün. O halde neydik edip dünyada iken Pir’in gölgesinin altına girmek gerekir ki feyzinden istifade edebilelim. Dikkat edin dünyada iken dedik,  dünyasını değiştirdiği zaman demedik, çünkü Gavs-i Hizani (k.s) bu hususta şöyle der: “Ölmüş aslana bağlanmaktansa diri bir kediye bağlanmak daha yeğdir.” Nitekim salik (sofi) hayatta yaşayan Pir’in gölgesinden ne kadar çok istifade ederse bir o kadar da feyizlenecek demektir. Dışarıdan salikin bu haline bakanlar bir anlam veremeyebilirler. Hatta meczup diyenlerde olabilir. Ne derse desinler çok da sofinin umurunda olmaz, çünkü tasavvuf kal (söz) değil haldir. Sofide biliyor ki, halin halinden ancak hal ehli anlar. Hal ehlinin anlıyor olması gayet tabiidir. Zira Yüce Allah (c.c) bir hadis-i kutside şöyle buyurmakta: “Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir adım yaklaşırım. O bana bir adım atarsa ben ona on adım yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek yaklaşırsa ben ona koşarak yaklaşırım”  (Müslim, Buhari).
          Velhasıl;  seyr-i süluk yolunda bir sofinin yakin hali arttıkça,   Allah Teâlâ o kulunu “Bizim uğrumuzda mücahide edenleri elbette yollarımıza ulaştırırız” (Ankebut/69) müjdesiyle vuslata erdirir de.
Vesselam.

15 Mayıs 2016 Pazar

HALVET DER ENCÜMEN



HALVET DER ENCÜMEN
       SELİM GÜRBÜZER
        İnsanlardan uzaklaşıp vaktin çoğunu bir köşeye çekilerekten taat ve ibadetle geçirmek ‘Uzlet halvet’ olarak karşılık bulurken, bedenen halk ile kalben Allah’la olmak ise  ‘Halvet der-encümen’ olarak karşılık bulur. Hele birde Ramazanın son on gününde itikâfa çekilmek türünden bir amel vardır ki, o da Kur’an ve sünnetle sabit bir başka halvet halidir.
          Peki ya, nafile ibadet söz konusu olduğunda? Malumunuz bazı tarikatlar farz ibadetlerin dışında yapılacak ibadetlerde riyazet ve uzlet metodunu esas alan bir yol izlerken,  bazı tarikatlardan hele bilhassa Nakşibendî tarikatında riyazet ve uzlete çekilmek yerine ‘Halk içinde Hakk olmak’ metodunu takip etmek esastır. Nitekim bu hususta Nakşibendî Sadatları kendi meşrebleri doğrultusunda sofilerine “Halvette şöhret vardır, şöhret ise afettir” diye sohbet etmişlerdir. Aslında bu sohbeti şöyle de yorumlamak mümkün: Her ne kadar Nakşibendî yolunda riyazet ve uzlet olmasa da,  bikere adı üzerinde Nakşî,  adına uygun davranıp bir bakıyorsun kalabalıklar içinde hiç kimsenin fark edemeyeceği bir şekilde kalben zikretmekle aslında bu da değişik türden bir halvet yapmak sayılır. Yani bir Nakşibendî sofisi kalabalıklar içerisinde de olsa her halükarda ‘el kâr da gönül yâr da’ veya  ‘bedenen halkla ruhen Allah’la olmak şeklinde pozisyon almakla bir anlamda halvet haline bürünmüş olur. 
           Düşünsenize halkın içinde hem varsınız hem yoksunuz,  yani halkın içinde bulunup hizmet etmekle içinde olunurken, kalben Allah’ı zikretmekle de halkla değilsin ama Yâr’le berabersin. Kaldı ki, Halk’a hizmet Hakka hizmet sayıldığından bu da bir taşta iki kuş vurmak babından bir manevi kazançtır. Öyle anlaşılıyor ki Sadat-ı Kiramın yolunda halka hizmeti bırakıp da inzivaya çekilerekten kendi halinde ibadete koyulmak tasvib görülmediği gibi uzun soluklu riyazet uygulamaları neticesinde doğabilecek olağan üstü bir takım hallerde keramet olarak kabul görmez. Bilakis bu tür haller istidraç olarak nitelendirilir. Nitekim Ebu Said el-Harraz (k.s) bu hususta şöyle der: “Kâmil insan, kendisinden türlü kerametler sadır olan kimse değildir, gerçek kâmil insan halkın arasında bulunup alışveriş yapan, evlenip çoluk çocuğa karışıp onca telaş arasında biran olsun Allah’tan gafil olmayan kimsedir.”  
          Evet, zühd hayatı dünyadan elini eteğini çekmek demek değildir, tam aksine  ‘Her neye yönelirseniz Allah’ın zatı oradadır’ ayetinin hükmünce her şart ve ahvalde Allah’la beraber olmak demektir.  Beraber olmaktan maksat ise hiç kuşkusuz: “Zahiren Halk’la bâtınen Hakk’la olmaktır.” Ki; bâtınen Allah’ı zikrederekten meşgul olmak aynı zamanda yapayalnız kalmamak diyebileceğimiz ‘La Tahzen! Allah var gam yok’ demektir. Zira Hadis-i Kutside belirtilen  “Ya Musa, seninle beraber olmamı istersen beni zikredenin yanında ol. Kim Beni nerede ve ne zaman ararsa bulur” manasına Yüce Allah (c.c); zikredenlerle beraberim buyurmakta. Böylece Yüce Allah’ın ismi bereketiyle her dem nefesler yeniden tazelenip mana kazanır bile. Öyle ki, Allah Resulünün can dostu Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) “Allah’ı idrak etmek en büyük ilimdir” demekten kendini alamaz da. Madem öyle, bizlerde Resulullah’ın ümmeti olarak Allah’ın Esma’ül Hüsna’sından gelen tecellilere kayıtsız kalmayalım.  Kayıtsız kalmayalım ki,  her nefes alış verişimizde O’nun varlığının azametini Kur’an ve Sünnet ışığında her daim ruhumuzda hissedebilelim.
           Sahabeden ilk müfessirimiz İbni Abbas (r.a)  bakın ne diyor; “Yüce Allah farz ibadetlerden mesela beş vakit namaz için zaman dilimi tayin edip belirli şartlara bağlayaraktan sınırlamışken,  farzların dışında belli bir sınırlama getirmemiştir.” Tabii bu tespitte farzların dışında denildiğinde bize ister istemez Yüce Allah’ın beyan buyurduğu  “Namazı bitirdikten sonra, ayakta, otururken ve yanınız üzerine yatarken Allah’ı zikredin” (Nisa–103) ayetini de hatırlatır. Böylece bu ayetin sırrınca hayatımızın her anını ‘halvet der-encümen’ doğrultusunda tanzim etmemiz gerektiğini de idrak etmiş oluruz.  Gerçektende şöyle kendimize dönüp: ‘Allah’ı anmaksızın her tükettiğimiz nefes ve her geçen saniye bizim için çok büyük bir kayıp bir zaman dilimi olduğunu sorguladığımızda, hiç kuşkusuz kayıpta ne söz,  büsbütün perişanlardayız dersek daha yeridir. Çünkü zikirden yoksun biçare haldeyiz. Oysa Yüce Allah (c.c) “Kalpler ancak zikrin nuruyla huzura erer” buyuruyor. Şüphesiz kalbin ilacı zikirdir,  şayet Allah’ı zikretmezsek kalbimizin üzerini karalar basıp siyah bir zift veya katran bağlaması kaçınılmazdır. Dolayısıyla kalb deyip geçmemek lazım, hem kalbi nasıl hafife alabiliriz ki,  her şeyden önce burası merkez konumda bir karargâh Üssü’dür. O halde neydik edip Kalb Üssü üzerinden Allah adını sıkça analım ki, hakikat deryasında zikre dalabilelim. Hele birde bu Üssü iman, ilim ve akl-ı selimle donattığımızda o kalp artık kabına sığmayıp,  “Bir elime güneşi bir elime de ayı verseniz asla davamdan vazgeçmem” Peygamber kavlince cihana meydan okuyabilecek kıvama gelir de. Derken böylesi kalbe sahip bir mümin tüm kötülükler karşısında nurani bir duruş sergiler de.  Nasıl nurani bir duruş sergilemesin ki,  zira Rabbul âlemin kullarına şah damarından daha yakın olduğunu bildiriyor. O halde bize düşen Yüce Mevla’mızı her nefes alış verişimizde zikr eyleyip yakinliği artırmak olmalıdır. Malumunuz fasık kimseler yakin olma halinden nasipsizdirler. Resul-i Ekrem (s.a.v) bilhassa bu meyanda “Ümmetim hakkında sadece yakinlerinin zayıflığından (Allah'a yakın olmakta zayıflık) korkarım”  buyurmakta. Hatta Resul-i Ekrem (s.a.v)’in izini iz bilen Rabbani âlimler de keza bu anlamda; “Her kim yakin ilminden bir nasibi yoksa sekarat anında hüsrana uğrayacağından korkarız” demişlerdir. Şu da bir gerçek, Allah’a yakinlik hali her insanda aynı olmayıp kişiden kişiye gayreti ölçüsünce yakinlik dereceleri belirlenir. Malum, belirlenecek ve nasiplendirilecek yakinlik derecelerinin en üst zirve basamakları da ‘fenafillâh ve bekabillah’ makamlarıdır. Bu arada belirtmekte fayda var,  Allah yolunda gayretli bir salikin fenafillâh makamına erişmesi demek Allah’ın zatında kaybolup yok olmak demek değildir elbet, bilakis Allah’ın sıfatlarının nurani tecellileriyle boyanmak manasına hayret makamında kalmak demektir. Nitekim İmamı Gazali Hz.leri bu hususta şöyle açıklık getirir:  “Allah cisim değildir, hayal edilemez. O ne yerdedir ne göktedir, belki her yerdedir... Kendisinin Kur’an’da bildirdiği şekilde arşın üzerinde istiva etmiştir. Bu istiva arşa vücuduyla değme yerleşme intikal vs. şeklinde değildir… Allah arşın ve semanın üstündedir sözü yüceliğini anlatmak içindir… Allah insana şah damarından daha yakındır, hiçbir mekan Onu kuşatamaz, o zaman mekan yokken var idi.. Önce nasılsa şimdide öyledir.
           Evet, seyr-i sülùk yolunun başlangıcında Yüce Allah’ın azameti karşısında boyun büküp istiğfar etmek vardır. En nihayetinde ise Mevlana’ca Şeb-i arus (vuslat) vardır. Madem en nihai noktada vuslat var, o halde son nefese dek hayatın içinden kopmaya ne gerek var ki.  Bilakis son nefese kadar hayatın her safhasında Şah-ı Nakşibend (k.s)’ın da belirttiği üzere “Halk içinde Hakk olmaya”  gerek vardır. Dahası Hak yolcusu hedefine varabilmesi için son nefesine dek mümkün mertebe gaflete düşmemeye azami ölçüde özen göstermesi gerekir ki, gayret kendisinden Tevfik Allah’tan olsun. Nitekim gaflet şeytan içindir, gayretse samimi mümin içindir. Nitekim gayret olan yerden şeytan kaçıp tüyer de. Zaten şeytana da gaflet alanlarına dadanmak yaraşır.
             Peki, bizlere ne yaraşır?  Yüce Allah’ın “Bizim uğrumuzda mücâhede edenler, elbette biz onları yollarımıza hidayet ederiz ve şüphesiz Allah Muhsinlerle beraberdir” (el-Ankebùt, 29/69) diye işaret buyurduğu Muhsinler meclisinde halka olmak yaraşır. Halka olalım ki vuslat bir hayal değil hakikatin ta kendisi olsun.
           Velhasıl-ı kelam, vuslat yolcusunun tevhitteki hissesi Allah’a olan bağlılığının bir nişanesi olan ‘Hû’ nefesinin sayısının yakinliğinde gizlidir.               

14 Mayıs 2016 Cumartesi

HİMMET


                                                                HİMMET

         SELİM GÜRBÜZER

        Tüm insanlığın birbirine muhtaç olarak yaratıldığı şundan besbelli ki zayıflar güçlülerin, fakirler zenginlerin, hastalar doktorların, ilmi olmayanlar da âlimlerin kapısını çalmakta habire. Tabii tüm bu örneklerden hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; hayat yardımlaşma üzerine kuruludur. Ki;  bu dünyevi yardımlaşma şeklinde olabileceği gibi uhrevi yönden de olabiliyor. Malum uhrevi bakımdan yardım denilince, tasavvufta manevi yardım manasına himmet olarak karşılık bulur. Burada önemli olan asıl himmet edenin kim olduğunu idrak etmek çok mühimdir. Bakınız Resulüllah (s.a.v) bu hususta “Asıl veren Allah’tır, ben ise verileni pay edip yerine ulaştırmakla görevliyim” beyan buyurmakla tam da bu noktaya işaret etmiştir. Öyle ya, sonuçta Allah Resulü de beşer, o da ancak elçi konumunda kendisine tanınan hudutlar dâhilinde ümmetine himmet edip destek çıkabiliyor. Keza ilmiyle amil kâmil evliyalar da öyledir,  onlar da ancak Allah Resulünün varisi konumunda kendi irşat sınırları dâhilinde taliplerine himmet edip destek çıkabilmekteler. Dolayısıyla Allah dostu bir zat, Allah Resulüne uzanan silsilenin hangi halkasında yer alırsa alsın taliplerine himmet ediciliği kendisinden kaynaklanan bir himmet değil, Allah’a dayanarak gelen bir himmettir. Bu demektir ki himmet ehli zatlar ilahi kaynaktan gelen nurani feyzi taliplilerine aktarmada sadece vesile konumundadırlar, asla gaye değillerdir. Nitekim Allah Teâlâ Salih kulları kulları üzerinden nasıl himmet edildiğini mecazi anlamda şöyle beyan eder: ‘Bir kulumu sevince gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür.” Anlaşılan himmet denen hadise bu mecazen zikredilen hadis-i kudsi sırrınca gerçekleşmekte. Zaten her kim Yüce Allah’ın sevgisine mazhar olur, biliniz ki o insan eninde sonunda Allah’ın izniyle mutlaka himmet eyleyen kulların arasına dâhil olacak demektir. Hele o kul bir de basireti açık olmaya görsün uzak yakın hiç fark etmez Allah Teâlâ cemal nuruyla hemen herkese ve bilhassa darda kalanlara himmet etmesine güç yettirir de. Hiç kuşkusuz bu himmet Allah’ın takdiri ve dilemesiyle olmakta, O dilemedikçe iki cihan bir araya gelse asla bu himmet tezahür etmez. Zira mutlak kudret sahibi ve mutlak himmet kaynağı sadece Allah’tır, diğerleri ise vesiledir. Besbelli ki, Allah (c.c) her şeyi bir sebebe bağlamış, tıpkı bulutu yağmura vesile kıldığı gibi dostluğunu kazanmış veli kullarını da insanları irşad edip himmet etmeleri için vesile kılmıştır. Yeter ki Allah (c.c) veli kuluna ‘yürü kulum’ desin himmet beraberinde gelir de.  Nitekim Yüce Allah (c.c) Habib’ine bu meyanda şöyle ferman buyurur da; “De ki; Allah’ın dilediğinden başka kendime ne bir fayda vermeye gücüm yeter, ne bir ben kendime fayda ve zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı arttırırdım ve bana hiçbir kötülük de dokunmazdı.  Ben sadece iman eden bir topluluk için,  bir uyarıcı ve bir müjde vericiden başkası değilim.” (A’râf 188)
          İşte himmet budur.  Kaldı ki himmet gerçeğini Peygamberimiz (s.a.v)’in ve sahabenin hayatında yaşanmış örneklerde de görmek mümkün. Şöyle ki; Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında âmâ bir adam, arzuhalini bildirmek için Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına vardığında şöyle der:
     ''-Ya Resulullah! Malumunuz âmâyım. Üstelik şuan perişan vaziyetteyim, elimden tutacak kimsem de yoktur. Bana dua ediniz ki, gözlerim açılsın.''
      Peygamberimiz (s.a.v.) bunun üzerine şu nasihatte bulunur:
     “-Hele bir önce abdest al, ardından iki rekât namaz kıl ve sonrasında da Ya Rabbi, Peygamber (s.a.v.)’in hürmetine gözlerimin açılmasını ihsan eyle diye dua et.''
       Tabi bitmedi dahası var,  orada bulunan sahabelerden biri bu olayın devamını şöyle anlatır:
       ''-İşte o âmâ gerçekten denilenleri yapıp tekrar Allah Resulünün huzuruna çıktığında sanki daha önceden gelen o âmâ adam değil de bir başka adammışçasına gözleri görür bir halde gördük.''  
          Tevafuk bu ya, bir başka benzeri hadise de Hz. Osman (r.a) döneminde vuku bulur. Şöyle ki,  Bu kez başka bir adam halife Hz. Osman (r.a.)’ın yanına vardığında:
        “-Ya Halife, benim şöyle şöyle müşkülüm ve hacetim var” diye dert yanar.
          Fakat Hz. Osman (r.a) hiç oralı olmaz, o an meşguldür. Tabii bu durumda adam boynu bükük bir halde huzurdan ayrılıverir. İlginçtir o adam yukarıda bahsettiğimiz, yani Peygamberimiz (s.a.v.) döneminde âmânın durumuna şahit olan sahabe ile bir şekilde yolu kesiştiğinde hoş beş sohbetin ardından meramını ona şöyle yakınarak dile getirir:
         ''- Hz. Osman (r.anh)’a hacetimi gidermesi için huzuruna gitmesine gittim ama,  gel gör ki bana hiç kulak asmadı.”
       Sahabi tüm bu yakınmaları dinlediğinde o anda Allah Resulü dönemindeki o âmânın durumu gözünde canlanıverir ve hacet sahibi adama yönelip şöyle der:
      ''-Bak, sana bir şey öğreteyim mi? ''
      Adam:
      ''- Tabii ki.''
       Bunun üzerine o adama bir zamanlar tıpkı Peygamberimizin âmâya söylediği öğüdün bir benzerini şöyle öğütler:
        ''-Sen iyisi mi git bir güzel abdest al, iki rekât namaz kıl ve akabinde ellerini açıp; Ya Rabbi! Hz. Peygamber  (s.a.v.)’in hürmetine, hacetimin görülmesi için Hz. Osman’ı vesile kıl diye dua et,  inşallah yapacağın bu dua umulur ki Allah katında karşılık bulur.''
           Evet, o ihtiyaç sahibi denilenleri yapıp Hz. Osman (r.a)'ın yanına vardığında gerçektende işin şekli-şemalı bir anda değişiverir.  Öyle ki daha önce kendisine yapılan muamelenin tam tersi bir muameleyle karşılaşır. Hz. Osman (r.a.), ona öyle hürmet eder ki, sanki o adamla hiç karşılaşmamış gibi hacetini yerine getirir de. Derken o adam sevincinden soluğu kendisine öğüt veren sahabenin yanında alıp şükranlarını bildirir ona. Böylece bu iki örnekle birlikte bizde bu arada, gerek Hz. Peygamber (s.a.v.) hayatında gerekse sahabenin hayatında yaşanan himmet hadisesinin nasıl vuku bulduğunu idrak etmiş olduk.  Keza aynı idraki rabbani âlimlerin hayatlarını incelediğimizde de idrak ediyoruz.  Nasıl idrak etmeyelim ki, dikkat edin cami imamından söz etmiyoruz, elbette ki rabbani âlimlerden söz ediyoruz.  Ki,  Onlar sırf sırtına cübbe giymiş, başına da sarık sarmış imamlar değillerdir, aynı zamanda ilmiyle de amil olmuş Hz. Peygamber (s.a.v)'in izini iz süren himmet ehli imamlardır (önderlerdir).
       İşte iz sürmek bu ya,   tüm Rabbani âlimlerin hayatına bir bakıyorsun hemen hepsi Allah Resulü hayatta iken ne yapmışsa onu yapmak için çaba göstermişler. Nitekim varlık nedenleri de bu izi devam ettirmek için varlar. Üstelik bu izin sürdürülebilirliği ancak kaynaktan sapmamak kaydıyla sürdürülebiliyor. Şayet bugüne kadar varlıklarını devam ettirip gelebilmişlerse bunu büyük ölçüde ehlisünnet çizgisinden milim sapmaksızın Allah Resulünün izini iz sürmelerine borçludurlar. Dikkat edin iz süren dedik, hâşâ ulûhiyet isnad edip Peygamber demedik, ne dedik himmet ehli Rabbani âlim, yani ilmi ile amil Peygamber varisi dedik. Dolayısıyla bir Allah dostunun himmet ve bereketi ne kadar büyük olursa olsun, bu iz sürmenin sınırları Allah’ın belirlediği hudutları dışına çıkamaz manasına himmet ehliliktir bu.
      Anlaşılan, himmet ilahi kader planında bir takım sebeplere bağlı olarak tezahür etmekte,  durup dururken gökten zembille insanların üzerine himmet asla inmez. Kaldı ki sebeplere yapışmadan himmet etmek veya himmet istemek adetullaha aykırı bir durumdur zaten. Nitekim Akka Valisi Abdullah Paşa, zürriyetinin (neslinin) devam etmesi noktasında Mevlânâ Hâlid-i Zülcenaheyn’den himmet talep ettiğinde bakın ne demiş:
       “-Bikere talep ettiğiniz himmetin sebeplere bağlı kaderle ilgili olup olmadığı iyice anlaşılmadan değil veliler, peygamberleri bile aşan bir durumdur bu.”  
        Böylece Mevlana Halid-i Bağdadi  (k.s)  valiye Allah’a teslim olmaktan başka çare olmadığını belirtip konuya açıklık getirmiş olur. İşte bu örnekten hareketle tasavvufi hayata adım atan her sofi,  sanmasın ki her başı sıkıştığında ya da daraldığında mürşidinin himmetiyle bütün sıkıntılarının bir anda giderilip her şey güllük gülistanlık olacak. Oysa Yüce Allah Kur’an’da “ Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şeyde sizin için bir şerdir, Allah bilirde siz bilmezsiniz” (Bakara 216)  diye beyan buyurduğu ayet-i celilelin hükmünü düşündüğümüzde bizim için neyin hayır neyin şer olacağı elbette ki bilgimiz dışındadır. Bu nedenle himmet iyi hoşta, mürşidi müridinin yaşadığı o çilenin ya da sıkıntının hayrına olacağını ön görmüş de olabilir,  kim bilir o sofi için gerekli olan tedavi belki de o çilede gizlidir. Kaldı ki işin aslına baktığımızda sofi ‘himmet’ dedikçe, Şeyh’te ‘hizmet’ demek ister. Dahası ‘Oğul Allah için önce çalış, ha gayret’ demekle sebeplere yapışmasını arzular. Maalesef günümüzde bu şuura sahip sofi sayısı yok denecek kadar azdır dersek yeridir. Hem ‘himmet’ kavramı Allah için çalışmak,  didinmek ve çaba göstermek manasını da bağrında taşır. Zira himmet ve hizmet kavramları ikiz kardeş gibidirler. Öyle ki ‘Baba himmet, oğul gayret’ atasözümüz bu gerçeği teyid ediyor da. Madem öyle, önce sebeplere başvurmak gerekir sonrasında da himmet dilememiz icab eder. Keza duada öyledir,  mesela sınavlarda başarılı olmak için önce derslere çalışmalı ki dua edildiğinde bir anlam ifade etsin.  Ki, böylesi bir dua Allah indinde fiili dua olarak karşılık bulur da.  Aksi halde çalışmadan yapılacak her himmet talebi havanda su dövmekten başka işe yaramayacaktır. Daha doğrusu taleb edilecek makam ister dünyevi ister uhrevi makam olsun elimizde mutlaka tutunacak ufacık bir gayret emaresi bir dalımız olması gerekir ki, her hangi bir şeyi istemeye yüzümüz olsun. Malum dünyevi işlerde kutub (merkez) o ülkenin birinci derecede Cumhurbaşkanı olup diğerleri ona tabii olarak sorumluluk üstlenmiş tali makamlardır. Keza İslam’ın zahiri hükümleriyle alakalı fetva gerektiren hususlarda ulema taifesinin en üst mertebesinde ki kutup, müctehid derecesinde bir âlimdir elbet. İslam’ın iç terbiyesine yönelik irşad noktasında yetkin evliya-ı kiram taifenin en üst mertebesinde ki kutub ise hiç kuşkusuz Kutbu’l aktab’tır.  Kutbu’l aktab bir anlamda ‘Başkan’  demektir.  Ki,  başkan olmanın bir dünyaya bakan yüzü var birde ahrete bakan yüzü söz konusu.  Dünyaya bakan yüzünde başkanlar tarihi süreç içerisinde Başbuğ, Hakan, Padişah gibi isimlerle anılırken ahrete bakan yüzünde ise malum halkın dilinde ‘üçler, yediler, kırklar’  denilen, yani tasavvufun konusu manevi hiyerarşik bir yapıdır ki, bu yapı içerisinde Evliya, Şeyh, Mürşid gibi isimlerle anılırlar hep. Tabii bu isimlerle anılmak her babayiğidin harcı değil elbet. Sadece Rabbul Âlemi’nin layık gördüğü Salih kullar ancak halkın gönlünde taht kurup yâd edilmekte. Öyle ya, nasıl ki beşeri münasebetlerde liyakat esassa, aynen uhrevi işlerde de liyakatin olması son derece gayet tabii bir durumdur.  
       Peki, iyi hoşta, gönüllerde taht kuran bu Salih kullar kim denildiğinde,   bunun cevabını vermek bizim haddimize mi?  Ancak şu kadarını söyleyebiliriz ki,   Kur’an ve sünnete bağlılığından, aynı zamanda onu ehlisünnet çizgisinden taviz vermeksizin insanları irşad etmesinden biliriz.  Nasıl ki dünyevi ve maddeci insanları mideye ve kalıba yönelik tutum ve davranışlarından anlayabiliyorsak, ilmiyle amil olmuş irşad ehlini de Kur’an ve sünnete bağlılığından anlamak pekâlâ mümkün. Yani dünyalık olanı midesine ve kalıbına düşkünlüğünden, ahretlik olanı da kalbine düşkünlüğünden ayırt ederiz.  
       Şu da bir gerçek tasavvufta Kutbu’l aktab, Kutub,  Gavs, Mürşid ismiyle kendi içinde derece derece mertebede anılan Allah dostlarının her biri kendi başına buyruk değillerdir, bilakis her biri sorumlulukları ölçüsünce hareket eden Allah Resulünün varisi önderlerdir. Tabii bu demek değildir ki Allah Resulünün varisleri diye bunların hepsi şeyi bilen, her şeyden haberdar, her şeye gücü yeten önderlerdir. Hiç kuşkusuz bu tür isnadlarda bulunmak haddi aşmak olup şirk koşmaktır bu. Oysa şeriatta;  Allah bildirirse bilir, güç yettirirse yettirir,  himmet ettirirse himmet ettirir hükmü esastır.  Dolayısıyla manevi önderler veya başbuğ veliler hakkında Allah'ın izniyle insanların hidayetini vesile olan irşad ediciler demek daha uygundur. Bunun dışında, şeriata aykırı maksadı aşan ifadelerle bağlı olunan mürşide görev biçmek ne sofilikle bağdaşır ne de tasavvufla. Gerçek sofi odur ki mürşidini öven değil mürşidinin takip ettiği sıratı müstakim üzere gidendir. Nitekim himmet ehli Rabbani âlimler övülmek için irşat faaliyeti yürütmüyorlar, onların tek dert davaları Rıza-i Bari için ümmetin kurtuluşuna vesile olmaktır. İşte bu nedenle Mevlana Hz.leri  “Ne olursan ol yine gel..’ demekten kendini alamaz da.  Kaldı ki irşad edici Başbuğ Veliler şifa dağıtmak için değil,  gönülleri aydınlatmak için varlardır. Zira Seyda Hz.leri Menzil’e şifa için gelenlere; “Biz doktor değiliz, doktora gidin”  demesi bunun en bariz delilidir.
          Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3650/himmet