9 Eylül 2016 Cuma

ŞİDDET



ŞİDDET

                      SELİM  GÜRBÜZER

       Bir kıyamet arifesi yaşıyoruz sanki. Elbette ki Yüce Allah’ın hikmetinden sual olunmaz, yine de anlaşılan o ki hikmetine binaen kıyamete kadar şiddet hiç eksik olmayacak.  Düşünsenize Adem (a.s)  ve Havva anamız cennet yurdundan dünyaya ilk adım attı atmasına ama zürriyetinin çoğalmasıyla birlikte insanlık şiddetin tam ortasında buldu kendini. Nasıl mı? İşte Hz. Âdem (a.s)’ın Habil ve Kabil oğlu arasında yaşanan hadise bunun bariz göstergesi zaten.  Nitekim Habil merhamet ikliminin kutbu olurken,  Kabil’de şiddet ikliminin kutbu olur. Öyle ya, madem  ‘Her şey zıddı ile bilinir’, o halde hak ve batıl arasında kıyamete kadar yaşanacak tüm hadiselerin gidişatı bu iki kutuptan dal budak salacak demektir.
         Besbelli ki her şey bu iki kutup üzere seyretmektedir. Kutbun bir ucunda Kabil’in ektiği şiddet tohumu var, diğerinde ise Habil’in ektiği merhamet ve sevgi tohumu vardır. İşte bu iki kanaldan gelen şiddet ve merhamet tohumları neşvünema bulduğunda her devirde her iki tohumda değişik biçimlerde boy verip karşımıza çıkabiliyor. Derken Şairin haykırarak dile getirdiği “Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir/oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir...” gerçeğiyle yüzleşmiş oluruz.
          Evet, Kabil’in Habil’i katletmesiyle başlayan ilk kardeş cinayeti aslında insanlık tarihinin ilk şiddet eylemidir. Ve bu kirli eylem gelecek kuşaklara örnek teşkil eder de. Nasıl mı? Mesela gün olmuyor ki,  Türkiye’de şiddet hareketleri eksik olmasın, yine gün olmuyor ki dünyanın gözü kulağı bizim üzerimizde olmasın, her anımız mercek altında habire.  Ancak bu demek değildir ki mercek altındayız diye elimizi kolumuzu bağlı tutalım, zaten böyle bir lüksümüzde yoktur, bir şekilde etrafımızda cereyan eden şiddet sarmalından çıkmamız gerekir. Yinede kanaatimiz o dur ki tarihten bugüne nice ateş çemberlerini aşmış necip milletimizin yeri geldiğinde o engin sinesiyle ülkemizin üzerine adeta kara bulut gibi çöken terör belasının dün olduğu gibi bugünde üstesinden geleceğine inancımız tamdır. Bakmayın siz öyle milletimizin ara sıra o suskun duruşuna, hele bir sabrı taşmaya görsün, gerektiğinde ‘Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım, Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım’ duygu seliyle her türden şer odaklarına gereken dersi verecek gücü gösterir de.
      Bilindiği üzere Asya ve Avrupa arasında köprü konumunda bir ülkeyiz,  dolayısıyla stratejik öneme haiz bir ülkede yaşıyor olmamız bize tarihi sorumluluk yüklemekte.  Madem sorumluluğumuz çok büyük, Balkanlar, Ortadoğu, Asya ve Kafkasya dörtgeninde yaşayan devletlerle aynı kültür dairesi içerisinde bulunmanın avantajlarını çok iyi kullanmamızı gerektirmekte. Ne var ki bu avantajımızı şimdiye kadar tam anlamıyla değerlendirdiğimiz söylenemez. Düşünsenize Sovyet Rusya’nın dağılma süreci içerisinde Türk Cumhuriyetleri bir bir bağımsızlıklarına kavuşurken biz tüm bu gelişmeleri balkondan seyrederek geçirmişiz. Maalesef bu süreçte bizim lehimize bir sürü avantajlar sözkonusuyken ayağımıza kadar gelen tüm avantajları elimizin tersiyle itmişiz. Hatta bu bağlamda bir zamanlar Türk Cumhuriyetlerle kültürel ekonomik ve sosyal tüm ilişkilerimiz bize tam bir hayal kırıklığı yaşattı diyebiliriz.  Bilhassa o dönemin iş bilmez yöneticileri karşılarına çıkan bu yeni durum karşısında bakar kör olmalarının doğurduğu sonuçlar incitici olmuş da. Nasıl incitici olmasın ki, bir kere o yıllarda kardeş toplulukların derdiyle dertlenip hemhal olmamışız ki. Sadece ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası’  hayali ve gurur okşayıcılığıyla yetinmişiz. Batı yinede tüm bu bakar körlüğümüze rağmen tedbiri elden bırakmayıp bizi sürekli gözetlemekte. Olur ya bir gün gelir Balkanlar, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya ekseninde lider ülke oluruz endişesini taşımakta.  İşte içten içe duyulan bu endişedir ki dönem dönem ülkemiz topraklarında şiddete hareketlerine kol kanat germekteler. Böylece bu metotla bizi dize getireceklerinin hesabı içerisindeler. Öyle ki kendi iç karanlık dehliz odalarında ülkemizi enine boyuna tüm yönleriyle masaya yatırıp analizini yaptıktan sonra içimize yerleştirdikleri muhbir ajanlar vasıtasıyla bu topraklarda provokatif eylemler gerçekleştirmeyi de ihmal etmezler. Nasıl olsa geçiş sancısı süreci yaşayan bir ülkeyiz, nasıl olsa tez canlı bir milletiz, bu durumda içimize en ufak atacakları bir kıvılcımla çok çabuk tahriklere kapılıp barut fıçısı olmamıza yetecektir. Besbelli ki zayıf yönlerimizin etüdünü iyi yapmışlar, bize düşen zafiyetlerimizden yararlanmalarına fırsat vermemektir. Hatta tüm oyunlarını bozmak için sanayileşmiş bilgi toplumu evresine geçiş yapmamız gerekir. Geçelim ki tüm kirli aktörlerin oyunlarını bozabilelim. Bakın, sanayileşmesini tamamlayıp bilgi toplumu olmayı başaran devletler, polisiye tedbirlere pek gerek duymaksızın ürettikleri sosyal projeler, sivil katılımcı ve uzlaşma yollarıyla terör hadiselerin üstesinden gelebiliyorlar.
          Aslında 2023 Yeni Türkiye hedef edinmiş bir ülke olarak bizim sanayileşmiş bilgi toplumuna geçiş evresinde birtakım sıkıntılar yaşar olmamıza şaşmamak gerekir, zaten geçiş evrelerinin doğasında sancılar hep var olmuştur.  Önemli olan geçiş süreci sancılarını sosyal tabanlı militanlaşma eğilimlerin yeşermesine fırsat vermeden kazasız belasız atlatabilmektir. Bakın pek çok kalkınmış ülkeler geçiş sancılarını kan gövdeyi götürürcesine çok ağır bedeller ödeyerek geçirmişler. Allah’a şükürler olsun bizim kültür kodlarımız geçiş sürecini batıda olduğu gibi kanla gerçekleşmesine izin verecek türden kodlar söz konusu değildir,  dolayısıyla bizim neydik edip mutlaka sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda bir dizi reformlar ortaya koymamız icap eder, buna mecburuz da. Dedik ya tüm dünyanın gözü kulağı bizim üzerimizde.  Bu gözü kulaklık kimi zinde güçler için  'bir korku, bir kâbus'  durum olurken kimi mazlum ülke haklar içinse   'Türkiye ayağa kalkarsa zalime korku, mazluma umut ışığı' olacak bir muştudur.  Gönül ister ki mazlumların düşlediği umut ışığı olalım. Ne var ki; bir takım karanlık güçler mazlum milletlerin umut ışığı olarak görülen böylesi cennet vatan ülkenin kendi öz kodlarına dönüp dirilişe geçeceği zamanlarda rejim meselesini gündeme taşıyaraktan hemen hedef şaşırtıp  27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe türü girişimlerle yolumuza taş koyabiliyorlar. Alışkanlık bu ya,  her on yılda bir her türden darbe girişimlerle topyekûn kalkınmamızın önünde tıkaç oluyorlar. Madem öyle bize düşen kerameti kendinden menkul tıkaç görevi ifa eden alışkanlık ve rutin hale gelen arazları rafa kaldırıp yerine  “milli, sivil katılımcı ve sosyal iktidar” üç tarz model ortaya koymak düşer. Şayet işi akışına bırakıp alışkanlıklarına son vermezsek biliniz ki 'Yeni Dünya Düzeni' aldatmacasının ortaya koyduğu içi boş model balonlarla çok daha oyalanıp duracağız demektir.
          Unutmayalım ki,  Yeni Dünya Düzeni dedikleri düzen iki ucu sivri bir değnek düzendir. Baksanıza değneğin neresine dokunulsa kanayan yara daha da derinleşip kangrenleşmekte. İşte bu iki ucu sivri değnekle habire bize ayar çekme peşindeler. Onlar çeke dursunlar, bize düşen bu ayar çekmeler karşısında eli kolu bağlı sessiz kalmamaktır. Dedik ya bir şekilde kirli oyunlarını boşa çıkartacak projeler ve çözüm yolları ortaya koymalıdır. Yok, eğer  'Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın' deniliyorsa,  şu iyi bilinsin ki bir gün gelir değneğin her iki ucu suya sabuna dokunmayanlarında can evinden vuracaktır, 
             İşte tam bu noktada çözüm yolu nedir sorusu çok önemlidir. Hiç kuşkusuz çözüm yolu derken;  ipin bir ucu derin güçlerin elinde,  diğer ucu bizim elimizde olan bir çözüm modeli kastetmiyoruz, bilakis her iki ucu da bizim elimizde olacak çözüm modelini kastediyoruz.  Malum, derin güçler iğneden ipliğe her şeyi kendilerinin kontrolleri altında tutmak isterler,  zaten tarihte hep böyle olmuştur. Hadi kontrolü ellerinde tutma heveslilikleri neysede birde şu şiddet hareketlerine karşıymış gibi duruş sergiler görünüpte alttan alta destek vermelerine ne demeli. Bakın tüm emperyal güçler,  kendilerine hayran işbirlikçi aydınlar üzerinden ülke halklarına bir takım terapi yöntemler uygulayaraktan çok rahatlıkla ayar çekebiliyorlar. Düşünsenize bir zaman bize çözüm diye sundukları reçeteler meğer emperyal güçlerin  'al bunla oyalan' cinsinden reçetelermiş. Ağa babaları ellerine reçete tutuştururda şu bizim yerli işbirlikçi mankurt aydınlar gereğini yapmaz mı,  hem de alasını yaparlar. Zira Güneydoğuda PKK terörüne çanak tutup devlet aleyhine hazırlanmış bildiriye imza atacak kadar ihanet şebekeleğine soyunurlar da.  Her neyse onlar bildiriye imza ata dursunlar ilham aldıkları batının ikide bir insan haklarından dem vurup habire özgürlük havarisi dolduruşuyla arka planda unutturmaya çalıştıkları cinayetleri örtbas edemezler ya. Batının bu konuda sicili bir hayli kabarık, nasıl örtbas edilip unutulabilir ki.
         Evet,  İnsan hakları, hümanizm, özgürlük gibi değerler, değer olmaktan daha çok ülke haklarını kontrol etmeye yönelik rol üstlenmiş kavramlardır.  İşte içi boş dışı cilalı bu kavramlarla bizim Yunus'un “Malda yalan mülkte yalan, hani bunun ilk sahibi, var birazda sen oyalan” deyişinin ters yüz ediliş hali diyebileceğimiz  “Özgürlükte yalan, insan hakları da yalan, çağdaşlıkta yalan, var birazda sen oyalan” oyuncağıyla bizi can evimizden vurmaya çalışıyorlar. Anlaşılan aydın olmanın birinci kriteri çözüm adresi için ikide bir batının kapısını çalmakmış,  meğer ne kadarda meraklıymışlar batının cicili bicili cilalı oyuncaklarıyla oyalanıp ahkâm kesmeye. Eeeh ne yapsınlar, köklerinden bihaber müsvedde aydınların ellerinden başka bir şey gelmez ki. Bir kere ferasetten yoksunluk bu müsvedde aydınların gözünde tek tavaf edilecek mabed batı olmaya yetiyor. Tabii tek mabet batı olunca ister istemez kimileri “Kâbe Arab’ın olsun Çankaya bize yeter” aşkıyla tutuşurken kimileride  “Taksim yeter” zavallılığına düşebiliyor. Ah keşke Çankayacılar ve Taksimciler aklını başlarına toplayıp yönünü doğuya çevirseler de batının şu dışı cilalı, içi zehir kusan reçetelerine aldanmasalar,  bak o zaman ülkemiz üzerinde oynanan sinsi oyunları bozmak an meselesi diyebiliriz. Bakalım batıyı körü körüne taklit edip göbekten bağlanmak nereye kadar devam edecek. Ama öyle görünüyor ki bu aklı evveller içi boş reçete ve toplum mühendisliği projelerini iyi hıfz etmiş gözüküyorlar, dolayısıyla bu tip aydınlardan analitik yaklaşım beklemek hayal olur. Onların tek bildikleri eline tutuşturdukları reçeteleri ekranlarda nakarat nakarat rap rap tekrarlamaktır,  bunun dışında kafaları bir şeylere pek basmaz zaten.
          Umudumuz o dur ki  'Ey Türk titre ve kendine dön' titreyişiyle dirilişe geçtiğimizde o gün en başta ülkemiz olmak üzere tüm Ortadoğu, tüm Orta Asya, tüm Kafkasya halkları huzura kavuşur. Hele bir Türkiye yeniden dirilişe tam manasıyla geçtiğinde bak o zaman dünyanın muhtaç olduğu Osmanlı adaleti bir hayal olmayıp hakikat olacağı muhakkak. Aslında diyeceğimiz şu ki;  inşallah pembe şafaklar sökün eder de mazlumların ahı yerde kalmaz. Yine diyeceğimiz şu ki, inşallah kendi öz köklerimize yönelir, bu yolda adımlar atarız da o özlenen pembe şafaklar belki yarın, belki yarından da çok yakın olur. Yeter ki ümitlerimizi ve denge ayarlarımızı yitirmeyelim,  bak o zaman diriliş muştumuz gerçeğin tâ kendisi olurda. Bu arada denge demişken, sakın ola ki dengede neymiş deyip es geçmeyelim. Bakın bu konuda Ahmet Cevdet Paşa ne diyor: ‘Toplumlar için büyük tehlike, geçiş dönemlerinde dengeyi kaybetmektir.. Değişmemekte ve statik kalmakta direnen memleketler kadar dengeyi kaybedenlerde tarihin harabelerine gömülmüşlerdir.’   Evet, bu müthiş sözleri kulağa küpe edip denge ayarımızı yitirmemek ise bize düşer.
          Bir baba düşünün ki, cahiliye döneminde kızını diri diri toprağa gömecek kadar gözü kara, üstelik o baba bunu yaparken de kendini bedevi hayat tarzının gereklerini tam, eksiksiz yerine getirmiş saymakta. Bir bakmışsın yine o aynı baba bir zaman sonra devlet başkanı olmuş sırtında un çuvalıyla sorumluluğun gereği Medine sokaklarında fakirlerin ihtiyacı için canhıraş koşturup merhamet abidesi olabiliyor. Tahmin etmişsinizdir o  babayı, hiç kuşkusuz o baba Halife Hz. Ömer (r.a)’dan başkası değil elbet.  İşte bu örnekten hareketle diyebiliriz ki;  Hattab’ın oğlu Ömer nasıl değişmişse, toplumlarda pekâlâ değişebiliyor. Tabii sadece değişen Hz. Ömer (r.a) değildi bedevi toplumda değişmişti.  Ama gel gör ki aynı toplum bir zaman sonra mezhep ve siyasi kavgaların eşiğine geldiğinde ortalık kan gölüne çevrilecektir. 
            Evet,  İslam bir güneş gibi Mekke semaları üzerinde doğduğunda ilk tepki ve ilk şiddet hareketi müşriklerden geldi. Keza her tür kavga, her tür fitne ve her tür zulme start verende onlardı. Zira müşrikler statükocu bir topluluktu, yani alışıla gelen mevcut düzene göbekten bağlı topluluklardı. Amma velâkin statükoculukta bir yere kadardı, İslam güneşinin doğmasıyla birlikte mevcut otoriteleri içten içe sarsılması kaçınılmaz hal alır.  Birkere İslam çağlar üstü evrensel mesajlar sunan bir din, sarsması gayet tabiidir. Dahası Müberra Dinimiz insanlığı aydınlatmak ve irşad etmek için vardır.  Aynı zamanda bu irşat alışılagelen kurulu düzeni sarsan bir faaliyettir. İşte bu faaliyetin neticesinde İslam Dini tüm sahte putları devrilmekle kalmamış bunlara ilaveten sosyal yapıları da değiştiriverdi. Üstelik bu değişim şiddetle değil, gönülleri fethederek gerçekleşir. Nitekim bu süreç iyi analiz edildiğinde saldıran tarafın müşrikler olduğu, saldırılara karşı direnen tarafında Müslümanlar olduğu görülecektir. Hakeza Haçlı seferleri de öyledir. Haçlı seferlerini başlatan biz değil, batı âlemiydi.
          Şu bir gerçek; şiddete başvurmaksızın gerek sosyal, gerek siyasi, gerekse ekonomik alanlarda değişim ve dönüşümler gerçekleştirmek pekâlâ mümkün. Bakın, İbn-i Haldun Mukaddimesinde; “Zamanın akışıyla bütün tarihi şartların değişmekte olduğunu unutmak, araştırmacıları yanılmaya sürükler. Bu değişiklikler şahıslarda, vakitlerde, şehirlerde meydana geldiği gibi çevre, bölge ve devrelerde de vuku bulmaktadır…” der.  Gerçekten de bu müthiş tespitten hareketle şiddetin temelinde değişime direnme çabası vardır diyebiliriz.  Ve bu temel çaba üzerine inşa edilen şiddetin bir ayağında kültürel değerlere yabancı kalmak varken,  diğer ayağında sosyal ve ekonomik yapıdaki tüm değişmelere kapalı kalmak vardır. Oysa ne kadar değişime direnip kapalı kalınırsa kalınsın güneş balçıkla sıvanamaz.  Umulur ki onlarda bir sabah uyandıklarında İslam güneşinin ziyasından istifade ederler de her şeye olumsuz bakan ön yargılı yaklaşım illetinden kurtulmuş olurlar.  
         Değişime direnip kapalılıktan kim ne bulmuş ki onlarda bulsun. Madem öyle bir an evvel ekonomik denge ve sosyal adaleti sağlayacak reformlarla kapalı belleklere ışık sızdırmalı ki ön yargılı yaklaşımlar yıkılmış olsun.  Aksi halde ön yargılı yaklaşımlarla etnik ve mezhep farklılıklarına benzer daha birçok farklılıklarımız bölünme olarak algılamaya devam edip birbirimizin kuyusunu kazmakla meşgul oluruz.  Zaten ne zaman ki farklılıkları ayrılık değil,  zenginlik olarak görür, işte o zaman pek çok meselelerin üstesinden gelineceği görülecektir. Hatta şiddete karşı sırf şiddetle değil,  zıtlıkları ahenkleştirmekle de üstesinden gelinebilir. Türkiye daha henüz bu noktada ne geleneksel değerlerini yeterince koruyabilmiş, ne de yeterince sanayileşmiş bilgi toplumun zihni disiplin seviyesine erişmiş durumda. Daha çok Araf'ta bir yerdeyiz. Arafta olunca da maalesef birçok meselelerin üstesinden gelemeyebiliyoruz.  Anlaşılan iki arada bir derede kalmamak için Araf’tan çıkmak şart.  Evet, hem de ne şart, neredeyse tüm problemlerin kaynağında bu tür gel-git kaymalar yani med-cezirlerimiz söz konusudur. 
           Malum, geçiş süreci yaşayan toplumlar yarınından hep endişelidirler. Bu yüzden karşı karşıya kaldıkları bir takım hadiseler karşısında şaşar kördürler. Karşılaştıkları olaylar karşısında aklını değil, hissiyatını kullanıp analitik düşünceden uzak bir mantık faaliyeti yürütürler. Böyle oluncada hayalinde düşledikleri dünya tek tiptir.   Hele bir insan efsunlanıp etrafını iki renkli görmeye dursun, artık istese de etrafa gri bakamaz, onun için etraf ya siyah, ya da beyazdır. İşte etrafa gri tonda bakamama bu tip insanları olaylara objektif bakmaktan alıkoyup statükocu olmalarına yetebiliyor. Bir adam düşünün ki, her şeye  ‘bizimki’ ve  ‘sizinki’ ya da ‘sen’ ve ‘ben’ ikilem ekseninde bakmakta.  Elbette ki böyle bir insanın kendisi dışındakileri ‘öteki’  görmesi gayet tabiidir.  Besbelli ki bu efsunlanmış tipler kafasındaki bu tür ikilemlere son vermedikçe güzeli güzel,  iyiliği iyilik, hayrı hayır olarak göremeyecektir.  Mutlaka olup bitenlere at gözlüğü ile değil çok renkli görmeye bakıyor olmaları gerekir ki;   'Yaradılanı sev Yaradandan ötürü'  çizgisine gelinmiş olsun.  
           Şu fani dünya da sevgi ve muhabbet iklimi oluştuğunda biliniz ki,  farklı düşünceye sahip, farklı kültür ve farklı dillerde ki insanlarla bir arada yaşamak kolay olacaktır. İnsanları kucaklayabilmek ancak böyle bir muhabbet ikliminin varlığıyla mümkün,  aksi halde kucaklayamazsın. Nitekim böyle bir iklim vuku bulduğunda Hz. İbrahim’e serin olan ateş bize de serin olacaktır.  O ateş İbrahim’i yakmayıp nasıl gül bahçesi olduysa bizede bir başka cihetle gül bahçesi olur. Kim şeytani ateşten ne buldu ki biz de bulalım, bu yüzden İbrahim-i ateşi gönlümüzde yakıp etrafımızı gül bahçesine çevirmek gerektir. Sakın ola ki nasıl olurda ateş İbrahim'i yakmaz demeyin, yakıcı olan sadece şeytani ateştir,  İbrahim-i ateşte nur olduğundan yakmaz. Sanki Albert Camus bizim ateşe iki farklı pencereden bakışımızdan bir şeyler sezmiş olsa gerek ki şu tespitte bulunmuştur; ‘Hiçbir şeye inanılmıyorsa, hiçbir şeyin manası yoksa hiçbir değere evet diyemiyorsak her şey mümkündür, her şey önemsizdir. Ne evet kalır, ne de hayır, katil ne haklıdır, ne de haksızdır. Kendini cüzamlıların bakımına adayabileceği gibi, içinde insanlar yakılacak ateşleri de tutuşturabilir insan.’
           Evet,  şiddet bir ferdi hareket değildir,  toplumun linç edilmesine yönelik ya da içi boş kavramlara kurban edilmek istendiği bir ideolojik saplantı harekettir.  Değim yerindeyse şiddette çarmıha gerilen fert değil toplumdur. Düşünsenize boş bir alana bir iki el silah sıkmak bile toplumu bir anda germeye yetiyor.  Bu noktada silah fiile sebebiyet veren bir araç olurken fiilin faili de terörist olarak karşılık bulur. Adı üzerinde anarşist,  bu yüzden anarşist tipler toplum huzuru, asayiş nedir bilmezler, bu tipler yapacağı eylemi bilir. Kelimenin tam anlamıyla nizam tanımaz, kural bilmezin adıdır anarşist. İşte adına uygun davrandıklarından başıboşluk, yakıp yıkmak hayatlarının parçası olur da. Bir başka açıdan baktığımızda ise anarşist tiplerde bizim gibi ete kemiğe bürünmüş varlıklar, hatta bizim gibi onlarında kendince haklı talepleri olabiliyor. İcabında başkaldırdığı sisteme karşı şikâyetlerinde haklılık payı yanlarda var olabiliyor, ama şikâyetlerini eyleme ve cinnete dönüştürdüklerinde artık bizim gibi insani olmazlar,  bu noktadan sonra vahşet canavarı katil ve canidirler. Vahşilik insani değerle taban tabana zıt bir karakterdir zaten.  Yok, efendim ben bunu hak ve adalet yerini bulsun diye yapıyoruz deniliyorsa unutmayalım ki her bir talep cinayet işlemeye asla gerekçe teşkil etmez. Bir kere ortada fiili bir durum var, şiddet nasıl hak hukuk ortaya koyabilsin ki. Hani öfke ile oturan şaşı kalkar derler ya aynen onun gibi şiddetin hiç bir tutar tarafı yoktur. Başta dedik ya,  şiddet hiç bir zaman nizam bilmez, kural bilmez, hukuk bilmez ve tanımaz da. Tanımadıkları o kadar net açık ki,  kendi içlerinde en ufak görüş ayrılığa bile tahammülleri yok,  hatta davaya ihanet addedilip infaz edilmesine gerekçe teşkil edebiliyor.  
        Şu bir gerçek sözde değil özde hak hukuk ve demokrasiyi ilke edinmiş toplumlarda şiddete prim verilmez. Nasıl şiddete çanak tutulsun ki,  totaliter ve oligarşik sistemlerin hali ortada,  bir avuç azınlığın hükümranlığı söz konusudur. Yani monarşik düzenlerde tepeden inmecilik esastır.  Böyle olunca da bu tür yapılarda hak arayacak mercide bulamazsın,  ne oy hakkınız ne de seçilme hakkınız olur. Sıkıysa bir hak talep edilsin, hemen başınızda militan ruhlu şeflerin ültimatomları ve dipçiği tepenize iner de. Kaldı ki ortada totaliter sisteme başkaldıracak düşman kalmasa bile kana doymamak bu ya, bu kez evlatlarını kurban ederek tatmin olurlar. Her şeyden önce terörün doğasında kesintisiz kan akıtmak vardır, alışmışlar bir kere silahların gölgesinde at koşturmaya,  isteseler de kan akıtmaktan geri duramazlar, devlet olsalar bile tıpkı İsrail gibi terör devleti olurlar.  Değim yerindeyse onların ab-ı hayat kaynağı su değil kandır, bu yüzden eli kanlı olmalarına şaşmamak gerektir. Danton’un kulakları çınlasın, “İhtilal evlatlarını yiyor” sözünü belli ki boşa söylememiş. Gerçekten de Robespierre’in Danton’u, SS Hitler’in SA şefi Roehm’i, Stalin’in kızıl ordu şefi Troçki’yi bir kalemde silmişte. Peki, ihtilal evlatlarını yedide ne oldu, sonuçta bu kan içici diktatörler tarihin karanlık sayfalarına gömülüp kayboldular ya, bu yetmez mi?  Nihayetinde kazanan yine değişim oldu. Dedik ya şiddet asla nizam getiremez, getireceği tek şey kan gölüdür! Oysa adaletin kitlelere intikali kanla, öfkeyle, kinle sağlanamadığına tarihin bizatihi kendisi şahittir. Gerçek adalet aşkla sevgiyle tesis edilebiliyor çünkü.  
         Hele o engin kültür hazinelerimize bir insan dalmaya dursun, o daldığı deryada şiddete ve nefrete onay verilmediğini yakinen görür de.  Dahası o engin kültür kodlarımızda birlik ve dirlik esastır. Sınıfçı anlayış, ruhbanlık, feodalite gibi oluşumlar batı’ya has yapılanmalardır.  Osmanlı öyle değil elbet,  adeta milliyetler kilimi görünümde bir yapıdır.  Dahası bu kilimde yediden yetmişe herkese kucak açmak vardır, asla farklı etnik kimlikler ayrılık gayrilik görülmez. İşte bu engin hoşgörülüktür ki; geniş bir coğrafya üzerinde tüm bu topluluklarla altı asır bir arada yaşayabilmişiz. Besbelli ki Hanedan-ı Al-i Osmanlı Peygamberimizin uygulamalarını kendine rehber almış. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) Medine sözleşmesiyle farklı inanç ve kültüre sahip topluluklarla bir arada nasıl yaşanabileceğinin ahitleşmesini gerçekleştirmiştir. Bu nedenle Medine vesikasından tüm insanlığın alması gereken birçok dersler vardır.  Ama gel gör ki ders alacak yerde habire farklılıkları yok sayıp tahrik etmekle meşgulüz. Tabii bunun sonucunda kimlik krizinin yol açtığı şiddet hareketleri ve provokatif eylemlerle yüz göz oluyoruz.  Her ne kadar canımız yandığında ara sıra artık yetti gayri desek de sonuçta tezgâha düşen yine biz olabiliyoruz. Bir kere hamurumuz saf ve temiz maya ile yoğrulmuş, Anadoluluk yanımız ağır basmakta, istesek de sinsilik,  kurnazlık bilmeyiz,  herkesi kendimiz gibi biliriz.  İşte bu özellikte geleneksel yapıları ile birlikte büyük şehirlere göç eden Anadolu insanı kentin kenar mahalleleri denilen varoşlarda yerleştiklerinde şehrin o acımasız kurnaz tilkilerince provoke edilmeleri çok kolay olabiliyor. Derken bu insanlar daha şehrin nimetlerinden faydalanmadan kendilerini bir anda şiddet hareketlerinin içinde bulabiliyor.  
          Evet, bir kez daha hatırlatmakta fayda var; tüm dünyanın gözü kulağı bizim üzerimizde, bakalım gelecekte Türkiye’yi daha neler bekliyor. Tarihten bu güne kadar neler yaşamadık ki, şimdide yaşamayalım. Adeta bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete, hangi limanda demirleyeceğimizi şuan kestirmek zor gibi. Yine de karamsarlığa kapılmamak lazım gelir,  gelecekten ümit var olmak lazım gelir, baksanıza toplum artık eski toplum değil, üstelik kendilerini elit sanan bir takım çevrelerin ilerisinde ufka sahip bir toplumuz da. Tabii ki toplum olarak bu derin ufku kazanmak pek kolay olmadı,  nice çamlar devrilip, nice badirelerden atlattıktan sonra ancak bu bilince erişir olduk. Düşünsenize dünden bugüne aynı senaryo filmleri izleye izleye eskisi kadar pek tezgâha gelmiyoruz, her patlak veren olaya balıklama dalmıyoruz artık.  Öyle ki her işlenen cinayetin arkasında acaba bu işte bir bit yeniği mi var refleksiyle sis perdesini aralamaya çalışıp sorguluyoruz da.  Hiç kuşkusuz gelinen aşama umut verici aşama, başkaları açısından ise can sıkıcı aşama.  Nasıl can sıkıcı olmasın ki, karşılarında olayları enine boyuna analiz eden şiddet hareketlerin arkasında ne var ne yok her türlü planı sezecek ferasete sahip,   her denilene kanmayan bir toplum var artık. Keşke 12 Eylül öncesi yaşanan olaylarda da aynı bilince ve ferasete sahip olsaydıkta Malatya’daki Hamit Fendoğlu cinayeti, Kahramanmaraş olayları ve Sivas Madımak gibi bir dizi provokatif olayların arka planında yatan zihniyeti deşifre edebilseydik.    Dileğimiz o dur ki gelecekte aynı ferasetsizliğe bir daha düşmeyiz.
            Velhasıl;  Hünkâr Hacı Bektaşi Velice; “Gelin canlar bir olalım, iri olalım, diri olalım, işi kolay kılalım” dizeleri bundan böyle bizim sezgimiz olsun.
              Vesselam. 

8 Eylül 2016 Perşembe

CANLI BOMBA TEDHİŞÇİLİĞİ



                         CANLI BOMBA TEDHİŞÇİLİĞİ

                                   SELİM GÜRBÜZER
                                   

           Korkunç olan ölüm değil elbet, asıl korkunç olan sürekli etrafımızda dönüp dolaşan tedhiş çemberidir. Zira insan bikere ölür, ama sürekli tedhiş ortamında bulunduğunda her gün ölmek demektir. Bu yüzden tedhişçiler sayıca az olsalar da hepsi gözü dönmüş birer katil adaylarıdır.
          Malum, geçmişte birçok yöneticiler yaptıkları birçok resmi beyan ve hamasi nutuklarla tedhiş hareketlerinin önüne set çekmek yerine tedhişçileri daha da bir cesaretlendirmeye yetmişti. Neyse ki gelinen noktada terör hadiselerinden yeterli ders alınmış olsa gerek ki, eskisi kadar pek hamaset yapılmıyor, akıl daha ön planda tutuluyor. Nitekim 15 Temmuz 2016 gecesi paralel ihanet çetesinin darbe girişimi ayaklanmasına karşı Başkomutan Cumhurbaşkanımızın kararlı duruşuyla, MİT teşkilatımızın arı gibi çalışmasıyla,  hükümetimizin sağduyu dirayetiyle, meclisimizin sabaha kadar açık tutulmasıyla, polisimizin cansiperane mücadelesiyle ve medyamızın o gece iyi bir sınav vermesiyle birlikte tek yürek olması bunu doğruluyor. Tabii tüm bunların ötesinde Başkomutanımızın çağrısıyla meydanlara dökülen milletimizin fisebilillah karadan havadan gelen tüm bombalamalara karşı göğsünü siper etmesi  dillere destan elbet. İşte bu yüzden necip milletimizin eli ayağı öpülür de.
           Şöyle eski Mısır kitabelerine (yazıtlarına) bir bakıldığında, sanırsın ki elinde terazi tutan bir ölüm görevlisi sevap ve günah tartıyor. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değilmiş,  meğer o terazi etrafa korku salan bir simge aletmiş. Ama bu simgeyle nereye kadar hükümranlık sürdürülebilirdi ki. Ne zaman ki  Mısır’ın özüne işlemiş o korku kodlarına ilk sevgi tohumunu aşılayacak Hz. Yusuf (a.s)  doğa gelir, işte o zaman Yusuf yüzlülük Mısır’ın çehresini değiştirip sevgi ve merhamet iklimi olarak mührünü vuracaktır. Nasıl mührünü vurmasın ki Züleyha denilince korkularla beslenilmiş vehim iklimi,  Yusuf deyince de sevgiyle beslenmiş merhamet iklimi akla gelmekte. Her ne kadar Züleyha, korku refleksiyle Yusuf’u esir alacağını sanmış olsa da bikere kucağında yaşadığı toplumun kültür kodlarındaki o korku iklimi Yusuf yüz karşısında erirde. Böylece kazanan korku kültür kodu değil, kazanan sevgi ve merhamet kodu Yusuf Yüzlülük olur.
              Evet, tedhiş ve korkuyla bir yerlerin altını üstüne getirmek ya da yakıp yıkmak her an mümkün diyebiliriz.  Ama asla barbarlıkla bir medeniyet oluşumu gerçekleştirmek mümkün değildir. İyi ki de Yusuf'un o sevgi ve merhamet yüzü devreye girerde bu sayede Mısır’ın temelleri içten içe sarsan o korku sarmalı dağılıverir.  Sanki Yusuf (a.s)’ı zindana hapsettiler de ne oldu en nihayetinde Mısıra vezir oldu ya. İşte sevginin gücü bu, başka daha re diyebiliriz ki. Kaldı ki tarih nice sahte mabut ve sahte güçlerin yenilgisine şahittir. Bakın, ilk Hıristiyanlığın başlangıç evresinde tedhiş Hz. İsa’nın Havarilerinden değil, Roma imparatorluğundan gelmiştir.  Öyle ki,  ilk Hıristiyanları aslanın ağzına verecek kadar acımasız olmuşlardır.
          Peki, korku deyince sadece Mısır ve Roma’mı akla gelir? Hiç kuşkusuz buna Mekke müşrikleri de dâhildi. Zira tedhişçilik Müslümanlardan değil, müşriklerden gelmiştir. Çünkü müşrikler statükocuydu, Müslümanlarsa değişim öncüleriydi.  Ancak şu da var ki zaman içerisinde Müslüman topluluklar arasında da göçebelik ruhundan kaynaklanan tedhişçilik yaşanmıştır. Nitekim Haricilik bunun en tipik misalini teşkil eder.
          Peki ya Türkler? Hiç kuşkusuz bizim göçebe dönemi Türklükte ‘Baş kesip kan dökmek iyidir’ ifadesinde yer alan ‘alp’ kimliğimiz yerleşik döneme geçişte alperenliğe dönüşmeseydi pekâlâ böylesi bir Türklüğün Moğol serdarlarının etrafa saldığı tedhiş harekâtından pek farkı kalmazdı. Nitekim Osmanlı Devleti Selçukludan devr aldığı yerleşik medeniyeti Nizam-ı âleme dönüştüren öncü olduğundan idare ettiği coğrafyasında nizamı altüst edecek ciddi anlamda bir tedhiş hareketi vuku bulmadı. Nasıl vuku bulsun ki, ortada tam manasıyla nizam ve intizam vardı. Her ne kadar birtakım çevreler Osmanlı padişahlarına  ‘astığı astık kestiği kestik’  gözüyle baksalar da şu bir gerçek sultanlarda fanidir ilkesi herkesçe bilinen bir husustu, ebed müddet ülküsü ise Devleti Aliyye için kullanılan bir nişandı. Kaldı ki bizim sultanlarımız selamlama anında askerine “Padişahım senden büyük Allah vardır” temposu tutturan sultanlardır.  Elbette böyle bir anlayışla üç kıtaya hükmeden bir Nizam-ı âlem ülküsünü şiar edinen bir devletin doğmasından gayet tabii ne olabilirdi ki.  Bakmayın siz öyle Osmanlı’da cereyan eden bir takım Celali türü tedhiş hareketlerine. Bu tür hareketler bile devleti yok etmeye yönelik değildi. Sadece bir takım hadiselere karşı çevrenin merkeze karşı uyarı niteliğinde bir tepki hareketleriydi. Hadi diyelim Celali türü ayaklanmaları devlete yönelik bir başkaldırış olduğunu varsaysak bile Sipahi teşkilatımız ne güne duruyordu, bir kere bu teşkilat nizamın tesisi için var olup devlet-i ebed-müddet ülküsünün teminatıydı.  Bu da yetmez hemen hemen tüm fetih hareketlerin arka planında bize zafer kazandıran asıl itici güç sipahidir. Hatta Sipahilik askeri bir güç olmanın ötesinde üretime yönelikte bir teşkilattı.  Yani,  mülk sahibi olmayan  (mülkü çiftçiye ait)  ancak dirlik sahibi ve gelirin %10-12’sini alan üreticilerdi. Anlaşılan o ki,  Osmanlıda ordu bile üretici bir rol üstlenmiş, yani tüketici konumda değildi. Kelimenin tam anlamıyla Osmanlı’da sipahi hem dışa karşı cenk eden,  hem içe karşı nizam sağlayan, hem de üreticilik vasfı olan bir teşkilattır. Nitekim Mehmetçiğimizde tarihinden ilham alarak Afrin’de zeytin dalı olmuştur. Maalesef bunun tek bir istisnası Paralel İhanet Çetesi vardı ki milletin vergileriyle kurulan savunma sistemimizi kullanarak millete karşı kullanmıştır. Pensilvanya’dan talimat alarak Haşhaşiliğe ve Yeniçeriliğe soyunmuşlardır. Malum Yeniçeri’de başlangıçta ruh köküne sadık, sonrasında çığrından çıkmış nevi şahsına münhasır bir ocaktı. Her neyse şimdilik Yeniçeri hakkında ünü hizmetinden daha büyük ocak demekle yetinelim.  En iyisi mi biz,   yakın tarihimizde ne oldu ne bitti birazda yaşadığımız dönemi sorgulamaya çalışalım.
           Evet, hep beraber şahit olduğumuz yakın döneme baktığımızda manzara pekte iç açıcı görünmüyor. Değim yerindeyse yedi iklime hükmetmiş Osmanlı adaleti gitmiş, onun yerini haramilerin cirit attığı ve kirli hesapların sergilendiği bir ortam doğmuştur. İşte söz konusu kirli hesaplar çarşısının başını ise; 
          “—Mafya babaları ve baronlar,
            —Siyasi bezirgânlar,
            —Anarşistler ve Paralel İhanet Çetesi’’  çekmiştir.
        Malum; mafya babaları, paralel ihanet çetesi hukuk falan dinlemez,  kendi kurallarını yer altı faaliyetleriyle belirleyen gizemli tedhişçilerdir. Baronlarsa sermayelerinin çıkarı uğruna tedhişçileri kullanan simsarlardır. Siyasi bezirgânlarda söylemleriyle, kendilerini sahaya süren zinde güçlerin taşeronluğunu üstlenen aynı zamanda kendi kişisel egolarını tatmin için var olan güruhtur. Düşünsenize Kandilden talimat almadan iradesini ortaya koyamayan bir siyasetçi meclise gelse ne gelmese ne, bu yüzden bizim gözümüzde onların hiçbir değeri yoktur Anarşistler ise ismiyle müsemma, yani kaostan beslenip mevcut otoriteye karşı sürekli isyan içinde olan potansiyel tedhişçilerdir. Dolayısıyla varsa yoksa onlar için vurup yıkmak ya da kan dökmek esastır.
         Aslında bu üç aktörün gücü görünüşte bir güç görünsede özünde içi boş kofturlar.  Hepsi uluslararası aktörlerin piyonu şişirilmiş balonlardır. Yani tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi topluma geçişte yaşanan sancıları fırsata çevirmelerinden kaynaklanan bir şişirilmişliktir bu. Neyse ki bu şişirilmiş balonların ‘devlet-millet-asker-polis’ el ele gönül gönüle verdiğinde kazdıkları hendeklere gömüldüklerini, saklandıkları inlerinde tarumar olduklarını hele şükür görebildik. Hele bu kararlılık ve dayanışma devam ettiği sürece içi boş kofların hallaç pamuğu halde savrulacakları kaçınılmazdır. Artık ne de olsa İsrail yapımı heronlar yok, yazılımı bize ait Türk heronlarımız var. Nitekim bu sayede nokta vuruşlar yapabiliyoruz da. Hele şükür ASELSAN ve ROKETSAN bizim uzun menzilli hava ve savunma sistemimizin yüz akı kuruluşlar olup mühendisiyle, tüm teknik personeliyle gizli kahramanlarımızdır. Bilhassa yerli Göktürk-1 ve 2 uyduları, yerli insansız hava aracı ANKA, milli lazer silahı gemisi ve milli Altay tankı üreten yerli savunma sanayimiz kök söktürmekte ve bu nedenle uluslararası baronlarla birlikte yerli uzantıların daha şimdiden uykusu kaçmakta bile.
          Evet, şişirilmiş balonların sürekli gündemde kalmaları, tamamen konjonktürel kaynaklıdır. Baksanıza adamlar ortada gerilim varsa varlar, yoksa sırra kadem basıp kaçmaktalar. Madem durum vaziyette, o halde bize düşen yaşadığımız sosyolojik evreden bir diğer sosyolojik evreye geçişimizi hamasetten uzak akılcı politikalarla onları kovalayıp ‘durmak yok yola devam’ azmiyle ülkemizi 2023 Yeni Türkiye’sine sancısız taşımaktır. Zaten her geçiş evresini sancısız atlattığımızda biliniz ki tüm şişirilmiş balonların esamesi okunmaz da.  Mesele gayet açık ve net ortada duruyor,  bikere sanayileşmiş bilgi evresi tüm tedhişçi eğilimleri potasında eritip ortam daha da bir yumuşak hal alabiliyor. Tabii sadece sanayileşmiş bilgi evresiyle yetinmekte olmaz, her geçiş evresini kültürel donanımlarla da taçlandırmamız gerekir. Malumunuz sosyal ve kültürel dayanışmanın olmadığı evrelerde başıboşluk, huzursuzluk ve cinayetler diz boyudur. Sosyologlar bu durumu  ‘anomi’,  yani toplumsal çözülme diye tanımlar. Dolayısıyla toplumsal çözülme deyip geçmemek gerekir, bilakis üzerinde durulması gereken çağın en önemli hassas konusudur. Bilhassa bu meselede tedhiş hareketleri toplumdaki anomi halini fırsata çevirerekten ortalığı bir anda kan gölüne çevirebiliyorlar. 
         Şu bir gerçek tedhişçilik vahşi batının ithal ettiği maraz bir hastalıktır. Hadi vahşi batıyı anladıkta, peki ya şu içimizdeki yerli mankurt batıcı kafalara ne demeli. Baksanıza adamlarda hiçte utanma arlanma ve sıkılma denen bir ar damarı yoktur,  görünüşte seçkin gözüken, oysa özde batıya endekslenmiş mankurt beyinlerdir. Habire beynini batıya endekslemiş bir avuç sözde bu seçkinci güruh adeta efendilerine taş çıkartırcasına tedhiş karnavalının değirmenine su taşımaktalar. Öyle ki teröre karşı canla başla mücadele eden güvenlik kuvvetlerimizin hevesini kıracak bildirilere imza atmakta beis görmemekteler. Hayâsızca terör odaklarına yamanıp tedhişçileri yüreklendirmekteler. Yetmedi ülkemizin yararına her ne bir hamle, her ne bir inşa faaliyeti varsa şom ağızlarını açıp kirli kalemleriyle sabote etmeye çalışmaktalar.  Onlar için sabote etmek adeta bir kazanç kapısıdır. Derken bu aklı evvel guruh tedhişçilerin ekmeğine yağ sürerekten kol kola hareket edip gününü gün ederek gündem oluşturmakla meşguller. İşte televizyon ekranlarında Selahattin Demirtaş’a saz çaldırmaları bunun tipik misali. Tedhişçinin de canına minnet, tamda istediği buydu zaten. Güya böyle bir konjonktürde kendilerince şanına şan katacaklarını sanmaktalar.  
           Peki, madem saz çaldırıyorlar, hem madem kol kola girip sözde provokatif adalet yürüyüşüne çıkıyorlar bu durumda bizler ne yapmalı?  Hiç kuşkusuz balkondan seyretmek bize yaraşmaz, madem kurt puslu havalardan fayda sağlamakta,  bize düşen gemi iyice azıya almadan sanayileşmiş bilgi ve bilgi ötesi çağına sıçrayacağımız süreçte kültürel donanıma yönelik tedbirler almak olmalı. Mesela Diriliş, Payitaht Abdulhamid Han, Mehmetçik Kut’ül Amare gibi dizilerimiz tamda zinde işbirlikçilerin can evinden vuracak kültürel faaliyetler olarak göze çarpmakta. Bu faaliyetleri daha da hızlandırmamız gerekir ki milli uyanışımız daim olsun. 
           Besbelli ki, tedhişçilik her devirde gerilimden beslenebiliyor. Hakeza gergin ortamlar, iç ve dış baronlarında işine gelmekte,   çünkü biliyorlar ki insanlar sükûn ortamlarında daha çok düşünme fırsatı bulacağından kullanacakları tedhişçiler kolay kolay at oynatamayacaktır.  İşte kurt puslu havayı sever sözünden maksat budur. Fakat şu iyi bilinsin ki, 2023 Yeni Türkiye hedefi gerçekleştiğinde iç ve dış baronların dünyası kararacaktır,  buna inancımız tamdır.
        Her tedhişçinin ana hedefi devleti yutmaya yöneliktir. Oysa devlete başkaldırmakla bir yere varılamaz. Kaldı ki iç ve dış baronların sahneye koydukları kanlı pazar oyunu nereye kadar devam edebilir ki, mutlaka bir yerlerde tam manasıyla kapana kıstırılıp tökezleyeceklerdir.  Her şeyin bir sonu olduğu gibi kanlı pazar oyunlarında bir sonu var elbet. Ah bir akıl erdirseler de sürdürdükleri işin çıkmaz sokak olduğunu anlasalar, bak o zaman sırtlarında kambur yük olan bilinçaltı öfke selinden kurtulmuş olacaklardır. Gel gör ki,  sorgusuz sualsiz şartlanmışlık bir takım gerçekleri görmelerine perde olabiliyor. Öylesine gözleri kan bürümüş ki sevgiden hiç söz edemeyecek durumdalar. Onlar söz etmemeye dursunlar biz tam aksine Yunusça ‘Yaradılanı Sev Yaradandan Ötürü’ demekten asla taviz vermeyeceğiz. Ancak şu da var ki geçmişte sevgiyi ön plana alıp bu doğrultuda projeler yürürlüğe girseydi bu denli tedhişçiler etrafa korku salıp kanlı oyunlarını sahneye koyamayacaklardı. Maalesef geçmişte yürütülen yanlış strateji ve yanlış izlenen polisiye tedbirler çoğu kez tedhiş hareketlerinin başarılı olmasına yaramıştır. Malum güvenlik tedbirler kısa vadede işi yarayabiliyor, asıl işe yarar uzun vadeli çözüm olan sevgi iksirinde gizlidir. Kaldı ki otoriter rejimler bile bir yere kadar baskı kurabiliyor, yani yeri geldiğinde sırf silah zoruyla ayakta kalacak mecali kalmaz da,  bu yüzden asayişi ve güveni temin edecek başka politikalara ihtiyaç duyabiliyorlar. Madem baskıcı rejimler bile sıkıştıklarında başka politikalara ihtiyaç duyuyor, o halde bizim ihtiyaçtan daha da öte uzun vadeli projelerimiz olmalı.  Evet, bu iş   ‘Kahrolsun PKK  türü hamasi nutuklarla çözülmez. Bakın şayet hamasetle yol kat edilseydi tüm kuşlar papağanın etrafına toplanırdı. Şu bir gerçek geçmişte hamasi varı söylemlerle 'teröristlerin kökünü kazımak' ifadesi bile tek başına tedhişçileri yüreklendirmeye yetip yapacakları eylemlere güç katabiliyor da. Zaten fiili olarak değil de hamasetçe kök kazımak çözüm olsaydı terör belası kanayan yarayı daha da azdıran bir kezzap olmazdı. Artık şunu anlamakta fayda var: kalıcı çözüm milletimizin derin ferasetinde gizli. Zira feraset yüklü sevginin fethedemeyeceği kale yoktur. Ferasetin tılsım etkisi öyle büyüktür ki;  Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu “Müminin ferasetinden sakının” hadis-i şerifinde bu gerçeği çok daha iyi anlıyoruz. Hem madem feraset gerçeği Peygamber müjdesi, o halde ne duruyoruz, gün gönlümüze nakşedilmiş feraset kodlarımızı harekete geçirme günüdür, icabında bu da yetmez gün akılcı politikaları bir an evvel hayata geçirme günüdür. 
          Bakın, Osmanlı, ‘Sultan -Medrese-Sipahi’ üçlü teşkilatıyla anarşi ve tedhişçiliğe meydan vermeyip yedi iklimde huzur ve adaleti tesis etmiş bir Devlet-i Âliyyemizdi. Madem öyle, pekâlâ geldiğimiz noktada da Osmanlı stratejisine ve denge siyasetine benzer politikalar geliştirebiliriz. Tedhişçiliğe fırsat vermemek için, buna mecburuz da. Gerek bürokratik mekanizma, gerek tüm eğitim kurumları ve gerekse güvenlik birimleri birbirleriyle tam bir koordinasyon ve ahenk içerisinde çalışması şartta. Aksi takdirde ortalık tedhişçilerden geçilmez hal alabilir.  Bir kere felaket gelirim demez,  geldi mi ansızın gelir.  Dolayısıyla felaket kapımızı çalmadan devlet toplum dayanışmasıyla gece gündüz demeden her an uyanık olmak durumdayız. Çünkü Resul-i Ekrem  (s.a.v) “Hepiniz çobansınız, hepiniz sürüsünden mesuldür” buyurmakta. Her ahval ve şartta çobanlığın gereği güçlü bir eğitim sistemi, güçlü bir idari yapı ve güçlü bir güvenlik teşkilatı kurmak elzemdir, asla maddi ve manevi güvenlik şemsiyenin ihyası ihmale gelmez. Kurulan teşkilatlar her daim iri ve diri olmalı ki tedhiş hareketlerinin önüne geçilebilsin. Öyle kuru sıkı laflarla etrafa ‘Haydi! hurra..’ şeklinde hamasi  nutuklarla asla tedhişçilerin kökü kazınamaz.  
         Dedik ya,  Osmanlı’da devletin güvenlik ve asayişini temin etmekte birinci derecede sorumlu olan Sultanlık makamıdır. Tabii en üst birim olduğu için birinci derece makam diyoruz. Unutmamak gerekir ki yeri geldiğinde başlar baş olmayınca balık baştan kokabiliyor da. Allaha şükür ki ihtiyaç hâsıl olduğunda “önce cepheye ben sonra milletim” diyen Başkomutanımız Recep Tayyip Erdoğan gibi bir liderimiz var. Diğer ikinci derece sorumluluk medresenindir. Adı üzerinde medrese, yani bugünkü anlam da üniversite, zaten eğitim yuvası deyince akan sular durulması gerekir, bilhassa toplumsal huzura vereceği katkı sayesinde asayişin sağlanmasında ikinci derece konumda olması gayet tabiidir. Bir diğer güvenlik açısından öneme haiz üçüncü birimse hiç kuşkusuz sipahidir, yani bugünkü anlamda askeri teşkilatımızdır. Hani “Su uyur düşman uyumaz” denir ya, aynen öyle de nizamı sekteye uğratacak herhangi bir fiili durumda başlarına çökecek sipahi teşkilatı en ideal bir birim olarak çoktan siper alır da. İşte bu derecelendirmelerden anlaşılan o ki; ‘Ulul'emr, eğitim kurumu ve güvenlik birimi’  üçlüsünün kendi içinde uyumuyla birlikte her türden tedhiş hareketinin önüne geçmek mümkün. Yeter ki, bu üç sacayağı uyum içerisinde olsun, bak o zaman tedhişçiler cirit atabiliyor mu? Allah korusun otorite boşluğuna düştüğümüzde tedhişçilerin fırsat kollayıp intihar eylemlerine yöneldikleri artık bir sır değil, öyle ki her bir eylem hastası manyağın canlı birer bomba halde hem kendi canını hem de masum insanların canına kıydıkları manzaralar herkesin malumu. Besbelli ki kendi milli terazi denge ayarlarımız şaştığında günümüzde Mısır’ın o korku sembolü intihar ve cinnet tablosu terazi şeklinde karşımıza çıkabiliyor. 
          Bu güne kadar totaliter ideolojiler insanlığa hep kan,  gözyaşı ve korku salmışlardır. İdeolojilerinin yemişi kandır zaten,  ilimden bihaber olduklarından stratejilerini eylem üzerine kurgulamışlardır. Bu öyle bir kurgudur ki, örgütün kucağına düşen bir daha iflah olmaz, hele bir insan düşmeye görsün istesen de örgütten çıkamazsın, ağa düşen asla geri dönemez, o artık örgütün talimatlarını uygulamaya adamış canlı bir intihar manyağıdır. Bu yüzden ‘Devrim kanla yazılır’ sloganı sadece kendi dışındakilere değil,  örgütten firar edenler içinde ihanetin bedeli olarak kullanılan bir slogandır.
         Bolşevik ihtilaline baktığımızda o yıllarda ihtilal hasımlarını alt ettikten sonra,   bu kez kendi içinde aykırı fikir beyanında bulunanlara gözünü dikip evlatlarını bir bir yer de. Buna şaşmamak gerekir, totaliter ideolojilerin huyudur bu,  kendi içinde öz eleştiride bulunmak bile örgüte ihanet etmeye yeterli sebep teşkil edebiliyor. Gerek Lenin olsun, gerekse Stalin olsun fark etmez pek çok totaliter şeflerin tedhiş psikolojisiyle evlatlarını ihanetlikle suçlayıp kıydıklarını görürüz. Hani her şeyin bir bedeli var denilir ya,  aynen öyle de güya kendilerince ihanet gördükleri her ne varsa ona bir bedel ödetebiliyorlar. İşte Stalin’in Buharin’e ölümlerden ölüm seç dercesine kendince bedel ödetmesi bunun bariz misalidir.          
        Evet, “ihtilallar evlatlarını yer” sözü yerinde bir tespit. Hatta tespitten öte ihtilallerin cibilliyetinden kaynaklanan ortak mayadır.  Bu öyle mayadır ki her tür tedhiş örgütlenmesi evlatlarını bile intihar cinnetine sürükleyebiliyor, adeta artık son vazifeni yap dercesine kimi zaman Alamut kalesinden, kimi zaman Kandilden, kimi zaman okyanus ötesi Pensilvadan uzaktan kumandalı bir şekilde pim çekilebiliyor.  Gerçekten bir insan aklını başkalarına teslim etmeye dursun torna tesviye görevi ifa edebiliyorlar. Tornadan geçebildiysen ne ala, geçemediysen ölümlerden ölüm beğen mantığı devreye girmede gecikmez de. Bakın, Stalin kendisi için ihanet gördüğü her ne varsa bedelini kurşuna dizdirmekle ödettireceği Buharin’i son yolculuğuna uğurlarken şöyle der: “Bütün suçlarını itiraf etmeni istiyorum. Hala partiye katkıda bulunmak istiyorsan partiye muhalefet etmenin akıbetini kendi hayatınla gösterirsin.’’ Hakeza PKK tedhiş örgütünün gerçekleştirdiği intihar eylemlerin birinde örgütten çıkmak isteyen bombacı kızın sevgilisine yazdığı mektupta geçen şu ifadelerde manidardır: “Yapamayacağımı anladım… PKK’yı bırakıyorum, sana tavsiyem, sende PKK’yı bırak ve buralarda arama beni.”  Aslında her iki itirafta dikkat çeken husus örgütün işine yarayacak ifadelerin söylenilmiş ya da söylenilmeye zorlanılmış olmasıdır.  Böylece bu tür itiraflarla tedhiş hareketi kuvvet kazanır da.
        Tedhişçinin insafı sadece kendi çıkarı ve örgüt fedailiğidir, vicdan hak getire,  Aman dileyene aman verilmez de.  Hele yukarıda anekdot olarak verdiğimiz itiraflar bir yana kendi örgüt elemanının ölümü üzerinden bile örgüte güç kazandırılma hesabı yapmak esastır. Her ne kadar örgüt bu durumu dava uğruna yapılan bir eylem olarak nitelese de, gerçekte bunda iç hesaplaşma veya ihanetin bedelini canıyla ödettirme temel amaçtır. Yani örgüte güç kazandırma amacı güdülür.    
       Velhasıl; Hasan Sabbah’ın Alamut kalesinde efsunladığı gençleri yalancı cennet vaadiyle oluşturduğu ölüm timi intihar hareketlerinden günümüze kadar uzanan paralel tedhiş zinciri, şimdilerde canlı bomba eylemlerine ve sibernetik kumpas intiharlarına dönüşmüş durumda. Ne var ki,  şu an bu zavallı sapkın beyinler için Allah ıslah etsin demekten başka elimizden bir şey gelmez de.
       Vesselam.

7 Eylül 2016 Çarşamba

TERÖRİZM

TERÖRİZM
SELİM GÜRBÜZER
    
          Terör kavramı Latince korkutmak manasına ‘terrere’den türemiştir. Dahası tedhiş, korkutma ve yıldırma anlamlarını içeren bir kavramdır. Bu yüzden terör kavramını sosyolojik yönden sosyal cinnet olarak da tanımlayabiliriz.
         Her ne kadar Karl Marks terörü devrimin önünde engel bir olgu olarak görse de, yine her ne kadar Lenin ve Che Guevara terörün polisiye kuvvetleri tahrik ettiği noktasında hem fikir olsa da, aslında kazın ayağı hiçte öyle değil elbet.  Bu tür cin fikirlerin altında yatan asıl gerçek şu ki; işin ucu kendilerine dokunduğunda tam tersi bir tavır takınıp kendi dışındakilere terörü müstahak görmeleridir.  Kaldı ki koministler terör konusunda samimi değillerdir, şayet samimi olsalardı  'devrim kanla yazılır' sloganına sarılmazlardı.   Peki ya Trostky? Malum o da terörün devrim için vazgeçilmez bir unsur olarak değerlendirir. Carlos Marighella’de Leon Trotsky’e (Troçki’ye)  eşlik edip terörün devrimin gerçekleşmesine yönelik bir vasıta olarak telakki eder, ama yine de bir şerh düşmeyi ihmal etmez, terörün şehir gerilla savaşıyla eş tutulmaması gerektiğini vurgular.  Bu arada Regis Debray ise diğerlerinden farklı bir bakış ortaya koyup terörü bir tür savaş şeklinde tanımlar.
         Evet, kim ne şekilde tanım yaparsa yapsın,   terör eylemlerin arka planında insanlıktan nasibini almamış devrimci teorisyenlerin mankurtlaşmaya aday gençler üzerinde etki yaptığı gerçeğini değiştiremeyecektir.   
        Terör hareketleri iktidarları ve hükümetleri tek başına devirici güç olmaya yetmese de sarsacağı besbelli. Gerektiğinde şiddet hareketleri ülkeden ülkeye biçim değiştirebiliyor,  bir bakıyorsun Latin Amerika'da başka, İrlanda'da (IRA) başka, Türkiye’de bir başka yüzle karşımıza çıkabiliyor.  Türkiye şartlarında düşündüğümüzde ise PKK’nın giriştiği eylemlerde ilk önceleri baskın tarzında yaptığı eylemler,   akabinde gerilla savaşı tarzına dönüştüğü, daha sonrasında ise büyük şehirlere kadar uzanıp canlı bomba tarzında eylemler gerçekleştirdiklerine şahit olmaktayız. Anlaşılan PKK sadece Güneydoğuda nizami ordu ve polisiye kuvvetler karşısında gerilla mücadelesi vermekle yetinmiyor metropol şehirlere daldığı da görüldü. İster adına gayrinizamî dağ gerilla mücadelesi eylem densin, ister canlı bomba eylem densin sonuçta tek değişen şey metot farklılığıdır,  değişmeyense uluslararası istihbarat ağlarının taşeronluğuna soyunaraktan terör odaklarının her devirde varlığını sürdürüyor olmasıdır. Nitekim sosyal politik alt tabanın kaygan zeminde seyretmesi bu tür odaklara cesaret verip hem gerilla türü terörist olmayı,  hem de rahatlıkla canlı kalkan türü olacak bir yapılanmayı beraberinde getirebiliyor.  
         12 Eylül öncesi komünist fraksiyonlar o günkü Türkiye şartlarında devrim yapmaya müsait bir atmosferin var olduğunu düşünmüş olsalar gerek ki, o şartlarda silahlı mücadele için omuz omuza beraber olmuşlardır. Derken bu düşünceler eşliğinde 'devrim kanla yazılır' histerisiyle Türkiye’yi kana bulamışlardır. Hatta o yıllar için gerilla savaş taktiklerinin illegal boyutta icra edildiği devirler dersek yeridir.  Zira o yıllarda solcu gençler Marks, Lenin, Mao, Che Guevara’nın kitaplarını okuyaraktan silahlı devrim stratejisi belirliyorlardı. Öyle ki o yıllarda Marksist öğretiler solcu gençliğin adeta vazgeçilmez amentüsüydü.  Derken bu amentü uğruna gençler bir dolduruşla Sovyet Rusya’nın beşinci kol faaliyetlerinin köleleri oluyorlardı. Beyinleri yıkanmış bu tip gençlerden başka bir şey beklenemezdi zaten. Aslında bu durum sosyalizmi bilmeden sosyalizme moda varı kapılmanın bir sonucudur. Bir başka ifadeyle moda sosyalizm solcu gençlik üzerinde kendi kendini avutmaya yönelik oyuncaktı.  Ancak ne yazık ki bu oyunda hep piyon olarak rol aldılar.
          Şu bir gerçek, Türkiye’de vuku bulan şiddet hareketlerine sadece solcu-sağcı, Türk-Kürt, alevi-sünni ekseninden baktığımızda sağlıklı sonuca varamayız. Zira bu suni ikilemlerin arkasında sosyo-psikolojik kültürel kaynaklı yozlaşma ve sosyal değişim süreçle ilişkili ayırımlar yatmaktadır. Asıl dikkatimizi yoğunlaştırmamız gereken husus ülkemizin tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna geçişte yaşanılan sancı meseledir.  İşte en can alıcı geçiş sancısı noktaya odaklanmamız gerekirken, maalesef dikkatlerimizi sağ-sol ikilemi gibi suni ayrımlarla oyalanarak asıl meseleyi gözden kaçırmış oluyoruz. Bugün olmuş halen geleneksel yapı ile modernleşme yapı arasında geçiş sancısı yaşadığımızı bir türlü fark edemedik. Zaten fark edebilseydik yaşanan bunca sancıların arka planında tarımdan sanayileşmeye, sanayiden bilgi toplumuna geçişteki kaygan zemin üzerinde patanaj yapmaktan kaynaklı bir şiddet sarmalıyla karşı karşıya kaldığımızı görmüş olacaktık. Düşünsenize gençler geleneksel toplum yapı içerisinde modernleşmeye geçişte daha doğru dürüst kendilerine kimlik edinemeden savruk bireyler halde sersem hayatı yaşamaktalar. Nasıl sersem labirent içerisinde telef olmasınlar ki, her geçiş evresinde köklerinden kopmuş halde yol alınırsa olacağı buydu, gençlerden başka daha ne bekleyebilirdik ki.  İşte görüyorsunuz değerlerin alt üst olmasıyla birlikte kimlik krizinin doğurduğu bir takım sancılar terör odaklarının işine yarayıp tabanlarını güçlendirebiliyorlar. Anlaşılan o ki ideolojiler önce zihinleri esir alıyor, sonrada ideolojiyle efsunlanan dimağlar kendini intihar timi fedaisi görüp etrafa korku salmaktalar.  Kelimenin tam anlamıyla beyinleri yıkanıp efsunlanmış her bir genç Hasan Sabbah’ı fedailerini aratmayacak eylem manyağı hale gelip Türkiye’nin geleceğini karartıp gölge düşürme peşinde enerjisini harcamaktalar. 
         Unutmamak gerekir ki toplumun her geçiş sürecinde geçirdiği bir takım kırılmalar kültür ve sosyal değişimin bir sonucu olarak ortaya çıkmakta.  Üstelik her yaşanan sosyal değişim ve hareketlilik terörizmin değirmenine su taşımaya yönelik propaganda malzemesi olabiliyor da. İşte bu nedenle her geçiş dönemini az zayiatla sancısız geçirmeye mecburuz.  Hiç kuşkusuz bunun içinde ilk evvela sosyo-ekonomik tedbirlere ağırlık vermek gerekir.  Aksi takdirde terör belası yakamızdan düşmeyip ortalığı kan gölüne çevirmeye devam edecektir. Hele sosyal yapıda yaşanan bir takım arazlar kuşaklar arası uçuruma yol açtığında karşımıza yitik nesil olarak ta çıkmakta.  Her ne kadar yitik nesil ya da kayıp kuşak kök itibariyle bu necip milletin evlatları olsada ruhen mankurtlaşmış kayıp nesil olabiliyor. Evet, köklerden bihaber neslin geleceği de söz konusu olmaz, bırakın geleceği şuan ki sosyal hayatı zehir zemberek hale getirmekte pekte mahir pozisyon alabiliyorlar. İşte bu noktada ne yapabiliriz sorusu gündeme gelir ki,  yapılacak şey belli, bir kere her şeyden önce işe kültürel politikalara ağırlık vermekle yola koyulup kültürel zenginliklerimizi ve kültürel kimlikleri birbirinin karşıtı olarak değil birbirini zenginleştirecek çimento hale getirmek gerekir. İkinci adım olarakta şiddete karşı şiddetle değil, ekonomik kültürel ve sosyal politikaları hayata geçirmekle cevap vermek gerekir. Zaten şer odakları yıkmak için varlar,  bizler ise huzur ve imar etmek için varız. Madem tarihten bu güne herşey zıddı ile kaim olmuş, o halde herkes vazifesi gereği ne ise onu yapması gayet tabiidir. Bize düşen vazife 'su uyur düşman uyumaz' misali iri olmak, diri olmak, bir olmak için var olmaktır. Yeter ki derin uykuya dalmış olmayalım,  Allah korusun gaflet uykusuna dalarsak meydanı boş bulan haramiler şu güzelim cennet vatanımızı harabeye çevirmeleri an meselesi diyebiliriz. İşte bu yüzden şer odaklarının boşluk anımızı kollamalarına fırsat vermeden terör hususunda toplumu bilinçlendirip iri ve diri olmamız lazım gelir. İcabında bu da yetmez terörün hedefi nedir, metodu nedir, stratejisi nedir enine boyuna hakkında etraflıca malumat edinmemiz şart.  Hatta bundan daha öte sosyo-ekonomik dokumuzu iyi analiz edip, toplumun kültürel zenginliğini ortaya çıkaracak ve yaşatacak politikalar üretmek gerekir. İşte bu gerçeklerden hareketle terörün üstesinden gelmek adına bilge şahsiyetlere çok iş düşmektedir. Onların bir araya gelip sebep-netice çerçevesinde ortaya koyacakları çözüm paketleriyle meseleye neşter vurmak çok daha kolay olacaktır. Tabii sadece proje üretmekle de iş bitmez, bilge şahsiyetlerin halkın içerisine girip hem hal olmalı da. Hemhal olmalı ki halk-aydın ikiliği, devlet-toplum ikiliği ortadan kalkmış olsun. Kardeşlik projelerini hayata geçirmek için buna mecburuz da. Nitekim bilge kadroları Türkiye sathına konuşlandırmakla teröristlerin köşe başlarını tutmalarına imkân verilmemiş olur. Teröre karşı verilecek mücadelede sadece güvenlik birimlerinden beklemekte doğru olmaz, uzun vadede terörle mücadelede sonuç alınacak asıl iş sosyologlara,  psikologlara, öğretmenlere, imamlara, âlimlere düşmekte. Madem öyle her bir sosyal rehber uzmanı hem madden, hem manen donanımlı kılıp sosyolojik değişimlere hazırlıklı olacak şekilde yetiştirmek en elzem iş olmalı.
         Teröristler meydanı boş bulup doldurmalarına fırsat vermeksizin yalnızlaşmalarını sağlamalı ki, demoralize olsunlar. Malumunuz cumhuriyet, demokrasi gibi kavramlar sivil güçlerin ve sivil anlayışın yaşandığı ortamlarda ancak yeşerebiliyor.  O halde gün birlik olmak günüdür, gün kardeş olmak günüdür,  asla birbirimizin kuyusunu kazmak günü değildir,  aksi takdirde terörizmin ekmeğine yağ sürüp hendek ve tünel kazmalarına fırsat vermiş oluruz. Evet, sivil çözüm ve sivil reçeteler kardeş olmak için vardır, tartışmak için değil teröre hendek ve tünel kazdırmamak için vardır.    
         Gün, bu topraklarda her bir ferdin bir arada yaşamaları için müşterek noktalarda birleştirecek unsurlara işlerlik kazandırmak günüdür. Gün devlet millet dayanışmasıyla etnik kimlik ayrımı yapmadan ortak çimentomuz İslamiyet dairesinde kardeşçe yaşama projelerini hayata geçirme günüdür. Madem Müberra dinimiz tüm müminleri kardeş olmaya çağırıyor,  o halde bu çağrıya uyup tıpkı bir binanın tuğlaları gibi kenetlenmek için var olmalı.. Zaten Güneydoğu insanıyla batı insanını kaynaştıracak iksir İslam’ın kardeşlik mesajında ve ruhunda gizli. Allah’a şükürler olsun ki, ne Arab’ın Acem’e, ne de Acem’in Arab’a üstün olmadığı, üstünlüğün ancak ve ancak takvada olduğunu ilan eden bir dinimiz var.   Bu yüzden Müberra Dinimizi sadece batıl inançları değil aynı zamanda toplum yapılarını da değiştiren tek ilham kaynağı biliriz.
          Terör belasına karşı İslam'ın kardeşlik çimentosunun yanı sıra sosyal, ekonomik ve kültürel tedbirlerde çok önem arz eder. Terörizmin sosyal dokuyu tahrip ettiği bir vaka. Teröristin değişime ayak uyduramayaraktan direnip bir husumet duygusuyla etrafa korku salmasıyla birlikte sosyal yapıda önemli ölçüde derin yaralar açmakta.  Nasıl ki, dünyanın birçok ülkesinde yaşanan sosyal değişmeye paralel kimlik krizi ve militan akımlar nüksetmişse, aynen ülkemizde de tarımdan sanayileşme sürecine, sanayiden bilgi toplumuna geçiş süreci noktasında PKK’nın ortaya koyduğu direnişi söz konusudur. Dahası biryandan hendek kazma, bir yandan tesis yıkma, bir yandan da can almakla kendini ele vermektedir. Hele şehirleşme ve 2023 Yeni Türkiye hedeflerine yönelik kalkınma hamleleri arttıkça da bütün bu hamlelerin terör örgütlerinde karşılığı şiddetle sabote etme şeklinde yansımaktadır. İşte bu durumda yapılması gereken bir yandan terörle mücadelede kararlılığımızı sürdürürken diğer yandan da demokratik ve sivil projeleri hayata geçirmeyi ihmal etmemiz en akılcı yol olacaktır.
          Bakın, kırk yılı aşkındır PKK ile mücadele veriyoruz. Geldiğimiz noktada nice insanımızın katledilmesi hiçte hoş bir durum değildir. Unutmamak gerekir ki terörle mücadelede sadece polisiye ve askeri tedbirler bakımdan başarı oranı ancak %30’u bulurken,  ekonomik, sosyal, kültürel ve sivil tedbirler bakımdan başarı oranı %70 olmaktadır. O halde biz ikinci başarı oranına daha çok ağırlık vermemiz icab eder. Çünkü polisiye tedbirler ancak kısa vadede işe yaramakta, ama ekonomik, sosyal ve kültürel tedbirler öyle değil, tam aksine uzun vadede en etken kalıcı çözüm olmaktadır. Terör belasına karşı hamasi nutuk ve duygu seliyle hareket etmekle asla bir arpa boyu yol kat edemeyiz,  dedik ya illa ki ekonomik, sosyal demokratik ve sivil çözümlerle geleceğimizi sağlama almak şarttır. Zaten zamanında uzun vadeli çözümlere ağırlık verseydik bugün ne Abdullah Öcalan’dan, ne de Güneydoğu meselesinden söz edecektik. Kaldı ki tarihten bugüne teröre karşı sırf polisiye kuvvetlerle kim ne bulmuş ki bizde bulalım.  Uzun vadeye yayacak kalıcı çözümün adresi belli,  hiç kuşkusuz bu adres ekonomik, sosyal ve kültürel uygulamalardan başkası değildir. 
        Türkiye’de terörün ilk kıvılcım alması önce masum öğrenci istekleriyle başlamış, daha sonrasında ideolojik kangrene dönüşüp diğer sosyal kesimleri de içine alan kapan olmuştur. Hele ki Türkiyede şehirleşmenin ivme kazanmasıyla birlikte anti-şehir tutumlar gün yüzüne çıktığı gibi bilhassa GAP projesinin bölgeye katacağı kazanımları da göz önüne aldığımızda neden hendek kazdıklarını,  neden kamu binalarını ateşe verdiklerini, neden bunca imar faaliyetlerini sabote ettiklerini, neden Hakkâri Yüksekova’da hava alanının açılmasına direndiklerini şimdi  çok daha iyi anlıyoruz. Aslında bu tür direnmeler bedeviliğin hadariliğe karşı koyuşun çağımızda bir başka değişik versiyonundan başkası değildir. Evet, bir yerde şehirleşme kalkınma hamlesi varsa, biliniz ki çağımızın bedevileri ister istemez harekete geçecektir, bu kaçınılmazdır. İşte böyle bir ortamda PKK, PYD, YDP ve FETÖ şer örgütleri kök salmaya başlar da.
         Türkiye’nin Edirne'den Kars'a yaptığı yollarla, barajlarla, hidroelektrik santralleriyle, eğitimle başlattığı tüm maddi ve manevi kalkınma hamleleri kökü dışarıda bir takım terör odaklarını harekete geçirmeye yetmiştir. Hani her nimetin bir külfeti var denir ya,  aynen öyle de bir yerde kalkınma hamlesi başlamışsa bunun karşıtı sabote edici reflekslerin doğması gayet tabiidir. Baksanıza adamlar yakıp yıkmadıkları yer bırakmadıkları gibi birde bunların üstüne binlerce insanın kanın girip ardından gözü yaşlı anaları ağıtlarıyla baş başa bırakmaları da işin en hazin yanıdır.
        Terörizm dini eğilimlerden kaynaklanmayıp sosyolojik gruplaşmalardan güç kazanmaktadır. Bu gruplaşmalar meydan vermemek için sanayileşmenin yanı sıra eğitime de hız kazandırmak gerekir ki kabile ve aşiret yapıları kırılabilsin. Malum, sanayi toplumların en belirgin özelliği demokrasidir. Demokratik talepler karşılık buldukça terör odaklarının istismar ettiği alanlar daralıp şiddetin yerini farklı düşünen insanlarla özgürce birarada yaşanılacak alanlar yer alacaktır. Madem öyle, gelin çağımızda tanış olalım ve işi kolay kılalım ki farklılıklarımızla birlikte bir arada yaşayabilelim.
      Hele bir insan kendini terörün pençesine kaptırmaya dursun artık o bataktan çıkmak ne mümkün. İşte o çıkmaz bataklığa düşmemek için tüm zenginlikleri bağrında taşıyan milli kültür politikalarına ağırlık vermek olmazsa olmaz şartımız olmalıdır. Aksi halde zengin kültür kaynaklarımızdan bihaber genç kuşaklar akrebin kıskacında, yani terörizmin kıskıvrak kollarında kendini bulacaktır. Besbelli ki kültürsüzlük beraberinde anti şehir oluşumların türemeseni de yol açıp sonunda varacağı nokta terörizm durağı olmakta. Maalesef her türden terör odakları kendi içinde fanatik korkuları, kültürsüzlüğü ve kimlik krizini de bağrında taşımakta, bu yüzden gerektiğinde her biri canlı kalkan olmayı göze alabiliyor da.  Madem kültürümüzün temeli İslam'a dayanmakta, o halde bu engin hoşgörü kaynağımızdan çokça beslenmeli ve yeni nesillere İslam’ın kardeşlik ruhunu aşılayarak her türlü terörizme geçit vermemek gerekir. Böylece sevgi iklimi oluşturularak sosyo-ekonomik ve kültürel değişmeleri sağlamak an be an mümkün hale gelecektir.
        Bakın,  İslam Dinimiz nizamı öngörmüş, başkaldırma fetvalarına izin vermemiş, bilakis 'fitnenin (bugünkü anlamda anarşininkatilden beter' olduğunu beyan buyurarak Ümmetine birlik mesajı sunmuştur. Hatta Resulullah (s.a.v) Müslümanlara zulmeden Kureyş şeflerinin hiçbirini öldürtmeyerek adeta insanlığa hoşgörü dersi vermiştir. Niye derseniz, çünkü İslam’da terörizme geçit yoktur.  Kaldı ki müşrikler Peygamberimize mallarını emanet etmiş bile,  o da günü geldiğinde emaneti onlara teslim etmişte. İşte El Emin olmak budur, gerisi laf-ı güzaf elbet.
          Velhasıl; Geleceğimiz İslam’ın o engin hoşgörüsünü kavramaktan geçmekte.
           Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2087/terorizm.html

6 Eylül 2016 Salı

BALANS AYARI



            DÜNDEN BUGÜNE BALANS AYARI

            SELİM GÜRBÜZER

       2002 öncesi dış politika anlayışımız tıpkı Osmanlı’nın son dönemlerinde izlenilen dış politikanın devamı bir anlayıştır. Bilhassa Osmanlı hasta yatağına düştüğünde güç dengeleri arasında nasıl ayakta kalırım ya da kaygan zeminde nasıl düze çıkarım hesabıyla durum vaziyete göre konum alma bir siyaset izliyordu.  Keza Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları da İstiklal ve kurtuluş savaşının ortaya koyduğu o ağır ekonomik darboğaz cenderede nasıl yaralar sarılır,  nasıl toparlanılır, nasıl ayağa kalkılır mücadelesi içerisinde Rusya’ya yakın bir duruş bir dış politika sergilerken kurtuluş savaşı sonrasında ise yönünü tamamen batıya çevirecek politikalar devreye girecektir. İşte Osmanlının çöküş ve milli mücadele süreci içerisinde durum vaziyete göre konum alma siyasetinin günümüz içinde tercih edilen politikalar olduğu bir vaka. Öyle ki bunu dış güçlerin Türkiye’ye karşı izlediği politik yaklaşımlarında anlamak mümkün. Öyle ya bir bakıyorsun kimi zaman onların gözünde jeopolitik konum gereği imrenilip paylaşılamayan bir ülke, bir bakıyorsun stratejik konumu gereği kıskanılan ülkeyiz,  kimi zaman da dış politikada inisiyatif rol aldığımızda mercek altına alınması gereken bir ülke konumdayız. Tabii hal vaziyet böyle olunca bize karşı sıkça yürüttükleri değişken politikalar karşısında politik manevralar yapmamız kaçınılmaz hal almıştır. Sonuçta kim bize hangi gözle bakarsa baksın ve hangi yaklaşım tarzı yürütürse yürütsün şu bir gerçek ülkemiz üzerinde sürekli balans ayarı yapmaktan geri durmadıkları gerçeğini değiştiremeyecektir.                                                                                                                                                                           
       Bilindiği üzere   'balans ayarı' lafı ilk kez 28 Şubatın simge isimlerinden Çevik Bir’in ‘28 Şubatta balans ayarı yaptık’ ifadesiyle Türkiye gündemine damgasını vurmuştur.  Peki, gündemimize iç balans ayarı damga vururda dış balans ayarı damga vurmaz mı?  Hem de alasını vurur, öyle ki iç balans ayar mekanizmaları bile dış balans ayar merkezlerinin kontrolünde gerçekleşmekte. Sürüsüne bereket içimizde ki maşalar oldukça dış balans ayarlara maruz kalacağımız muhakkak.  Düşünebiliyor musunuz gelinen noktada hala süper güçler Haçlı ordularını aratmayacak derecede içerde kullandıkları maşalar vasıtasıyla balans ayarı çekmeye devam etmekteler. Her ne kadar genel itibariyle cephede göğüs göğse çarpışmak tedavülden kalkmış gözükse de bunun yerine ülkeleri terörle hizaya sokup balans ayarı yapmak pekâlâ mümkün.  Ne de olsa soğuk savaş dönemi sonlanmış durumda, adamlar tabiî ki boş durmayacaklar ve terör balansıyla hizaya getirme peşinde koşacaklardır. Dolayısıyla tüm olup bitenlere şaşmamak gerekir. İşte Türkiye bu gerçekler ışığında bilhassa soğuksavaşı sonrası dönemi uluslararası arenada Sovyet yayılmacılığına karşı güven içerisinde tutunabilmek için hem Balkan ve Bağdat ittifaklarının işbirliğinde aktif görev almış, hem de NATO’ya dâhil olmuştur. Tabi bu durumda Türkiye’nin batı hattına dâhil oluş politikalarından içten içe rahatsızlık duyan Rusya kendince bir balans yöntemi uygulayıp Ermeni örgütü Hınçaklar’a destek çıkmaktan geri durmayacaktır. Bu demektir ki ileri ki yıllarda ASALA başımıza musallat edilecek. Gerçekten de bir baktık ki önce Kıbrıs Barış Harekâtı,  sonrasında Türkiye’ye yönelik uygulanan Amerikan ambargosu ve en nihayetinde ASALA’nın konsoloslarımıza yönelik tertiplediği bir dizi suikast ve cinayetler vuku bulur.  Ne ilginçtir ki ASALA dünya çapında kanlı eylem yapmadığı konsolos bırakmazken Rusyayı bundan istisna tutmuştur. Çünkü Rusya tâ baştan Ermeni örgütü üzerinde kışkırtıcılığa soyunmuş bir ülkeydi,  tabii ki istisna tutulur.
        Peki, Rus cenahında hal vaziyet böyleyken ABD cenahında durum vaziyet nasıldı? Malum, 1979 İran devrimi ve Sovyetlerin Afganistan’ı işgali gibi hadiseler ABD’yi yeşil kuşak projesi kapsamında Ortadoğu’ya yönelik balans ayarı yapmaya sevketmiştir.  Hatta sözkonusu balans ayarlarından ülkemiz de kendi payına düşeni alır. Nasıl mı? İşte 12 Eylül 1980 darbesi bunun tipik örneğini teşkil eder. Bakınız,  12 Eylül 80 darbesiyle bir yandan Sovyetlerin beşinci kol görevi üstlenen sol örgütler ağır yara alırken diğer yandan ASALA önemli ölçüde işlevini yitirir hale gelir. Tabi görünürde Sovyet yayılmacılığı tehdidi ve ASALA’nın kanlı eylemlerinden kurtulduk bir durum ortaya çıksa da, kazın ayağı hiçte öyle olmayacaktır. Bikere herşeyden önce 12 Eylül sürecinde Ermeni terör örgütü bir 10 yıl daha varlığını devam ettirecektir,  sonrasında ise malum misyonunu Marksist-Leninist Kürtçü karakterde PKK örgütü devr alacaktır. Hiç kuşkusuz bu kez balans ayarı maşası olacak yeni binek taşı PKK (Kürdistan İşçi Partisi) olacaktır. Kaldı ki,  PKK’nın kuruluş temelleri 1973 yılına kadar dayanmakta.  Sonuçta adı ister ASALA, ister PKK olsun fark etmez,   her iki örgütte ruh ikizi rot balans maşalardır. Hatta PKK’yı eğiten de ASALA'dır.  Zaten yeterli eğitimi tamam denecek noktaya geldiğinde bir baktık uluslararası karanlık güçlerin koordinatörlüğünde PKK,  12 Eylülle su yüzüne çıkıp Türkiye’nin başına bela olacak yeni balans ayarı maşa işlevi rol üstlenecek bir örgüt olarak karşımıza çıkar.  Tabii karşımıza çıkan bu şer örgüt sadece Türkiye ile sınırlı kalmaz, PYD, YPG, YPJ, PJAK gibi diğer silahlı Kürt unsurlarla birlikte etrafımızda konuşlandırıacak alanla geniş tutulur. Etrafımızda ateş çemberi oluşturmaları da gerekir. Çünkü pek çok ülkeyi ancak 'böl parçala yönet ' taktiği ile birbirine düşürülüp balans ayarı çekebiliyorlar. Nitekim 1980-1988 İran-Irak arasında tarafların birbirini alt edemediği sekiz yıllık uzun süren savaş bunun bariz göstergesi. Malumunuz,  ABD o yıllarda İran’a karşı Saddam’a destek çıkmıştı. Destek çıktı da ne oldu? Savaşın sekizinci yılında Irak ordusu ile Kürt silahlı gruplar silahlı çatışmaya girip büyük çoğunluğu Kürtlerin katledildiği Halepçe katliamı vuku bulmuştur. Hadi bu elim katliamı görmezden gelip yuttuk diyelim, peki sekiz yıllık uzun süren İran-Irak savaşının ardından dünyada savaşlar bitti diyecek noktada iken bu kez Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan süreçte Körfez savaşının patlak vermesine ne demeli. Önce Saddam'a destek çık, sonrada düşman ilan et.  ABD için birzamanlar besleyip büyüttüğü Saddam bu noktadan sonra artık dost değil düşmandır. Belli ki bu yeni rol değişikliğinde ABD bir şeylerin peşinde, dünyada tek süper güç benim demeye getirmekte. Nitekim Körfez savaşı sonrası gelişmelerde Sovyetler darmadağın olup bağrında taşıdığı tüm cumhuriyetler bağımsızlıklarını ilan edecektir. Böylece ABD ‘Dünyanın tek jandarması benim' konuma oturmuş olur. Ve Baba Bush kariyerine kariyer katar da.  Ama Oğul Bush babası kadar pek şanslı olmayacaktır. Zira babasının elde ettiği kazanımları Irak’ın hem kuzey hem de güneyinde ayaklanmalar nüksettiğinde tıpkı Vietnam’da olduğu gibi Irak bataklığına saplanacaktır.  Böylece bu saplanmayla birlikte ABD’nin dünya genelinde itibar kaybına uğrayıp anti-Amerikan oluşumların yayılması baş gösterecektir.
      Peki ya Türkiye o dönemde Körfez savaşı sırasında nasıl pozisyon almıştı? Mesele gayet açık, bikere Cumhurbaşkanı Özal’ın alışık olduğumuz o bildik klasik politikalar yerine  'Bir koyup üç alacağız”  ifadesinde yerini bulan ezber bozan politikalarla tanışıverdik. İşte bu ve buna benzer ezber bozan çıkışların doğal mecrasında Peşmergeler Saddam’ın hışmından kaçıp Türkiye’ye sığınmışlardı. Tabii bu durumda beş yüz bini aşkın mültecinin sınırlarımıza dayanmasıyla birlikte İncirlik ve Pirinçlikte 1862 kişilik Amerikan-İngiliz-Fransız-Türk personelinden oluşan Çekiç Gücün topraklarımızda konuşlandırılmasını beraberinde getirir.   Böylece TBMM’nin verdiği kararlar doğrultusunda 1991'den 1996’ya kadar her defasında altı aylık uzatmalarla Çekiç Güç'ün varlığı devam ettirilir. İlginçtir bu süreçte Çekiç Gücün varlığı Saddam karşıtı Kuzey Irak’ta Kürtlere özerklik sağlamanın yolunu açar. Tabii onlara yol açılırda PKK boş durur mu, fırsattan istifade 1991 sonrası Saddam’ın Kuzey Irak üzerinde denetiminin kalkmasından doğan boşluktan yararlanmanın peşine düşüp kendince Güneydoğuda gayri nizami gerilla türü asimetrik bir savaşa hız verecektir. Bilhassa o dönemde PKK’nın birbiri ardınca gerçekleştirdiği gerilla tipi tedhiş hareketlerinin Amerikan’ın Saddam’ı devirdiği döneme denk düşmesi bunu teyit eden durumdur. Öyle ki bu durum Eşref Bitlis Paşa'nın dikkatinden kaçmaz, hatta Çekiç Gücün PKK’ya lojistik destek sağladığı hususunu üst düzeyde ilgili makamların dikkatine sunar da.  Ancak Bitlis Paşanın bu hassasiyeti bedeli ağır olan helikopter düşüşüyle karşılık bulacaktır. İlginçtir bugün olmuş hala bu olayın arkasında ki o ince esrar perdesini koruyor,  maalesef bu elim olay tüm çıplaklığıyla aydınlatılmış değil.
        Bilindiği üzere PKK daha öncesinden başlattığı gayri nizami gerilla türü asimetrik eylemler için Suriye’nin Beka vadisini üs olarak kullanırken daha sonrasında tarihler 20 Ekim 1998 tarihi gösterdiğinde Suriyenin PKK’ya desteğini kestiğini bildiren Adana mutabakatıyla birlikte bu üssü Kandil’e kaydıracaktır. Tabi bu noktadan sonra Şam’da büsbütün Amerika’nın kontrolüne girer. ABD’nin canına minnet,  nasıl olsa Suriye yelkenleri indirmiş durumda,  artık çok rahatlıkla Ortadoğu’ya yönelik tüm kontrol mekanizmalarını bu noktadan devreye sokabilirdi. Zira bunun ilk ayak seslerini 1 Mart tezkeresinde ilk işaretini verdiğinde tezkere TBMM’den geçmez de.  İşte TBMM’nin Kuzey Irak’a asker gönderme ve topraklarımızda yabancı asker bulundurmayı reddeden tarihi kararı ABD’yi fena halde incitmiş olsa gerek ki PKK’nın Kandil üzerinden gerçekleştirdiği eylemlere karşı hep sessiz kalıp el altından destekleyecek pozisyon alır. Yetmedi tezkere kararının akabinde misilleme olarak tıpkı Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası bize karşı yürütülen ekonomik ambargonun bir değişik yaptırımını hatırlatan askerimize çuval geçirme hadisesini yaşatır, böylece bir başka balans ayarı uygulamayı akla düşürür.  Neyse ki ABD Türkiye’nin artık terör belasına olan tahammül sınırının taşma noktasına geldiğini ve Kandil’e gözdağı ve haddini bildirme ihtimalini düşünerekten nihayet sırra kadem basan sessizliğine son verip PKK’ya karşı mücadele koordinatörü atamak zorunda kalır. İcabında gönül alma babında Türkiye-ABD ilişkilerinin sarsılmaması adına birtakım vaatlerde bulunurlar da. Ne ilginçtir ki, bu taahhütlerden sonra PKK bir süre tek taraflı ateşkes ilan edecektir.
          Evet, tüm yaşananlardan anlaşılan o ki, balans çekme politikalar dünden bugüne hız kesmeyen baş ağrımızdır. Öyle ki tarihten bugüne güç dengeleri arasında kıyasıya rekabet arasında gelgitlere oynayan ülkemiz sürekli terör tehdidi yoluyla hizaya sokulmak istenmiştir. Nitekim yukarıda da belirttiğimiz üzere balans ayarlarının ilkinde ABD ve Rusya arasında ki göreceli rekabet ortamında 70’li yıllarda Ermeni terör örgütünün sergilediği eylemlerle 30'u aşkın diplomatımız öldürülmek suretiyle ayağınızı denk alın mesajı verilmiştir. Sonrasında ise malum; Kıbrıs Barış Harekâtında Türkiye’nin zaferle çıkmasından rahatsızlık duyan ABD;  dışarıda ASALA içte ise sağ sol çatışmalara seyirci kalıp 12 Eylül darbesini başımıza musallat edecek yeni bir çıkmaz yolla buluşturdu bizi. Öyle ya 11 Eylül günü devam eden sağ sol çatışmaları 12 Eylül sabahı bir çırpıda bitirilebiliyormuş. Sanki 12 Eylül kamplaşmalara son veren sihirli değnekmişçesine takdim edilmiştir, ama aynı sihirli değnek ASALA söz konusu olduğunda bu tehdit için bir 10 yıl daha beklenilecektir. Bekledikte ne oldu,  bir baktık ASALA’nın boşalttığı boşluğu PKK doldurmuş. Al birini vur ötekini diyebileceğimiz adeta devir teslim işlemiyle PKK denen cinayet şebekesi ASALA’dan daha da tehlikeli boyutlarda, canlı bomba eylemleriyle ve hendek kazmalarla nice canlar yakarak adından söz ettirecek bir süreç yaşatırlar bize. Ancak bu süreç sadece PKK ile sınırlı kalmaz irtica paranoyası cadı avı bir süreçte yaşatılır. Bilindiği üzere 1990 yıllarda Özal’la birlikte ülkemiz içe kapanık Türkiye’den daha şeffaf dışa açık yeni bir Türkiye döneme adım atılır, fakat bu ilk adım laik-anti-laik, ilerici-irtica eksenli tartışmalarla engellenip bu süreç durdurulmaya çalışılmıştır.  Özal sonrası cadı avı irtica kovuşturmaları daha da hız kazanıp Türkiye 28 Şubat Postmodern darbenin eşiğine getirilir. Hiç kuşkusuz bu sözkonusu darbenin diğerlerinden farkı sivil mandalar üzerinden gerçekleştirilip Postmodern darbe nitelikte olmasıydı.  Hatta bu süreçte FETÖ elebaşçısı sinsi bir şekilde 28 Şubata destek vermişte. Şimdi daha iyi anlıyoruz ki, hükümeti devirmek için tıpkı 15 Temmuzda olduğu gibi el altından basbayağı manevra yapmış.
           Her neyse, tarihler 1997'i gösterdiğinde Postmodern darbe yapılır, yaptılar da ne oldu,   sanırsın ki ikide bir dillerine doladıkları rejim kazançlı çıktı, tam aksine bu süreçte küresel sermaye kazançlı çıktı. Belli ki 28 Şubatçılar fena halde tongaya düşüp mağlup olmuşlardır. Her şeyden önce Türkiye sathı yeniden “Onların bir hesabı varsa Allah'ın da hesapların üzerinde bir hesabı var” diyebileceğimiz Özal’la yakaladığı aydınlık günlerin yeniden tezahürüne şahit olduk. Öyle ki; 2008 yılında Anayasa Mahkemesinin açtığı kapatma davasında kıl payı kurtulan Ak Partinin her girdiği seçimle toplum nezdinde güç tazelemenin akabinde başlayan süreçte Ergenekon davalarının görülmesiyle birlikte hükümet karşıtı ulusal sol cephenin beli kırılmıştır. Dahası bu ulusal sol cephenin belinin kırılmasıyla birlikte 28 Şubat zihniyetinin devamı bir cephe olduğu anlaşılmıştır. Hiç kuşkusuz bu görülen davalarda kurunun yanında yaşta yanmıştır.  Malum o şartlarda şu meşhur paralel ihanet çetesinin büyük profesyonelce ürettikleri sahte delil ve algı operasyonlarıyla bir sürü insanında mağdur edilip davanın sulandırıldığı muhakkak. Öyle ya adamlar ürettikleri sahte delillerle 28 Şubat kalıntısı cepheyi Emniyetten, Yargıdan, Türk Silahlı Kuvvetlerinden ve devletin pek çok kurumundan el çektirip 'işte biz bin yıl devam edecek olan 28 Şubatı böyle sildik' algısıyla kendi paralel devlet oluşumunun temellerini atmışlardır.  Hele 17-25 Aralık ve 15 Temmuz Darbe girişimini gördükten sonra şimdi daha ayan beyan bir şekilde anladık ki meğer yağmurdan kurtulalım derken doluya tutulmuşuz. Yani 28 Şubat zihniyeti belasından kurtulalım derken eli kalem tutan, mülayim, abdestli niyazlı insanlardan zarar gelmez saikıyla Fetullahçı Terör Örgütü belasına yakalanmışız.  Sonuçta geldiğimz noktada ne 28 Şubat artığı Ergenekon, ne de FETÖ çetesi amaçlarına ulaşabilmiştir.  Her iki zihniyette Aziz Milletimizin her seçimde tek başına seçtiği Ak Parti ve Milletin adamı Tayyip Erdoğan'ı alaşağı etmek yönünde açık ya da sinsi oynadıkları oyunlarla değişik kılıklarla karşımıza çıkmışlardır. Değişik kılıklarla rol aldılar ne oldu,  “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” sözü can evlerinden vurdu ya, bu yetmez mi?
          İşte Türkiye'de üç aşağı beş yukarı olaylar bu mecrada seyrederken batı cenahında ise kapalı kapılar ardından alınan kararların kaçta kaçı gerçekleşti hesap denklemleri eşliğinde bir türlü sonlandırılmayan başka hesap denklem projelerin devreye girme yönünde çalışmalar yürütüldü. Yeri geldiğinde uçan kuştan bile haberdar olduklarını övünerek söyleyen bu büyük güçler,   terörist başı ilan ettikleri adamların inine girme söz konusu olduğunda hemen çark edip bu kez kontrol dışı denilen noktalar deyip işi yokuşa sürmekte maharetlerini sergilediler.  Öyle ya bir zamanlar Usame bin Ladin gibi günkü terörist başı liderlerden hep şikâyet eder pozisyonda görünerekten onları avlayım derken belirledikleri hedef noktalara sivil terörist ayırımı gözetmeksizin bomba yağdırmaya devam etmekten yüksünmemişlerdir. Dedik ya ne hikmetse kontrol dışı alan mazeretine sığındığı noktalar bir türlü ele geçirilip iş nihayetlendirilmez, böylece bir yığın meseleler ört bas edilip geçiştirilmiş olur.  Malum her seferinde o noktalar hedef gösterilip kendi iç kamuoyunun gazı alınır, derken hep bu süreç oyalamacı taktiklerle hal yoluna koyulduğu görüntüsü verilir, fakat ne hikmetse terörist ele başlar bir türlü ininden çıkarılmaz. Üstelik Usame bin Ladin ve adamlarının, ya da El Kaide’nin Veziristan bölgesinde yuvalandığından söz etmelerine rağmen bir bakıyorsun ancak köprünün altından çok sular aktıktan sonra terörist başı ilan ettikleri Usame Bin Ladin halledilecektir. Bu gecikme nedendir acaba diye sual edildiğinde bu bölgenin kontrolünün zor bir alan olduğu mazeretine sığınırlar. İyi hoşta adama demezler mi bu kontrol dışı noktalar nice çamlar devrildikten sonra mı kontrol altına alınacak? Keza onlara sorsak Türkiye’nin güneyinde ki Kandil dağları da kontrol altına alınamaz bir alan diyeceklerdir. Oysa yediden yetmişe herkes çok iyi bilir ki içimizdeki hainleri besleyerek aleyhimize olacak şekilde bal gibi kontrol altında tutmaktalar. İşte kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde tuttukları kontrol üsleri derin bir planın kılıfı olarak kullanırlar. Her ne kadar stratejik uzmanlar; asimetrik savaşların aktörleri gerilla, milis veya paramiliter güçler olduğunu ilan etseler de asıl bizim için asimetrik savaş tetikçilerin konuşulmasından ziyade Suriye, Irak ve Güneydoğu halkın bunca yıldır döktüğü gözyaşı,  çektiği sıkıntılar daha çok önem arz etmektedir. Tüm derdimiz davamız anaların gözyaşlarına son verilmesidir.
        Anlaşılan o ki terör hareketleri arka planda sürekli zinde güçler tarafından beslenmekte, beslenecekte.  Şüphesiz arka planda büyük bir rant kavgası var, niye beslenmesin ki. PKK çıkar ilişkilerine dayalı hesap denklemi içerisinde maşa olarak kullanıldığının farkında ya da değildir, çokta önemi yok, onlar bir kere ideolojisini Kürt ırkçılığı üzerine kurup dönüşü olmayan bir yola koyulmuşlardır. Dolayısıyla PKK’nın gayesi önce terör üzerinden adını duyurmak,  sonrasında siyasallaşıp meşruiyet edinmektir. Bakmayın siz öyle onların kültürel hak taleplerinden dem vurmalarına, siyasallaştıklarında varıp dayanacağı nokta bölünelim demek olacaktır.  Hatta işi daha da farklı boyuta taşıyıp gelecekleri nokta yeni bir devlet kurmak olacaktır. Hafızamızı şöyle bir yokladığımızda Iraklı Kürtler ilk önceleri bağımsızlıktan dem vurmuyorlardı,  ama Saddam sonrası bir baktık sınır komşumuz olmuş. Şimdi aynı şeyin PKK içinde geçerli olmayacağı ne malum, doğrusu kuşku duymamak elde değil.  Çünkü PKK kimlik taleplerden kültürel kimliğe, kültürel kimlikten siyasi kimliğe bir dizi propagandalarla halkı etkilemeye çalışıyım derken nihai hedef olarak gelinen noktada devlet olmak hesabıyla daha henüz silah bırakmış değillerdir. İşte ABD’nin sinsi hesap kitap peşinden koşan böylesi bir örgüt üzerinden bölgeyi zapturapt altına alma faaliyetlerine girmesi bir yana böyle yapmakla diğer ülkelere kötü örnek olmakta da. Nitekim böyle bir örnekten hareketle Rusya Çeçenler için, Çin de Doğu Türkistan için uygulamakta. Öyle de sinsi bir uygulama yöntemidir ki, ABD bir yandan terör karşıtı bir duruş sergiler gözükürken diğer yandan da el altından PKK’nın arkasını sıvazladığı gözlerden kaçmaz. Belli ki onların asıl dert davaları bağcıyı dövmek değil asıl dert davaları çıkarları doğrultusunda üzüm yemektir. Ne diyelim amaçlar vasıta,  vasıtalar amaç olunca teröre karşıtmış gibi görünmeleri gayet tabiidir. Madem ortada takiyeci kaçamak bir güreş var, bizim yapmamız gereken husus öncelikle PKK teröristlerini siyasi suçlar kapsamında değil adi suçlar kapsamında yargılamak olmalıdır. Çünkü teröristleri siyasi suçlar kapsamında yargıladığımızda onları cezalandırmış olmuyoruz, bilakis onur kazandırmış oluyoruz. Zaten adice davrananlara adi suçlardan mahkûm etmek yakışır bize. Aksi halde terörün maşası durumda olan bu teröristleri adam yerine koyup muhatap almış oluruz.
         Hiç kuşkusuz PKK meselesinin bu noktalara gelmeden önce bu örgütün devletimizin aleyhine koz olarak kullandığı propaganda malzemeleri zamanında tek tek ellerinden alabilseydik bu denli başımıza bela olamazlardı. Ama ne yazık ki bu yapılamadı, ya da yaptırılmadı. Belki de bilinçli olarak devletle millet arasında uçurumu açmak adına yasakcı bir metot tercih edildi. Bakın Almanya da Türkler dernek kuruyor; cami yapıyor, okullar açıyor, Türkçe yayın yapıyor, hemen Alman vatandaşının yararlandığı haklardan yararlanıyorlar. Ve hiç bir Alman vatandaşı çıkıp da ne oluyor demiyor. Bilakis yabancılara tanının haklar sayesinde hiç bir Alman bölünme korkusu yaşamamanın keyfini çıkarıyor.
         Peki, biz ne yapıyoruz? Yıllardır bir arada yaşadığımız farklı etnik kökene sahip insanların bir takım hak taleplerine duyarsız kalmakla ülke güvenliğini koruma altına alacağımızı sanmışız. Sanki böyle yapmakla huzurumuz sağlanmış mı oldu, tam aksine bilerek ya da bilmeyerek PKK’nın ekmeğine yağ sürüp taraftar kazanmasına yaradı. Bikere şu iyi bilinmelidir ki PKK’nın talepleriyle bölge halkının talepler aynı şeyler değildir.  Birinde tıpkı FETÖ terör örgütünde olduğu gibi Paralel Devlet olma ve yapılanma talebi vardır, diğerinde ise insanca bir arada yaşamak için demokratik hak talebi söz konusudur.  Öyle anlaşılıyor ki bu güne dek sapla samanı birbirine karıştırmış gözüküyoruz. O halde ne duruyoruz bir an evvel aklımızı başımıza toplayıp, bölge halkı ile PKK arasındaki ayırımı iyi analiz etmek lazım,  aksi halde her gördüğümüz Kürdü PKK sanma handikabından çıkamayız.  Kaldı ki PKK’nın Marksist ayağı çökmüş durumda, yerine bölücü etnik ayrımcı bir ayak oluşturulmuştur, dolayısıyla bu yeni bölücü etnik ayrımcı yapıyla mücadele ederken İslam’ın kardeşlik panzehirini devreye sokmakla bu örgüte indirilecek en büyük darbe olacaktır.  Bizi güçlü kılacak olan ayrılık, gayrilik, tefrika değil, bilakis İslam’ın ‘Müminler Kardeştir’ ölçüsüdür. Dolayısıyla hiç durduk yere dünden bugüne kardeşçe bir arada yaşadığımız Güneydoğu halkını potansiyel tehdit kapsamında görüp endişelenmeye gerek yoktur. Dedik ya aksi durumda içimizde ayrılık, gayrilik tohumları ekmeye çalışan PKK’nın kucağına itmiş oluruz. İlla da endişelenmemiz gerekir deniliyorsa, asıl endişe edilmesi gereken husus bilhassa Malazgirt’ten bugüne birlikte bir arada yaşadığımız farklı kimlikteki toplulukları öteki görüp ayırıma tabi tutan ırkçı anlayışa sahip olan zihniyet olmalıdır.
        Türkiye’de bir de gözlerden uzak tutulmaya çalışılan gerçek şu ki; küresel sermayenin yerli sermayeler üzerinden ülkeleri esir alma hamlelerinin su yüzüne çıkarılma endişesidir. Endişe etmeleri de gayet tabiidir,  sis perdeleri aralandıkça ucu kendilerine de dokunacak elbet.   Belli ki;  ne yaptığını çok iyi bilen ve elindeki kozları çok iyi kullanan küresel ölçekte baronlar ordusu var karşımızda. Soros bunların akıl hocasıdır zaten.  Olsun yinede her şeye rağmen bu derin küresel baronların oynadıkları oyununu işbirlikçi yerel baronlar üzerinden, yetmedi radikal gruplar ya da marjinal gruplar üzerinden oynadığının bilinmesi çok mühim hadisedir. Hele şükür eskisi kadar oynanan oyunlara kanmıyoruz, herhangi bir yerde bir olay patlak verse, hemen bunda bir bit kemiği var deyip küresel ölçekte derin güçlerin bir oyunu olduğunu fark edebiliyoruz. Hele şu 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi darbe girişiminden sonra bilincimiz daha da bir tavan yaptı diyebiliriz. Belli ki derin küresel güçler ellerinde tuttukları kırmızı, yeşil, turuncu farketmez her tür renkten kartı Türkiye aleyhine kullanmakta pekte mahirler. Baksana adamlar şimdilerde Türkiye’nin elini kolunu FETÖ kartıyla köşeye sıkıştırma çabası içerisindeler, kim bilir bizi yarın hangi balans kartla vurmayı deneyecekler. Onlar deneye dursun onların bir hesabı varsa Allah’ında beşeri hesapların üzerinde bir hesabı var gerçeğinden hareketle bilhassa son yarım yüzyılı aşkındır terörle yatıp terörle uyanmamız bizi daha da bir etten duvar olmamıza vesile oldu. Yeter ki rehavete kapılmasın, bak o zaman bu aziz milletin o çelik zırhlı iman göğsü her an her şartta onların tanklarına, tüfeklerine siper olmaya hazır olacaktır.  Öyle ya madem 15 Temmuz gecesinden bu eli ayağı öpülür milletin o müthiş direnişi ve şahadetiyle zinde güçlerin balans ayarlarını bozdu, o halde asıl tez elden âleme nizam verecek ayarı şimdi bizim yapmamız gerekir. Zaten asıl ayarı biz yapmaya kalkıştığımızda biliniz ki gelecekte Türkiye'ye yönelik tüm oyunları bozacağımız gibi,  insanlık huzura erişecekte, buna inancımız tamda.  
           Velhasıl;  15 Temmuz gecenin karanlığında şahadet şerbeti içen şehitlerin yüzü suyu hürmetine şimdi İlay-ı kelimetullah için Nizam-ı âlem ayarı yapma zamanıdır.