ŞEYTAN VE CEHENNEM
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3240/seytan-ve-cehennem.html
SELİM
GÜRBÜZER
Muaz b. Cebel (r.a) ne de güzel
kaynağından şeytan ve cehennem hususunda, Allah Resulünün dilinden bakın nasıl
rivayet edip bize aktarıyor, bir görelim:
Ensar'dan birinin evinde sohbet
dinliyorduk, o an dışarıdan bir ses geldi,
içeri girmek için izin isteyen biri varmış meğer. Bunun üzerine Resul-i Ekrem
Efendimiz (s.a.v) ashabına;
-Kimdir o bilir misiniz?
Ashab-ı Kiram:
-Allah Resulü bilir, biz bilemeyiz der.
Resulü Ekrem (s.a.v):
-O lanetlenmiş şeytandır.
Malum
Hz. Ömer (r.a) her zaman ki gibi daha
şeytanın ismini duyar duymaz derhal ileri atılıp;
-Ya Rasulüllah! İzin ver hemen onu oracıkta öldüreyim der.
Allah Resulü:
-Ya Ömer! Sakin ol. Bilmiyor musun Allah o lanetlenmiş şeytana
kıyamete kadar mühlet vermiştir, hele bir kapıyı açın içeri girsin bakalım
derdi neymiş bir görelim.
Tabii Şeytan içeri girince önce selam verir
de.
Resulü
Ekrem (s.a.v):
-Selam Allah’ındır, sen ise lanetlenmiş şeytansın,
bir iş için geldiğini söyledin, söyle bakalım neymiş o iş?
Şeytan cevaben:
-Buraya kendi arzumla gelmedim,
mecburiyetten geldim. Zira Allah
tarafından gönderilen bir melek ansızın çıka gelip bana:
-Tez elden bana Âdemoğullarını nasıl
kandırdığını anlat dedi. Ve ardından bana şu uyarıda bulunur da:
-Bak şayet anlatacaklarına en ufak yalan
katarsan şunu iyi bil ki herkesin önünde seni rezil rüsva ederim.
Tabii, Şeytan baktı ki bu işin şakası yok, derhal
Allah Resulünün huzurunda:
-İşte karşınızdayım, cümle âleme rezil rüsva
olacağıma her şeyi tüm ince ayrıntısıyla anlatmaya razıyım, buyurun ne sualiniz
varsa sorunuz der.
Resul-i Ekrem (s.a.v):
-Yeryüzünde en çok sevmediğin kimdir?
Şeytan:
-Sen der.
-Sonra
kim?
-İnançlı
genç,
-Sonra?
-Şüpheli
şeylerden kaçınan âlim,
-Sonra?
-Temizlik yaparken yıkadığı yerleri üç
defa yıkamaya devam eden,
-Sonra?
-Halinden şikâyet etmeyen sabırlı
fakirler...
-Sonra?
-Şükreden zengin.
-Peki, ümmetim namaza durunca senin halin nice
olur?
-Beni adeta sıtma tutup, titrerim.
-Neden?
-Kul secde edince bir derece yükselmesinden
ötürüdür.
-Peki,
ya oruç tuttukları zaman?
-İftara
kadar adeta kendimi tutsak hissederim.
-Peki
ya, Hac yaptıkları zaman?
-Çıldırırım,
-Peki ya, Kur’an okudukları zaman?
-Kurşun gibi eririm,
-Ya sadaka verdikleri zaman?
-Halim yaman olup testereyle kendimi
doğranılır hissederim.
-Sebebi?
-Çünkü Allah; sadaka veren ihsanda
bulunur, cehennemle arasında perde kılar, belayı sıkıntıyı üzerinden alır vs.
-Ebu Bekir hakkında ne düşünürsün?
-O cahiliye devrinde bile bana itaat etmedi,
-Peki ya, Ömer b. Hattab için ne dersin?
-Onu görünce kaçacak delik ararım ve
kaçarımda,
-Osman b. Affan için ne dersin?
-Meleklerin bile hayâ ettiği biri,
dolayısıyla onu görünce utanırım.
-Ali için ne dersin?
-Ben onu bırakırım, ama o beni bırakmaz.
Bu arada Resul-i Ekrem (s.a.v) bu cevaplar karşısında:
-Ümmetime ihsan eden ve seni şaki kılan Allah’a hamd
olsun demekten kendini
alamaz da.
Şeytan bu ya, kendinden emin bir şekilde sözlerine şöyle
devam eder:
-Heyhat, heyhat. Ben o vakte diri
kaldıkça ümmetin için nasıl rahat olabilirsin ki, ben onları kan damarlarında
dolanır ete karışır, ama onlar fark etmezler bile, hiçbirinin kurtuluş şansı
yok, ancak Allah’ın halis kullarını saptıramam.
Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine şu suali
yöneltir:
-İman sahibi olup da iflas etmiş kullar kim?
Şeytan:
-Parayı ve malı çok
sevenler, sende bilirsin ki mal sevgisi günahların en büyüğü. Malı mülkü olup
da ihlâs sahibi olanı gördüğümde kaçarım zaten. Ya Muhammed! Benim yetmiş bin
çocuğum var olup, her biri kendi alanında görevli ve her çocuğumla birlikte
yetmiş beş bin tane şeytan var; onlardan bir kısmını din adamlarına, bir
kısmını gençlere, bir kısmını ihtiyar kadınlara musallat ederim... Gençlerle
aram çok iyi, çocuklarla bizimkiler iyi oynarlar, bir kısım zahitlerden
ihlâsını almayı başarır, farkına dahi varamazlar. Bilmez misin Rahip Barsisa;
tam yetmiş yıl ihlâs içerisinde Allah’a ibadet etti, öyle ki herkese şifa
kaynağı oldu, duasıyla hastalar iyi oldu, ama peşine takıldım zina etti, katil
oldu en sonunda da küfre girdi.
Şeytan konuşmasının bu bölümünde de
şunları der:
-İlk yalan söyleyen benim, kim yalan
yere yemin ederse o benim dostumdur. Gıybet şenliğimdir. Her kim bir konuda
karşısındakini inandırmak amacıyla hanımından boşanmak üzere yemin ederse, o
konuda gerçek ortaya çıkıncaya kadar hanımı ona haram olur, kıyamete kadar
doğacak çocuklar hep zina çocuğu olur, yani ağzına alınan o boşanma kelimesi
yüzünden hepsi cehenneme girer... Namaza gelince; namaz kılmak isteyene vesvese
veririm. Şöyle ki; henüz daha vakit var, ya da şimdilik işine bak sonra
kılarsın derim, eğer namaz kılarsa bu
defa da üfleyince, o esnemeye başlar, elini ağzına kapamazsa küçük şeytan
girer, dünyevi bağlarını çoğaltır dediklerimizi yapar böylece. Ümmetine bunun
gibi ne tuzaklar kurarım, ne tuzaklar, daha neler, neler. Fakirlerine,
zavallılarına namazı bırakmalarını emrederim, namaz Allah’ın bolluk verdiği
kimseler içindir. Sonrada hastalara gider onlara; iyi olduğun zaman çokça
kılarsın telkininde bulunur, böylece namazını bırakmasını sağlarım, bu durumlarından dolayı küfre girebilirler
de, şayet ölüp giderse Allah’ın huzuruna çıkarken, Allah’ın öfkesiyle
karşılaşır. Ya Muhammed! Ümmetinin altıda birini dininden çıkardığım halde hala
nasıl ferahlık duyarsın?
Efendimiz(s.av):
-Ey lanetlenmiş şeytan! Arkadaşların kim?
-Ey lanetlenmiş şeytan! Arkadaşların kim?
Şeytan:
-Faiz
yiyenler,
-Dostun kim?
-Zina edenler,
-Yatak arkadaşın kim?
-Sarhoşlar,
-Misafirin kim?
-Hırsızlar,
-Elçin kim?
-Sihirbazlar,
-Gözünün nuru kim?
-Eşini
boşayanlar,
-Sevgilin kim?
-Cuma namazını
bırakanlar,
-Senin kalbini ne kırar?
-Cihada koşan
atların kişnemesi,
-Senin cismini ne eritir?
-Tevbe
edenlerin tövbesi,
-Peki, ciğerini ne parçalar?
-Allah’a bol
bol tövbe edenler,
-Peki, yüzünü ne ekşitir?
-Gizli sadaka,
-Peki,
gözlerini kör eden nedir?
-Gece namazı,
-Peki,
başını eğdiren ne?
-Namazın
vaktinde cemaatle kılınması,
-Sana
en sevimli gelen insanlar kimler?
-Namazını
bilerek kasten bırakanlar,
-İnsanların en şakisi kimler?
-Cimriler,
-Seni
işinden ne alıkoyar?
-İlmi
toplantılar,
-Yemeğini nasıl yersin?
-Sol elimle ve
parmaklarımın ucu ile.
-Peki,
sam yeli estiği veya ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?
-İnsanların
tırnakları arasında,
-Rabbinden neler talep ettin?
-On şey:
1-Allah’tan Âdemoğullarının
malına ve evladına ortak ede dedim, isteğim kabul gördü. Her besmelesiz kesilen
hayvanın etinden karışan yemekten, faiz ve haram karışan yemekten yerim, cinsi
münasebet esnasında Allah’a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile
birleşirim. Her kim hayvana binerken helal yola değil de, aksi istikamet duygusuyla yola çıkanla
beraber yoldaş olurum,
2-Bana ev ver talebinde
bulundum, hamamlar bana ev olarak
verildi.
3-Bana bir mescit ver dedim.
Pazar yerlerini bana mescit yaptı.
4-Okuma kitabı istedim,
şiirleri okuma kitabı yaptı.
5-Benim için ezan istedim,
mezmurları verdi.
6-Yatak arkadaşı istedim
sarhoşlar verildi.
7-Bana yardımcılar istedim,
kaderiye mezhebinden gidenleri verdi.
8-Kardeş istedim, mallarını
günah yolunda harcayanlar verildi.
Allah Resulü
bir ara:
-Eğer söylediklerini, Allah’ın kitabındaki
ayetlerle ispat etmeseydin seni tasdik etmezdim.
Sonrasında şeytan yine devam etti
sözlerine:
9-Allah’tan
diledim ki Âdemoğullarını ben göreyim, ama onlar beni göremeyeler. Böylece
dileğim kabul gördü.
10-Âdemoğullarının
kan damarlarında bana yol yap, bu da oldu. İşte ben bu özeliklerimle övünürüm.
Benim bir oğlum vardır, adı: Ateme olup, bir kul yatsı namazını kılmadan
uyursa kulağına gider işer, bir oğlum var onun adı da: Mütekazı olup
ibadetlerini gizli yapan kulun amelini açığa çıkmasına muvaffak olur ve böylece
Allah yüz sevabının doksan dokuzunu yok eder bir sevabı kalır. Diğer oğlumun
adı da Kühayl olup insanların gözlerine sürme çekerek uyuklarlar,
böylece âlimlerin sözlerini dinlemekten mahrum kalıp sevap kazanamazlar.
Tabi bitmedi, dahası var. Nitekim
şeytan bu sıralamaları yaptıktan sonra da Allah Resulünün meclisinde anlatmaya
devam edip şöyle der:
-Her kadının kucağında mutlaka şeytan
oturur, o kadına bakanların gözlerini allayıp pullayıp güzel gösteririm, sonra
kadına emirler yağdırıp elini, kolunu göster vs. der hayâ perdesini tırnakları
ile yırtmasını sağlarım. Şu da bir gerçek bir kimseyi sapıklığa ve isyana
sürüklemek için elimde imkân yok, ama vesvese veririm, bir şeyi güzel
gösteririm. Nasıl ki senin elinde hidayet yok, olsaydı yeryüzünde tek bir kâfir
bırakmazdın, aynen öyle de bende şaki yazılan kimselerin sebebiyim. Said anne
karnında iken saiddir, şaki olanda anne karnında şakidir deyince Resul-i Ekrem
(s.a.v) şu ayeti kerimeyi okur:
-Bunlar, ta sonuna kadar böyle
değişik şekilde devam edecek. Ancak Rabbin esirgedikleri hariç (11/119), Allah’ın
emri behemehâl yerini bulan kaderdir(33/38).
Allah Resulü ayet-i celileri okuduktan
sonra şöyle dedi:
-Ya Ebamürre (İblis)! Acaba senin bir tevbe
etmen ve Allah’a dönmen mümkün mü? Cennete girmene kefil olurum. Söz veririm.
İblis:
-Ya Resulullah! İş verilen hükme
göre oldu. Kararı yazan kalem kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır.
Seni insanlar içinden, beni de şakilerin
efendisi kılan Allah’tır. İşte bu söylediklerim sana son sözümdür,
söylediklerim doğrudur der. Böylece
karşılıklı soru cevap ilişkisi çerçevesinde konuşma burada sona ermiş olur (Bkz.
Muhyiddin Arabî Şeceret’ül Kevn adlı eserinden iktibas edilen ‘Şeytanın
hileleri’ adlı küçük risale, Hacegan).
İşte yukarıda Allah Resulünün meclisinde şeytanla
soru cevap çerçevesinden geçen tüm konuşmalardan çıkan sonuç şudur ki, ömür boyunca yakamızı bırakmayacak şu üç
düşmandan kaçınmamız gerekiyor. Nedir bu
üç düşman derseniz, Birincisi nefis, ikincisi şeytan, üçüncüsü kötü arkadaştan
başkası değil elbet. Bu üçünden de
mutlaka kaçınmamız şarttır. Zira Rabbul âlemin; “Allah katında en şerefliniz
Allah’tan en fazla korkanınızdır” (Hucurat–13) buyurmakta Bakınız
Peygamberimiz (s.a.v) Allah katında en sevgili dost olmasına rağmen “Emr
olunduğun şekilde dosdoğru hareket et” (Hud,
12) ayet-i celilenin hükmüne muhatap kalabiliyor. Zaten o ‘Ey Sevgili
Habibine‘de emrin gereği gündüzün tebliği görevi, geceleyin de sabahlara kadar
ibadetten dizleri şişecek derecede ibadet etmek yaraşır.
Peki ya, Şeytana ne yaraşır? Ona da:
-Elinden geldiği kadar kıyamete kadar
kullarını yoldan çıkarmak suretiyle azdırmaya çalışıp Allah’a isyan etmek
yarışır.
Şeytan İblisliğine devam ede dursun bakın Allah-ü
Teâlâ bu hususta ne diyor:
-And olsun ki cehennemi senden (türeyenlerle)
ve Âdemoğullarının hepsiyle dolduracağım (Sad:85).
Öyle ya,
şeytan ahd eder de Yüce Yaratıcı ahd etmez mi? Nitekim Seyda
Hz.leri bu durumu şu veciz sözlerle dile getirirde:
-Şeytan şeytanlığı ile sözünü yemezken, hâşâ
Rabbül Âlemin mi sözünü yiyecek. Hiç kuşkusuz Yüce Mevla’mızın sözü yerde
kalmayacaktır.
Mağaradaki Abid
Hz. Âdem (as)’'in yasaklı ağacın
yemişinden yemesi küçük günahlardandı,
ama bir anda cennet yurdundan dünyaya inmesine yetmiştir. Bu demektir ki,
günahın küçüğü ve büyüğünü düşünmeden asıl olan tüm günah kategorilerinden uzak
kalmak mühimdir. Çünkü her şey küçükten büyüğe doğru ilerleme kaydedebiliyor.
Hani sinek küçük ama mide bulandırır denilir ya hep, aynen öyle de hafife alınacak
herhangi kötü bir fiil ilerisinde daha katmerli bir şekilde daha bambaşka kötü fiillere
kapı açabiliyor. Nasıl mı? İşte
şu aşağıda zikredeceğimiz Abid kıssasına bakmakta fayda vardır:
Bakınız, bir zamanlar bir Abid (Allah’a
ibadet eden) varmış, öyle ki günübirlik mağaraya çekilip ibadet edermiş hep.
Sadece ibadet etmekle kalmaz hastalananlara dua edip şifa bulurmuş bile. Hatta padişahın bir deli kızı varmış, ona da
dua etsin diye abide göndermişler. Şeytan bu ya, fırsattan istifade boş
durmayıp abide şöyle vesvese verecektir:
-Baksana ne de hoş güzel kızmış bu, nasıl olsa kız delidir, dolayısıyla tehlike teşkil etmeyecektir
Tabii Abid bu vesvese karşısında yenik
düşüp ilk etapta gözüyle kızı inceden inceye süzer de. Bir insan abid’de olsa
kerecik olsun gözle nazar etmeye görsün şeytanın şehvet damarını kamçılayacağı
muhakkak. Nitekim ikinci aşamada
padişahın kızı ile zina eder hale düşer de. Tüm ipler artık şeytanın
elindedir. Şeytan bu kez vesvese yoluyla
değil bilakis görünür halde Abidi yönlendirecektir. Ve Abide şöyle der:
-Bak yarın bu kız akıllandığında babasına
her an her şeyi anlatabilir, en iyisi mi
sen sen ol bu işi kapatmaya bak. Kolayı var, öldürüp falancı yere gömersin.
Zaten başka da çaren yoktur. Babası sorduğunda, benden izin isteyip gitti
dersin, böylece mesele kapanmış olur.
Abid denileni yapar da.
Şeytan bu kez soluğu padişahın yanında
alır ve durumu tüm ince ayrıntılarıyla anlatır da. Hatta daha inandırıcı olmak
için:
-Şayet anlattıklarım doğru değilse başımı
vermeye razıyım demeyi de ihmal etmez.
Apar topar olay mahalline gidildiğinde önce kızın
gömüldüğü yeri gösterir, sonrası malum Abid elleri bağlanmış ve boynuna ip
geçirilmiş halde darağacına çıkartılır.
Şeytan burdada boş durmayıp son
hamlesini yapacaktır. Bu kez Abidin imanını çalmak için şu telkinde bulunur:
-
Bak şayet bana secde edersen başına gelen tüm
belalardan seni kurtarırım.
Can derdi ya, maalesef şeytanın bu isteğine de boyun eğip
secde edecektir. Böylece Abid, hem imanından
olun hem de canından olur.
Anlaşılan bir insan âlimde olsa, zahit de olsa, her ne olursa olsun hiç kimse
şeytanın hile ve desiselerine karşı güvence altında değildir. Bu yüzden bize düşen sürekli şeytanın
şerrinden Allah’a sığınmak olmalıdır. Görüyorsunuz önce vesveseyle kıza
baktırıyor, sonra zina ettiriyor, sonra katlini gerçekleştiriyor, ardından
imanını çalıp katline ferman okuyor. İşte şeytanın hile ve desiseleri denen
hadise budur.
Şeytanın akıbeti
Satanistler
şeytana tapa dursunlar, biz öyle
inanıyoruz ki müminler sırat-ı müstakim üzere yaşamaya azmettiği müddetçe
kurtuluşa erecekleri muhakkak. Hiç şüphe yoktur ki, Allah mümin kulunun hüsnü zannı üzeredir. Dolayısıyla durduk yerde kendi kendimize
yeise kapılmaya gerek yoktur, her daim
Allah’tan umut kesilmez motivasyonuyla ümit var olmakta fayda vardır. Umut var
olalım ki akıbetimiz hayrolsun. Malum, acı akıbet daha çok şeytan ve onun
yolunu takip edenler içindir. Madem öyle
ehlisünnet âlimlerin kitaplarına bakaraktan şeytanın kıyamet akıbeti nasılmış
onu bir görelim. Gerçektende bu kitapları taradığımızda ölüm meleği tüm
mahlûkatın canını alıp vazifesinin tamamladıktan sonra yapacağı ilk iş şeytanı
kovalamak olacaktır. Ta ki bu kovalama canını alana dek sürecektir. Nasıl
mı? Şeytan ilk etapta kaçabileceği küçücük
bir deliğe razı olur bile. Ancak baktı çok sıkı takip altında yerin dibine girecektir.
Orada da kovalamaca tüm hızıyla devam eder, ister istemez soluğu bu kez gök
kubbede alacaktır. Azrail bu ya, ister
yerin dibinde ister semada hiç fark etmez aman vermeksizin sıkı takip altına
alınca, şeytan bu kez denizin dip dalgalarına kendini koyuverip izini
kaybettirmeye çalışacaktır. Artık Azrail’de
bu noktadan sonra bitap düşer. Bu durumda Allah’a rücu edip meramını şöyle dile
getirir:
-Yüce Allah’ım sana malumdur, tüm gücümle elimden geleni yaptım, ama şeytanı bir türlü yakalayamamaktan bitap
düşer hale döndüm.
Allah-ü Teâlâ:
-Madem
öyle, var git Cehennem malikinin yanına o sana yetmiş beş bin cehennem köpeğini
emrin altına versin. Böylece sende güç tazelemiş olursun.
Azrail
bu kez beraberinde götürdüğü yetmiş beş bin köpekle şeytanın ardına düşecektir.
Ama yine yakalayamayacaktır. Rabbul Âlemin ikinci kez yetmiş beş bin köpek daha
almasını emreder, şeytan yine yakalanamaz. Neyse ki üçüncüsünde bir yetmiş beş bin köpek daha
takviye edildiğinde şeytan onca kovalamanın ardından can havliyle Hz. Âdem’in
mezarına kapanmak zorunda kalacaktır. Sen
misin ‘Ben ateşten o ise topraktan yaratıldı’ diyen, işte o küçümsediği toprağa yüz sürer bile. Dahası Âdem’e secde etmemek neymiş o sözünü kendisine
böyle yedirilmiş olur. Derken bütün köpeklerin üzerine üşüşüp kıskıvrak abluka
altına alınır. Ardında Azrail geldiğinde
şöyle der:
-Ey Melun Şeytan! Yüce Allah (c.c) Adem’i yarattığında sana secde et dediğinde
etmedin de şimdi kapana sıkışınca mı toprağa kapanıp secde edesin geldi.
Besbelli ki bu söz Şeytana çok ağır
gelip adeta ciğerine işler. Tabii gururuna yediremeyince de abandığı topraktan
başını kaldırıp:
-Sen öyle san, asla ona secde etmem der demez, Azrail o anda tepesine binip ruhunu kabz
edecektir.
Düşünsenize Şeytan neydi ne oldu. Bir zamanlar Meleklere hocalık
yaptığı dönemlerde tam beş yüz sene ibadet ederek hayatını geçirmişti. Öyle
ibadet etmişti ki neredeyse secde etmediği yer kalmamıştı diyebiliriz, işte bu denli
derin biriydi. Fakat vakta ki emri
ilahiye'ye karşı gelir, işte o an lanet halkası
başına geçirilip huzurdan tard edilecektir. O artık bundan böyle Adem (a.s)’ı ve
onun zürriyetinden gelenleri binbirtürlü hile ve desiselerle yakmak için
çalışacaktır.
Peki, Adem (a.s)’ı bir şekilde
oyuna getirip kandırdı da ne oldu, sonunda toprak ateşe galip geldi ya, bu
yetmez mi? Anlayana elbette ki bu
ibretlik tablodan çıkaracağı pek çok ders ziyadesiyle yeter artar da. Zira Adem
(a.s) toprak mayasıyla günahını görüp tevbe ederekten kurtuluşa ererken,
Şeytanda ateş mayasıyla amelini sermaye görüp lanetlenenlerden oldu.
Evet, toprak ve ateş örneğinden ders
çıkaralım ki, bizde tıpkı atamız Adem (a.s) gibi amelimizi değil, günahımızı görüp bin pişman olmasını bilelim.
Bakın, Rabbul Âlemin bu hususta ne
buyuruyor: “Benim yanımda Resulümün ümmetinden günahkâr olanların yalvarıp
yakarmalarından daha güzel ses yoktur, ariflerin münacatı müstesna.”
Şu bir gerçek, Yüce Allah kulunun
günahlarından pişmanlık duyup tevbe etmesine rızalığı var, ama kibrine yenik düşüp pişman olmayanlara ise
asla razılığı yoktur. Hem şeytan varı bu
dünyada böbürlenip yeryüzünde fesada kalkışmaktan kim ne bulmuş ki bizde
bulalım. Kaldı ki biz müminler için cehennem asla
tercih edilecek mekân değildir. Orası ancak şeytanın yolundan giden irinsi
bedenlere layık mekândır. Zaten cehennem narı Allah’a asi olan kulların
bedenlerinden kan ve irin akıtmak için vardır. Allah’tan dileğimiz odur ki
cehennemde kan ve irin şeytanın yolundan gidenlere olsun, selam yurdunda gül kokusu da müminler için
olsun. Aslında bu dilekten öte bir hakikat temennisidir bu. Nitekim cehennemin
hararetinden susayanlara su yerine irin verilirken, Cennette gölgelenenlere de kevser
suyu verilecektir. Yeter ki şairin ‘Oluklar çift birinden nur akar, diğerinden
kir’ dediği noktada tercihimizi nurdan yana koyalım, bak o zaman ruz-i mahşerde irin yerine kevser
havuzu sularından kana kana içmek nasip olacaktır elbet. Kaldı ki bizim
kıymetimiz Efendimiz (s.a.v)’den gelmekte. Bikere her şeyden önce salâvat
getiren son ümmet olmamız hasebiyle Allah Resulü şefaatini bizden
esirgemeyecektir. O dünyada iken kendisine salâvat getirenlere şefaat diledikçe
Allah-ü Teâlâ da Habibinin yüzü suyu hürmetine beşeriyetten en yakın arkadaşı
olan Hz. Ebu Bekir (r.anh)’a cennetin anahtarlarını eline verip, al istediğini
cennete koy diye beyan buyuracaktır. Madem
öyle, ne mutlu Sıddıkiye yolunda gidenleredir ki, Allah Resulünün yolunu yol
bilip İsmail’ce yat kurban olmuşlar. Şayet şu fani dünyada Hz. Ebubekir misali
müşriklerin dedikodusuna aldırmaksızın ‘O dediyse doğrudur’ tarzı bir duruş
sergileyip hak ve hakikate teslim olabilirsek, biliniz ki mahşerde Sıddık-ı
Ekber Erleri bizleri yalnız koymayıp cehennem zebanilerin eline teslim etmeyeceklerdir.
Buna inancımız tam da.
Şöyle geriye dönüp Şeytan, Firavun, Karun ve diğerlerinin
düştükleri duruma baktığımızda, hep
başlarına ne gelmişse kibirlerinin yüzünden helak olduklarını görürüz. Oysa asıl
hakiki pehlivan kıyamet günü başı önüne eğilmeyecek olandır. Şayet ruz-i
mahşerde başımız önümüze eğilmesini istemiyorsak vakit çok geçmeden Allah’ın
hakiki pehlivanlarını dost edinip feyzinden ve bereketinden istifade etmemiz
icab eder. Zira Allah Resulü Kişi
sevdiği ile beraberdir buyurmakta. Dolayısıyla
her kim dünyada iken Sadatları dost edinirse, şu iyi bilinsin ki o dost edinilen
Sadatlar sadece bu dünyanın değil mahşer
gününün de hakiki pehlivanlardırlar. Yeter ki, onlara Allah için hürmette kusur
edilmesin, hiç kuşku yoktur ki ruz-i mahşerde bizi yapa yalnız yüz üstü bırakmayacaklardır.
Nitekim Gavs-ı Bilvanisi (k.s) bu gerçeği şöyle müjdeler:
“-Yiğit sadece kendi başına çalışan
kimse değildir. Gerçek yiğit o dur ki hem kendisi çalışır, hem de âlem ona
çalışır”
Evet, başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere
ve O’nun izini iz sürenler önce kendi nefislerinden ziyade Ümmet-i Muhammed’in
kurtuluşu için çalışmayı yeğlemişlerdir. Düşünsenize o gün cehennem zebanileri mahşer
halkının üzerine hücum ettiğinde o an herkes kendi derdine yanıp ‘nefsi, nefsi’ diye çırpınırken Allah Resulü ‘Ümmetim
Ümmetim’ diye feryad edecektir. Aslında şu an içinde bulunduğumuz dünyanın hali
de mahşer gününü hatırlatmakta. Bakın şöyle etrafımıza artık bu dünyada
gemisini kurtaran kaptandır diyebiliriz. Öyle ki, kel derman bulsa başına sürer
misali hemen herkes düştüğü bataklıktan ya kendi çabasıyla çıkmaya çabalamakta,
ya da kendisine uzanacak bir yardım elini beklemekte. Mutlaka bir yardım eli uzatacak biri çıkar
elbet. Yeter ki onca kokuşmuşluk içerisinde Peygamberimizin izinden yürüyen
Allah dostlarına dost olunsun, bataklıktan kurtulmamız an be an mümkün
diyebiliriz. Bu arada sadece yardım elinin uzatılmasını beklemekle kalmayıp, cehennem
ateşini sürekli göz önümüzde bulundurmamızda icab eder. Çünkü cehennem azabının
şiddetini ruhumuzda hissetmediğimiz müddetçe kendimizi rehavete kaptırıp günah bataklığına
sürükleneceğimiz gibi öteki dünyaya da kendi ateşimizi beraberimizde
götüreceğiz demektir. Bakınız, bir gün Behlül’ü
soluk soluğa bir halde görenler:
-Ey Behlül! Bu ne telaştır, hayırdır nereden
geliyorsun böyle?
Behlül cevaben:
-Cehennemden
geliyorum.
Derler ki:
-Cehennemde ne işin vardı ki?
Behlül:
-Ateş
almaya gitmiştim ama ateş yoktu.
Merak ederler:
-Efendim bu nasıl söz, cehennemde hiç ateş
olmaz mı?
Behlül:
-Evet,
Cehennemde yanmayacaklar için ateş bulunmaz, bu yüzden ateş yoktur.
Nasıl ki Nemrut’un ateşi İbrahim
(a.s)’ı yakamamıştı ya, aynen öyle de İbrahim-i yolda yürüyenler içinde elbette
ateş yok mesabesindedir. Nitekim Rabbul Âlemin ateşe;
-Ey ateş İbrahim’e serin ve selamet ol (Enbiya:69)
buyurunca ateş gül bahçesine dönüşüverir de. Şayet müminler can-ı gönülden İbrahim-i Gül
olmaya gayret ederse biliniz ki ateş nur kaynağı olacaktır. Malum ateşte
yakıcılık özelliği vardır, nur ise yakmaz sadece ışık verir.
Bakın,
İbn-i Cüreyc ne buyuruyor, der ki;
-Cehennem yedi kattır. İlk katman
günahkârlar içindir, ikinci katman Yahudiler içindir, üçüncü katman
Hıristiyanlar içindir, dördüncü katman yıldızlara tapanlar içindir, beşinci
katman ateşperestler içindir, altıncı katman putperestler içindir, yedinci
katmansa münafıklar içindir.
Bir görüşe göre de; göz, kulak dil, karın,
edep yeri, el ve ayaklardan oluşan yedi vücut azasına denk düşen cehennem ise yedi
kat olarak konumlandırılmıştır. Öyle ya, madem günahlar insanın yedi uzvuyla
işlenmekte, o halde işlenen her kötü
fiilin karşılığına denk gelen cehennem tabakalarından her hangi birinde
karşılık görmesi gayet tabiidir.
Velhasıl kelam son söz olarak Said Nursi
Hz.lerinin şu veciz sözüyle bağlayalım: ”Zaman gösterdi ki cennet ucuz değil,
cehennem dahi lüzumsuz değil.”
Bu böyle biline.
Vesselam.