İSTİHBARAT GÜVENLİK AĞIMIZ
SELİM GÜRBÜZER
Maalesef güvenlik sistemi toplumun gündeminde
en son düşünülecek konu. Tevekkül yanımızdan
mı, bilgisizlikten mi olsa gerek bu konularda duyarsız olduğumuz besbelli. Bu yüzden
'Tedbiri al takdiri Allah’a bırak' sözünü bir türlü hayatımıza
geçiremedik.
Duyarsızlık ve kayıtsızlık hiç
beklenmedik anımızda nice canları vurabiliyor. Hele güvenliğimizi zaafa
uğratacak 'Bana dokunmayan bin yıl yaşasın'
anlayışı bu toprakların kodlarıyla hiç bağdaşmaz, daha çok dayanışma bilincinden yoksun
toplumlarda görülen nemelazımcı anlayıştır bu.
Ama ne varki bu illet bize de bulaşmış gözüküyor, hele bu anlayış tavan
yaptığında toplum güvenliğimizi zaafa uğratacağı malum. Dün nasıl ki bu topraklarda ‘Bir’ idik, ‘İri’ idik, ‘Diri’ idiysek bu günde
nemelazımcılığa ve vurdumduymazlığa son verecek dirlik ve birlik projelerini yeniden
hayata geçirmek pekâlâ mümkün. Kaldı ki
boş ver mantığıyla nereye kadar varılabilir ki, o halde birlik ve dirliğimiz için
hem içimizde hem dışımızda güvenliğimizi sağlama almak gerekir. Sağlama almak içinde
toplumun devlete güven duyduğu, devletinde toplumun hizmetkârı olduğu sistemi
tam teşekküllü oluşturmak şarttır.
Ülkemiz hala tarım toplumundan
sanayileşmiş bilgi toplumuna geçiş sancısı süreci yaşayan bir ülke konumdadır.
Geçiş sancısı süreci yaşarken bu arada güvenliğimizde sancılı geçebiliyor. İcabında
tam manasıyla sanayileşmiş bilgi toplumu olamamanın bedelini güvenlik zafiyeti şeklinde
ödeyebiliyoruz. O halde neydik edip bilgi çağına uyarlı modern güvenlik
sistemini oluşturmanın yanı sıra bu iş için son derece kalifiye güvenlik
elemanları yetiştirmeyi de ihmal etmemiz lazım. Öyle ya, taşeron ve ısmarlama usulü
güvenlik sistemi anlayışıyla toplum olarak kendimizi nasıl güvende
hissedebiliriz ki. Bikere güvenlik
sistemi taşeron firmalara havale ettiğimizde ancak pansuman güvenlik tedbir
almış oluruz. İlla ki uzun vadede kalıcı ve profesyonel güvenlik ağına ihtiyaç
vardır. Zaten karşı karşıya kaldığımız yeni terör konsepti bunu gerektirir.
Aksi halde güvenliğimizi tehdit eden 'Paralel
İhanet Çetesi
-DAEŞ-PKK-PYD-Mafya” türü terör örgütlenmesi gibi yapılardan daha
çok dert yanarız. Mesela bu yapılardan parelel ihanet çetesi terör örgütü
devletin adeta kılcal damarlarına sızaraktan neredeyse memlekette dinlemediği fişlemediği
adam bırakmamış. Hem de bu işi yaparken de devlet imkânlarını kullanarak
yapmışlar. Dedik ya güvenlik sistemi zafiyet kabul etmez, baksanıza adamlar bizim 'abdestli namazlı
insanlardan zarar gelmez' iyi niyetimizden
istifade sızmadıkları kurum bırakmamışlardır.
Allah'tan fark edildiler de 17 ve 25 Aralık darbe teşebbüsünden kıl payı
kurtulabildik. Hele şükür güvenliğimizi
tehdit eden bu yapı üzerine başta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan olmak üzere
devletin tüm birimleri kararlı bir şekilde üzerine gidip artık inlerine girildiğine
şahit olabiliyoruz. Yetmedi bu süreçte emniyet ve güvenlik birimlerimize sızmış
bu yapının elamanları bir bir ayıklanıp emniyet ve güvenlik teşkilatımız sil
baştan yeniden yapılanmakta bile. Tabii
bunlar olumlu gelişmelerdir, ama yinede rehavete kapılmamak gerekir, çünkü bu ihanet
çeteleri boş durmaz.
İster devlet ister şirketlere ait
kuruluş olsun fark etmez, güvenlik
sisteminin tam donanımlı kılmada çoğu kez maliyetten kaçma temayülü
görülebiliyor. Oysa mal ve can güvenliğini sağlamada başta devlet olmak üzere
tüm iş adamlarının boynunun borcudur. O
halde üç kuruşun hesabını yapacağım diye toplum güvenliğini tehlikeye atmaya
hiç kimsenin haddi yoktur. Kaldı ki bizim insanımız en iyisine layıktır, hiç
durduk yere maliyetten kaçmakta nedir. Hele hele hassaten korunması gerektiren
öyle kurumlar, kuruluşlar, firmalar var ki bunlarda da maliyet hesabı yapılırsa
vay halimize, eylem planlayıcıların ekmeyine yağ sürüleceği muhakkak. Oysa
tabiat boşluk kabul etmez, en ufak ihmalkârlık geri dönülmez ağır sonuçlar
doğurabiliyor. Ama sonrası malum bunun ceremesini tüm toplum çekmekte. İşte belirttiğimiz bu tür gerekçeler ışığında
en üst teknik donanımda güvenlik sistemi ağı oluşturmak bizim için asla lüks
değildir. Artık şu da var ki şehirlerimizi bir köy gibi düşünemeyiz, köydeki
dayanışma ruhunu şehirde aramaya kalkışırsak Kemal Sunal'ın 'Köyden İndim Şehire' filminde olduğu gibi şaşkın ördek oluruz. Madem
kırsal kesimde ki dayanışma ağı şehirlerde yok gibi gözüküyor, o halde en üst seviyelerde
güvenliğimizi sağlayacak yapıyı oluşturmak şarttır. Halen bugün olmuş tedbir almaksızın tevekkül
anlayışıyla işi oluruna bırakarak güvenliğimizi çözeceğimizi düşünüyorsak ne
mal, ne namus ne de can güvenliğimiz garanti altında olur. Belli ki atalarımız boşa dememişler “Kapını
sağlam tut komşunu hırsız tutma” diye.
İşte bu müthiş atasözü bizim için elzem olan güvenlik tedbirlerini daha
da artırmamıza yeterli sebep teşkil edebiliyor. O halde kaderimizde ne
yazılıysa o olur deyip meseleyi geçiştiremeyiz. Hiçkuşkusuz kaderde ne varsa o
olur, ancak kadere iman etmek tedbirsizlik
demek değil ki, bilakis tedbiri alıp
takdiri Allah’a bırakmak kaderdir. Bakın, veli tabiatlı Abdülhamit Han sadece tevekkülle yetinmeyip dünyanın en gözde istihbarat
teşkilatını kurarak çok önceden alınan istihbarı bilgilerle emniyet tedbirleri
almış bir Ulu Hakanımızdır. Öyle ki onun oluşturduğu istihbarat teşkilatı
sayesinde Devlet-i Aliyye’yi kurtlar sofrasında 33 yıl daha güvenli bir şekilde
ayakta kalmasını sağlamıştır. İyi ki de 'Yıldız
İstihbarat Teşkilatımız' vardı da
hem iç hem dışta bizi yıkmak isteyen güçlerin hevesini boşa çıkartabilmişiz.
Ama ne var ki Cennet Mekân Ulu Hakan tahttan indirilince istihbaratımız hak
getire, bir anda Osmanlı hızla çöküş
sürecine girer de.
Peki ya günümüz Türkiye’sinde güvenlik
nasıl? Maalesef her şey pekte iç açıcı değil adeta terörle yatıp terörle kalkar
haldeyiz. Baksanıza anarşizm sadece kırsal
alanları hedef almıyor şehirleri ve metropolleri de vuruyor artık. Her ne kadar
cadde cadde, sokak sokak mobesa kameralarla güvenliğimizi tehdit eden unsurlar
kare kare izlensede bir bakmışsın tıpkı İstanbul Atatürk Havalimanına yönelik eylemde
olduğu gibi birbiri ardınca üç canlı bomba canına kıyıp etrafa dehşet saçmakta. Düşünsenize havalimanında üç polisin fark
etmesiyle canlı bombaların takibe alınmasına rağmen önce polislere sonra etrafa
silah sıkaraktan canı pahalarına da olsa pimlerinin fünyesini çekip canlı bomba
eylemi gerçekleştirebiliyorlar. Öyle ya, silahla ancak birkaç kişinin canına
kıyılmakta, ama canlı bomba eylemi öyle değil tamda terör odakları açısından
ses getirecek bir yöntemdir. Çünkü eylemin sonunda çok büyük kitlesel can
kayıpların bilançosu ağır olmaktadır. İşte
bu bilançoya baktığımızda yeni bir terör konseptiyle karşıya karşıya olduğumuzu
fark ederiz. Madem her geçen gün acı kayıplar
veriyoruz, o halde daha başka ağır bilançolarla
karşılaşmamak için istihbarat ağımızı yeniden gözden geçirmekte fayda var.
Hatta bu da yetmez kendi interpol güvenlik ağımızı kendimiz oluşturmalı. Zira
dünyada pek çok istihbarat ağı birbirleriyle bilgi paylaşımını esergeyip elde
ettiği duyumları kendisinde saklayabiliyor. Paylaşım olmayıncada pek çok
istihbarat biriminin önceden haberdar olduğu bilgiyi diğer istihbarat
birimlerinin gözünden kaçmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla bu gerçekler ışığında
yeni istihbarat yapılanmamızı yeni terör konseptine göre yapılandırmak şarttır. Yetmedi Suriye gibi terörize olmuş ülkelere
sızacak bir istihbarat yapılanmasına, yani DAEŞ gibi uluslararası alana
yayılacak kabiliyete haiz terör örgütlerin içerisine girecek bir istihbarat ağına
ihtiyaç vardır. Dedik ya yeni terör konsepti böyle bir istihbarat anlayışını
gerektiriyor.
Evet,
silahla gerçekleştirilen terör eylemlerin etkisi bir kaç kişiyle sınırlı
kalırken tahrip gücü yüksek canlı bombayla gerçekleştirilen eylemler öyle değil
tam aksine anında tüm dünya televizyonlarında gündem oluşturup etki alanı sınırların
ötesine taşmakta. Zaten bu tür metodla
ne kadar kan dökülürse o kadar uluslararası marka terörist sektör olacaklarını hesap
etmekteler. Terör odakları marka sektör
olmaya çalışa dursun, bu arada biz ne yapıyoruz asıl ona bakmak gerekir. Hiç
kuşkusuz bizim açımızdan her an karşılaşacağımız silahlı saldırı ve canlı bomba
eylemlerine karşı güvenlik sisteminin kapasite durumu ya da tüm güvenlik birimlerin
anında harekete geçme kabiliyetine haiz olup olmadığı çok daha önem arz etmekte.
Şayet kurduğumuz güvenlik sistemi tam kapasiteyle gelen sinyaller doğrultusunda
bizi anında harekete geçiriyorsa ne ala, geçemediysek bombalanan meydanların, bombalanan havalimanların, bombalanan işyerlerinin
infilak edildiğinde içler acısı halini bir düşünün buna hiç bir can yüreğin
dayanamayacağı muhakkak. Belli ki yükselen Türkiye’nin yıldızı parladıkça bizi
rahat bırakmayacaklardır. Baksanıza dünyanın en büyük havalimanının yapım
aşamasında bile daha şimdiden zinde odaklarının uykusu kaçmakta, keza Marmaray,
Osman Gaziyi Orhan Gazi ile buluşturacak köprü, Yavuz Sultan Selim
Köprüsü, tüp geçitler gibi bir dizi
yatırımlarda öyledir. Şunu unutmayalım
ki su uyur düşman uyumaz, o halde her an
uyanık ve tetikte olmamız icab eder.
İşte görüyorsunuz son derece teknik
donanıma haiz güvenlik sistemine sahip olsakta bir takım ihmaller, bir takım
aksamalar ve hızlı hareket edememe gibi zaafiyetler görülebiliyor. Hiç kuşkusuz
dünyanın en donanımlı istihbarat güvenlik ağına sahip olsakta yüzde yüz
güvenliğimiz garanti altındadır diyemeyiz. Zaten insanoğlunun keşfettiği
icadlarda sıfır hata aramak abesle iştigaldir, şayet sıfır hata güvenlik
sisteminden sözedeceksek ABD gibi bir süper devletin ikiz kule hadisesini
yaşamaması gerekirdi, yine Avrupa’nın kalbi
Brüksel’de ve Fransada bombaların patlatılamaz olması gerekirdi. Hele terör
odakları eylem yapmayı kafaya koymuş olmasın bir şekilde boşluk bulup
kurguladıkları sinsi planları her an, her zeminde, her mekânda
gerçekleştirmeleri imkân dâhilinde olabiliyor. Burada önemli olan terör odaklarının
daha harekete geçmelerine fırsat vermeden çok öncesinden güvenlik tedbirlerini
almış olmamızdır. Aksi halde meydanı boş bulan terör odakları ya da nankör kedilere
kendi ellerimizle ciğeri teslim etmiş oluruz. Teslim ettiğimizde olacak olan
belli, kan ve gözyaşı selinden başka bir
şeyle karşılaşmayız elbet.
Güvenlik sisteminin tam tekmil donanımlı
olması gerektiğinden kastımız, hiç kuşkusuz caydırıcılığı hâkim kılmaya yönelik
kasıttır. Her ne kadar tam tekmil oluşturulacak uluslararası standartlara uygun
güvenlik sistemi tehlikeyi yüzde yüz tamamen ortadan kaldırmasa da tehdit
unsurunu etkisiz hale getireceği muhakkak. Kaldı ki oluşturulan güvenlik sistemiyle
her daim işler planlandığı gibi gitmeyebiliyor. Bir bakmışsın teknik donanım
tam takır çalışır halde ama ne var ki tam teçhizatlı güvenlik elemanı eksik
kalabiliyor, ya da tam tersi tam teçhizatlı güvenlik elemanları kalifiye ama bu
kez teknik donanım yetersiz durumdaysa ne işi yarar ki. İşte bir unsurun tam
tekmil diğerinin aksar halde olması başımıza nice onarılmaz yaralar açmaya
yetebiliyor. Hani şu meşhur Sabancı
Center cinayeti olayı vardı ya, işte o olayda güvenlik zafiyetinin ortaya
koyduğu sonuç ufkumuzu açmaya yetmişti.
Düşünsenize Sabancı Center
yüz milyara yakın tekabül eden paralar karşılığında güvenlik sisteme sahip bir
kuruluş olmasına rağmen binanın 25. katında cinayet işlenebilmiştir. Evet, son
derece teknik donanıma haiz bir bina görünümü verse de insan faktörü bir anda
hesapları altüst edebiliyor. Öyle ki bina kamera sistemiyle donatılmış ama
kapılarda alarm ve dedektör sistemi yoktu. El dedektörleriyle silah olup olmadığı
tespit edilebiliyor olsa da onun da malum pratik kullanımı kâfi gelmeyebiliyor.
Aslında kapı dedektörü bu iş için daha pratik çözüm olup silah sokamazsınız
da. Her ne sebeple olursa olsun sonuçta
terörist bont çantasıyla elini kolunu sallayıp rahatlıkla binanın 25. katına çıkıp
eylem yapabilmiştir.
Türkiye’de çok sayıda özel güvenlik
şirketi var ama bu şirketler güvenlik görevi ifa etmekten çok gözetim görevi
yapmaktadır. Demek oluyor ki, güvenlik
açısından kullanılan teknik donanım çok mükemmel olsa da şayet çok iyi eğitilmiş
güvenlik birimi elemanlarına sahip değilsek vay halimize, bu tip güvenlik ağı
vitrinlik olmaktan öte bir anlam ifade etmez.
Tabii kalifiye eleman olmayınca bir bakmışsın milyar rakamlara mal olan
güvenlik ağı işe yaramayabiliyor. Öyleyse tam teçhizatlı kalifiye güvenlik
elamanların yetişmesine ağırlık vermekte fayda var.
Şu bir gerçek, ülkemiz hem iç, hem dış güçlerin ilgi odağı
durumda. Dünyanın gözü bizim üzerimizde dersek abartmış sayılmayız. Nitekim
dönemin CIA Başkanı CNN’de yaptığı
bir konuşmada; Sovyetler Birliğinin
dağılmasıyla birlikte bundan böyle uluslararası ajanların Ortadoğu ve
Türkiye’de cirit atacağını dile getirmesi manidardır. Bu yüzden bu konuşma
güvenlik konusunda ne kadar titiz davranmamız gerektiğini, artık her yaşanan
olayın ardından taziye demeçleriyle geçirecek vaktimizin olmadığının farkına
varmamıza yetmiştir. Madem bu
topraklarda ajanlar, muhbirler cirit atıyor, o halde devlet olarak tıpkı cennet
mekân Abdülhamit Han’ın yaptığı gibi kendi gönüllü ajanlarımızı aynı usul ve yöntemle
misilleme olarak devreye sokmak gerekir. Tabii tüm bunları yaparken de milli iradeyle
iş başına gelen siyasi iktidarın bilgisi dâhilinde ve toplumun âli
menfaatlerini gözeten istihbarat eşliğinde olması lazım gelir. Aksi halde
vesayet unsurlar devreye girecektir.
Özellikle güvenlik sistemimizi tam tekmil
oluştururken teknik düşünmenin yanı sıra toplumsal duyarlılığı geliştirecek
projelerde ortaya koymalı. Bilhassa metropol şehirlerin büyük iş merkezlerinde
öncelikle can güvenliğini sağlayacak sistemi yeniden yapılandırıp yeni terör
konseptine göre dizayn etmek gerekir. Hele büyük şehirlerin genel durumuna
baktığımızda ise güvenlik açısından kullanılan sistemin Çit sistemi olduğunu
görürüz. Malum bu sistemin hafif temasla sinyal vermesi sayesinde üzerinde ya
da çantasında silah ve patlayıcı madde bulunduran şüpheliyi ele vermeye yetiyor.
Mobese kameralar sistemiyle de hem bina içi hem bina dışı rahatlıkla
gözetlenebiliyor. Ancak bunlarla da yetinilmemeli, icabında güvenliğimizin
kontrolü açısından giriş ve çıkışların kart şifresi sistemiyle donatılmış olmalı, hatta üst katlara sadece yöneticilerin
çıkabileceği güvenlik sistem ağı da kurulmalıdır. Dahası el dedektörü yerine
kapı dedektörleri kullanılması daha uygun olacaktır. Daha da yetmedi iyi
yetişmiş kalifiyede teknik donanıma haiz güvenlik eleman sayısının artırılması icab
eder. Yok, eğer bu gerçekleri göz ardı edip gerek teknik donanım maliyeti gerekse
eleman istihdam maliyetinden kaçacağım hesabıyla güvenlik sistemini taşeron
firmaya yükleyeceğim denirse bu tip pintiliklerle güvenlik sağlanamaz. Mutlaka
sayıca kalifiye elemanların ağırlıkta olduğu bir güvenlik sistem ağına ihtiyaç
vardır. Şu da var ki böyle bir sistem kurulduğunda güvenliğimiz yüzde yüz garantidir
diyemeyiz ancak büyük ölçüde caydırıcı etkisi olacağı muhakkak.
Bakınız,
dünyanın en güçlü istihbarat ağı olarak adından söz ettiren MOSSAD teşkilatı dahi İzak Rabin’in
ölümüne engel olamamıştır. Terörü kim yaptı,
kim yapmadı ayrı bir konudur. Önemli olan tehdit unsurlara karşı ne
derece duyarlı olup olmadığımızdır. Şayet kendi dostlarımıza duyduğumuz duyarlılığın
en az yarısını bu tip konulara ayırmış olsaydık belki de topyekûn toplum
güvenliğimiz bu denli zaafa uğramamış olacaktı. Bana dokunmayan yılan bin
yaşasın anlayışıyla nereye varılabilir ki,
oysa bugün dokunmasa bile yarın dokunmayacağı ne malum. Dolayısıyla
kendi dostlarımızın dışında bir elim hadisenin acısını yüreğinde hissetmemiz
gerekir. Hele toplumda güven aşınması ve zaafiyeti nüksetmeye dursun hertürden
çetelerin cirit atacağı malum. Öyle güvenlik sistemi oluşturmalı ki
güvenliğimizi tehdit eden çeteler devlet içinde palazlanıp güç bulmasın. Nasıl mı? İşte İtalya’da P–2 Mason locasıyla ilgili tartışmalar bir sır perdesini araladığı gibi savcıları harekete geçirmesine vesile olup devlet içinde odaklanmış Gladio örgütün varlığını temiz eller operasyonuyla ortaya çıkarmaya yetmiştir. Tabii benzeri örgütler sırasıyla bir başka ülkelerde de ortaya çıktı. İşte bu gerçekler eşliğinde devlet millet güvenliğini sağlamak adına gerektiğinde kendi istihbat elemanlarımızı inlerine girecek şekilde konuşlandırmak gerekir. Fakat bu demek değildir ki güvenlik adına devletin görevli istihbarat elamanları teröristlerle işbirliği yapıp insan canına kıysın. Hukuk devleti olmanın gereği gizliliği kabul etmekle beraber, halkın seçtiği siyasi iktidarın bilgisi doğrultusunda insan haklarını ihlal etmeksizin güvenliğimizi sağlamalı. Burada dikkat gerektiren husus güvenliğimizi sağlamak adına yürütülecek gizli operasyonların amacı dışında kullanılmamasıdır. Zaten amacı dışında kullanıldığında pis kokular er-geç bir şekilde ortaya çıkabiliyor.
Besbelli ki gizlilik bugüne has bir uygulama değil, tarihi süreçte vardı zaten, var olmaya devam edecekte. Mesela Osmanlı’da Hikmet-i devlet adına gizlik söz konusuydu. Devleti Aliyye ebed müddet ülküsü gereği bazı hassas meseleleri ifşa edilmezdi. Tabii Osmanlı bu gizliliği tebaanın güvenini sağlamak için yapmıştı. Öyle ki halk devlette ‘fenafiş-devlet’ olmuştu, devletse tebaasında ‘fenafiş-halk’ olduğundan karşılıklı aralarında güven vardı. Maalesef günümüz Türkiyesinde Osmanlıda olduğu gibi aynı duyarlılığı, aynı hassasiyeti göremeyiz, üstelik devletin kuyusunu kazmaya çalışan bir sürü sinsi adamda işin cabası olup mevzi almış durumdalar. Düşünsenize Bayır-Bucak Türkmenlerine yardım için yola koyulan MİT tırlarını durdurmaya yeltenen ihanet çeteleri mevzisinden çıkabiliyor. Gel de devletin sırlarını bu paralel yapılarla paylaş, olacak iş mi? Bu durumda ister istemez güvenlik tartışmalarını beraberinde getirmekte ve bu yüzden gizliliğin ihlali denen hadiselerde yaşayabiliyoruz. Güven müven hak getire, Tayyip Erdoğan’ın güven duyduğu kırk elemandan neredeyse yarısından çoğu bunlardan zarar gelmez dediğimiz malum cemaat mensuplarıydı. Gel gör ki bir bakıyorsun güven duyduğumuz bu insanlar devleti arkadan hançerleyip milletin adamı Tayyip Erdoğan'ın makamına böcek yerleştirebiliyor. Düşünsenize sana güven duymuş yanına almış, yeri geldi arabasında ailesiyle en mahrem konuları konuşabiliyor. Yeri geldi yerli ve yabancı heyetlerle telefon konuşmalar yapmakta, tüm bunları yakın korumaları ve güvendiği adamların yanında yapılacak aktiviteler, işte güven duyuyorsun ama nankörlüğünde bu kadarına pes doğrusu içlerinde malum okyanus ötesi maşalar nankör kedi rolüne girebiliyorlar.
Malum, Kontr-gerilla tartışmaları 12 Eylül öncesinde başlamış, bugünlere kadar taşınmış bir meseledir. Aslında gerilla tabiri bize ait kavram değil batıdan bize aktarılmış bir kavram. Gerilla tabiri içerisinde kodlanmış karşıt gerilla mücadele ise stratejik içerikli kitaplarda kontrgerilla olarak tanımlanır. Yani bir başka ifadeyle istenmeyen güçlerin önünü kesmek için harekete geçebilecek yetenekte gizli silahlı çevik güçler olarak da tanımlanır.
Peki ya Gladio? Aslında bu kavramda kontrgerilla kavramının bir değişik tür adlandırması olup, İtalya’dan sıçrayan yeni moda tabirdir. Sonuçta moda tabir olsada değişik isimler altında devlet içinde devlet görevi üstlenebiliyor. Ancak burada bu tür mekanizmaların devletten ve toplumdan kopuk bir yapılanma mı, kendi başına buyruk ya da yabancı istihbarat güçlerin kuklaları bir görev üstlenip üstlenmedikleri sorgulanıp dikkat edilmesi gerekir. İrdelenmesi gerekiyor da. Nitekim İtalya’da Gladio örgütü isminden çok P–2 adlı Mason örgütünün bir maşası işlev üstlenmesiyle dikkat çekmişti. Şayet Gladio, İtalyan ülküsünün idealleri uğrunda görev ifa etseydi bu konu o kadar önem arz etmeyecekti. Amacının dışında birtakım karanlık oyunların aleti olmak İtalya’yı adeta ayağa kaldırmıştır.
İtalya, Belçika, hatta İspanya’da nükseden bu ve buna benzer örgütlerin bizdeki adı bir bakmışsın Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla, Ergenekon ve Paralel İhanet Çetesi olarak karşılık bulabiliyor. Bilhassa soğuk savaş dönemi kalıntısı komünizmin tehdit unsuru olduğu dönemlerde NATO ülkelerinin bu çerçevede Gladio benzeri yapılar kurması artık bir sır değil. Bizimde NATO üyesi olmamız hasebiyle bu tür yapılanmalara ister istemez tevessül etmişiz, bu kaçınılmazdı zaten. Burada önemli olan bu tür yapılanmamın milli iradenin emrinde yapılanması mühimdir. Bu yüzden devlet içinde devlet gizliliğinin var olması gayet tabii bir durumdur, yadırgamıyoruz. Yeter ki vesayetin emrinde bir yapılanma olmasın. Her şartta milli iradenin emrinde güçlü istihbarat teşkilatımızın varlığından gurur duymalıyız da. Dedik ya önemli olan bu birimlerimizin devletten ve toplumdan bağımsız, siyasi otoritenin üstünde rol oynamamasıdır. Öncelikle devlet-toplum barışıklığı olmazsa olmaz şartımız olmalıdır.
Hâsılı kelam güvenlik ve istihbarat konusunun bu denli önem arz etmesinin altında yatan sebep, nice insanların faili meçhul cinayetlere kurban gitmesi, etrafımızda mafya ve Ergenekon ve Paralel ihanet çetesi türü zinde güçlerin etrafımızda kol gezmesi, yeniden üniversitelerde öğrenci eylemlerinin yeniden kıvılcım almaya başlaması gibi hususlar yatmaktadır.
Evet, ortada oynanmak istenen bir oyun var ama bu oyunu bozacak güçlü iradede var, bu yüzden büsbütün de karamsarda değiliz. Çünkü bu feraset sahibi derin millet şimdiye kadar bin bir türlü belaları deruni basiretiyle yok edebilmiştir, evvel Allahın iziniyle daha nice belaların da üstesinden gelecekte. Yeter ki inancımızı yitirmeyelim, aydınlık şafaklar bizim için doğmaya hazır elbet, buna inancımız tam da.
Vesselam.

