3 Haziran 2016 Cuma

EY YOLCU! YOLCULUK NEREYE


    EY YOLCU! YOLCULUK NEREYE?

        SELİM GÜRBÜZER
         Konuk olduğumuz şu fani dünyada kafileler eşliğinde kimi ilim, kimi dost, kimi ticaret, kimi filim, kimi spor gibi değişik sebeplerle yollara düşüldüğü bilinen bir husus. Hangi sebeplerle yollara düşülürse düşülsün neticede insanoğlunun eninde sonunda varacağı en nihai nokta Yüce Allah’ın Kur’an-ı Mucizü’l Beyan’da; “Hepiniz Allah’tan geldiniz, Allah’a döneceksiniz”  vechiyle beyan buyurduğu ilahi huzur olacaktır elbet.
          Madem, yolculuk insan hayatının var olan bir gerçeği,  o halde burada önemli olan kimin hangi gaye maksatla ve hangi vasıtayla yolculuk yapacağı çok büyük önem arz etmekte.  Bikere gayesi Allah’a ulaşmak olanın vasıtası şeriat gemisi olmalıdır. Tâ ki, Nuh’un kurtuluş gemisinde olduğu gibi vuslat limanında demirleyene dek bu gemi üzerinde seyreylemek gerekir. Görünen o ki, gayesi Allah olanın menzili maksuduna ulaştıracak tek kurtuluş bineği  şeriat, tarikat ve hakikat’ donanımlı gemisinden başkası değil elbet.  Zaten insanın böylesi üç tuğlu donanımlı gemiyi terk etmesi kendi kendinin tufanı olur.
         Hani denilir ya hep, yolcu yolunda gerek diye, aynen öyle de tarik olmak varken tufan olmak niye.  Ki,  tarik yol demektir.  O halde yola koyulurken rotamızı illa ki  ‘şeriat, tarikat ve hakikat’ donanımlı gemisinin kumandası hükmünde olan dümeninin belirlediği istikamet üzere seyreylemek gerekir.  Aksi halde azgın deniz dalgalarının arasına karışıp bizim için tufan kaçınılmaz olur.  Her kim ‘şeriat, tarikat ve hakikat’ gemisinin üç tuğlu dümenine tabii olmaksızın  ‘ben kendi kendimin rotamı belirlerim’ diyorsa bu tamamen değim yerindeyse gemi azıya almış nefsin azgınlığının ifadesi demek olur. Ki,  daha sözün sahibi gemin (atın) dizginlerini elinde tutmasına fırsat kalmadan o çok güvendiği nefsi onu çoktan azgın dalgalara atıverir bile.  Düşünsenize bir otomobil için debriyaj, fren ve gaz butonları ne ifade ediyorsa, Hz. Nuh (a.s)’ın misyonunu yüklenmiş bir gemi için ‘şeriat, tarikat ve hakikat’ butonları da kurtuluşa ermenin ta kendisi bir ifadedir.  Malum, şeriat butonu bu geminin zahiri rotasını belirler,  tarikat butonu bu geminin özü mesabesinde bâtıni rotasını belirler,  hakikat butonu da bu geminin meyvesi hükmünde ki en nihai varacağı limanın rotasını belirler.  Hiç kuşku yoktur ki,  hakikat meyvesine ulaşmak ancak şeriat ve tarikat butonlarını işler hale getirmekle mümkün.  Hele bir insan  şeriat, tarikat ve hakikat’ basamaklarını bir bir aşmaya bir görsün biiznillah Allah’a vuslat bir hayal değil gerçeğin ta kendisi olacaktır.  Ki,  buna inancımız tamdır.  Çünkü şeriat; Yüce Allah'ın (c.c) Resulüne (s.a.v.) indirdiği ahkâmdır. Tarikat Kur’an ve Sünnet-i seniyye üzere amel etmektir. Hakikat ise tüm Salih amellerin semeresi manasına Şeb-i arusca meyvelenmek demektir.
           Öyle anlaşılıyor ki,  iman-ihlâs-ihsan gemisinin bu üç başlı butonların gösterdiği istikamette rotamızı belirlemeksizin asli vatan cennete giden kapıların açılması pek mümkün gözükmüyor. Örneğin tasavvufi butonu temsil eden gemi kaptanının, yani mürşidi kâmilin rehberliğinde rotamızı belirlediğimizde Yüce Allah’ın emirlerine uymak, nehiylerden kaçmak denen bir yola girilmiş olunur. Şeriat butonunu temsil eden gemi kaptanının, yani şer’i ilimlere vakıf mollanın rahle-i tedrisatından geçmekle de medrese ilmine girilmiş olunur.  Besbelli ki her bir buton bağrında bin bir sırrı bağrında taşıdığından kaptansız bu butonlara dokunmanın hiçbir fayda sağlamayacağı muhakkak.  İlla ki hak ve hakikat yolunda rehber edinmek şarttır.  Çünkü yollar bir bilenin rehberliğinde kat edilebiliyor. Aksi halde atalarımızın dediği üzere maazallah  ‘kılavuzu karga olanın burnu pislikten kurutulmaz” olanların haline düşeriz. Bu duruma düşmemek için yine atalarımızın dediği üzere  ‘at binenin (iş bilenin), kılıç kuşananın’ misali iş bilen gemi kaptanların izini iz sürmüş oluruz. Böylece gemi kaptanların rehberliğinde ‘şeriat, tarikat ve hakikat’ basmaklarının izini iz sürmekle iman, salih amel ve güzel ahlak sahibi mümin olmak şerefine nail oluruz da.
        Evet, insanoğlu dünya gemisinde bir seyir halinde turlamakta habire. Ancak dünya gemisiyle turlarken acaba elest meclisinde verilen sözün gereğini yerine getirerek turlayabiliyoruz mu, asıl önemli püf nokta burasıdır. Bu bilinçte turluyorsak ne ala,  bu bilinçte turlamıyorsak vay halimize. Unutmayalım ki, insanoğlu diğer canlılar gibi sadece et ve kemikten ibaret yaratıklar değildir,  bilakis  “Yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” kutsi hadisin sırrınca donatılmış eşrefi mahlûkat bir varlıktır. Madem eşrefi mahlûkat varlıklarız, o halde bize dünya gemisinde başıboş turlamak değil yaradılış gayemize uygun turlamak düşer.  Buna mecburuz da. Ki,  yaradılış gayesinin gereğini yapan dolu başakların başı eğik, dolu olmayan başakların ise başı dik olurmuş. Sakın ola ki rotamızdan sapıp da hâşâ dünyayı ben yarattım diyecek kadar zıvanadan çıkmış burnu bir karış havalarda içi boş başaklar gibi avare avare turlayanlardan olmayalım.  Bakmayın siz öyle onların, dünya sathında  ‘Ye kürküm Ye’ misali kendilerini bulunmaz Hint kumaşı sanan adammış gibi dolanmalarına, kazın ayağı hiçte öyle değil, gerçek anlamda adam olsalar dünya sathında eğilmiş dolu başaklar gibi dolaşmaları gerekirdi. Tevazuu hali hak getire,  onların her biri burnu kaf dağında adamlardır.  Bakınız Yüce Allah bu hususta ne buyuruyor: “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Çünkü sen ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” (İsra, 37)
          Asıl yiğit adam o dur ki,   dünya gemisinde Rabbinin emri doğrultusunda terhis olana dek dolu başak halde turlayabilendir. Rabbimizin emri dışında kendi başına buyruk kesilen asla kurtuluş limanına demir atamaz. Zira hiç kimse şah değil, padişah değil,  kaptan değil.  Dolayısıyla kaptansız kendine rota belirlemek ahmaklık olur. Malum bizim padişahlarımız, kaptani deryalarımız yedi iklimde hükmetmiş şahsiyetlerdir.  Onlar bile ne hakanlığını, ne padişahlığına, ne de kaptanıderyalığına güvenmişlerdir, bilakis onlar kurtuluşu Allah’a sığınmakta bulmuşlardır.  Öyle ki padişahlarımız Cuma namazına giderken talebe-i ulûmdan bir gruba ‘Mağrurlanma padişahım, senden büyük Allah var!’ diye tempo tutturaraktan kendilerini hizaya çekmişler de.  
         Şayet bizlerde şu imtihan dünyasında yolculuğumuzu alnımızın hakkıyla tamamlamak istiyorsak, ilk iş bize Allah’ı unutturacak tüm dünyevi adresleri ve randevuları iptal edip Allah’ı hatırlatacak adresler için yola koyulmak olmalıdır.  O adrese teslim yolculuklar nedir derseniz, hiç kuşkusuz: 
      -İlim öğrenmeye yönelik yolculuk,
      -Sıla-i rahim yolculuk,
      -Dost ziyareti yolculuk,
       -Hac yolculuğu,
      -Cihad yolculuğu (Allah Resulü; Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihattır buyurdu.),
      -Hizmet yolculuğu,
 -Sağlık veya tedavi olmak için çıkılan yolculuk,
 -Helal rızk için yapılan ticaret yolculuğu,
 -Tefekkür veya ibret için göze alınan yolculuk gibi yolculuklardan başkası değildir elbet.
            Hele ki, birde bunlara ilave edilmesi gereken bir kutsi yolculuk daha var ki,    Allah dostunu ziyaret için çıkılan yolculuktur bu. Biz Türkler,  Allah dostlarına evliya anlamında Barak baba gibi Baba,  Korkut Ata gibi Ata olarak yâd etmişizdir hep.  Öyle ki her bir manevi başbuğ babamızı manevi dost karındaş ata bilip ziyaretlerinde bulunmayı ihmal etmemişiz de. Hem nasıl ihmal edebiliriz ki, Allah Resulü (s.a.v) “Din kardeşini Rıza-i Bari için ziyaret eden cennetliktir” diye buyurmuş.  Nitekim bir mümin baba dost bildiği kardeşini ziyaret için yola çıktığında Allah  (c.c)  yoluna meleklerden bir bekçi koyar. Melek adama şöyle sual eder:
     -Ey yolcu, hayırdır nereye gidersin böyle?
Adam:
-Kardeşimi ziyarete gidiyorum der.
Melek:
-O senin yakının olduğu için mi?
Adam:
-Hayır der.
Melek;
-Yoksa bir dünyalık menfaatin mi var?
Adam:
-Asla, onu Allah rızası için ziyaretine gidiyorum deyince
Melek:
-Madem öyle, Allah sana bu yolu mübarek kılsın. Zaten yolunun üzerinde bulunma sebebim, senin o adamı sevdiğin gibi Yüce Allah’ın da seni sevdiğinin müjdesini vermek içindir buradayım ” der (Hadis).
      Hakeza mürşid ziyareti için yola çıkanlar içinde öyledir. Onlar manevi dost karın kardeş olmaktan öte Peygamberimiz (s.a.v)’in varisi hükmünde Rabbani âlimlerdir. Ki, Rabbani bir âlimi ziyaret etmek demek aynı zamanda insana feraset kazandıracak seyr u süluk yoluna adım atmak demektir. Seyr-u süluk eyleyen bir sofi Allah’ı bilmeye çalışmak manasına marifetullah ilmine kendini adar da.   O halde bize Rabbani âlimlerin rahle-i tedrisatından geçmek düşer. Bakınız Habir b. Abdullah (r.anh) bir hadis-i şerifi işitmek için bir aylık yolculuk yapmış bir zattır. İşte gerçek yolculuk budur. Madem öyle ilim uğruna göze alınan seyahatin, en ihlâslı amel demek olduğunu bilmekte fayda var. Bu yüzden Resul-i Ekrem (s.a.v) “Kim kırk gün Allah için ihlâsla amel ederse kalbinden diline doğru hikmet pınarları fışkırır” buyurmuşlardır.
                                   YOL ODUR Kİ İRŞADA VESİLE OLA  
        Hiç kuşkusuz tekkeler marifetullah ilminin tahsil edildiği kutlu mekânlardır. Bundan ötürü atalarımız “Tekkeyi bekleyen çorbayı içer denilmiştir hep.
        Mevlana Halid-i Zülcenaheyn (k.s) Musul’da doğup büyüdü. Ve Irak’taki Süleymaniye medresesinin müderrisliğini de yaptı.  Ancak sürekli kalbinde bir şeylerin eksik olduğunu hissettikçe ledün ilme hevesi artmaya başlayıp ta uzak diyarlarda ruhunun susuzluğunu giderecek kaynak aramaya koyulur da.  Önce Mescid-i Nebevi yoluna koyulduğunda Şam’a uğramadan edemezdi. Uğradığında Kadiri Şeyhinden icazet alır da. Derken o kutsal topraklara vardığında Yemenli bir Salih zatla karşılaşır. Belli ki, bu karşılaşma sıradan bir karşılaşma değildi. Çünkü bu karşılaşmada aralarında nasıl bir elektriklenme oluyorsa kendisinden irşat etmesini talep eder. Bunun üzerine Yemenli zat kendisine şöyle nasihatte bulunur:
       -Hey evlat! Var elini Mekke’ye. Kâbe’yi ziyaret et. Sakın ola ki orada mantığına ters gelen bir durumla karşılaştığında itiraz etmeyesin.
         Mevlana Halid Zülcenaheyn (k.s);  
        -Peki, Efendim deyip Mescid-i Haram yoluna koyulur.  Orada tavafını ve namazını eda ettikten sonra sırtı Kâbe’ye dönük Delail’ül Hayrat okuyan bir adam gördüğünde taaccübüne gidip kendi kendine;
        -Ya hu! Bu adam nasıl olur da arkasını Kâbe’ye doğru edebe mugayir bir vaziyette oturur diye itiraz eder. Az sonra o adamla göz göze geldiğinde dönüp şöyle der:
       -Sen Allah katında müminin kalbini Kâbe’den üstün olduğunu bilmiyor musun? Hem sen ne çabuk Medine’de sana tembih edilen nasihati unutur oldun ki deyince, Mevlana Halid-i Zülcenaheyn (k.s), bu kez o zatın dizinin dibine çöküp kalbindeki ateşin dindirilmesini talep eder.
   Böylece o zat (ya da bir Allah adamı veya bir meczup) şöyle der:
         -Senin irşadın bu diyarda değil Hindistan'da. Bekle, ta ki oradan bir işaret gelince oraya yolculuk yapasın ve irşad ediciyi orada arayasın.  
        Tabii Mevlana Halid-i Zülcenaheyn (k.s) Hac vazifesini bitirince dönüş yolunda tekrar Şam’dır. Burada Muhammed Derviş Azimabadi Hz.leriyle görüşür. O’da tıpkı Beytullahta ki meczup gibi Hindistan’ı işaret eder (Şeyh Abdullah-ı Dihlevî Hz.lerini).  Şam’dan sonra Süleymaniye topraklarına ayak bastığında talebeleriyle tekrardan buluşup ders vermeyi ihmal etmez de.  
         Evet,  talebelerine ders okutmasına okutur ama bir yandan da gözü hep Hindistan’dan gelecek haberdedir. Ve nihayet o beklediği haber Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)’inin bir sofisi vasıtasıyla geldiğinde gözü bir anda aydınlanıverir.  Tez elden büyük bir heyecan ve aşkla Hindistan yollarına revan olur.
         Yollar uzun, yollar ince elbet. İnceliği şundan belli Hindistan topraklarına yaklaştıkça heyecanı büsbütün bin kat daha da artar. Huzura vardığında büyük buluşma, yani intisabı gerçekleşir.  İlginçtir dergâh yolunda kendisine ilk iş olarak tuvalet temizliği ve diğer vesair hizmetler verilir. Dile kolay tam yedi sene dergâhın su işleri ve tuvalet temizlik hizmetlerinde koşturur bile.  O hizmette koştururken o arada Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)’ın dikkatinden de bir şey kaçmaz.  Şöyle evinin penceresinden Mevlana Halid-i süzdüğünde bir de ne görsün dergâhın avlusundaki işleri artık melekler görmekte. Ve huzuruna çağırdığında şöyle der:
         -Ey Evlat! Allah bu kutsi yol sana mübarek olsun,  artık görüyorum ki gurur ve kibir ayaklarının altında ve işini melekler yapmakta. Haydi, sana uğurlar olsun, şimdi senin için irşad vaktidir.
        Ve onu uğurladığında atın üzengisinden birazcık tutar da.  Etraftan görenler;
          -Ya hu,  koskoca bir şeyh nasıl olurda atın yularından tutar diye taaccüp ettiklerinde onlara dönüp şöyle der:
         -O kadarını da bize çok görmeyin,  şayet atın yularından da çekip tutmasaydık buradaki tüm nisbeti alıp götürecekti.
         Düşünsenize, buraya gelmeden önce tek kanatlı zahiri âlim olmanın yanı sıra beş Tarikatı Aliye’dende halifelik icazeti almış zattı o, şimdi ise tam teçhizatlı batını ilmide yüklenip çift kanatlı zat olarak irşada koyulacaktır.  Hatta o gün bugündür kendisi çift kanatlı manasına ‘Zülcenaheyn’ denilerek yâd edilir hep. Öyle ki, mürşidinin izniyle Süleymaniye’de irşada başladığında dört yüz halife yetiştirerek adından söz ettirirde.  
         İlginçtir halifelerinden üç tanesi bir meselede itiraz ettiklerinde tard edilirler. Tard edilmeleri de yerinde bir karar. Çünkü bu kutsi yol en ufak bidat’in hoş görülmesine geçit verilmez.  Taviz tavizi doğuracağından o üç halife akşam namazından sonra tesbihat sırasında  Allahümme ecirnaminennar’ okuma esnasında eller aşağıya indirilmesi gerekirken yukarıya kaldırmalarına göz yumulmaz. Kendileri bu durumda ikaz edilip itiraz ettiklerinde tard edilmeleri kaçınılmaz olur.  Derken soluğu Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)’ın yanında alırlar. Yani, özür dilemek için ona iltica ederler. Bunun üzerine Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s) Şöyle der;
         -Vallahi benim yapacağım bir şey kalmadı, Mevlana Halid-i Zülcenaheyn (k.s)  burada ki tüm nispeti alıp götürdü zaten. Siz buraya boşa yorulup geldiniz, bende bir şey kalmadı.
           Hâsılı kelam Mevlana Halid Zülcenaheyn (k.s)  böyle bir zattır,  kendisi zamanın irşad kutbu olur da.

YOLLARDA KIBLE TAYİNİ

           Yol deyip geçmemek gerekir, yolunda kendine has bir ‘adabı-erkânı-usulü’ söz konusudur. Nitekim ehlisünnet âlimlerin yazdığı fıkıh kitaplarına baktığımızda yol adabıyla ilgili pek çok ilginç çıkarımlar bulabiliyoruz.
             Bikere her şeyden önce yolculukta üzerinde en hassas olmamız gereken durum kıble tayini hususudur. Şayet konaklanan yerde mihrab varsa kıble tayini araştırmasına gerek yoktur.  Mihrab yoksa asıl burada ne yapmamız gereken bir fıkhı meseleyle karşılaşırız ki,  hiç telaşa mahal bırakmadan bu tür durumlarda ilk iş kıbleyi araştırmak değil bir bilene sormak olmalıdır. Dikkat edin bir bilen diyoruz.  Sebebi gayet çok basit, bilgisinden emin olunmayan, yani güvenilirlik ehliyete haiz vasfa sahip olmayan  bir kişiden kıble sorulmaz da onun için elbet.
       Peki, güvenilir vasfa sahip olmayanlar kimlerdir denildiğinde, bunlar fıkıh kitaplarımızda:
      -Fasık,
      -Çocuk,
      -Kâfir gibi özelliklerdeki kişilerdir.   
       Güvenilir kimseler bulunmadığında yapılacak ilk iş ise yine fıkhı kitaplarında belirtildiği üzere:   
      -Çobanyıldızı,
      -Güneş,
      -Kutup yıldızı,
 -Doğudan esen rüzgâr,
      -Batıdan esen rüzgâr gibi delillere başvurmak olmalıdır.  
        Hiç kuşkusuz bu sıralanan delillerden en zayıfı rüzgâr,  en kuvvetlisi ise kutup yıldızıdır. Kutup yıldızı yedi küçük yıldız kümesinden oluşup yön tayininde kuvvetli delil olarak karşımıza çıkar. Burada edinilen bilgiler ışığında gökteki konumuna ve şekline bakaraktan çok rahatlıkla kıble tayini yapmak pekâlâ mümkün. Nasıl ki Rü’yet-i Hilal Ramazan ayına girdiğimizin işaret bir deliliyse, kutup yıldızı da kıble tayini için çok önemli bir işaret delilidir. Nitekim Allah Teâlâ’nın bu hususta mealen  O, karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Bilen bir toplum için ayetleri ayrı ayrı açıkladık” (En’am, 97) beyan buyurması bunun bariz delilidir. Ayet-i Celile’den anlaşıldığı üzere yıldızlar sanki insanoğlu ibadetten geri kalmasın diye pusula vazifesi görmekteler. Sadece insanoğlu için mi pusula olmaktalar,  elbette ki diğer canlılar içinde başka amaçlara yönelik pusula donanımları söz konusudur.  Mesela çöl karıncalarının durumuna baktığımızda tıpkı arılarda olduğu gibi bünyelerinin polarize ışık donanımıyla donatılmaları sayesinde çok rahatlıkla yön tayini yapabildiklerini görebiliyoruz. Öyle ki, çöl karıncaların gözleri içerisinde ki ultraviyole dalga boy ışınlara duyarlı alıcılarının güneş ışığını analiz edecek bir donanıma sahip olmaları onları çöllerin o kızgın kumları üzerinde yuvalarını bulmaya ziyadesiyle yetiyor artıyor da. Burada güneş ışınları çöl karıncalarının yuvaya dönüşlerinde adeta pusulası olmaktadır. Belli ki gökyüzünde her bir irili ufaklı ışık kandilleri (gökyüzümüzü aydınlatan gök cisimleri)  süs için konuşlandırılmamışlardır,   daha pek çok vazifeleri olmalarına rağmen icabında yeryüzünde ki canlılara yön tayininde pusula olmak içinde konuşlandırılmışlardır. Şayet bir kimse gökyüzüne bakaraktan kıble tayini yapacak bilgi donanımına sahip değilse, nasıl olsa bu bilgi bende yoktur diye namazı boşlayamaz, bir başka açılardan da araştırmalara koyulması icap eder. Oldu ya, etraf ıpıssız bir halde,  kıbleyi soracak hiç kimseler de etrafta yok gibi, bu durumda o insan kuvvetli zannı üzere olduğu bir yöne doğru namaz kılmakla mükelleftir.  Şayet namaz sonrası kıbleye isabet etmediği anlaşılırsa o kılınan namazın iadesi gerekmez ve o namaz sahihtir.  Bakınız ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v) bu hususta ne diyor: “Araştıranın kıblesi niyet ettiği yöndür.”   Birde bunun tam aksine etrafı kolaçan ettiğinde kıblenin neresi olduğuna dair etrafında soracağı yerli halktan birileri olmasına rağmen onlara kıbleyi sormak varken bunun yerine kendi araştırmasıyla kıbleye yönelip namaz kılan bir adamı düşünün. Hiç kuşkusuz o adamın namaz sonrasında kıbleye isabet etmediği ortaya çıktığında, o namaz sahihlik kazanmayacaktır.  Dikkat etiyseniz satır aralarında yerli halk dedik,  çünkü kıble tayininde şahitliğine başvurulacak kişinin yerli halktan olması şarttır.
          Ya da varsayalım ki,   bir kimse araştırmaksızın namaza durduğunu.  Selam verip namazı tamamladığında kıbleye tam isabet ettiği ortaya çıksa da sırf araştırma farzını terk ettiğinden dolayı bu kılınan namaz sahihlik kazanmaz. Buradan pekâlâ şu kanaate de varabiliriz, müminler olarak bir şekilde gökteki güneş, ay, yıldız her bir gök cismi hakkında az çok genel hatlarıyla bilgi edinmemiz gerektiği anlaşılmakta,  aksi halde kıble tayini durumlarıyla karşılaştığımızda ileri süreceğimiz  ‘bilmiyorum’ ifadesi geçerli mazeret bir sebep olarak karşılık bulmayacaktır. Dedik ya, müminler olarak az çok ilmihal bilgisi edinmek şarttır. Bizim için astronomi ilminin tüm inceliklerine vakıf olmak şart değildir sadece. Çünkü bunun için illaki ilim tahsil etmek gerekir.  Böylesi ince konulara muhatap kaldığımızda yapacağımız tek şey aklımızın kestirebildiği ölçülerde gerekli araştırmaların yaptıktan sonra kuvvetli zannımızın ön gördüğü istikamete yönelmek olmalıdır. Ki, bu yöneldiğimiz yön bizim kıblemiz olur.  Oldu ya namaz esnasında namaz esnasında zannımız değişikliğe uğrayacak gibiyse bu kez zihnimizde oluşan değişikliğe uğrayan kuvvetli zannımızın ağır bastığı istikamete doğru yönelmek olmalıdır. Yok, eğer bunu yapmayıp sonradan bir rükün eda edecek kadar bir süre sonra yönelirsek,   o namaz sahih olmaz.  Çünkü normal şartlarda da bir kimse özrü olmaksın göğsünü çevirmek namazın bozulmasına yeterli sebeptir. Malumunuz göğüs çevrilmeksizin sadece yüzün çevrilmesiyle namaz bozulmamaktadır.  
           Yolculukta yol arkadaşları kendi aralarında kıble hususunda ihtilafa düştüklerinde namazlarını ferdi kılmaları lazım gelir. Şayet pusulasız yola çıkmışsak, yönümüzü Kâbe’nin bir parçasına ve gökyüzündeki boşluğuna isabet ettirmekle de maksat hâsıl olur.     
            Yolculuk esnasında zaruret bulunmadıkça yürür halde veya seyir halde bir binek (vasıta) üzerinde farz ya da vacip namazı eda edilmemelidir.  Şayet seyir halinde değil de sabit halde sedir ve düz tahta şeklinde namaz kılmaya elverişli bir arabaysa pekâlâ kılınabilir.
            Şayet bir kimse özrü sebebiyle bir hayvan üzerinde (günümüzde ulaşım vasıtaları)  farz namazını kılmak zorundaysa o kimsenin gücünün yettiği tarafa yönelerek namazını kılması caizdir.  Keza hastalığından dolayı kendisine yardım edecek hiç kimsenin olmadığı kişi içinde bu hüküm geçerlidir.
           Bir kimse eda edeceği yer çamurluysa bu durumda binek hayvanı (arabasını) durdurup hayvanı kıbleye döndürdükten  (arabası düz tahta şeklinde ise) sonra üzerinde ancak farz namaz kılması caizdir.
                                              YOLDA İBADET DURUMLARI
       Yolculuk çileli de olsa asla namaz terk edilemez. Zaten namazda Miraca yolculuk demektir, o halde yolculukla özdeşleşmiş namaz nasıl terk edilebilir ki. Düşünsenize Ashab-ı Kiram cephede çarpışırken bile namazı ve cemaati terk etmemişlerdir.  Öyle ki,  cephede bir grup sahabe düşmanla çarpışaraktan saf tutup namaz kılıyor, bir müddet sonra geri çekilip tekrardan düşmanla çarpışıyor, derken ateş hattında bulunan diğer grup bu kez namaza dâhil olup adeta devri daim şeklinde namaza durulmuş oluyorlardı,  böylece savaş esnasında bile farz namazları terk edilmemiş oluyordu.  Zaten terk edilmez de.    
        Hiç kuşkusuz yolculuk deyince sadece patika yol,  kara yolu,  çevre yolu,  oto yolları akla gelmemeli,  tüm bunlara ek olarak yol güzergâhları üzerinde konuşlanmış hanlar,  hamamlar, kervansaraylar, mabetler (camii, kiliseler) gibi bir dizi mekânların her biri yolculukla bütünleşen unsurlardır. Burada bir mü’min olarak yol boyunca nerde ne yapacağımız ve yolla bütünleşen unsurlardan hangileriyle hemhal olacağımız çok önem arz edecektir. Şayet bir mümin olarak nerde ne yapacağımızın İslami kural ve kaideleri bilmezsek yolculuğumuzdan murad edilene ulaşamayız.  Ki, yol üzerinde konaklayacağımız yerde cami olacağı gibi kilise ve havrayla karşılaşmakta mümkün.  Bu durumda bir Müslüman’ın havra, ya da kilise’ye namaz için girmemesi gerektiği fıkhı kuralını bilmesi gerekir.  Bu söz konusu mabetlere girilmemesinin nedeni Hıristiyanlara ya da Yahudilere ait mabetler olduğu için değil, bilakis şeytanların toplandığı yer olması bakımdan, resim ve heykellerle donatılmış olması nedeniyledir elbet. Keza yol güzergâhları sırf Müslümanlara yönelik sosyal tesislerle düzenlenmiş olmadığına göre mola verilen tesis olarak, yani her an kapalı mekân olarak sadece meyhaneyle de karşılaşmak mümkün. Dolayısıyla meyhanenin her hangi bir bölümünde kılınacak namazın hükmü nedir dendiğinde,  bikere zihni meşgul edecek enstrümanlı müzik ve çalgı sesleri gibi rahmani olmayan ortamın varlığı hiç tartışmasız o kılınan namazın mekruh olmasına tek başına yeterli sebeptir zaten.. Keza aynı durum gürültüden geçilmeyen değirmenler içinde geçerlidir. Çünkü gürültü zihni meşgul edip huşumuzu bozacağından namaz kılınması mekruhtur.
       Eskiden binek denince at deve akla gelirdi, şimdi ise bineklerimiz lüks otomobiller, uçaklar, gemiler vs. olmuş. Malum,  Peygamberimiz döneminde binekler deve türü hayvanlardı. Dolayısıyla eski binekler hakkında hüküm nedir denildiğinde Rasulüllah (s.a.v)’ın beyan buyurduğu “Develerin çöktüğü yerlerde namaz kılmayın. Çünkü develer şeytandandır”  hadis-i şerifi yeterince her şeyi izah etmeye yetiyor zaten.  Hakeza Peygamberimize koyun ağıllarının hükmünü sorduklarında ise “Oralarda namaz kılın, zira onlar bereketten yaratılmışlardır” (Müslim) şeklinde verdiği cevapta bir başka açıdan meseleye yaklaşmanın izahı olarak anlamamıza yetmekte. Nasıl mı? Belli ki develerin şeytan olarak telaffuz edilmesinden maksat ulemamızın beyanlarından hareketle şeytana benzer sıfatta ürkek ve eziyetçi özelliği sahip olmalarından ötürüdür.  Öyle ya, namaz kılma esnasında develerin ürkmeyeceğinden hiç kimse emin olamayacağına göre namaz boyunca aklı meşgul edeceği muhakkak. Ama koyunlar öyle değil,  bilakis uysal hayvanlar olmaları hasebiyle koyunların bulunduğu ağıllarda kılmanın hiçbir sakıncası yoktur.  Şu da var ki, hadis-i şerifte develerin çöktüğü yerde namaz kılmak mekruh denilmekte.  Barınakları için mekruh denmemekte.  O halde develerin çöktüğü yerle kıyas ettiğimizde temiz olan ağılları bundan istisna bir hüküm ortaya çıkar. Yani, bu demektir ki, deve ağıllarının temiz olan kısmında namaz kılmak mekruh değildir. Dikkat edin temizlik burada şart hükmünde,  şart olmasa hayvanların boğazlandığı mezbaha türü yerlerde kılınan namazlar mekruh olmazdı.  
         Evet, yolculuk esnasında da olsa temizliğe riayet şarttır.  Çünkü yollar pislik veya idrardan arınmış güzergâhlar değildir.  Ehlisünnet âlimlerimiz yolun üst ve alt kısmında namaz kılmayı mekruh addetmişler de. Çünkü çöplükler genelde yol kenarlarında bulunurlar, çöplük olan yerlerde karasineklerin üşüştüğü malum,  dolayısıyla mekruh olarak addedilmesi gayet tabidir. O halde yapılması gereken yol kenarı da olsa gözle görülemeyecek derecede çöplük kırıntılarının olabileceğini hesaba kataraktan temiz bir yaygı serip öyle kılmalı,  yani yaygısız kılınırsa, o namaz mekruh olur.
       Peki ya,  yol da konakladığımızda tuvalet kapısı önleri ya da civarında kılmanın hükmü nedir diye sorulduğunda malum bu hususlarda da ehlisünnet âlimlerimiz tuvalette Allah zikredilmez hükmünden hareketle kılınmamanın daha doğru olabileceğine hükmetmişlerdir.        
       Yolculuğumuz süresince gasp edilmiş araziye de denk gelebiliriz. Olsun,  durduk yere hiç telaşlanmaya gerek yoktur,  fıkıh kaynaklarımıza baktığımızda gasp edilmiş yerde kılmaya müsaade vardır. Burada yasak olan namaz değil, yasak olan gasb edilmiş arazidir.  Keza gasp edilen yerde inşa edilmiş mescit içinde bu hüküm aynıdır, yani namaz kılınmasında beis yoktur ve sahihtir. Öyle anlaşılıyor ki, başkasına ait olan yerde sahibinin rızası olmaksızın kılınan namaz mekruh olmakta. Ama yine de bir görüşe göre de eğer arazi ekilmemiş ya da arazi sahibi Müslüman’a ait bir arazi ise kılınmasında kerahet yoktur, şayet gayrimüslime ait bir arazi ise gayrimüslimin rızasını olmayacağı besbelli,  dolayısıyla kılınması caiz değildir.
       Konaklayacağımız yerlerde banyo ihtiyacımız söz konusu olabilir. Buralarda namaz kılmanın hükmü nedir denildiğinde,  bilhassa hamamların şeytanların sığındığı ve avret yerlerinin açılma ihtimalinin bulunduğu, kullanılmış suların döküldüğü yerler olması hasebiyle ulemamız mekruh olduğuna hükmetmişlerdir. Ancak hamamda namaz kılmaya müsait sırf namaz için hazırlanmış bir bölüm varsa kılmakta mahzur yoktur. Sadece hamam da kılmak mı mekruh,  elbette ki evimizin banyosu da buna dâhildir.  
       Yol boyunca yer yer kabristanların gözümüze iliştiği malum,  mevtaların ruhuna Fatihalar okumak yol adabıdır. Şayet yolda konaklayıp kabir ziyaretinde bulunduğumuzda kabirde yatan sanki mevta değil de bizatihi kendimiz yatıyormuşçasına ziyaret etmeli ki gönlümüz yumuşayıp manen istifade etmiş olalım. Bu arada kabirde namaz kılmanın hükmü nedir denildiğinde yüzümüzün kabre gelecek şekilde kılınması mekruhtur. Yani kabir arkamızda kalmalıdır.  
          Hiç kuşkusuz Müslümanlar olarak Hac yolculuğu boyunca Kâbe’ye bir an evvel yüz sürmenin heyecanını yaşarız hep.  O heyecanı yaşamak güzel olmasına güzel de bu demek değildir ki, Kâbe’ye vardığımızda Kâbe’nin tam tepesinde namaz kılaraktan secde edip yüz süreceğiz demek.  Böyle bir şeye tevessül etmek Allah’ın Beytine saygısızlık olduğu gibi mekruhta. Kâbe’de kıble tayini, Kâbe’nin kendisidir.  İçinde, önünde, arkasında hiç fark etmez her yönüne doğru kılmak esastır. Hakeza Kâbe’nin içinde cemaatle namaz kılmakta öyledir.  Birde en çok merak edilen konulardan biride Kâbe’de namaz kılarken namaz kılanın önünden geçip geçilmeyeceği hususudur. Ulemamız bunda mahzur yoktur diye hüküm vermişlerdir. Bu hükme Makam-ı İbrahim önünde,  arkasında ve etrafında tavaf edenlerde tabiidir.   Her ne kadar tavaf hareket halinde bir ibadet olsa da hiç fark etmez o da namaz ibadeti gibi saf halinde durmak gibi muamele görür. Yani tavaf hali namaz safı gibidir dersek yeridir.       
            Peki, Mekke’de ikamet edenler için kıble durumu nasıldır? Kâbe’nin aynına isabet edecek şekilde namaz kılmak esastır. Ki, bu şart hükmünde bir esastır. Mekke’nin dışında ikamet edenler bundan istisnadır,  yani aynına tam isabet şart değildir.  Dahası doğu ve batı bir yay aralığında bir konum kıble olarak karşılık bulur.  Malum kıble mahalliden maksat görünürde ki dört köşeli veya küp şeklinde taş bina değildir.  Öyle olduğunu var saydığımızda Kâbe deprem ya da bir takım sebeplerden dolayı yerle bir olup yıkıldığında ne yani yıkıldı diye namaz kılmayacak mıyız, bilakis Kâbe’nin mahalli konumu yedi kat yerden başlayıp ta Arş-ı Ala’ya kadar dayandığı içindir havada karada hiç fark etmez her halükarda namaz kılmamızı gerektirir. Dahası her türlü durumda kıblesiz kalmayacağımızın göstergesi bir konumdur bu.      
           Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız yol kavramından anlaşılan o ki,  içi boş bir kavram değil, bilakis adına ciltler dolusu kitaplar yazılan maddi ve manevi değerlerle yüklü bir kavram. Madem yola değer atfedilmekte,  daha yola çıkmadan sünnet-i seniyye gereği iki rekât yolculuk namazı kılmak gerekir. Bu kılınacak namazın birinci ve ikinci rekâtlarda fatihadan sonra kafirun ve ihlâs surelerinin okunması müstehabdır.  Namazın akabinde yolda başımıza gelebilecek her türlü tehlikelere karşı korunmak için de Ayetel Kürsi ve Kureyş surelerini okuyaraktan dua ve niyazda bulunmakta öyledir. Ayrıca kalplere vesvese veren cin, insan ve şeytanın şerrinden korunmak için sabah akşam üç İhlâs, bir Felak bir Nas ve Fatiha surelerinin okumamızda tavsiye edilir. Bu arada sünnet-i seniyye gereği fiziki hazırlıklarımızı da ihmal etmememiz gerekir. Nasıl mı? Öncelikle yola çıkmadan kalbi sükûneti yakalamamız icab eder,  malum stresle yola çıkmak bir takım problemleri de beraberinde taşıyacaktır. Kalbi sükûnetimizi sağladıktan sonra ilk işimiz yol azığımızı hazırlamak olmalıdır. Eskilerin tabiriyle heybemize makas, iğne iplik, ayna, tarak, tırnak makası, misvak vs. gibi her an gerekli malzemeler ve teyemmüm için kiremit, tuğla cinsinden toz toprak malzemeler koyup öyle çıkmalı.  Tabii ki bunlar kendimiz için ihtiyaç malzemeler,  geride kalanların ihtiyaçlarını da karşılamak gerekir. Hele ki çoluk çocuğun nafakasının çok önceden bir kenara ayrılmış olması gerekir. Unutmayalım ki yola çıkmadan anne ve babanın iznini alıp gönüllerini hoş tutmak, fakir fukaraya imkânları ölçüsünce sadaka vermekte çok mühimdir.  Önemi şundan besbelli Yüce Peygamberimiz (s.a.v)  Bir sadaka yetmiş belayı def eder”  buyurmuştur.
      İşte,  tüm bu maddi ve manevi hazırlıkları tamamlayıp sıra vedalaşmaya gelindiğinde mutlaka tüm aile efradına ‘Allah’a emanet olunuz  diyerek vedalaşmalı.  Neden mi?  İsterseniz bunu da bir kıssa ile açıklamaya çalışalım.  Bakınız bir adam Hz. Ömer (r.a)’ın huzuruna çıktığında yanında çocuğunu bulundurmayı ihmal etmez. Tabii bu durum Hz. Ömer (r.a)’ın dikkatinden kaçmaz, o adama şöyle der;
-Ne kadarda birbirinize benziyorsunuz,
 Adam:
    -Ey Müminlerin Emiri! Müsaadenizle sana bu çocuğun ahvalini anlatmak istiyorum deyince,
      Müminlerin Emiri:
    - Peki der.  
     Adam başlar anlatmaya:
     -Bu çocuk yolculuğa çıktığımda annesinin karnında idi. Vedalaşma aşamasında annesi bana:
-Beni hamile halde mi bırakıp gidiyorsun demişti.
Bende:
     -Karnındaki çocuğu Allah’a emanet ediyorum ya,  bu yetmez mi deyip evden öyle ayrılmıştım. Ancak yolculuk sonrası eve döndüğünde eşimin vefat haberini aldım.  Bu arada taziyelere gelen yakınlarımla konuşurken az ötede kabrin üzerinde yanmakta olan bir ateş gözüme ilişir.  Merak bu ya, sormadan edemezdim;  “Bu ateş neyin nesi” diye.
    Dediler ki:
    -Bu senin ölen hanımının mezarında hemen her gün gördüğümüz ateştir.
   Bende onlara:
     -Ama nasıl olur bu, benim eşim ibadetten geri durmazdı, iyi bir kadındı desem de hiç kimse tınmaz susmayı yeğlerler.
      Derhal kazmayı elime alıp mezarı eştiğimde bir de ne göreyim içinde yanan bir ateş değil bir ışık pırıltısı ve çocukta habire ışığın etrafında yuvarlanıp duruyor.
     Ve o esnada gaipten bir ses:
    -Bu senin bize emanet ettiğin çocuktur, şayet annesini de bize emanet etmiş olsaydın onu da sağ salim bulmuş olacaktın.
     Ne diyelim, işte görüyorsunuz, “Allah’a emanet olun”  diyerek vedalaşmanın hikmeti bu kıssada gizli.
       Şayet yolculuğumuzun bereketli geçmesini çok arzu ediyorsak bunun içinde Resul-i Ekrem (s.a.v) ile Cübeyr b. Mutim arasında geçen sohbette verilen mesajı düstur edinmemiz gerekir.  Nitekim Allah Resulü Cübeyr b. Mutim’e:
-Ey Cübeyre! Bir yolculuğa çıktığın zaman en bereketli kimse olmak ister misin, deyince,
 Cübeyr b. Mutim:
     -Ya Rasulullah!  Okumak isterim elbet.
      Resul-i Ekrem (s.a.v) bunun üzerine:
-O halde şu beş sureyi oku Kâfirun, Nasr, İhlâs, Felak ve Nas. Her sureye besmele ile başla besmele ile bitir diye buyurur.
      Hiç kuşkusuz hadis-i şerifte belirtilen süreleri okumak manevi yönden bereket kazanmamıza yeter artar da. Birde bunun fiziki boyutu var ki,  hiç kuşkusuz onlar da manevi bereketlenmek kadar mühim adablardır.  Madem çok mühim, fiziki adabların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
     -Yolculuğa çıkarken borcun vakti geldiyse borcun ödenip öyle yola çıkmalı.
     -Yol boyunca hiç kimseye yük olmamak için yol azığımızla evden çıkmalı,
     -Yol arkadaşlarına ikramda bulunmayı esirgemek gerekir. Şayet boş bir arazide konakladıysak yol arkadaşlarıyla topluca yemek yemeli, lokantada isek ferdi yenilebilir.
       -Yolculukta yolculuğun adaplarına riayet edecek arkadaş seçimi de çok mühim. Böylece bu bilinçte bir arkadaşla yolculuk körkütük yapılmamış olunur.
       -Mümkün mertebe zorunlu kalmadıkça tek başına yolculuk yapmamak gerekir. Malum şeytan ve nefsin tek başına olanı avlaması kolay olabiliyor. Bu yüzden yolculuğa en az dört kişilik gurupla yola çıkılması tavsiye edilir. Tüm bunlardan daha da önemlisi yolculukta Peygamberimizin beyan buyurduğu “Üç kişi yolculuğa çıkarlarsa, aralarında birini başkan seçsinler” (Ebu Davud, Cihad 80) buyruğundan hareketle aramızdan Kur’anı en iyi bilen, eli açık ve en merhametli gibi özelliklere haiz bir başkan seçmek olmalıdır. Çünkü Allah Resulü bu hususta “Allah katında arkadaşların en hayırlısı arkadaşları için en hayırlı olanıdır” buyurmakta.
       -Yolculuk süresince bizi yüzüstü bırakacak olanla yola çıkmamaya da özen göstermek gerekir. Buna yolda her an fitne çıkarmaya müsait olan kişiler de dâhil elbet. Şayet böyleleriyle gayri ihtiyari yola çıkılmışsa gidilecek yerlerde uzak durmakta fayda var.   
      -Yolculukta her türlü çile ve sıkıntıya göğüs gerip azami derecede sabırlı olmakta mühimdir. Nitekim göstereceğimiz sabırla ne kadar meşakkat o kadar ecir ve sevabın artmasını beraberinde getirecektir. Zira Hac yolculuğunda  'Ya Hacı sabır'   denmesi bunun teyididir zaten.  
         Velhasıl-ı kelam yolculuk aynı zamanda bize gerçek dost olacak olanı tanımak içinde iyi bir fırsattır. Nitekim hani denilir ya hep, bir insanı tanımak için üç şeyi yapmak yeterlidir diye, işte onlar:
   “ -Komşuluk yap,
    -Yolculuk yap,
    -Ticaret yap” hükmüdür.
     Vesselam.

2 Haziran 2016 Perşembe

KÂLÙ BELÂ’DA VERİLEN SÖZ



  KÂLÙ BELÂ’DA VERİLEN SÖZ

   SELİM GÜRBÜZER
       Düşünsenize beşeri münasebetlerde sözleşme olurda Yüce Yaradan ile mahlûkat arasında sözleşme olmaz mı?  Elbette olur,  bikere her mahlûk boşa yaratılmadığına göre Yüce Allah’la arasında ilahi sözleşmenin olmasından gayet tabii ne olabilir ki.  Hele bu mahlûk insansa bu sözleşmenin apayrı bir anlam kazanacağı muhakkak.  Zira Yüce Allah ilahi emaneti dağa, taşa, toprağa yüklemeyi teklif etmiş ama gel gör ki tüm cemadat bu sorumluluğu üstlenmekten imtina etmiştir. Neden imtina ettiklerini şu ayet-i kerimenin mana ve ruhundan anlayabiliyoruz da: “Şayet biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve parçalanmış görürdün”(Haşr suresi, 21).
          Tabii söz konusu insan olunca İlahi emaneti hiç tereddütsüz üstleniverecektir. İşte insanın diğer yaratıklardan en farklı bu yönü sayesinde cümle eşrefi mahlûkat olarak ilan edilir de. Tabii bitmedi dahası var, Yüce Yaradanın ruhlar âleminde insanla yaptığı ilahi sözleşmede diğer mahlûkata göre daha bir önem kazanıp bezm-i eleste  (kâlù belâ’da) yankı bulurda. Üstelik bu sözleşme kâlù belâ’dan başlayıp kıyamete dek sürecek bir süreci kapsar bile. Yani bu demektir ki, daha insanoğlu dünyaya gelmeden Yüce Allah’ın kâlù belâ’da ruhlarla yaptığı ahit ezelden ebede akan bir sürecin ötesinde bir ahitleşmedir. Zaten dünyaya gelişimizin asıl sebebi bezm-i eleste verilen sözün ne derecede yerine getirilip getirilmemesine yönelik imtihan olmak içindir.  Ta ki bu dünyada ebed müddetimiz son bulur işte o zaman maksat hâsıl olur da. Nasıl mı? Ruz-i mahşerde mizan kurulduğunda sözümüzü yerine getirip getirmediğimizin izhar olmasıyla birlikte elbet.  Madem öyle,  bu işi mizana bırakmadan bir mümine yaraşan dünyada iken kâlù belâ’da verilen sözün gereğini yerine getirmek yaraşır. Aksi takdirde o gün geldiğinde ilahi emaneti yüklenmekten imtina eden dağa taşa toprağa gıpta ederekten kendimizi değersiz kılıp   ‘keşke bizde dağ taş toprak olsaydık’  demek durumuna düşeriz.  
           O gün geldiğinde ‘Ne de olsa dağ taş görünürde cansız varlıklar canı acıyacak değil ya’ diye düşünüyor olmak zorunda kalsak da, sonuçta kıyametin dehşetinden canımız sıkıştığında kendimizi muhtaç hissedip cansız addettiğimiz dağa taşa toprağa bile gıpta edeceğimiz gerçeğini değiştiremeyecektir. Öyle ya, gerçekten de şöyle düşündüğümüzde özü itibariyle dağ, taş, toprak statik, durağan ve hareketsiz görünüm verdiği için akla cemadat âlemi akla gelmekte iken,  bitkilerde dağa taşa göre daha bir büyüme istidadı gösterdiği içindir akla nebatat âlemi akla gelmekte. Hayvanlar söz konusu olduğunda ise zaten artık canlılığın hemen hemen tüm emarelerinin üzerinde görüldüğü içindir akla hayvanat âlemi düşmesi gayet tabiidir. Şimdi burdan nereye varacağımızı az çok tahmin etmişsinizdir elbet, işin özü şu ki, her ne kadar cemadat görünürde bize cansız gibi görünse de aslında görünmeyen yüzü iyi analiz edildiğinde gayet dinamik yapıda oldukları görülecektir. Nitekim maddenin en küçük temel taşı atomun yapısına baktığımızda çekirdeğin içerisinde proton, nötron çekim gücü oluştururken etrafında dizilmiş elektronların ise harekât halinde deveran olduklarını müşahede ederiz. O halde şimdi tamda kendi kendimizi sorgulamak zamanıdır,  hani cansız sandığımız cemadat durağandı, hareketsizdi, demek öyle değilmiş. Neyse ki, Kur’anı Mucizül Beyan tâ asırlar öncesinden “Sen dağları görür de onları camid (hareketsiz, cansız) sanırsın. Oysa onlar bulut gibi yürümektedirler. Bu her şeyi sapa sağlam yapan Allah’ın sanatıdır. O yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır” (Neml suresi ayet 88)  diye bildirdi de hareketsiz sanılan cemadatın hareketli olduğunu idrak etmiş olduk.  Tabii dahası var. Bakın Rabbü’l Âlemin “Arzı yayıp düzenledik, oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada her şeyi ahenkli bir ölçüye göre bitirdik” (Hicr suresi ayet19) diye beyan buyurmakla maddenin en küçük biriminden tutunda buna en büyük birimde dâhil tüm mahlûkatın durağan olmadığını bilakis kendine özgü bir yapı içerisinde ölçülü ve ahenkli bir şekilde hareket ettiğini idrak etmiş olduk. Şimdi gel de bu müthiş kâinat nizamının dinamizmi karşısında Yüce Allah’ın azametini ruhunda hissetme,  ne mümkün. İyi ki de Kur’an’ı Muciz’ül Beyan varda bu sayede bu müthiş nizamın işleyişinden haberdar olabildik. Bu müthiş hatırlatma olmasa kim bilir kaç yüz yıl daha dağı taşı, toprağı hep böyle hareketsiz camid varlıklar olarak niteleyip yerinde çakılı zannedecektik.  Kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, meğer hareket halinde deveran oldukları gibi kolon-sütun görevi yapıp dünyanın dengesini de sağlamaktalar. Kim bilir dünya dengemiz olmasaydı halimiz nice olurdu. Allah bilir ya,   dünya her an, her saniye, her salise depremlerden, sel felaketlerinden, fırtınalardan, geçilmeyecekti. Besbelli ki bir ilahi güç tüm mevcudata ‘denge içerisinde olun’ diye talimat vermiş olsa gerek ki, milim sapmadan ilahi talimatın gereğini yerine getirmek için deveran oluyorlar.  Örnek mi? İşte dünyamız 23,5 derecelik bir eğimle bir yandan kendi ekseninde deveran olurken diğer yandan da güneş etrafından seyr-i âlem eylemekte. Böylece bu sayede dünyamız kendi ekseni etrafında yirmi dört saatlik yaptığı bir turluk deveranla hem günlüğümüz hem de namaz vakitlerimiz belirlenirken,  güneş etrafında 365 gün dönmesiyle de hem yıllığımız hem de bir yıllık yaşımız belirlenmekte. Ne diyelim işte görüyorsunuz ilahi sözleşme nedir diye sorulduğunda bunun cevabı tüm kâinat okumalarında gizlidir elbet. Yeter ki kâinatta olan biteni doğru okumaya çalışalım bak o zaman ezelden ebede yapılan tüm ilahi sözleşmelerin idrakine ve bilincine ermiş oluruz da.  Öyle ya, madem tüm mevcudat Rabbi ile olan sözleşmenin gereği eşrefi mahlûkat insana hizmet için deveran olmuşken,  bu arada bize de bu müthiş kâinat nizamını doğru okuyup nimetlerinden faydalanmak düşer.
           Evet, tüm dengeler eşrefi mahlûkat insan için ayarlanmış. Allah korsun şayet dünyanın eğimi 25 derece olsaydı kutuplardaki buzullar birkaç yüzyıla kalmadan erimeye yüz tutup denizleri buzla kuşatacaktı.  Ya da dünyanın eğimi 22 derece olduğun varsayalım,  bu kez ekvatora yakın bölgeler hariç Avrupa kıtasının tamamına yakını buzul kütleleri istila edecekti.  Haydi, eğimden vazgeçtik, varsayalım ki dünyamız kendi ekseni etrafında 24 saatte değil de 30 saatte turunu tamamlamış olsa bak o zaman gümbürtüyü,  fırtınalar ve kasırgalardan başımızı alamayacaktık. Peki, 20 saatte tamamlamış olsa ne olur? Allah korusun bu kez dünyamız kuraklık baş gösterip açlık sefalet diz boyu olacaktı.  İşte tüm bu ihtimali örnekler bize gösteriyor ki; kâinat dengesi bir ilahi sözleşmeyle bir kurala ve bir nizama bağlanmıştır.  Dolayısıyla Yüce Rabbimize bize bahşettiği tüm nimetlerinden dolayı ne kadar şükretsek azdır.
      Öyle anlaşılıyor ki kâinat dengemiz iş olsun diye dengelenmemiş, belli bir gayeye yönelik dizayn edilmiştir. Hatta başlangıçta insanın dünyaya teşrif edeceği güne ön hazırlık niteliğinde bir dizayn olduğu içindir galaksilerin yaratılışı dünyanın yaratılışına nisbeten pek uzun sürmez de. Çünkü ortada daha henüz insan yoktur. Öyle ya, İnsan varsa bir şey anlam kazanabiliyor, yoksa hiçbir kıymeti harbiyesi olmayabiliyor. Dolayısıyla dünyanın oluşumu daha bir zaman alacaktır. Nitekim bilimsel çalışmalar ışığında bu demektir ki dünyamızı oluşturan kıtalar bile milyonlarca yılda tamamlanırken, bir bakıyorsun galaksiler altı saniye gibi kısa bir zaman diliminde tamamlanmış olduğu gözüküyor. Dahası Fizik bilginleri bu gerçeği büyük patlama anlamına gelen  ‘bing-bang’ hadisesiyle izah etmeye çalışırlar. Hatta ‘zaman’  denen olguda bing-bang kapsamında değerlendirilir.  İşte bing-bang teorisinin özüne baktığımızda dünya kabuğunun başlangıçta yekpare yapışık bir yapıda (bitişik) olduğu,  zaman içerisinde konveksiyon akımlarının etkisiyle arz kabuğunda kırılma ve çatlakların oluşmasıyla birlikte kıtaların oluştuğunu görürüz. Böylece dünya haritamız son şeklini almış olur. Gerçektende dünya haritası iyi incelendiğinde çatlakların izlerini görmek mümkün. Kaldı ki  mümkünü olmasa da Yüce Allah kullarına “O çatlayışlı arza kasem olsun ki, o keskin bir hükümdür” (Tarık suresi ayet:12) ayetiyle o haritanın oluşumuna çoktan işaret etmiş zaten. Başta da dedik ya,  her şey Kün (ol) emriyle var olmakta. Aynen öyle de Yüce Allah (c.c) şöyle beyan buyurur da: “O’nun işi bir şeyi istedi mi ona sadece ol demektir, hemen oluverir” (Yasin suresi ayet,82). Hiç kuşkusuz kıyamet gününde de dirilişimiz  ‘Kün’ emriyle vuku bulacaktır. Nasıl ki Bing-bang hadisesiyle galaksiler, zaman, mekân her ne varsa bir anda var olduysalar, aynen öyle de bu dünyadan göç edip kıyamet koptuğunda yine ilahi program ve ilahi sözleşme gereği büyük patlamayla (kıyametin kopmasıyla) dirilişe geçeceğimiz muhakkak. Buna inancımız tam da.  Hem nasıl inancımız tam olmasın ki,  baksanıza kâinatta öyle müthiş plan ve program işliyor ki; bir bakıyorsun yılın hemen hemen bütününde değişik türde cephe sistemlerinin oluşturduğu tüm rüzgâr esintilerinden istifade edebiliyoruz. Sadece istifade eden insan mı, elbette ki diğer mahlûkatta istifade emektedir. Nitekim bitkilerin tozlaşarak döllenmesi için aracılık yapmak suretiyle polenlerin taşınmasında en büyük etken unsur rüzgârdır. Ki; Kur’an’da bu mucize şöyle vurgulanır da: “Rüzgârı (değişik yönlerden) estirmesinde aklını kullanan topluluklar için pek çok ayetler (sırlar) vardır” (Casiye suresi ayet–5). Anlaşılan o ki,  evrende insan aklının alamayacağı ölçüde müthiş bir matematiksel nizam söz konusudur. Ve bu mükemmel nizam,  ilahi sözleşmenin mana ve ruhuna uygun olarak ezelden ebede bir su misali akıp giderken hiç aksamadan belli bir program dâhilinde işliyor da. Tabii ki anlayana. Yok, eğer tüm bu kâinat okumalarına ya da dünyamızın hem kendi ekseninde hem de diğer gezegenlerle birlikte güneş etrafında ne için döndüğüne bir anlam veremiyorsak vay halimize. Hem de ne vah,   hiç kimse kusura kalmasın bu saatten sonra bakacağımız her ne nesne varsa biliniz ki öküzün trene baktığı gibi bakmak olacaktır. Oysa bizim diğer canlılardan en bariz farkımız tefekkür melekesiyle donatılmış olmamızdır. Zira düşünen varlığız. Dolayısıyla farkımızı fark ettirmezsek bakar kör olmamıza şaşmamak gerekir.  O halde Yüce Rabbimizin “Melekler, canlarını hoşluk ve rahatlık içinde alırlar. Selam size, yaptıklarınıza karşılık girin cennete derler” (Nahl,32) müjdesine bugün kulak vermeyeceksek peki ya ne zaman? Hiç kuşkusuz bunun için zaman ve mekân kollanılmaz, bir an evvel Hak Teâlâ’nın müjdesine mazhar olmak için ezelde verdiğimiz sözün gereğini yerine getirmemiz icab eder.  
       Evet, bu öyle bir müjdedir ki,  müminlerin dünyada iken ayağına pranga olan tüm ağırlıklar giderilip zaman ve yer çekim kuvvetinin olmadığı adeta kuş tüyü hafifliğinde cennet yurdunun dört bir yanında dolaşıp nimetlerinden faydalanılabileceğimiz bir müjdedir bu. Zira cennet yurdu öyle narin, öyle hafif bir yurttur ki, orada enerjiye ihtiyaç duyulmayacaktır. Malum dünya hayatında yer çekim kuvvetinin varlığı enerji sarf etmemizi gerektiriyor. Nitekim ne kadar enerji sarf edersek o nisbette bedenimizde birtakım yıpranmalar ve arızalar çıkıp ağırlaşabiliyoruz. Derken ecel kapıya dayandığında da bize bahşedilen enerjiyi nerelerde tükettiğimizin hesabını vermek üzere ahirete doğru yol alırız da.  Şayet enerjimizi tasarruflu kullanıp sıratı müstakim yolunda harcadıysak üzerimizdeki tüm ağırlıklardan kurtulacağımızın müjdesi ayeti celilede; “Sidretü’l Münteha’da ki barınılacak cennet, onun yanındadır” (Necm suresi ayet 4–15)  diye belirtilen cennet yurdunun eşiğine geliriz de. Öyle anlaşılıyor ki ayette zikredilen sidretü’l münteha sıradan bir had hudut değil, zaman ve mekânın bittiği sınır hattıdır dersek yeridir. Nitekim Cibril Emin Peygamberimiz (s.a.v) ile birlikte Mirac’a doğru yükselirken Sidretü’l Münteha’nın kapısına geldiğinde duraklayıp “Ya Resulullah! Ben ancak buraya kadar yoldaş olabilirim. Bundan ötesini ancak sen geçebilirsin” demekten kendini alamazda. Derken Peygamberimiz (s.a.v),  Allah’ın izniyle zaman ve mekânın ötesine geçip cenneti cehennemi gördüğü gibi daha nice sırlara da vakıf olmuştur. Tabii İslam uleması bu sırlar âleminden ancak sekiz adet cennetten bir nebze olsun söz edebilmiştir. Mesela bunlardan Cennetü’l Meva, ulemamız tarafından maddi sınırın bittiği ilk basamak olarak tanımlanır. Yani bu demektir ki Cennetül Meva, dünyadaki tüm ağırlıkların geride bırakılacağı ilk basamağın adı yurttur. Zira Yüce Allah (c.c) cennet yurdundan bahsederken “Altından ırmaklar akan cennet” diye beyan buyurmakta, dikkat edin “içinden ırmaklar akan cennet” denmiyor, altından ırmaklar akan denmekle bir fiziki gerçek ortaya konuluyor. Yani Kur’an’da ağırlık ve çekim etkisinin giderildiği bir yumuşaklıktan bahsediliyor. İşte bu nedenle  “altından ırmaklar akan cennet” ifadesi kullanılmıştır. Öyle ya, “içinden ırmaklar akan cennet” ifadesi kullanılsa ağırlık ve çekim olurdu ki,  bu durum dünyadaki fiziki olayı hatıra getirirdi. Ama işin içinde cennet söz konusu olunca fizik ötesi hadiseyi hatırlatacak  ‘altından ırmaklar akan cennet’ ifadesi son derece isabetli bir ifadededir. Derken Rabbul âlemin bu ifadenin mana ve ruhuna uygun olarak narin mi narin hafif mi hafif diyebileceğimiz cennet yurdunu hak eden müminlere hediye olarak sunarda. Hiç kuşkusuz bu hediye sıradan bir hediye değil, bilakis on sekiz bin âlemin içerisinden en seçkin bir yurttur. Öyle ki bu yurd ölümsüzlük ve ebediyet iksirini de bağrında taşır. Nasıl mı?  Yine bilim adamlarının ortaya koydukları verilerden mesela ölümlü dünya ile ölümsüz ebedi cennetin farkını gravidasyon (çekim) kanunundan bunu çıkarabiliyoruz. Zaten bundan ötesini de çokta fazla kurcalamaya gerek yoktur. Çünkü cennet yurdu bilgimizin dışında bir âlem,  bizi aşar da.  Bizi daha çok kâinatta cereyan eden hadiselerin arka planından yatan gerçekler alakadar etmeli. Alakadar olduğumuzda her şahika eser bezm-i eleste yaptığımız ilahi sözleşmenin aynası olacaktır. Nitekim her bir aynaya baktığımızda ehlisünnet âlimlerin bildirdiklerinden hareketle ilahi sözleşmemizin ipuçlarını şu üç kategoride yakalayabiliriz.        
    Malumunuz birinci sözleşme Allah’ın bezm-i elest’te ruhlarla yapılan sözleşmesidir ki;
     -Ben sizin Rabbiniz değil miyim?  İlahi hitab karşısında ruhların; 
     -Evet, Sen bizim Rabbimizsin denmesiyle gerçekleşmiştir. Yani bu durum ruhlar âleminde vuku buldu.  Daha henüz topraktan gömlek giymediğimiz bir dünyadır bu. Tâ ki hamurumuz toprakla yoğrulur akabinde ruhta ten kafesimize girdiğinde ben-i âdem oluruz da. Şimdi belki şunu kendi kendimize nasıl olurda cansız toprak hayat bulur diye söylenebiliriz. Oysa yine günümüzün ilerlemiş teknolojik bilimsel çalışmalara şöyle göz attığımızda; toprağın bağrında eksi (-) değer içeren karbon ve azot moleküllerinin var olması bunun basbayağı olabileceğini gösteriyor. Hakeza DNA içinde bu geçerlidir, çünkü DNA’nın yapısında eksi (-) azot ve karbon, fosfor, hidrojen ve oksijenden kurulu bir düzen vardır. Dolayısıyla bu demektir ki doğurgan toprak incelendiğinde içerisinde var olan oksijen, fosfor ve hidrojenin, eksi (-) değerde ki karbon ve azotla birleşip insan bedeninin oluşturacak hamur olabiliyor pekâlâ. Yeter ki bu bileşenlere haiz DNA kodlarına ‘ol’ emri verilsin biliniz ki Yüce Allah (c.c)’ın tıpkı Hz. İsa (a.s) ve Hz. Adem (a.s)’ın yaratılışında olduğu gibi “Allah nezdinde İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı sonra ona  ol dedi ve o da oluverdi” (Müminun23-12)  ve  yine “..Biz kendilerini yapışkan cıvık bir çamurdan yarattık” (Saffat suresi 37 ayet11) diye beyan buyurduğu  ayetin sırrınca    şifreler hayat  bulacak demektir.
        Evet, ayet-i celilerden de anlaşılacağı üzere Rabbul Âlemin Hz. Âdem’in yaratılışında eksi değerli azot ve karbonu taşıyan toprakla DNA arasında ki bağı adeta gözler önüne sermekte ve böylece ateistlerin iddia ettikleri ‘canlı canlıdan çıkar’ tezi çürütülmüş olur da. Dahası cansız gibi görünen şifreler bir anda ‘Kün-ol' emri doğrultusunda canlılık kazanabiliyor. Kaldı ki ateistler Havva annemizin Âdem’in eğe (us) kemiğinden yaratıldığına da bir anlam vermekten acizdirler. Oysa bunda anlamamakta ne var, moleküler biyolojinin ortaya koyduğu bilimsel çalışmalara bir baksalar genetik kemik iliği hücresinin şifreleri adeta barkod okumasından geçirilircesine yazgıya çevrildiğini görür olacaklardı. Nitekim günümüz teknolojisinde laboratuar şartlarında alınan kemik iliği hücrelerinin bir başka uygun laboratuar şartlarında tekrardan üretilebildiklerini görebiliyoruz. Elbette ki Allah’ın hikmetinden sual olunmaz, ama şayet yaradılış şifrelerini açmak mümkün olsaydı insanın kader yazgısı neymiş belki de daha bu dünyadan göç etmeden idrak etmiş olacaktık.  
         Bilindiği üzere eğe kemiği insan kaburga kemiklerinin özü mesabesinde bir kemiktir. Nasıl ki karbon ve azot artı (+) değerli iken ölü (cansız) halde olup eksi (-) değere geçtiğinde ise toprak canlılık kazanıyorsa, aynen öyle de kıyamet gününde de bu öz sayesinde ‘Ol’ emri doğrultusunda toprak olmuş tüm cansız bedenlerin yeniden hayat bulacağına inancımız tamdır. Öyle ya, madem toz toprak olmuş bedenimiz canlılık kazanabiliyor, hem madem Allah her şeye kadir’dir, o halde bunda şaşılacak ne var Havva anamız niye Hz. Adem (a.s)’ın kaburga kemiğinden hayat bulmasın ki.  Besbelli ki Havva anamızın yaratılış sırrı bu derin moleküler biyolojinin şifrelerinde gizlidir. Her ne kadar şifreleri çözemezsek de şifrelerin varlığına inanıyoruz ya, bu yetmez mi? Elbette şeksiz şüphesiz iman getirmek insana artı değer kazandırıyor da.  Hatta kulun Rabbi ile ezelde yaptığı şifre niteliğinde ilahi sözleşmeye inanması da artı değer katacaktır.  Dolayısıyla sırf inanmak bile bize kazanç olarak yeter artar da. 
          Bir çocuk düşünün ki, yarı anneden yarı babadan gelen kromozomlarla embriyolojik evrelerini tamamladıktan sonra dünyaya gelebiliyor. Ancak şu da var ki genetik alanda hızlı gelişmeler bize üreme hadisesinin hiçte basit olmadığını gösteriyor. Bikere her şeyden önce bir yumurta hücresinin döllenebilmesi için kendi genetik kartlarında eksik kalan genetik şifresini ya da kilidini açacak yaklaşık 250 milyon adet sperm hücresi içerisinden sadece bir tanesinin genetik koduna ihtiyaç vardır. Bu özel genetik kodu bulması gerekiyor da. Şimdi bu durumu normal mantık kuralları çerçevesinde düşündüğümüzde aslında döllenmenin gerçekleşmesi imkânsız gibi bir şey gözüküyor. Oysa bir bakıyorsun imkânsız gibi görünse de bir şekilde dişi hücresinin kendisiyle uyumlu, aynı zamanda kendisiyle bütünleşecek bir sperm hücresiyle ilkahı (döllenmesi) vuku bulabiliyor. Elbette ki erkeğin yaklaşık 250 milyon sperm hücresi içerisinden sadece bir tanesine denk gelebilecek genetik koda Yüce Allah'ın ‘ol’ emri sayesinde imkânsız görülen şey imkân hale gelmektedir.  Derken “Kùn Feye kùn- ol der ve olur”  emriyle birlikte dişide ki ovaryumun eksik kalan kartına karşılık gelen kodu tamamlanıp böylece nur topu bir bebeğin oluşumu vuku bulur. Bakınız bu hususta Yüce Yaradınımız şöyle beyan buyurur da: “Kıyametin zamanını bilmek sadece Allah’a havale edilir. Keza O’nun bilgisi olmadan ne meyveler kabuklarını çatlatıp çıkar ne de bir dişi gebe kalıp doğurur” (Fussilet suresi ayet 47).  Gerçektende Yüce Allah’ın iradesi dışında hiçbir dişi gebe kalamaz ve doğuramaz da.  Zira konuyu matematiksel olarak açıklık getirmeye çalıştığımızda ovaryum hücresi insanda bulunması gereken 60.000 civarında genetik karakterin yarısına karşılık gelmekte. Yani bu demektir ki 46 kromozomluk yapı içerisinde sadece 23 kromozomluk ünit olarak yerini alacaktır. Nasıl mı? Elbette ki Allah’ın lütfu mayoz bölünme sistemi sayesinde yerini alır. Aynı şekilde babanın sperm hücreleri de 46 kromozomluk yapı içerisinde 30.000 kompleks şifrelerden oluşan kartlara tekabül eder.  Dolayısıyla babadan gelen 250.000.000 sperm hücresi, anneden gelen tek bir ovaryum hücresinin (yumurta hücresinin) etrafında adeta etten duvar örüp üşüştüğünde birbirlerini tamamlamak için can atacaklardır. Tabii bu noktada akıllara durgunluk veren bir başka olayda akla gelmez değil, yani dişi yumurta hücresinin nasıl akıl erdirip de onca sperm hücresi adayı arasından sadece bir tanesine kendi kilidini açacak kabiliyette ki sperm adayını bulabildiği doğrusu merak konusudur. Hiç şüphe yoktur ki, bu kilidin şifresi Allah Teâlâ’nın külli iradesi doğrultusunda belirlediği adayca açılacaktır.  Nitekim Yüce Allah bunun gibi pek çok şifrelerin esrarını şöyle ortaya koyar da: “Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi O’na aittir O’nun bilgisi dışında hiçbir şey kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz, onlara: Bana koştuğunuz ortaklar nere de? Diye seslendiği gün: sana buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını arz ederiz derler”  Fussilet ayet 47)  İşte bu ayetin ışığında ehlisünnet âlimleri kıyamet günü dirilişimiz Arş-ı Ala altında bulunan insan menisine benzeyen suyun kırk gün müddetle yağmur misali bereket kaynağı olmasıyla vuku bulacağını bildirmekteler.  Böylece bu bereket kaynağı insan DNA’sının kodlandığını varsaydığımız us kemiğine hayat verip vücut buluruz da. Sözün özü İsrafil (a.s)’ın içerisinde tüm mahlûkatın bulunduğu sur’a üfürdüğünde her ruh kendi DNA kodundaki bedene taşınıp hayat bulacak dersek daha doğru olur.  
           Evet, Yüce Allah insanı bir damla sudan halk etti, kıyamet koptuğunda da buna benzer bir şekilde Arş-ı Ala altında bulunan insan menisine benzeyen suyun bereketiyle ilahi sözleşmenin gereği dirileceğimiz şüphe götürmez derecededir.  
       Şimdi buraya kadar birinci sözleşme ya da ahitleşme her neyse karınca kaderince dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştık, peki ya ikinci ahitleşmemiz nasıl oldu derseniz, malum o da ana rahminde tüm embriyonik aşamaların nihayetinde vücut bulduğumuzda gerçekleşir. Öyle ki Mevla’mız, ana rahminde embriyonik safhalarla kulunu tam tekmil donattığında, adeta ‘Bak kulum tüm azalarını Yaradanını tanıyasın ve unutmayasın diye sana lütfettim’ dercesine ikinci ahitleşmemiz gerçekleşir. Sakın ola ki, ceninle ahitleşme nasıl olur diye şaşmayın,  bakın Yüce Allah (c.c): “O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de var etmiştir, hayvanlardan da sizin için sekiz eş lutfetti. Sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır, İşte bu Rabbiniz olan Allah’tır…” (Zümer suresi ayet: 6)  beyan buyurmak suretiyle bir yandan vücut donanımızın oluşum evrelerine dikkatimizi çekerken öte yandan da ‘Rabbiniz Allah’tır’ kelamıyla ikinci ahitleşmemizin gerçekleştiğini hatırlatmakta. Bu arada hatırlatma derken bizde kendi çapımızda bir hatırlatmayı yapmakta fayda var diye düşünüyorum.  Maalesef bir kısım insanlar İtalyan heykeltıraşçı Mikelanj’ın üç yıllık bir çalışmanın neticesinde ortaya koyduğu Musa heykeline büyük bir gıptayla bakarken, söz konusu yaratılışımızın mutlak mimari Yüce Allah olunca maalesef teğet geçmekteler. Doğrusu ortada bizi yoktan var eden Yüce Allah’ın zerreden hücreye, hücreden dokuya, dokulardan organa, organlardan vücut saray haline gelişimiz gibi devasa bir eser dururken teğet geçilmesi şaşmamak elde değil.  Öyle ya,  hücrelerin birleşmesinden dokular, dokuların birleşmesinden organlar, organların birleşmesinden vücut şahikası bir eser ortaya çıkıyor, ama gel sen bunu görmezden gelip elin adamının yaptığı eserlere övgüler dizeceksin. Olacak iş mi?  Oysa insanın anne karnında 9 aylık geçirdiği embriyonik değişim evreleriyle birlikte oluşan vücut şahikası eser, az buz iş mi? Ki, bu şahika eser Kur’an’da üç karanlık dönüşümün yaratılış öyküsü olarak insanlık iyice düşünüp ibret alsın diye zikredilir de. Malum bu üç karanlık oda günümüz bilim adamlarının çalışmalarıyla birinci odanın hücre aşaması, ikinci odanın doku aşaması,  üçüncü odanın organlar aşaması olarak açıklık kazanmıştır. Tüm bu aşamaların bütününe ise embriyoljik safhalar denilmiştir. Aslında embriyolojik aşmalar başlamadan bu süreç başlangıçta sperm ve yumurta hücresinin birleşiminin sonucu, yani zigotun oluşumuyla start alacaktır.  Derken ikinci evrede zigotun bölünüp blastula, morula ve gastrula aşamalarını tamamlamasıyla birlikte en son embriyo safhası adını alacaktır. O halde embriyo için zigotun bölünüp değişikliğe uğraması neticesi ortaya çıkan safhanın adı dersek yeridir. Anlaşılan o ki; embriyolojik safhalar belli bir plan ve program dâhilinde anne karnında 9 aylık süreç içerisinde Allah’ı hatırlatmaya yönelik ikinci bir sözleşmemiz olur. Nasıl anne karnı sözleşmemiz olmasın ki, bakın ehlisünnet kaynaklarında da belirtildiği üzere anne karnında 120 günlük cenine ruh üfleyen Yüce Rabbimizdir. Dahası ruhun üflenmesiyle birlikte akabinde kalp, akıl, fikir, hafıza, şuur, sevgi gibi melekelerde beraberinde gelip böylece yaratılışımız kemal bulacaktır.  Madem kemal bulduk, bize düşen hem bezm-i eleste, hem de anne karnında yaptığımız sözleşmelerin mana ve ruhuna sadık kalıp her daim andımızı hatırlamak düşer. Her şeyden öte asıl bizden insani özelliklerimizin de hatırlanması istenmektedir. Nedir istenen o özellikler derseniz, bizden ilk etapta Allah’a hakiki manada kul olmamız istenmektedir elbet. Zaten buluğa erdiğimizde kul olmanın gerekliliklerini yerine getirme noktasında yükümlülük altına gireriz de. Bu nedenledir ki akıl baliğ olmayan ölüden mahşer günü hesap sorulmaz da. Hatta İslam davetiyle karşılaşmayanlar, ya da İslam’ı duymayanlarda öyledir. Ama yine de ihtiyatlı olup bu hususu araştırmakta fayda vardır. Her neyse sonuçta her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğuyor ya, bu bizim için önemli ipucu bilgi olsa gerektir. Dolayısıyla tüm mesele bu fıtratın iyi işlenip işlenmemesinde gizlidir dersek yeridir. Zira Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle beyan buyurmakta; “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Ne var ki anne babası onu ya Yahudileştirir, ya Hıristiyan yapar ve Mecusiliği aşılar, aynen hayvanlarda olduğu gibi. Hani bir hayvan bütün azaları derli toplu bir halde doğar fakat insanlar onun ya burnunu keser, ya kulağını deler, ya da kısırlaştırır. Böylece hayvan başka bir şekle girer” (Buhari). Keza bir başka kutsi hadiste ise; “Ben bütün kullarımı bana kulluk etsin diye yarattım, fakat onlara şeytanlar geldi, kendilerini dinlerinden uzaklaştırdılar” (Müslim)  diye beyan buyurur.
        O halde hazır fıtrattan söz açılmışken şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, insanın Allah ile üçüncü sözleşme niteliğindeki ilahi mukavelesi;  hiç kuşkusuz Peygamber çağrılarıdır. Öyle ki Peygamber çağrıları hem insanın fıtratı gereği yaptığı tüm ilahi sözleşmeleri hatırlatmakta hem de Peygamber kavlince yapılan biatle Allah’a kul olmanın sorumluluğunu da hatırlatmaktadır. Dolayısıyla kıyamet gününde böyle bir davet ya da çağrı duymadım deyip hiçbir sorumluluktan kaçma şansımız yoktur. Öyle ya, madem ezelden ebede bir dizi akit süreçlerinden geçiriliyoruz, o halde Yüce Allah tarafından her kavme geldiği bildirilen Peygamber kavlince yapılan sözleşmelerin ömür boyu hatırlanması icab eder. Zira kulun Allah’la yaptığı her ilahi sözleşme hiçbir itiraza mahal bırakmayacak derecede levh-i mahfuzda kayıt altında saklı tutuluyor da. Öyle ilahi sözleşmelerimiz vardır ki hatırlayamıyor olmamız gayet tabiidir. Ama hatırlamıyoruz diye bu demek değildir ki böyle sözleşmelerin varlığı inkâr edilsin. Bilakis Allah’la olan sözleşmelere inanıyor olmamız çok önem arz edecektir. Elbette ki zaman ve mekânı unutmak beşer olmamız hasebiyle biz kullar içindir. Ancak unutmak kula inkâr etme lüksü vermiyor. O halde ilahi andımızı unutmuş olsak bile iman getirmekle mükellef olduğumuzun bilincinde olmak bize yeter artar da.  Bakınız, Allah-ü Teâlâ Habib’ine bu hususta ne diyor;
      “Ey Resulüm! Onlara o vakti hatırlat, hani Rabbin Âdemoğullarından, bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendi nefislerine şahit tutarak: ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlarda: Evet sen bizim Rabbimizsin dediler Şahitlik ettik ki, kıyamet günü: Biz bundan gafildik, haberimiz yoktu demeyesiniz. Yahut bizden önce babalarımız Allah’a ortak koştu, bizde onlardan sonra gelen bir nesildik, onların izinden gittik. Batıl’a dalanların yüzünden bizi helak mi edeceksiniz? Şeklinde küfrünüze mazeret ileri sürmeyesiniz diye böyle yaptık (A’raf 172–173).
         Zira Hz. Ömer (r.anh) bu ayeti kerimeyi Allah Resulünün dilinden:
        “Allah Âdem’i yarattı, sonra Âdem’in belinden zürriyetini çıkardı ve bunları cennet için yarattım, onlar cennetlik amelleri işlerler. Sonra tekrar Âdem’in belinden bir grup zürriyetini çıkardı ve bunları cehennem için yarattım, onlar cehennemliklerin amellerini işlerler” diye aktardığında orada bulunanlardan biri: 
-Ya Rasulullah! Madem öyle biz ne için amel ediyoruz ki?
Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) cevaben:
-Allah bir kulu cennet için yaratınca kendisini cennetliklerin ameli ile meşgul edip ölünce cennete girer. Allah bir kulu cehennem için yaratınca cehennem ameli ile baş başa bırakıp kul ölünceye kadar bu hal üzere gider ve ölünce cehenneme girer”  diye buyurmak suretiyle zihinlerdeki şüpheleri gidermiş olur.
         Hem şüphede ne oluyor,  imanda zafiyet doğurduğu gayet açık. Dolayısıyla imanda sorgusuz sualsiz teslim olmak esastır. Bize akaidimiz gereği gerek kâlù belâ da, gerek anne karnında,  gerek Peygamberler vasıtasıyla yaptığımız tüm ilahi sözleşmelere inanmak ve teslim olmak düşer.  Yok, ben tüm bunları şüpheyle karşılıyorum denilecekse, biliniz ki iman şüphe kaldırmaz, bilakis iman teslimiyet ve sebat gerektirir. Sebat edelim ki kurtuluşa erenlerden olabilelim.  
             Evet, şeksiz şüphesiz iman etmek bu derece önemli husustur. Öyle ya,  amel noktasında yapılan hataların telafisi olabiliyor, ama işin içinde iman söz konusu olunca bunun şakası olamaz,  telafisi zor bir husustur.  Bir adamda amel olmaya bilir, ama o adam şeksiz şüphesiz iman ediyorsa onun için bir kurtuluş ümidi vardır elbet.
        Nitekim Rasulüllah (s.a.v) bu manada ashabına şöyle bir kıssa anlatır da:
        Sizden evvelki ümmetler içinde bir adam vardı ki, yüreğinde taşıdığı imandan başka hiç bir ameli yoktu. Bu adam bir gün aile efradını başına toplayıp şöyle vasiyette bulunur:
       -Öldüğüm zaman beni mutlaka yakınız,  hatta kemiklerimi havanda döverek toz ediniz. Sonra rüzgârlı bir günde bu tozun yarısını karaya, yarısını da denize atınız.
       Derken vasiyet yerine getirilirde.
        Ancak Yüce Allah (c.c)  rüzgâra:
       -Derhal dağıttığın tozları topla diye emir buyurur.
   Tabii emir yerine getirilip tozlar ilahi huzura getirildiğinde, Hak Teâlâ adama:
-Neden böyle vasiyette bulundunuz ki?
Adam cevaben şöyle der:
 -Ya Rabbi! Senden hayâ ettiğim için elbet.
 Bu durumda Yüce Allah (c.c) adama:
 -O halde Bende fazlımla seni mağfiret ettim deyip adamı affedecektir.(Buhari).
 Hakeza bir başka ilgi çeken örnek ise Ashabtan Hakim b. Hizam ile Allah Resulü arasında yaşanan soru cevap ilişkisinde yaşanacaktır. Öyle ki Hakim b. Hizam:
-Ya Rasulüllah! Acaba ben cahiliye devrinde yaptığım iyiliklerin karşılığını görecek miyim diye sorar.
      Tabii Efendimiz (s.a.v) sorulan suale kayıtsız kalmayıp çok manidar bir cevap verir de:
       -O iyiliklerin karşılığı olarak Müslüman oldun ya.
       Böylece bu cevap karşısında maksat hâsıl olur da.
       Velhasıl; ilahi sözleşme ezelden ebede vardır ve haktır. Bu böyle biline.
         Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3305/kl-belda-verilen-soz.html



1 Haziran 2016 Çarşamba

NİYET HAYIR AKİBET HAYIR




NİYET HAYIR AKİBET HAYIR
      SELİM GÜRBÜZER
         Evet, bir mümin niyetini hayreylediğinde akıbeti de hayrolacak demektir. Zaten hak ve hakikat yolunda vuslat denen hadise ancak ömrün başlangıcındaki iyi niyetin kemale ermesine bağlı olarak vuku bulabiliyor. Hiç şüphesiz ömür boyu halis niyet üzere yaşayan bir müminin son nefesini hüsn-ü hatimeyle (güzel sonla) nihayetlendireceği muhakkak. Bir mümin düşünün ki, ömür boyu kötü niyet üzere bir hayat idame etmiş elbette ki böylesi bir müminin son nefesini su-i hatimeyle (kötü sonla)  nihayetlendirmesi kaçınılmazdır. Umut edilir ki,  tüm müminler olarak son nefesini hüsnü hatimeyle sonlandıranlardan oluruz. O halde ya nasib deyip tez elden halis niyetle Allah’ın ipine sarılaraktan yola koyulmak gerekir. Şayet tez elden halis niyetle yola koyulmazsak bizi avlamak için pusuya yatmış haramilere yem olmaktan kendimizi koruyamayız.  En iyisi mi biz, hayırlı işlerde acele ediniz hükmünce halis niyetle yola koyulalım ki, haramiler bizi daha avlamaya fırsat bulmadan yolun sonunda ışık göründüğünde beratımızı almış olalım.  Ne de olsa şu fani dünyada maddi âlemin bize sunacağı aş, ekmek, su, ziynet gibi her an tükenmeye mahkûm sınırlı metalardan başka vereceği bir şey yoktur. O halde bize Mevlana’nın deyişiyle “Bend-i sim ü bend-i zer-altın ve gümüş bendileri,  bağları…”  çözüp ayağımıza dolaşabilecek her türden dünyevi prangalardan kurtulup ebediyete mal olacak hayırlı işlere talip olmak düşer. Malumunuz, ebediyete mal olacak hayra tebdil olacak işler Allah’a abd olmayı gerektirir. Ki, Allah’a kul olmak özgürlüğün ta kendisidir. Ve bu özgürlük,  yine Mevlana’nın o güzel deyişiyle vuslat vakti geldiğinde Şeb-i Arus olarak anlam kazanır da.  Madem öyle, vuslat vaktine dek haramiler yolumuzu kesmeden ebediyete ve hayırlara kapı aralayabilmemiz için Resul-i Ekrem (s.a.v)’in ümmetine:   
     “Beş şey gelmeden önce, beş şeyin kıymetini bilin; 
     -Ölüm gelmeden önce hayatın
      -Hastalık gelmeden önce sağlığın,
     -Meşguliyet gelmeden önce boş vaktin,
     -İhtiyarlık gelmeden gençliğin,
     -Fakirlik gelmeden önce zenginliğin”(Buharì, “Rikak”,3; Tirmizi, “Zühd”,25) diye öğütlediği bu beş nimetin kadri kıymetini ömür boyu kulağımıza küpe eyleyip gereğini yapmamız gerekir. 
       Gerçektende Peygamberimizin beyan buyurduğu hadis-i şerifin mana ve ruhuna vakıf olduğumuzda halis niyetle ömrümüzün her karesini iyi yönde değerlendirmeye işaret vardır.  Dikkat edin her cümlenin arasında ısrarla halis niyet diyoruz, çünkü İmamı Gazali Hz.leri bu hususta şöyle der:  “Her kulun ilk vazifesi önce niyeti öğrenmek, sonra onu (niyeti)  Salih amelle sağlam bir hale getirmek gerekir.
        İşte İmam-ı Gazali Hz.lerinin bu müthiş sözlerinden anlaşıldığı üzere hayatımızın her safhasında Allah’ın (c.c) rızasını kazanmaya yönelik niyetimizi halis kılmak gerekir ki, yaradılış gayemizi sağlam temeller üzerine oturtabilelim. Yaradılış gayemizi sağlam temeller üzerine inşa ettiğimizde görülecektir ki bilhassa bu inşa faaliyeti süreci içerisinde ısrarla üzerinde durduğumuz halis niyet gerçeğinin çıkış yerinin dil değil kalp olduğu anlaşılacaktır. Madem öyle,  vuslat yoluna koyulurken ilk evvela kalpten başlamak gerekir. Öyle ya, kalpteki niyetimizi sağlama almadan yola çıkmışız neye yarar ki. Vira bismillah deyip yola koyulurken azmimizi yitirmeyelim gerisi gelir elbet. Malum,  azmetmek ya da halis niyetli olmak hiç fark etmez her iki haslette ruhu ikizi kardeş gibidirler. Nitekim namaz kılmaya azmettiğimizde iftitah tekbiri öncesi namazın ismini, farzını, vacibini ve sünnetini bilmekten tutunda imama uymak gibi bir dizi kural ve kaidelerin farkında olmakla niyet moduna geçmiş oluruz, aksi halde neye azmettiğimizin hiçbir anlamı kalmayacağından niyet etmişte olmayız. Bu arada oldu ya, namaz içi veya namaz dışı gayri ihtiyarı bir takım hal havâtırlar akla takıldığında sakın ola ki ümitsizliğe düşmeyelim, asla ne niyetimiz ne de namazımıza ziyan olur. Ama yinede bunlardan kurtulmak için istikamet üzere yaşamayı elden bırakmamak gerekir.  
        Şu bir gerçek, dille niyet akla ait bir meleke faaliyetidir, ne yaptığını bilmek ve farkına varmak denen kalbi niyet ise adı üzerinde kalbe ait bir meleke faaliyetidir. Nitekim gerçek anlamda niyet kalbin karar kılmasıyla sahne alır. Dolayısıyla namaza dille niyet ettiğimizde dilin burada ki fonksiyonu kalpte üretilip karar kılınana sadece aracılık etmiş olmasıdır. Anlaşılan o ki,  kalb bilgi üretmenin ötesinde karar kılma merkezidir. İşte bu noktada niyette kalbin karar kıldığı bir veri parçası olarak dikkatimize sunulur. Nasıl mı?  Hani bazen duygu yüklü olduğumuzda hislerimize hâkim olamayıp gözyaşı seline kapılırız ya, aslında bu gözyaşı damlaları gözün bir marifeti olarak salınmaz, bilakis kalbin marifeti bir salınımdır bu. Göz sadece bu noktada sadece aracılık görevi yapmış olur. Hani bazen de pişmanlık hissine kapıldığımızda yüzümüze utangaçlık hali yansır ya, aslında bu da yüzümüzün marifeti bir yansıma değildir,  kalbin marifeti bir utangaçlık halidir bu. Aynen niyette öyledir,  yani kalbe ait melek-i veri marifeti bir keyfiyettir.
             Tabii kalbin marifetiyle gerçekleşen daha pek çok veri örnekleri verilebilir elbet,  ama burada asıl üzerinde durmamız gereken husus kalb dünyamızda kodlanmış olan  ‘niyet’ gerçeğinin farkına varmaktır. Hani kalbimizde bir şeyler doğduğunda, doğulan şey vuku bulduğunda “Benim altıncı hissim kuvvetli” deriz ya hep, aslında o altıncı his algısı kalbimizin maharetiyle üretilen önseziden başkası değildir. Ki, bu tür önseziler iç sıkıntı ya da neşe şeklinde tezahür ettiği gibi Allah’a ibadet etmeye karar kıldığımızda niyet olarak da tezahür etmekte. Zira kalbe ait en önemli melek-i sezi niyet gerçeğinde gizlidir. Derken bu sezi sayesinde kılacağımız namazların ve diğer ibadetlerin adı konulmuş olur da.
              Bir yerde niyet varsa ibadet vardır, yani niyet yoksa ibadet yok hükmündedir. Hani bir güzel söz var ya, dervişin fikri neyse zikri de o dur diye, aynen öyle de bir müminin yaptığı amelin adı neyse niyeti de o dur. Teşbihte hata olmasın kalpteki niyetin vücut bulup dile gelmesi sayesinde Yüce Allah’a ibadet ederken hangi vaktin namazının ve o namazın farz mı, sünnet mi, vacip namaz mı olduğunu ancak o zaman fark edebiliyoruz.  Böylece  fark ettiğimizde Yüce Allah’a niyet beyanımızı  takdim etmiş oluruz. Değil midir ki, Yüce Allah Kur’an’da kullarına hitap ederken akla değil doğrudan kalbe seslenmekte, o halde niyetinde doğrudan kalpten kopup Yaradan’ıyla ünsiyet kurması son derece gayet tabii bir durumdur. Kaldı ki, Kur’an ayetlerinin nuraniyetini, yani vahyin soluğunu ancak kalp hissedebiliyor. İşte bu hissiyattır ki Allah’tan gelen mesajları niyet ederekten bizi ibadete motive eder. Akla kalsa ibadet filan hak getire, o Allah’tan gelen mesajları yorumlamanın peşindedir habire. Bu yüzden ayetleri yorumlamaktan başını kaldırıp ta ibadeti akl edebilecek gücü kendinde göremez. İşte bu gerçeklerden hareketle ibadetleri akıl yoluyla değil, Peygamberimizin uygulamalarına bakaraktan icra ederiz. Zaten akıl melekesi etrafımızda olan biteni var olan bir şeyi zıddıyla kıyas ederek akl edebilmekte, zıddın dışında asla idrak etme gücü yoktur. Dolayısıyla Yüce Allah’ın zıddı olmadığına göre,  akıl bu noktada Allah’ı idrak etmekte aciz kalıp kalbin önsezisi marifetiyle  ‘amenna saddak’ diyecektir.
            Evet, şu bir gerçek, akıl sübjektif olanı kavramaktan acizdir,  hiç kuşkusuz vahyin soluğunu ancak kalb hissedebiliyor.  Ve kalbin vahyin nefesini hissedişiyle birlikte Allah’a ibadet edeceğimiz zaman niyette beraberinde soluklanır. Böylece halis niyetle ibadet edildiğinde o ibadet Miraç olur da. Yani bu demektir ki, ibadetten maksat Allah’a yatıp kalkmak şeklinde tazimde bulunmak değildir,  ibadetten maksat Allah için ibadeti Miraç eylemektir. İşte, bu maksadımızı hayırlara tebdil eyleyecek olanda hiç kuşkusuz halis niyettir elbet. Çünkü niyetin en belirgin özelliği ibadete anlam katmasıdır.
            Malumunuz, objektif bilgiler eşyanın dış kısmıyla alakalıdır, sübjektif bilgiler ise doğrudan kalble alakalıdır. Hayatın gerisinde madde, ilerisinde ise ruh gerçeği vardır.  Yeter ki, bu gerçeğin farkına vararaktan kalb penceremizden ruhun engin deryalarına dalmak arzusunu ve niyetini taşıyalım dinin direği namazlarımızı miraç eyleriz de.  Ki,  kalben miraç eylemek sünnettir. Peygamberimiz (s.a.v) miraca yolculuk yaptığında ‘Burak’ adlı maddi binek bile ruha sarılarak ancak yükselebilmiştir. Ruha sarılmasa ötelere kanat çırpmak ne mümkün ki Peygamberimize binek taşı olabilsin. Zira akıl bir yere kadar yol arkadaşıdır,  aklında girmeyeceği sahalar var elbet. Dolayısıyla aklı aklıselim kılmak gerekir ki tıpkı Burak gibi ruha sarılıp ruhla birlikte ötelere yol alabilsin. Nitekim Mevlana Hz.leri bu hususta bakın ne buyuruyor: O akıl ki, onun aklı (bağı) vardır, o parça akıl eğer aklından (bağından) kurtulursa tam akıl olur.”  Gerçektende akıl ayak bağı olmaktan çıkıp kalbin önsezine ve ruha tutunduğunda, Burak misali hakikat gerçeğine yolculuk yapacak demektir.
               Bir kez daha belirtmekte fayda var, objektif bilgiler eşyanın dış kısmını oluştururken sübjektif bilgiler de içini oluşturur. Mutlak bilgi ise insan idrakinin ötesinde Allah’a has sıfattır zaten.  Objektif ve sübjektif veriler Yüce Allah’ın varlığını idrak etmek için vardır.  İdrak etmek içinde Allah’tan gelen tüm enfüsi ve afakî tecelli dairelere anlam katmak gerekir. Bu da sözde değil özde niyetimizi halis kılmakla mümkündür. Çünkü özde niyetin yeri kalptir, dil değildir. Dolayısıyla kalbi niyet olmaksızın dil ile yapılan niyet sahih değildir. Ancak insan hali dalgınlıkla niyetini hatırlamazsa dil ile ikrar etmesi kâfidir. Ama yine de dil ile ikrar etmek niyette şart unsuru değildir. Hatta ulemadan dil ile niyetin bidat olduğunu dile getirenlerde vardır. Aslında hem kalben, hem de dil ile söylemek şöhret derecesinde bugüne kadar yol edinildiği içindir kahır ekseriya bu şekilde niyet edilmekte. Bu nedenle bir kısım ulema böylesi niyeti müstehab görmüştür.  Fakat buradan şu anlam çıkmasın,  bir kısım ulema dille niyeti mustehab kapsamında değerlendirdi diye bizimde adet haline getirmemiz gerekir.  Kaldı ki bu hususta ne Resul-i Ekrem (s.a.v)’den, ne Sahabeden, ne de Tabiûndan böyle bir hüküm nakledilmiş değildir. Bilakis Resul-i Ekrem (s.a.v)’den ümmetine yansıyan tek uygulama namaza başladığında sadece tekbir aldığıdır.  Madem öyle, kalbi niyetimizi her halükarda sağlam tutmakta fayda var, aksi halde tüm ifa edeceğimiz ameller fasit olabilir.  Çünkü Allah Resulü “Şüphesiz Allah sizin dış şekillerinize ve cesetlerinize bakmaz fakat kalplerinize ve amellerinize bakar” (Müslim) buyurmakta. 
             Evet, niyetimizi halis kılmak çok mühim bir adaptır,  nasıl ki süte su katıldığında süt saflığını yitiriyorsa, aynen niyeti sulandırmak da öyledir. Şayet gayri ihtiyari aklımıza takılan bir takım hayali düşüncelerden dolayı niyetimizi halis tutamıyorsak yapacağımız tek şey  Yüce Allah’ın merhametine sığınıp bunlar içinde af dilemek olmalı.. Neticede kalpleri evirip çeviren sadece Yüce Allah’tır, o dilerse mümin kuluna tüm hidayet kapılarını açar da.  Bakınız bu hususta Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v) “Ey istediği tarafa kalpleri çeviren Rabbim!  Benim kalbimi senin dininde sabit kıl” niyazında bulunmakla bu gerçeğe işaret etmiştir.  Tabi Allah Resulü böyle dua edince sahabe sormadan edemezdi:
-Ya Rasulullah! Kalbinden sende mi endişe edip durursun?
Habib-i Ekrem (s.a.v) cevaben şöyle der;
-Beni hangi şey emin kılabilir? Hâlbuki kalp Allah Teâlâ’nın iki kudret parmağı arasındadır. Onu dilediği tarafa çevirir.      
      Hiç kuşkusuz Müberra dinimizde amel olmazsa olmaz şarttır. Ancak pişmiş aşa su katmamak kaydıyla amel olmazsa olmaz derecede bir şarttır.  Nitekim Rasulüllah (s.a.v) bu hususta şöyle beyanda bulunmuştur: “Bir adam insanların gözünde cennetliklerin amelini işler gözükür, hâlbuki o, cehennemliklerdendir. Cennete ancak gerçek Müslüman olanlar girecektir. Şüphesiz Allah bu dini facir bir adamla da kuvvetlendirir.” (Buhari)
          Hatta Rasulullah (s.a.v) ahirette bunun nasıl olacağını misal getirerek ümmetine şöyle açıklar da: 
        Kıyamet günü hesaba çekileceklerin ilki savaşta öldürülen kimsedir. Allah Teâlâ o gün dünyada kendisine verdiği nimetleri hatırlatır ve:
-Verdiğim nimetle ne yaptın diye sorar.
   Kul cevaben:
  -Senin uğruna savaştım, şehit oldum der.
Allah Teâlâ:
       Yalan söylüyorsun, sen rızam için değil, sana kahraman desinler diye savaştın diye karşılık verip akabinde yüzüstü sürülerek cehenneme atılır.
Keza yine sırasıyla hesap çekilecek kesimlerden ilim öğreten ve Kur’an okuyan kimse olacak.     
Allah Teâlâ ona da:
 - İlminle ne yaptın diye sorar.
 Cevaben:
  -Senin için ilim tahsil ettim der.
  Allah Teâlâ:
         -Hayır, sana âlim veya iyi bir Kur’an okuyucusu desinler diye ilim tahsil edip okudun cevabını almasıyla birlikte o da yüz üstü cehenneme atılır.
     Şayet sırada hesaba çekilen zengin kesimden biriyse o da yukarıda zikredilen örneklere benzer cevap verdiğinde, Allah Teâlâ:
         -Hayır, sen sana cömert desinler diye malından mülkünden harcamalar yaptın buyurup o da aynı muameleye tabii tutulur.
     Anlaşılan o ki, ahirette insan ne ettiyse ona göre muamele görecektir. Zira Rasulullah (s.a.v)’in bir hadis-i şerifinde   “Muhakkak ki bütün ameller niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık görür..” diye beyan buyurması bunun teyididir. Nitekim Arabî’lerden bir adam Rasulüllah (s.a.v)’in risaletini tasdik edip iman ettikten sonra;
    -Ya Resulüllah! Sizinle hicret etmek istiyorum der.
    Bu kararlı sözler üzerine Efendimiz  (s.a.v) onu ashaptan birisine havale edip bu sana emanettir, ona göz kulak ol der.  Tabii bir zaman sonra savaş olduğunda söz konusu o kişi ashabın arkasından geliyordu. Çünkü yolda düşen ve kalanları gözetiyordu. Derken orduya yetiştiğinde ona kendi payına düşen ganimeti takdim ettiler. O da derhal Efendimizin huzuruna çıkıp;
    -Ya Rasulullah! Bu nedir?
   Efendimiz (s.a.v):
   -O senin için ayırdığım ganimet payı.
   Adam:
        -Ama ben sana dünya malı için tabii olmadım ki,  sadece şu boğazıma bir ok atılıp saplansın da öyle ölüp cennete gideyim diye biat ettim der.
 Resulü Ekrem (s.a.v):
      -Şayet bu niyetinden sadıksan Allah tasdik edip muhakkak seni yalancı çıkarmaz buyurdu.
Vakta ki düşmanla karşı karşıya gelindiğinde tamda dediği şekilde boğazına bir ok saplanmış halde şehit düşer.
       Öyle ki Resulü Ekrem (s.a.v) onun hakkında;
       “Allah’a karşı sadık oldu. Allah'ta onu doğru çıkardı. Allah’ım Senin yolunda hicret edip şehit oldu. Bende bunun şahidiyim” şeklinde kanaat ortaya koymuştur.
             Bir başka ilginç örnekte müşrikleri ilk olarak ok yağmuruna tutan bir adamdan söz edilir ki, o adamın Peygamberimiz (s.a.v)’in bulunduğu mecliste ismi anıldığında Allah Resulü onun hakkında;  cehennemliktir buyurmuştur. Tahmin etmişsinizdir bu isim şan ve şöhret tutkunu Kuzmân’dan başkası değildir. Nitekim kendisi Uhud’da yapılan kıyasıya savaşta okçuların yerini terk etmesiyle birlikte savaşın seyri müşriklerin lehine dönüştüğünde dağılmakta olan arkadaşlarına:
           -Ey Evs topluluğu! Ölmek kaçmaktan hayırlıdır deyip kükremiş aslan kesilmiştir adeta. Hakeza bir cenk esnasında ağır yaralı halde tüm gücüyle dokuz kadar müşriki devirecek kadarda kahramanlık örneği sergilemiştir. Ancak tüm bu kahramanlıklar tek başına bir değer kazanmayacaktır. Çünkü savaş sonrasında kendisini tebrik için gelenlere gerçek niyetinin ne olduğunu şu itirafla ortaya dökülür;
        -Ne tebriki ya, bu işi bizatihi şan ve şeref için yaptım.  
         Gerçektende niyetinin Allah için cihad olmadığını savaşta aldığı ağır yaraların acısına dayanamayaraktan kolunun bir damarını kesip kendi canına kıymasıyla ele verir. Tabii durum vaziyet Allah Resulüne bildirildiğinde, o cehennemliktir sözü yerini bulup:  
       -Allah-u Ekber! Şahadet ederim ki; Allah’ın Resulüyüm diyerek şükredecektir. Ki, bu ibretlik olay aynı zamanda Peygamberimiz (s.a.v)’in “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır, münafığın ameli ise niyetinden hayırlıdır. Herkes kendi niyetine göre amel işler. Mümin bir amel işlediğinde kalbinde bir nur uyanır”  hadis-i şerifini hatırlatması bakımdan da ibret verici hadisedir elbet. O halde sakın ola ki ucuz kahramanlıklara tav olup niyette neyin nesidir deyip hafife almayalım. Tam aksine her daim niyetimizi her alanda kontrol edip şartlarını yerine getirmek için ne gerekiyorsa onu yapmak için titiz davranmak gerekir. Nedir hassas olmamız gereken o şartlar denildiğinde:
      -Bikere niyetin kabulü için en başta Müslüman olmak en öncelikli şarttır. Yukarıda hadis-i şerifte zikredildiği üzere müminin niyeti münafığın amelinden üstün tutulmakta.  Çünkü Allah rızasına yönelik yapılan bir niyettir bu.
      -İyi ile kötüyü ayırt edebilecek (temyiz) yaşta olmak niyetin sıhhati için şarttır.
      - Azmedilen niyetin kalbin karar kılması şarttır.  
      - Sırf abdest almak için  “Niyet ettim abdest almaya” niyet etmeli, şayet farz namazı için alınacaksa “Niyet ediyorum farz namazı için abdest almaya” diye farz namazı ibaresini ilave etmek gerekir. Bu arada abdest alırken misvak kullanmak sünnettir, misvak yoksa misvak niyetine parmaklarımızla dişleri ovalamak kâfidir.
      -Gusül için ‘Niyet ettim gusül abdesti almaya’  diye niyet etmek kâfidir.
      -Farz namazı için ‘Niyet ettim Allah Teâlâ’nın üzerime farz ettiği namazı kılmaya’ niyet etmek kâfidir.  Şayet farz namaz cemaatle kılınacaksa ‘Uydum imama’ ibaresin ilave etmek gerekir.
     -Kaza namazı için niyet ederken mutlaka kaza namazı olduğunu belirtmek gerekir.
     -Tekbir aldıktan sonra niyet ederek namaz kılmak sahih değildir.  
      -Kalbin üzerinde karar kıldığı niyet ifadesinin içerisinde ki bir sözcük ve kelimenin sehven farklı bir şekilde dilden çıkmış olması ya da dil sürçmesi bir ifadenin vuku bulması durumlarda niyet bozulmaz.  Mesela niyet ederken öğle namazı diyecek yerde sehven ikindi olarak telaffuz edildiğinde o niyet yine öğlen vakti niyeti olarak kabul görür.   
       -Niyetle tekbir arasına dünyevi bir meşgalenin girmemesi şarttır. Bu demektir ki iftitah tekbiriyle niyetin bitişik olarak gerçekleşmiş olması gerekir.  Ancak bazı durumlarda, mesela namazda abdest bozulduğunda abdest tazeleyip akabinde namaza devam edileceği sırada ve cemaate yetişme esnasında mescid içerisinde yürümek gibi durumlarda bitişiklik şart değildir, yani ara verilebilir.
      -Farz namazı, bayram ve vitir namazlarına niyet ederken “Bugünkü cuma”, “Bugünkü vitre” diye namazın vaktini belirlemek gerekir. Bir kimse farza niyet ederek yetiştiği cemaatle kıldığı namaz teravih olduğu ortaya çıktığında, o kılınan namaz nafile yerine geçer. Ki, yatsı namazından önce teravih namazı kılınmaz zaten.
       -Bir kimse vakit çıkmamıştır düşüncesiyle öğle namazını kılmış olsa o kıldığı namaz kaza yerine geçer,  ya da o kimse öğle vakti içinde hem öğle, hem de ikindi namazına niyet etse o kılınan namaz ancak vakti girmiş olan namaz için geçerli bir niyet olur.  
     -Cuma namazına niyet ederken vaktin farzı diye niyet edilmez, çünkü asıl vakit öğlenindir.
     -Rekâtların sayısını belirleyerekten niyet etmek gerekmez, 
        -Nafile namaz için “Namaza niyet ettim” demek kâfidir. Hakeza sünnetler içinde öyledir. Yine de şu vaktin ilk sünneti veya son sünnetine niyet edilebilir, ancak yinede teravih bundan istisna olup  “vaktin sünnetini kılmaya”  diye niyet etmek gerektir.
       -İmamın imamlığa niyet etmesi ancak kadınlarında cemaatle namazda bulunması durumunda şarttır. Peki ya cemaat? Adı üzerinde cemaat (topluluk), madem her topluluğun bir lideri var, o halde cemaat olan bir kişinin niyet ederken  “Uydum İmama” demesi şarttır. Aksi takdirde namaz sahih olmaz. Ayrıca  ‘uydum imama’ ibaresi yetmez kılınan namazın cinsini belirtmekte niyetin şartıdır.  Şayet imama uyan bir kişi, imam daha Allah-u Ekber demeden imamdan önce tekbir getirirse imama uymuş sayılmaz. Ancak hatasından dönüp ikinci kez tekbir alırsa imama uymuş sayılır.
       -Kıbleye niyet etmek şart değildir. Sadece kıbleye dönmek şarttır. Demek oluyor ki, “Döndüm kıbleye” diye niyet etmeye gerek yoktur, namaz kıbleye yönelik kılınır zaten.
       -Kendisine uyulan imamın kim olduğunu bilmek gerekmez. Şayet şahıs ismi belirtip, namazı eda ettikten sonra imam olarak niyetine aldığı şahıs değilse o kıldığı namaz sahih olmaz. Çünkü böylesi bir niyette kayda bağlanmışlık söz konusudur. İmam açısından baktığımızda ise; “Bana uyanlara imam oldum” diye niyet ettiğinde bu niyet kadınları da kapsayan niyet olur.
        -Cenaze namazı kılan kimse “Allah için namaza meyyit için duaya” diye niyet etmesi kâfidir. Malum, cenaze namazı namazdan öte hakikatte duadır. Çünkü cenazede kıraat, rükû ve sücut yoktur. Her ne kadar cenaze namazı hakikatte duada olsa fark etmez cenaze namazı için erkek ya da kadın adına niyet tayininde hata varsa o namaz sahih değildir. 
       -Hac için önceden niyet etmekte bir sakınca yoktur. Örneğin bir insan evinde Hacca niyet edip yola çıktığında, niyet etmeksizin ihrama girerse bu Hac caizdir.
       -Bütün ibadetlerde bir işi Allah’a nisbet etmek şart değildir. Zaten namaz Allah için kılınır, Allah için oruç tutulur. O halde “Senin rızan için oruç tutmaya” demeye gerek yoktur.
       -İbadetin dışında, mesela dünyalık işlerimiz içinde Allah için niyet edilirse hiçbir mahzur yoktur. Bilakis Gavs-ı Sani (k.s); “Bir insan sabahleyin işine giderken; Ya Rabbi senin vermiş olduğun rızkı kazanmak için işe gidiyorum demiş olsa o gün çalıştığı mesaisi ibadet olur” diye buyurduğu veçhiyle ibadet o dünyevi iş ibadet olur.
       -Hakeza ibadetin dışında yine mesela ilim içinde niyet söz konusudur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) ilim hakkında ''Kim evden ilim okumak için, ilmi talep ederek evden evinden çıkar veya çıkmaya niyet ederse Allah-u Teâlâ bir melaike-i kiramı onun kapısının önüne gönderir,  benim kanatlarımın üzerinde ilim okumaya git diye, Allah-u Zülcelâl o meleği gönderir”  buyurmakta. İşte görüyorsunuz ilim bu denli Allah katında çok değerli bulunmakta. Öyle kii hiç bir amel için böyle iltifata tabi tutulmamıştır. Düşünsenize bir insan hacca gittiği halde, namazını her daim camide cemaatle kılmış olduğu halde, icabında cihad için yola koyulduğunda meleklerini göndereceğine dair hiçbir kelam edilmezken ilim söz konusu olduğunda en yüce makamdan kelam edilmekte. İlmin önemi şundan belli ki ilimsiz ibadetlerde tam olmayabiliyor.  İlla ki, ilimle amelin bir arada olması gerekmekte, ne tek başına ilim, ne de tek başına amel sahibine hiçbir fayda sağlamaz. Zira İmam-ı Gazali Hz.leri bu hususta  “Sırf ilim sahibini fasık yapar, amelsiz ilim de sahibini zındık yapar” beyan buyurmakla ilimle amelimizi taçlandırmaya vurgu yapmakta. Aksi halde yapılan amellerden netice alınamayabilir.  Bir insan düşünün, öğrendiği ilmi Allah rızası için değil de dünyalık elde etmek için öğreniyorsa, o ilim neye yarar ki?  Kaldı ki; Allah Resulü “Kim, ilmi sırf dünya elde etmek için öğrenirse kıyamet günü cennetin kokusunu koklayamaz” beyan buyurmakta (Ebu Davud).  Neden cennetin kokusunu koklayamayacağının cevabı ise malum yine Allah Resulünün beyan buyurduğu bir başka hadisi şerifte şöyle açıklık kazanır: “Allah-ü Teâlâ kıyamet günü kendisine ortak koştuğu kimse için; Git! Kim için amel ettin isen karşılığını ondan iste diyecektir” (Tirmizi).
       Velhasıl-ı kelam niyet bir dizi şartları kapsar ki, şayet bir dizi bu şartlar yerine getirildiğinde biliniz ki işleyeceğimiz amellerden maksat hâsıl olacak demektir.
         Vesselam.