18 Eylül 2016 Pazar

İSLÂM VE CUMHURİYET

İSLÂM VE CUMHURİYET

                        SELİM GÜRBÜZER

           
         MEŞVERET, ŞURA VE İSTİŞARE

           Aslında dört halifenin seçimle işbaşına gelmesi, İslâmiyet’in Cumhuriyet’le bir meselesi olmadığını gösterir. Peygamberimiz (s.a.v.); “Benden sonra hilafet otuz senedir. Ondan sonrası mülktür (saltanattır)” beyan buyurduğu hadisi şerif bu gerçeğe işarettir.
            Resûlullah (s.a.v.) kendisinden sonra toplumu kimin yöneteceği veya yeni yöneticinin nasıl belirleneceği hususunda bir hüküm vaaz etmemiştir. Dolayısıyla Sünni ulema, Allah Resulünün yönetimle ilgili bir vasiyetinin olmadığında hemfikirdir. Allah Resulü bu dünyadan darul bekaya göç edince, ister istemez Müslümanların yeni yöneticisinin kim olacağı meselesi gündeme gelmiştir. Gerçekten de Peygamberimizin (s.a.v.) yerine vekil bırakmaması bunu teyit ediyor. Her ne kadar Rasûlüllah  (s.a.v.) yerine vekil bırakmasa da bir kısım aydınlar bundan maksadın halktan başka gerçek temsilcinin olmadığı anlamını çıkarmıştır. Bakın, İmam-ı Azam Ebu Hanife bu hususta: “Hilâfet, o makama geçmeden önce hür bir seçimle bir baş tayin etmektir” diye görüş beyan etmiş bile. Tabii ki İmamı Azam böyle bir görüş belirtirken önce ashabın uygulamalarına bakıp sonra bu kanaate varmıştır. Nitekim İslâm toplumunda seçim yolu ashabın icması (toplu kararı) ile müesseseleşmiştir. Şurası muhakkak toplumu yönetenlerin nasıl belirleneceği konusunda Kur’an-ı Kerim’de bağlayıcı bir hüküm yoktur.  Kur’an-ı Kerimde sadece Müminlerin kendi aralarındaki işlerini  “Şûra” ile görmeleri hükmü vardır, ama yöneticilerin nasıl belirleneceği konusu beyan edilmemiştir. Dolayısıyla bu mesele izaha muhtaç olduğundan yönetici seçiminin örf ve topluma bırakıldığı ağırlıklı görüş olarak ortada durmaktadır. İşte bu yüzden İmam-ı Azam'ın,  imametin seçimle olabileceği söylemini kayda değer buluyoruz. Kaldı ki Allah Teâlâ (c.c.): “Ki, bunların işleri, daima aralarında müşaveredir” (Eş Şurâ 37) beyan buyurmakta.  Anlaşılan o ki,  âyeti kerimede idare edenlerin nasıl belirleneceğini gösteren açık bir kural olmasa da herhangi bir hususta alınacak kararda “Şura”nın esas alındığı çok açık.  
            Asrı Saadet’i takiben yarım asırlık dönemde uygulanan tatbikatlara baktığımızda Mücella dinimizin cumhuru bir karakter içerdiği gözlerden kaçmıyor. Pekâlâ, günümüzde sıkça kullanılan çoğulcu anlayışın, dört halife devrinde yaşandığını söyleyebiliriz. Nitekim cumhur kavramı; İslâm’ın özünde var olan meşveret, şûra ve istişare gibi öğelerle desteklenip “biat” müessesesiyle taçlandırılmış ta. Nasıl mı?  Bakın Sakife de  (Çatılı avlu) Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a biat edilmiş. Şöyle ki kendisine “elini uzat” denildiğinde, o an elini uzattığında ilkin Hz. Ömer(r.a) biat etmiş ve akabinde Muhacir ve Ensar biat almış, derken ertesi gün bütün halk iştirak edip biat işlemi tamamlanmıştır. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) ise ashabın bu ince anlam yüklü davranışı karşısında seçilmişliğini şu sözlerle taçlandırır: “Ben Allah Resulünün yolunda bulunduğum müddetçe bana itaat ediniz. Aksi halde itaat etmeyiniz.  Biz bu şerefli makamda kaldığımız müddetçe mazlumlar haklarını alıncaya kadar güçlü, zalimlerde onların haklarını ödeyinceye kadar güçsüz olacaklardır...”  
        Resûlullah (s.a.v.) “Hepiniz çobansınız ve hepiniz eliniz altında bulunanlardan sorumlusunuz” buyurmuştur. Elbette ki bu Hadis-i Şerifin idare edenlere büyük sorumluluk yüklemesi önemli bir husustur. Öyle ki, Hz. Ömer (r.a)  bir suikast sonucu ağır yaralı bir halde ölüm döşeğindeyken arkadaşları; “Senden sonra oğlunu halife olarak seçmek istiyoruz,  ne buyurursunuz?” sorusuna karşılık şu cevabı verir:
            “-Hayır istemem. Bizzat Allah’ın elçisinden dinledim. En adil devlet adamı bile hesabını verinceye kadar ilahi huzura kelepçeli çıkacaktır. Huzura kelepçeli olarak benim çıkmam yeter.” Evet,  sorumluluk hassasiyeti bu sözlerde gizlidir. Zaten devlet adamlılığı çok büyük sorumluluk gerektirmeseydi Resûlullah (s.a.v.); “Emanetin lâyık olanlara verilmediğini gördüğünüz zaman kıyameti bekleyin”  der miydi?  İşte tüm bu beyan-ı şeriflerden çıkaracağımız sonuç idareciliğin ne kadar sorumluluk gerektiren mühim bir görev olduğudur. Madem öyle bizi idare edecek olanları seçerken adeta kılı kırk yarıp öyle hareket etmek icab eder. Zira Peygamberimizin (s.a.v.); “Ümmetimin ittifakında (düşünce işbirliğinde) kuvvet, ihtilafında (farklı rey ve içtihadında) rahmet vardır”  ve  “Halkın sevdiğini Hakk’ta sever” sözleri bize bu yetkiyi veriyor da.  Belli ki bu özlü sözler İslâm’ın cumhuru yapısını ortaya koymaya yeten sözlerdir.  Ne var ki ashabın kararıyla iş başına gelen dört halifelik döneminden sonra başka bir sisteme geçilmiştir. İşte bu yüzden Corci Zeydan; Hilafetin babadan oğla geçişi Muaviye ile başladığını belirtmiştir. Elbette ki Osmanlı idari mekanizması da saltanattı, ama Osmanlının saltanatı günümüz demokratik zihniyeti çağrıştıran bir saltanattı. Bizim iklimimizde ister halkın oyu ile gelsin, ister saltanatla fark etmez idarecilerimizin hiçbiri tahakküme (baskı) dayalı bir sistem kurmamışlardır. Dahası Osmanlı, “İşte bu makamda, nusret ve hâkimiyet, hak olan Allah’ındır” (Kehf 44) ayetini temel düstur edinmiş bir imparatordu.  Asla Osmanlıda saltanat bir baskı aracı unsuru değildi,  bilakis umum-i efkârın (kamuoyuna)  hizmetine tabii bir devlet aygıtıdır. Değim yerindeyse Osmanlı için saltanat amaç değil araçtır.  
           Anlaşılan o ki, tarihten buyana gelen sitem modellerinden idarenin başına ister seçimle, ister hanedan yoluyla gelinsin veya başka türlü yollarla gelinsin fark etmez, temel gaye Allah ve Resulünün hakikatleri üzerine ülkeyi adil idare etmek esastır.  Yani hakikate “abd” olmak esastır. Bunun dışındaki her şey vasıtadır. Kaldı ki İslâm’da Allah’tan gayri her şey masivadır. Dolayısıyla Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki en belirgin fark; Hıristiyanların masivaya ulûhiyet isnat edip ilahlaştırmaları, Müslümanların ise masivayı vasıta kılıp tapmamalarıdır.  Kelimenin tam anlamıyla farkımızı fark ettiren gaye ve vasıta arasındaki farktır. Allah’a kul olunca köle sultan olur da.
            Bakın, Ebu Cehil, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e şöyle der:
            “- Senin mescidine gelmek istiyorum. Fakat orada içtimai ve mevkice düşük olanlarla birlikte bulunmamak için bana hususi bir yer ayır.”
             Tabii Allah Resulü (s.a.v.) böyle bir teklif karşısında:
            “- Orada değil sana, bana da hususi (özel) bir yer yok”’ karşılığını verip İslâm’ın cumhuru yönünü ortaya koymuş olur.
            Kuran ışığında cumhur olmak erdemliliktir. Çünkü Yüce Allah (c.c); “Müşavere ediniz İşlerinizde”  beyan buyurmaktadır.  Keza Peygamberimiz (s.a.v.) de ; “Biliniz ki Allah Resulü meşveret ihtiyacından münezzehtir. Ne ihtiyacı var Resulün müşavereye? Lakin ümmetime sünnet ve rahmet için verildi...”  beyan buyurarak nasıl cumhur olunacağının manasını ortaya koymuştur.
           
                                 İSLÂM’IN CUMHURİYET ANLAYIŞI

           Hz. Ömer (r.a.) arkadaşlarına:
            “- Şayet eğrilirsem (doğru yoldan saparsam) ne yaparsınız?” diye sorunca, aralarında bulunan bir bedevi sahabe:
            “- Ya Ömer! Seni kılıcımızda düzeltiriz ” diye karşılık verip gerçek sivil halk iradesi bir ruh ortaya koymuştur.  İşte görüyorsunuz,  cumhuriyet, demokrasi gibi kavramlarda aranan ruh fazlasıyla İslâmiyet’te mevcut.  Kaldı ki günümüzde sıkça kullanılan moda kavramların İslami karşılığını tam olarak izah etmekte zorlansak ta, hiç kuşkusuz  “nasıl bir toplum istiyorsunuz” sorusuna karşılık verilecek cevapta “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahrete çalış” düsturu bile her şeyi izah etmeye yeter artar da.
           Evet! Kur’an hem inanç, hem ibadet, hem muamelat,  hem fıkhı bir Anayasa hükmünde tüm çağları aşan hakikatler manzumesi olup, muhatabı tüm insanlıktır. Kaynağı ilahi olması hasebiyle kıyamete kadar var olacak hükümleri kapsamaktadır. Besbelli ki iç ve dış âlem iki kanaldan idare ediliyor. Müslüman toplumunda devlet başkanı, Peygamberimizin devlet başkanı konumuna halef olabiliyor. Yani, dünyevi işlerin yürütülmesi noktasında haleftir. Gerçi ilk dört halife Peygamberimizin dizinin dibinde yetiştikleri için sadece dünyevi halifelik sıfatıyla kalmamışlar, bunun yanı sıra günümüze kadar uzanan ehlisünnet çizgisinde yürüyen birçok Tarikatı Aliye’nin ruhani halefi olmuşlar da. Ancak dört halifeden kimi ruhani yolu göstermeyip kendi çapında uygulamış, kimi de hem kendisi uygulamış, hem de etrafına takip ettiği yolu öğretip devam ettirmişler de. Derken Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) Sıddıkiyet yolunun piri olurken, Hz. Ali (k.v)’de cehri zikir üzeri bir yol izleyen Kadiri ve Rufai gibi tarikatların öncüsü olmuştur.
         Peki, dört büyük halife devri sonrası durum vaziyet nasıl derseniz,  malum dünya işlerinin yürütülmesine yönelik haleflik  (halifelik müessesesi) saltanata dönüşmüştür. Neyse ki saltanata dönüşmüş olsa da ülke idaresinin başına geçenler Ümmet-i Muhammedin imameti sayılmışlardır. Sonuçta ümmetin başına saltanat yoluyla gelinse de idari alanda adaletle hükmetmek esas alınmıştır. Zaten Peygamberimizin ardından yönetici vekil bırakmaması, keza Hz. Ali'nin (k.v.) ölüm anındayken Hz. Hasan’a biat edelim mi sorusuna, “Size bunu ne tavsiye ederim, ne de yapmayın” şeklinde cevap vermesi illa da yönetim biçimi şöyle olsun diye kesinleşmiş bir kuralın olmadığını gösterir.  Ancak bu noktada mezhep imamımız Ebu Hanife’nin Resûlullah  (s.a.v.)’in devlet fonksiyonuna halef olacak bir kişinin hür bir seçimle başa gelmesi gerektiği vurgusunu da bir çelişki olarak görmemek gerekir. Çünkü bu vurgu ideal bir nizamın tesisine yönelik bir beyandır. Bir anlamda Hanefi imamımız Allah Resulüne devlet reisi olacak halefin, seçimle iş başına gelmesi gerektiğini uygunluk bakımdan değerlendirmiştir. Anlaşılan o ki, İslâm’da devlet başkanı, halkın vekili ve elçisi konumundadır. Bir başka ifadeyle milletin iradesiyle seçilen başkan, Allah’ın (c.c) hâkimiyetini tesis için memur edilmiştir. Dolayısıyla İslâm’da bu üst mevki “siyaset-i amme” makamı olarak telakki edilir. Hakeza bu makamda fiili görevde bulunan zata d “Veliyyül’emr” veya “Emirül Mü’min’in” diye isimlendirilir. Ulu'l emr İslâm’a hizmet ettiği müddetçe şeref kazanır. Zaten gerçek anlamda efendi olmak “halka hadim” olmaktan geçmektedir. Nitekim halife olarak sırtında un çuvalıyla fakirlerin hizmetine koşan Hz. Ömer (r.anh.), hadimiyet'in zirvesine çıkmışta. İşte görüyorsunuz hâkim devlet değil hadim devlet anlayışının tüm çıplaklığıyla tatbiki Hz. Ömer'in (r.a.) idari hayatında yaşandığı gibi buna benzer daha nice örnekleri İslam tarihinde görmek mümkün. İslâm’da üstünlük şerefinin, hizmeti ölçüsünde değerlendirilip takvayla derecelendirilir. Öyle ki, bu konuda Resûlullah'ın (s.a.v.); “Adil bir sultanın, bir günlük adaleti, altmış senelik devamlı ibadetten üstündür”  ve   “Emirlerin en iyisi sizi seven ve sizin kendisini sevdiğinizdir” hadis-i şerifleri meşhurdur.
            Bu konuyla alakadar başka misaller daha getirecek olursak buna en tipik misal karınca örneğidir elbet. Şöyle ki, Said Nursi Hz.leri, küçük kardeşi Mehmet’in getirdiği yemeklerden sadece ekmeği kendisine ayırıp diğerini karıncalara veriyormuş.  Tabii merak edip sormuşlar:
            “- Niçin böyle yapıyorsun?” diye.
            Üstad şöyle cevap verir:
            “- Karıncalar da içtimaî hayat (sosyal hayat), işbirliği ve bölümü tam bir cumhuriyet nizamı içinde cereyan etmektedir. Bu taraflarını sevdiğim içindir.”
          Hakeza Hz. Süleyman (a.s) Sebe halkına dini tebliğ için yola koyulup Taif yakınlarında karınca vadisine varmıştı ki, bir anda önlerine rızkı peşinde koşan karınca ordusuyla karşılaşır.  Bu arada kraliçe karınca sorumluluk gereği;  “Ey karıncalar! Yuvalarınıza dönün. Aksi takdirde Süleyman ve ordusu, farkına varmadan sizi çiğneyebilir” uyarısında bulunur.  Tabii bu durum karşısında Hz. Süleyman (a.s) kendine yakışır bir vaziyette Allah'a yönelip; “Ey Rabbim! Bana, anne ve babama lütfettiğin bu kadar nimetlerine şükretmemi ve geri kalan ahır ömrümde Senin razı olacağın iyi işler yapmamı bana ilham et. Rahmetinle beni de Cennetinde iyi kulların arasına kat” münacatında bulunur. 
          Gerçekten de karınca deyip geçmemeli. Düşünsenize bir tek ana kraliçeden oluşan binlerce yavru karınca daha gözünü açar açmaz teşkilatlanıp iş bölümüne girebiliyor. Böylece ortaya mükemmel bir katılımcı toplum modeli koyulmuş oluyor.  Elbette ki bu tür dayanışma örnekleri aklı firar ettirecek cinsten örneklerdir. Peki, şu Termitlere, yani beyaz kanatlı karıncalara ne demeli,  bakın onlar da odun veya tahta parçasına olan büyük iştahları sayesinde üzerine üşüşüp koca odun parçasını humusa dönüştürebiliyorlar. Böylece katılımcı bir ekip çalışmasıyla birlikte toprakların humuslaşmasına katkıda bulunmuş oluyorlar.
        Bakın, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ileri ki dönemlerinde, yani ikinci 35 yıllık olgunluk devresinde Eskişehir’de muhakeme edilirken:
            “- Cumhuriyet hakkında ne düşünüyorsunuz?” sualine verdiği cevap gerçekten bir başka kayda değer örnektir. Bakın mahkeme heyetini şaşırtan cevabında:
            “- Dört büyük halifeden her biri hem halife, hem de cumhuriyet reisiydi. Onlar adalet ve gerçek hürriyet bakımından hakiki cumhuriyeti temsil ederlerdi. Bu ölçü benim ne nisbette cumhuriyetçi olup olmadığımı gösterir” der ve sözlerine ilaveten yukarıda bahsedilen karınca örneğini bir kez de mahkeme önünde dile getirir. Tabii bu sözler üstadın olgunluk dönemiyle ilgili kemale ermiş sözleridir. Nitekim Necip Fazıl “Son Devrin Din Mazlumları” adlı eserinde bu hususa işaret edip Bediüzzaman’ı anlatırken; “Eski Said devrinde, bir an için de olsa ittihatçıların sahte hürriyetini şeriata hizmet, Abdulhamid’in disiplinini de zulüm ve istibdat zannetmek gibi bir hataya düşmüştür. Fakat olgunluk devresinde bu tezatlar (çelişik) görülmez... Besbellidir ki, Said Nursi’de ki ittihatçı temayülü Meşrutiyet ilanıyla, Bediüzzaman’ın gözünden ittihatçı maskesini düşürmeye kâfi gelmişti. Ve hakikate yaklaşıyor: “Meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışladım. Lakin yine korktum ki, başka bir istibdat tekrar o zannı tasdik eder diye...”  bir değerlendirmede bulunmuştur. Yani Necip Fazıl, Said Nursi’nin meşrutiyet (zira İslâmiyet istişareyi emreder) fikirlerini daha iyi anlayabilmek için eski Said ve yeni Said döneminin iyi analiz edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Zaten Bediüzzaman da kaleme aldığı Risale-i Nur eserlerinde kendi hayatını Eski Said ve yeni Said diye tasnif edip iki dönem olarak ayırmıştır. Bu yüzden Said Nursi bir dönem, şeriat adına meşrutiyeti desteklemiştir. Bunu yaparken de meşrutiyet fikirlerin İslâmiyet’te var olduğuna açıklık getirmiştir. Hatta meşrutiyette var olan hükümler şeriatla çatışmadığı müddetçe kabul edilebileceğini söylemiştir. Kaldı ki, üstad açıklık getirmemiş olsa da İslâm’ın özünde meşveret, şura gibi değerler “biat’’ müessesesiyle kurala bağlanmış bile.
            Demek ki; Said Nursi, bugünkü anlamda çoğulcu demokratik anlayışın sahabe devrinde, özellikle dört halife devrinde yaşandığını delil olarak göstermiştir.
            Yine Bediüzzaman, Selanik’teki hutbesinde, hürriyetin İslâm’ın gereği olduğunu irad etmişlerdir. Ayasofya'da yaptığı nutkunda ise, meşrutiyetin “meşruiyet” şeklinde telakki edilmesi gerektiğini dile getirmiştir. Yani, meşrutiyetin İslâm’ın meşruiyet anlayışına uyumlu hale getirilmesini uygun görmüştür. Demek ki Said Nursi’nin meşrutiyet anlayışı bugün sıkça kullanılan demokrasi termonolijisini çağrıştıran bir anlayıştır. Zaten önemli olan da meşrutiyetten ne anladığımızdır.
            Hakiki şeriatın yaşanması için meşrutiyetin (parlamenter rejimin) olması gerekir.  Malum, İslam meşveret diyor. Madem öyle adalet olmadan, meşveret olmadan hukukun üstünlüğünden söz etmek imkânsızdır. Kur’an ısrarla adalet diyor, niye? Gayet açık, akla meleke kazandıran iki ana unsurun hürriyet ve adalet olduğu için elbet, o halde gereğini yapmalı. Bakın batı hürriyete dört elle sarıldı, sonunda gelişmenin merkezi oldu. Biz ise hürriyetsizlik girdabında boğulup çöküşümüzü hazırladık. Belli ki hürriyet ve adalet ikilisi aklı melekeyi çalıştırıp bir ülkenin gelişmesine ön ayak olabiliyor. Dolayısıyla özgürlük vazgeçilemeyecek biricik değer olarak kabul edip bundan asla taviz vermemeli. Gerçekten de bu husus incelendiğinde tembelliğin, miskinliğin, basiretsizliğin ve zihni reformsuzluğun arka planında hürriyetten yoksunluk görülecektir. Madem hukuk ve adalet iç içe girmiş ikiz kardeş gibiler, o halde adalet tez verilmeli.  Hem madem hukuk karşısında anne, çocuk, baba, herkes eşit, o halde tüm hukuk kanalları işletilmeli. Ancak şu da bir gerçek tam eşitlik eşyanın tabiatına aykırıdır. Zira realitede tam eşitlik eşitsizlik demektir.  Nasıl ki beş parmağın beşi bir değilse, aynen öyle de insanlar arasında ki farklılıklar da azaların birbirinden farklı olması gibidir. Yani tam eşitliğin olmadığının bir göstergesidir.  Kaldı ki tam eşitlik aynı aile ortamında bile uygulanması imkân dışıdır. Elbette ki insanlar eşit olmasa da beşeri ilişkilerin nizama kavuşmasında adalete ihtiyaç vardır.  Adaletse hukukla tesis edilebiliyor.  Zaten bir yerde hak hukuk varsa orada adalet var demektir. 


                                                       YÖNETİCİ SINIFI

            İslâm’da adalet:
            - Sünnetullah (Tabii ve zaruri adalet)
            - İhtiyari adalet (İslâm hukuku, kanun ve uygulamalar)  üzerine kuruludur.
            Hukuk ise:
            - Allah’ın hukuku
            -Kul'un hukuku diye iki kategoride değerlendirilir. Hukuk, adalet, hürriyet ve eşitlik gibi ilkeler gerçek meşrutiyet veya gerçek demokrasinin vazgeçemeyeceği kaidelerdir. Mühim olan bu güzel kavramları sloganik laflardan uzak kılıp, içerik yönünden zenginleştirmek esastır. Dahası meşrutiyetin ismi, cismi, şemaili önemli değil, önemli olan anlam yüklü olmasıdır. Şayet biçim öze, öz de dışa uygunluk gösterirse, işte o zaman gerçek anlamda demokrasiden bahsedebiliriz. Bakın Said Nursi’nin, kendi yaşadığı dönem itibariyle dilinden hiç düşürmediği meşrutiyet ifadesinin özünde hukuk, adalet, istişare ve hürriyet gibi kavramlarla donatılmışlık vardır. Öyle ki, ileri sürdüğü meşrutiyet fikri bugünkü cumhuriyet ve demokrasi kavramının çok üstündedir. Peki ya ittihatçılar, malum onlar meşrutiyetin özüyle değil kabuğu ile oyalanmışlardır.  O günün şartlarında ittihatçılar günü kurtarmak adına meşrutiyet taraftarı görülseler de aslında meşrutiyet fikrin içeriğinden yoksundular. Yani dile getirdikleri kavramların içi boş,  sloganik söylemden ibaretti. Onlar için meşrutiyet; sadece bir kılıf ya da süs gibi bir şeydi.  İşte Bediüzzamanla ittihatçılar arasında bariz fark söz ile öz arasındaki fark gibidir. Kelimenin tam anlamıyla Bediüzzaman meşrutiyetin İslâm'ın özünde var olan istişare, meşveret, hukuk, adalet, hürriyet gibi kavramları kapsayacağını düşünüyordu. Gerçekten de Said Nursi Hz.leri bu manada engin bir şahsiyet, deha yüklü bir zekâ, insanı hayretler içerisinde bırakan bir remzdir.  Hangi risalesini ele alırsanız alın hemen hemen her konuda okuyucuyu cezbeden, bağlayan ve doyurucu hem kesb-i,  hem de vehbi ilim sahibi bir zat olduğu görülecektir.
              Demek ki demokrasi; adalet ve hukuk devleti olmanın yolunu açarsa ancak o zaman bir kıymet ifade edebiliyor. Dikkat edin adalet hukuk dedik niye, çünkü İslâmiyet’te adalet önünde boynum kıldan incedir anlayışının yanı sıra velayet-i amme ve ulu’l emre itaatte vardır. Nitekim Osmanlı’da Şeyhülislâmlık makamı bugünkü Anayasa Mahkemesine karşılık gelip, şeyhülislamlık makamı son derece üstün yetkilerle donatılmıştır. İslâmiyet’te adalet, velayeti amme ve ulu’l emr gibi unsurlarla desteklenmesine rağmen, bazı çevreler Müslümanların hala demokratik olamayacağı zannına kapılmışlardır. Besbelli ki Müslümanların tutum ve tarih içindeki rolü göz ardı edilerek bu kanıya varmışlar. Oysa Said Nursi gibi âlimler yıllardır İslâm’ın şûra ve istişareye dayalı bir din olduğunu söylüyorlardı. Maalesef ön yargılı çevreler böyle engin zatların düşüncelerinden bihaber hareket edip karalamayı yeğlemişlerdir. Tek bildikleri bir şey var, o da ellerine tutuşturulmuş hazır reçeteleri ezberleyip habire tekrarlamaktır. Onlar ezberleyip tekrar ede dursunlar, insanlığın beklediği demokrasi üstü gerçek sivil, katılımcı ve sosyal iktidar model Müslümanların elinden gerçekleşecek elbet, buna inancımız tam. Kaldı ki Allah’ın vaadi var, nurumu tamamlayacağım diye.
           Bize öyle geliyor ki, bir gün toplum üzerindeki sis perdeleri kalktığında sivil toplumun ayak seslerine şahit olup nurlu şafaklar sökün edebilir. Bu yönde ümit varız da. Kendi ülkesinde parya durumuna düşürülen geniş mazlum kitlelerin üzerindeki o psikolojik baskılar tam manasıyla sona erdiğinde biliniz ki;  sözde, karar da milletin olacaktır. Belli ki demokratikleşmenin önünde en büyük engel halkımız değil,  halkla doku uyuşmazlığı bulunan ve İslâm’ı sosyal hayattan kovmak düşüncesiyle yatıp kalkan jakoben zihniyettir. Bugüne kadar bu millete bunca muameleden ötürü hep içimiz kan ağladı. İşte bu yüzdendir ki avazımızın çıktığı kadarıyla  “Ah nerede o muhteşem Osmanlı, artık çık gel”  diye haykıransımız geliyor içimizden. Evet, bir zamanlar üç kıtada adaletiyle hükümran olmuş o adalet güneşi nere de?  Gel de o adalet güneşini arama,  aramamak mümkün mü? Meğer o kutlu çınarın altında özgürce yaşamayı ne kadar özlemişiz. Daha henüz modern dünya Osmanlı adaletini bu çağ daha henüz yaşamadı.  Öyle ki,  Müslim ve gayrimüslim ayırmaksızın adaletle hükmetmek sadece o çağda görülmüştür. Görülmesi de gayet tabiidir. Zira Osmanlının bütün hiyerarşi kademeleri vicdanları rahatlatacak uygulamalar sergilemiş ve her bir hiyerarşi kademe insanlığa insanlık nedir öğretmiş bile.  Kelimenin tam anlamıyla medeniyet hamlemiz, ölürken bile zimmîlerin haklarına dikkat edilmesini vasiyet eden adalet timsali Hz. Ömer'i (r.a) ölçü alan bir hamledir.  İşte bu sayede üç kıtada İ’lay-ı kelimetullah ve Nizam-ı âlem için seferber olmuşuz.
            İslâm’da ulu'l emr aynı zamanda Allah ve Resulüne itaat eden yönetici demektir. Resûlullah (s.a.v.); “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” buyuruyor. Ulu'l emr, Allah’ın aletidir çünkü. Ulu'l-emrin ne fıkhı ne de emr kuvveti vardır. Emr Kur’an’a ait bir husus, fıkıh ise bütün Müslümanların uyması gereken kurallar manzumesidir. Dolayısıyla Allah’ın hükmü (emri) bir aracı tarafından yürütülmeye muhtaçtır. Bu yüzden fıkıh vardır, hukuk vardır, adalet vardır.  Kim için vardır derseniz, elbette ki eşref-i mahlûkat ilan edilmiş insan için vardır. Peki ya Kâinat! Malum, kâinatın idare edilme diye bir derdi yoktur, nasıl kodlanmışsa yörüngesinde öyle seyrediyor. Zira evrende mükemmel bir işleyiş ve programlanmış nizam söz konusu olduğundan kendi yörüngesinde otomatiğe bağlanmış vaziyette  idare ediliyor zaten. Ama insan öyle değildir, insan ruhuna hem nur, hem de nar kodlanıp kulluğun gereği cüz-i ihtiyarını kullanması istenmiştir. Yani tercih ettiği yolun sonuçlarını göz önüne almak kaydıyla ister nara, ister nura talip ol denilir. Malum birinci tercih felakete, ikincisi ebedi kurtuluşa götürür. Hani, şair diyor ya;  “oluklar çift akar; birinden nur diğerinden kir” diye, aynen onun gibi süregelen bu ikili yol ayırımında insan kendini başıboş hissedip duyarsız kalamaz. Ki; Kur’an’ı Kerim’de Allah (c.c.): “İnsan kendini başıboş bırakılacak mı zanneder” (Kıyamet süresi 36) buyurmakta.  Zaten istesek te başıboş idare edilemeyiz, sürekli iyi idare edilelim diye arayış içerisindeyiz de.   Gerçekten de insanoğlu tarihi süreç içerisinde bunca yaşadıkları bir takım acı tecrübeler sonucunda nihayet araya araya kendine daha yakın gördüğü demokraside karar kılmıştır. Çünkü demokrasi kendi kendini idare etmek diye tabir edilen bir yönetim biçiminin adıdır.  Her ne kadar insanoğlu demokrasiyi yeni keşfetmiş gözükse de şu da bir gerçek toplumlar yaşadıkları dönemlerde neye layıksalar öyle idare edilmişlerdir. Nitekim Resulullah (s.a.v.), “Ne iseniz başınızdaki idare O’dur”  beyanı bunu teyit ediyor.   Ülke yönetimlerin ve idari mekanizmaların ruhunu hukukun üstünlüğü ilkesi oluşturur. Ancak bu güzel ilkenin rengi, biçimi ve mahiyeti ortaya konulmadığı müddetçe havada kalmaya mahkûmdur. Tabiî ki idareciden kastımız adı, şekli ve kalıbı değil, aslolan temsil ettiği görevi hakkıyla ifa edip etmediğidir.  Zaten bir idareci hukukun özüne vakıf olmadıktan sonra onun idareciliği neye yarar ki.  Değim yerindeyse hak, hukuk ve adalet iş, aş, ekmek kadar önemlidir. İşte önemine binaen Sünni gelenekte yargı ve icra birbirinden ayrılmıştır. Dikkat edin bizim Şeyhülislâmlık makamı icra ve yasama organı değildir,  sadece uygunluk ve araştırma görevi için vardır.  İcra ve yargının birbirinden bağımsız olması beraberinde hukuk külliyatının doğmasına da vesile olmuştur. Kaldı ki Sünni siyaset doktrininde müftü bile din adamı rolünde değil hukuk adamı konumda değerlendirilmiştir. Bizde asla ruhbanlık müessesi oluşmamıştır. Hakeza Devlet Başkanı da astığım astık kestiğim kestik rolünde bir lider değildir, tam aksine kanunnamelere göre hareket eden bir siyaset adamıdır.
           Anlaşılan o ki, Sünni ekolde ulemaya rey ve içtihat için başvurulur, bunun ötesinde onlara bir başka misyon yüklenmez. Onun için Sünni rejimler meşruiyetini ulemaya değil hanedana ve askere (asabiyete) dayandırmışlardır. Malum Şiâ akımı böyle değildir,  bilhassa İran’da şah rejiminin devrilmesiyle birlikte mollalık sistemi sahne almıştır. Zaten Şiâ akımında öteden beri mollalara din adamı olmanın ötesinde bir devlet yöneticisi misyonu da yüklenmiştir. Bir kere Şiâ ekolü mollaların masumluğu (günahtan arı) ve yanılmazlığına inanan bir yola girmiş durumda, dolayısıyla dönüşü olmayan bir yolda her alanda mollaların söz sahibi olması kaçınılmazdır. İşte bu noktada Şia akımıyla Sünni siyaset ekolü ayrılırlar. Nasıl ayrılmasın ki,  Şiâ ekolünde imamlar meşruiyetlerini 12 imama dayandırdıklarından hiçbir surette kendilerine toz kondurmazlar, hatta eleştirilmelerine de müsaade etmezler. Şiâ akımının neferleri habire imamların masumiyet karinesi üzerine kurgu kurup günah işlemediklerini inanç olarak takdim etmekteler. Bu takdim karşısında aksini savunduğumuzda ikna edilmeleri imkânsız da. Zira inadım inattırlar.  Belli ki Sünni siyasetiyle taban tabana zıt olan bu sapkın görüş karizmatik imam liderliği üzerine kuruludur. Şiâ akımında imamlar, hukuk adamı olmaktan ziyade adeta “iman” edilmesi gereken tapınak şövalyeleridir. Oysa Sünni siyaset doktrininde; imamet “iman”  kapısı olarak telakki edilmeyip, tam aksine bu makamda her kim olursa olsun Allah’ın ahkâmına uyduğu müddetçe “itaat” edilmesi gereken ulu’l-emr olarak görülür. Böyle görülmesi de gayet tabiidir. Bakın Rasûlüllah (s.a.v.), “Başınızda burnu halkalı zencide olsa itaat ediniz” buyurmaktadır.  Madem öyle imamet deyip geçmemek gerekir. Yeter ki imamete geçen insan istişareye önem versin alınacak kararlara imza atmasında beis yoktur. İstişarenin şartı zaten müsteşarların fikrine riayet etmektir. İslam’da ulema, müsteşarlık görevi yaptığı gibi aynı zamanda irşâd ve tebliğ edici konumdadır.
            Şiâ ekolünün imam kavramına aşırı olağan üstü vasıflar yüklemesi sonucu ortaya bambaşka bir totaliter teokratik düşünce ortaya çıkmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Sünni doktrinde imamet, imanın bir rüknü sayılıp asla akaid konusu değildir, tamamen hukuki bir kaidedir. Belli ki bu akımda imamet iman konusu algıladığı içindir ister istemez toplum hayatında fikir, inanç, düşünce ve hukuk mollaların örgü ağı etrafında şekillenmiştir. Dolayısıyla İmamların Allah tarafından özel olarak görevlendirilmiş ve masum kimseler olduğu ağırlıklı kanaat olarak yer edinmiştir. Böylece toplumun vazgeçilmez tek mehdiyet otoritesi addedilmişlerdir. Öyle ki Şeyh Saduk: “İmamlar, ister büyük ister küçük hiç günah işlemezler. Onların günahsızlıklarını inkâr eden bir kimse onları tanımamaktadır. Onları tanımayan bir kimse ise kâfirdir” diyecek kadar ileri gitmiştir. Bu da yetmez güya imamlar gelmiş gelecek her şeyi  (gaybı) bilip yanılmazlarmış.  Allah aşkına bu ne demek?  Bu iş çok su götürür elbet,  düşünsenize gayba ait her hadiseyi hükme bağlamak ve bilmek fikri, Sünni fıkıh görüşüne aykırı olması bir yana akılla mantıkla bağdaşır en küçük bir yanı yoktur. Zırvadan da öte tamamen bir akıl tutulması gibi bir şeydir bu. İyi ki de İmam-ı Azam,  İmam Malik,  İmam Şafii ve İmam Ahmed bin Hanbelî gibi baş tacı fıkıh imamlarımız var, onlar olmasa belki de bizimde pusulamız şaşabilirdi. Kaldı ki bu büyük imamlar, değil olması muhtemel olayları, kayıt altına alınmış hadiseler için bile içtihatta bulunmaktan kaçınmışlardır. Anlaşılan Sünni ekolün o engin istişareye dayalı demokratik yapısı ile Şiâ’nın imamet teorisi ve totaliter yapısı çok farklı çizgide seyrediyor.
      İran'da Şah'ın devrilmesinden sonra ülke yönetimini ele alan Humeyni bakın ne diyor; “İmamlar, Allah’ın yeryüzünde insanlara hüccetleridir, Hüccetullah, Allah’ın işlerini sonuçlandırmak için belirlediği kimsedir. Onun bütün işleri, fiilleri ve sözleri Müslümanlara hüccettir.”  İşte görüyorsunuz bu doğrudan kendi kendini kutsamanın ifadesidir. Humeyni tek rehber! Humeyni Führer! Humeyni Hüccet! Humeyni Ayetullah! Doğrusu böyle bir akımın içinde bulunmamakla kendimizi şanslı hissetmemiz gerekir. Düşünsenize mollaların insanlara Allah’ın tek delili demek için insanın aklından zoru olsa gerektir. Aman Allah’ım bu nasıl bir cüret, bu nasıl bir cesaret ki Allah’ın delili, tek kaynak; mollalar denilebiliyor. Gerçekten zırva tevil götürmez derler ya onun gibi bir durumla karşı karşıyayız.  Tabii iş bunla bitmiyor, devlet başkanları aynı zamanda dini lider hüviyetindedir. Oysa bir kimsenin devlet başkanı olması, ona dini konularda ahkâm kesme ya da içtihatta bulunma yetkisi vermez. İslâmiyet’te uhrevi ve dünyevi meselelerle ilgili hüküm verme yetkisi müçtehit nitelikteki imamlara aittir. Fakat imama “iman etmek” ve bağlanmak bir iman konusu (akaid) haline getiren Şia ekolünün İslam âlemine vereceği zararları düşünüldüğünde ortaya vahim bir tabloyla karşılaştığımızı pekâlâ söyleyebiliriz. Nasıl mı?
       Malumunuz, Sünni siyaset modelinde imamet iman kategorisine girmez, fıkıh (hukuk) konusu demiştik. Temel Şiâ kitaplarından El-Kâfi’de (C.2, S.18) ise on iki imam arasında Cafer Sadık’a atfen İslâm’ın beş şartına imamette eklenmiş durumdadır. Böyle bir yol izlenilince ister istemez Şiâ akımında imamlar, hukukun üstünde bir sıfatla anılıp ruhbanlaşması kaçınılmaz oluyor. Osmanlı bu tür sapmalara düşmemek için ortaya koydukları kanunnamelerle toplum içinde yaşayan herkesimin konumunu tâ baştan belirlemiştir. Kelimenin tam anlamıyla Osmanlı’da herkes kanuna tabii olmak zorundadır. Düşünsenize padişahla sıradan bir kişinin aynı mahkemede birlikte hâkim huzurunda yargılanabiliyor. İşte bize ait bu tip hukukun üstünlüğüne dair örnekler hukuk parametrelerimizin ne kadar üst seviyelerde olduğunun bir göstergesidir. Şöyle ki, Osmanlı’da bir takım hakları kazanabilmek için sadece kelime-i şehadet getirmek kâfidir. Bu cümleyi diliyle ikrar eden her kim olursa olsun ırk, etnik ve kültür farkı gözetilmeksizin hukuk önünde eşit muameleye tabii tutulurlar. Hatta gayrimüslimler bile isterlerse kendi hukuk kurallarına göre değil de Osmanlı hukuk kuralları çerçevesinde hak talep edebilirler. Besbelli ki Osmanlı hukukun üstünlüğü ilkesini işletmekle âleme nizam veren cihangir bir devlet konuma gelmiştir. Demek ki bizim kuvvetimiz âlemşümul Nizam-ı Âlem esprisinde gizlidir.  Dahası adalet adına ait her ne varsa tarihi kodlarımızda mevcut zaten.
            İslâm’da yöneticilerin nasıl belirleneceği konusu toplumlara yani fıkıh deyimiyle örf’e bırakılmıştır. Malumunuz örfler sabahtan akşama durduk yerde bir anda ortaya çıkmıyor, bilakis binlerce senenin birikimiyle kemale eridikten sonra ancak geniş kitlelerin kabulü hale gelebiliyor. Dolayısıyla halkın kabullendiği bir takım kural ve kaideler talimat, emir ve cebirle değiştirilemiyor. Çünkü örfün mantığı tarihi kriterler ve sosyolojik veriler üzerine bina edilmiştir. Zaten kanunlar da örfün resmileşmiş yazılmış şekli değil mi? Hadi bundan vazgeçtik, yazıya dökmeksizin sadece örfle hükmeden cemiyetlerin olduğu artık bir sır değil. Nitekim İngiltere bunun en tipik örneğini teşkil eder. 
       İslâm’da hüküm sırası Kur’an-ı Kerim, hadis (sünnet), icma-i ümmet, kıyası fukaha ve bunlara ilaveten örf, içtihat üzerine bina edilmiş alt birimler takip eder. Maalesef Fransız örfüne ait kaideler Türk kanunu haline dönüşünce Devlet-i Aliyye ister istemez güç kaybına uğrayıp varlığını yitirmek zorunda kalmış, git gide lüzumu azalmış ta. Nasıl azalmasın ki, Osmanlı ihtişamının zirvede olduğu dönemlerde Kur'an’a, sünnete, kanunnamelere ve ahitnamelere derinden bağlıydı. Bu nedenle Osmanlı’da batıda olduğu gibi ruhbanlığa dayalı teokratik yapılanma görülmezdi.  Şimdilerde ne yazık ki, bu tip kavramla Müslüman toplumlar avlanmaya çalışılıyor. Oysa geçmişimiz bir annenin çocuğuna emzirdiği süt kadar ak ve paktır. Asla devlet yönetimimize bakıldığında teokratik bir uygulama göremezsiniz, çünkü idari yapımız hanedanlık üzerini kuruluydu. Tıpkı bugünkü İngiltere, Belçika, Danimarka, Hollanda da olduğu gibi bir yapılanma söz konusuydu. Bakın Avrupa orta çağda ruhbanlar tarafından yönetilirken, biz hanedanlıkla yönetiliyorduk, ama hanedan tek yetkili karar merci değildi, tam aksine erkân-ı kanuna tabii idi.  Bu yüzden  “Astığım astık, kestiğim kestik, kanun benim”  mantığı tarihi iklimimizde pek görülmez. Piramidin tepesinden aşağı katmanlara kadar tamamen demokratik zihniyet hâkimdi. Malum eski Fransa’nın nimetinden pay alanlar soylular ve rahiplerdi. Osmanlı’da ise toplumun hemen her kesimi bu nimetten istifade edip nimet ve külfette beraber anlayışı hâkimdi. Düşünsenize hal vaziyet böyle olunca Hakanlarımız tebaayı (halkı)  her daim Allah’ın bir lütfü ve emaneti olarak görmüşlerdir. Demokraside esas olan da halktır zaten. Kaldı ki biz de gayrimüslimlerin haklarına bile riayet edilirdi. Buna mecburuz da.  Zira ortada Hz. Ömer'in (r.a) Kudüs’ün fethi müteakip gayrimüslimlerin haklarını da gözeten ahitname vardır. İşte bu gerçeklerden hareketle ecdadımızı tüm insanlığa adalet götürmeyi ülkü edinmişlerdi. Batı’nın çok sonradan öğrendikleri gerek suçların şahsiliği prensibi,  gerek hukukun üstünlüğü ilkesi,  gerekse insan hakları ve özgürlükleri bağlamında yazılı tüm kurallar “ikra” ayetinin nüzulü ile birlikte Müslümanların üzerinde titizlikle sadık kaldığı kriterler olmuştur hep. Belli ki bu kriterler bir anayasal metninin getirdiği bir sonuçtur. Binaenaleyh, Resûlullah'ın (s.a.v.) Hz. Enes’in evinde Müslim ve gayrimüslimlere yazdığı ilk metin ilk anayasa olarak kabul görmüştür. Nasıl kabul görmesin ki, İslâmiyet muhalif oluşumlara bile hak ve hukuk veren bir dindir.
            Demek ki zorla kabul ettirilen yazılı belgeler ancak Anayasal müsvedde olabiliyor.  Öyle bir Anayasa olmalı ki,  müsvedde olmasın, ona derinden bağlanılan vicdanları aydınlatabilecek nitelikte olsun.

             Vesselam.

17 Eylül 2016 Cumartesi

TEKNOLOJİ VE İSLAM


           
  TEKNOLOJİ VE İSLÂM

                      SELİM GÜRBÜZER

       Teknoloji kavramının kaynağı Latinceye dayanmakla birlikte bu kavram da tıpkı diğer kavramlar gibi farklı manalar içermektedir. Tabi bizi daha çok ilgilendiren husus tekniğin Allah’ın (c.c) Sanî sıfatına karşılık gelmesidir. Zira Sanî sıfatın lügat manası yaratan, ortaya sanat ve şaheser koymak demektir. Dolayısıyla şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki;  ilk yaratılıştan bugüne gelmiş geçmiş tüm insan toplulukları Allah’ın Sanî sıfatının bir tecellisi olarak günün şartları neyi gerektiriyorsa o şartlara uygun bir teknik donanımla haşir neşir olmuşlardır.  Her ne kadar modern toplum tanımı günümüz için yapılsa da kazın ayağı hiçte öyle değil, biyolojik insan dünde biyolojik insandı bugün de,   sadece dünle bugün arasında teknik donanım farkı vardı.  Bir kere yaratılıştan bugüne tüm insanlık mayasında var olan Sanî koduyla dünyaya adım atmıştır.  Belli ki her atılan adım bir sonraki adıma bir tecrübe katmış olması hasebiyle en son fotoğrafa baktığımızda sanki en yeni modern fotoğraf karesiymiş gibi gelmekte bize.  Oysa yaratılış modeli kaynağında modern ve orijinaldir.  Derken insanoğlu bu orijinal donanım sayesinde bugünkü seviyeye ulaşmıştır. İşte bu gerçeklerden hareketle Oswald Spengler; “Mekânda kıpırdamaya başlayan, her şey hayat kadar eskidir” demiş,  Arnold Joseph Toynbee ise; “Tabiat insana ramiden hile” demiştir. Peki ya Gandhi! O da; “Diş temizlemek için kullanılan kürdan bile bir teknik, bir makinedir’ demiş.  Her üç söylemden çıkaracağımız sonuç; teknik deyince sadece modern hayatın kullandığı araçlar akla gelmemeli, ihtiyaç hâsıl olan her keşif teknoloji kapsamında algılamalı.  Kaldı ki Kur’an-ı Muciz’ül Beyan’da bir takım kavimlerin sahip olduğu tekniklerden söz edildiği gibi Allah’ın bahşettiği maddi ve manevi nimetlere karşı nankörlük yapan kavimlerin helak olduklarından da bahsedilir. Nitekim Ad ve Semud kavmin başına gelenler bunun tipik misallerini teşkil eder.
           Besbelli ki Hz. Nuh’un gemi yapma hadisesi sıradan bir iş değil, bilakis teknolojiye yönelik anlam yüklü bir kurtuluş gemisidir. Hakeza Hz. Süleyman (a.s.)'ın Sebe’den Belkıs’ın tahtını getirtme mucizesi de öyledir.  İşte bu türden kıssalar kıssa olmanın ötesinde geçmiş kavimlerin teknolojiyle içi içe olduğunun bir göstergesidir. Dedik ya, teknoloji bugüne has bir buluş değil, her devir için geçerli bir buluş, illa bir farktan söz edeceksek tekniğin sadece biçim değiştirmiş olmasından söz edebiliriz. Bakın Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul’un fethi öncesinden hazırladığı topların balistik muayenesini bizzat kendi eliyle yaptığını düşündüğümüzde teknolojiyle nasıl iç içe olduğumuzu göstermeye yetiyor.  Ama ne var ki gün gelmiş minareyi bidat sayan bir dönemimizde olmuş. Yetmemiş, Resulullah’ın (s.a.v.) “Rızkın onda dokuzu ticarettedir” hadis-i şerifini ticarete fesat gireceği endişesiyle Müslümanların ticaretten uzak kalması telkin edilmiş.  Düşünsenize Kanuni devrinde kısa bir süre Şeyhülislamlık yapmış Kınalızade Ali Efendi gibi bir zat bu şekilde beyanda bulunursa elbette ki yükselişten düşüşe geçmemiz gayet tabiidir.  Hele bu tür anlayışlar çoğalmaya dursun bir bakmışsın minareyi bidat sayan zihniyet ileri ki evrelerde fabrika bacalarının yükselişine de aynı gözle bakacaktır. Keza ticaretten uzak durmayı öğütleyen zihniyet ileri ki evrelerde ekonominin dümenini bir avuç azınlığın eline teslim etmekten imtina etmeyecektir. Zaten öyle de olmuştur.  Neyse ki geldiğimiz noktada geçmişten bir nebze olsun ders alınmış olsa gerek ki artık minareye bidat sayan bir zihniyet,  ticareti hor gören veya boş veren bir zümreye pek rastlamıyoruz.  Geçte olsa sanayi, ekonomi ve bilginin gücünü fark edebiliyoruz. Nasıl fark etmeyelim ki, Özal’ın başlattığı anlık değişim ve dönüşüm hamleleri gözümüzü açmaya yetmiştir. Gerçekten de Özal reformları, Türkiye’ye ufuk açmıştır. Eski anlayışların yerini yeni hamleler almıştır. Artık İstanbul’da finans kurma girişimleri meyve verip uluslar arası boyuta taşındığı gibi Orta Asya’da, Afrika da, Avrupa'da ve hemen hemen dünyanın her tarafında ihracat alanında rekorlar kırabiliyoruz da. İşte bu ve buna benzer tüm hamleleri sevindirici gelişme olarak telakki ediyoruz. Her şeyden daha mühim hadise zihniyet değişimine uğramamızdır, nihayet Ankara’da oturmak ya da makama çivili kalmakla teknolojik hamle yapılamayacağını idrak etmiş olduk.
        Artık Müslümanlığı sadece ibadet planında ele alıp teknolojiye gözleri kapama devirleri çok gerilerde kaldı. Minareyi yapan ruhla fabrika bacasını tüttüren ruh birleşmiş durumda, keza atın üzerinde kılıç sallayan ruhla bilgisayar başında bilgiye ulaşanda ruhta öyledir.   Anlaşılan o ki, okul ve camiyi inşa eden her iki ruh bir arada olduğu müddetçe, hiç kuşkunuz olmasın aydınlık yarınlar bizim olacaktır.  İyi ki de buhar makinesiyle yüzleşmişiz, yoksa endüstriyel devrim gerçekleşemeyecekti.  El sanatları, ya da el tezgâhları ile nereye kadar varabiliriz ki. Görülen o ki, teknolojiden boşa çekinmişiz, sanıldığın aksine makine sanayi işsizlik doğurmamış, bilakis istihdama çare olmuş ta. Makine sanayinin akabinde doğan sibernetik zekâ ise teknokrat kadroların doğmasına vesile olmuş.  Yetmemiş bilgi çağına adım atıp bilgiyi yöneten idareci bir kadro doğmuş bile.
        Malum, biz neden geri kaldık sorusu epey bir zamandır bizi meşgul eden bir sorudur.  Şöyle ki bu soru karşısında kimimiz geri kalmışlığımızı Osmanlı’nın Viyana’dan geri çekilişine bağlamış, kimi tüm kabahati Medrese’ye yüklemiş, kimi de değerlerimizden uzak kalışımızı sebep göstermiştir.  Her ne sebep gösterirsek gösterelim sonuçta geldiğimiz nokta belli. Bir kere Viyana’dan çekilmeyi kahramansızlık addedip Plevne mücadeleyi kahramanlaştıran halet-i ruhiyeden başka ne bekleyebilirdik ki. Bakın gerek Viyana olsun, gerekse Plevne olsun fark etmez, her ikisinde de gazi ve şehit olmuş tüm neferler aynı ruha sahiptiler, sonuçta her ikisinde de yenilen aynı ruhta kahramandı.  Tabii buna Balkan savaşları ruhu da dâhildir.  Şimdi sormak lazım bu savaşlar arasında değişen ne ki, birini yüceltirken diğerini hafife alabiliyoruz. Oysa değişen sadece rollerdir. Sanıldığın aksine her tarihi vaka kahramanlık ya da kahramansızlık ekseninde açıklanacak kadar basit değil. Bir kere tarihi hadiseleri analiz ederken,  meseleye sadece kahramanlık boyutundan bakmak yetmiyor,  objektif tarih bakış açısı ortaya koymakta gerekir.  İcabında objektif değerlendirme de yetmez tarihi yükseliş ve düşüşlerin arka planında cereyan eden ekonomik, sosyal, kültürel ve askeri boyutların farkına varmakta gerekir. İşte çok yönlü tarihe bakış açısı ve gerçek tarih bilinci geliştirmedikten sonra Viyana kapısından dönüşümüze üzülsek ne,  üzülmesek ne, ya da Plevne savunmasının kahramanlığıyla övünsek ne, övünmesek ne.  Bir kere tarih herkesin arzusuna göre gelişme kaydetmez. Hadi diyelim tarihi bilinci yakalayamadık hiç olmazsa coğrafi bakımdan bizim gibi bir doğu ülkesi olan Japonya örneğinden ders alsak, bu bile bakış açımızı değiştirmeye yetecektir.  Bakın,  Japonlar tarihinin hiçbir döneminde ne imparatorunu dışlamışlar ne tazim ve kusurda bulunmuşlar ne de milli kültürlerinden taviz vermişlerdir. Nasıl mı? İşte bugün olmuş 51 şekilden oluşan hiyeroglif alfabesiyle hem içerde hem de uluslararası arenada yazışmalarını devam ettiriyorlar, yani bir kenara atıp başka alfabeye ihtiyaç duymamışlar.  Peki ya biz? Malum bizde fıtratımıza ters  (fıtriyesine zıt)  düşen beynin sol lobunun ürettiği soldan sağa yazmayı esas alan Latin alfabesine tav olmuşuz.  Japonya, muhafazakâr ve modern ikilemi oluşturmazken biz ise teknolojiden uzak satıh üstü şekli yenilikleri çağdaşlık sanmışız. Dahası uzak doğunun bu çekiç gözlü insanları süper devletlerle boy ölçüşebilmenin mutluluğuna erişirken biz ise Avrupa Birliği koridorlarının bekleme salonunda soluğu almışız. Üstelik Japonya gelişmesini Avrupa’yla siyasi problem yaşamadan gerçekleştirmiştir. Biz ise bırakın reform yapmayı birçok düşünen beyinleri ideolojik kavgalara kurban vermişiz.  Her neyse geçmişte şu veya bu şekilde kayıp yaşamız,  şimdi o kayıpları bir kenara bırakıp hep birlikte şu güzel ülkemizi modern çağın en üst seviyesine çıkarma zamanıdır. Birbirimizden güç alıp teknolojik hamlelerde bulunmak zamanıdır. Madem öyle, bir an evvel şu militarist yaklaşımlardan hızla uzaklaşmakta fayda var,  zira militarizm insanlar üzerinde olumsuz etki yapıp anti şehir tutum, anti teknolojik tavır takınmaya yol açmaktadır.
            Her nedense batının modasından, müziğinden, yaşam biçiminden dört köşe olanlar söz konusu teknoloji olduğunda panik atak yaşayabiliyorlar. Bunu zaman zaman boğaz köprüsüne karşı çıkışlarından ya da büyük projelerin önüne geçme çabalarından daha net anlayabiliyoruz. Maalesef içi boş cilalı söylemler, bol geyikli programlar, dokuzuncu senfoni orkestralar ve onuncu yıl marşı çalmak gibi faaliyetler batıcılık diye yutturulmuş. Hâlbuki çağdaşlığın kriteri cilalı söz veya marş çalmak değil, asıl kriter söylenen sözün veya çalınan marşın içeriğini doldurabilmektir. O içerik yurdun dört bir yanını hızlı tren ağlarıyla örmek, Ferhat gibi dağları delip tünel açmak, Fatih gibi karadan gemileri yürütüp denizin altından marmaray geçirmektir elbet.  Çağdaşlığın ölçüsü lafla peynir gemisi yürütmekte değil,  teknolojik icraatla ispatlamakta
         Bakın, Batı orta çağda önce bilimi giyotine kurban vermiş ama sonra derlenip toparlanıp Rönesans’la birlikte pozitif bilime ulaşabilmiştir. Tabii bilimsel gelişme kaydetmek güzel bir merhale. Ancak bu merhaleninde kendine göre sıkıntılarının var olduğu anlaşılır.  Malum, bu kez de bilimi putlaştırmaktan kaynaklanan ya da bilime yüklenen aşırı misyon insanları makinenin kölesi yapmaya yetmiştir.  Oysa biz biliyoruz ki pozitif bilim denilen olgu ancak beş duyunun algı alanında manevra yapabiliyor. Yani, akıl beş duyunun dışında firar edip çaresiz kalabiliyor. Nitekim Rönesans’tan sonra objektif kriterler bilimin konusu olurken sübjektif değerler göz ardı edilmiştir. İşte bunun neticesi olarak ruhu besleyecek manevi ilimlere duyarsızlık batı insanını mekanikleştirmiştir. Zaten batı bilimi tarif ederken sadece beş duyunun kapsam alanına giren doneleri ölçü kabul etmektedir. Metodolojisini ise parçadan bütüne, bütünden parçaya, ya da analitik ve deneysel gibi metotlarla yürütmeye çalışır.  Elbette,  bizimde bu metodolojide yer alan analitik ve deneysel yaklaşıma itirazımız olamaz. Ancak bu metodun da birçok açmaz yönleri söz konusu. Şöyle ki; bu metodolojide insan tabiat ilişkilerine önem verilirken insanın insanla olan münasebetleri güme gitmektedir. Şu bir gerçek madde batının olmazsa olmaz derecede ilk hareket noktasıdır. Tabi böyle olunca da insan bu hareket planında eşya ile aynı kategoride yer alır.  Bir başka ifadeyle insan materyalist bir planın lokomotif parçasıdır,  ürettiği ya da tükettiği kadar değer kazanır. Besbelli ki;  insan sadece İslamiyet’te eşrefi mahlûkattır. Evet, bizim batıdan ayrıştığımız nokta insanı merkez bilip hareket noktası kabul etmemizdir. Kelimenin tam anlamıyla merkeze maddeyi değil, insanı alırız. Nasıl almayım ki,  bakın eşrefi mahlûkat insana küçük âlem diyen âlimlerimiz olduğu gibi, büyük âlem diyen âlimlerimiz de var. Bu yüzden faziletten, şefkatten, adaletten mahrum teknoloji anlayışlara bizim dünyamızda kabul görmez.  Teknolojinin fizik yönünü görüp, metafizik boyutunu görememek batının en büyük handikabıdır. Şimdi gel de doğunun nefesini arama, gel de atom etrafında elektronların hareketlerini seyrederken, Mevlana’nın raksını tasavvur etme, ne mümkün.  İşte asıl marifet bilimin objektif yüzünü görebildiğimiz kadar tevhidi yönünü de görebilmektir. 
          Tıpkı bizde batı gibi bilimin metafizik boyutunu görmezden gelip sadece maddi boyutuyla ilgilendiğimizde teknoloji ve makinenin kölesi olmak bizim içinde bir handikap teşkil edecektir. Bu durumda ister istemez biz makineye değil makine bize yön verecektir.  Gerçekten de ortada çelişik bir durum var;  makineyi üreten insan, ama nasıl oluyorsa ürettiğimizin esiriyiz.  Tabi makine ve pratik zekâyı kutsal addedilirse olacağı buydu. Oysa karşımızda zihinsel faaliyet olarak bir beyin var, birde makinenin ürettiği üretim faaliyeti var, ama her ikisi de kendini tanımlamaktan aciz. Hiç bilmem bugüne kadar bir makinenin kendi kendine öz eleştiri yaptığını gördünüz mü? Elbette, makine insan kalbi ve zihni gibi değil ki kendi içtihadıyla yeni bir şey üretsin ya da soyutlasın.  Makine ancak kendine ne kodlanmışsa onu yapmakta mükelleftir, bu yüzden program dışı çalışamaz.  Artık insanoğlunun şunu iyi anlaması icab eder;  değişmeyen tek şey Allah ve Resulünün hakikatleridir. Madem öyle eşyanın hakikatine vakıf olmak için sübjektif kriterlere gönlümüzü açmak gerekir ki tabiatı işlediğimizde hammaddeye ruh katıp mana deryasına dalabilelim.  İnsanlığımızı kaybetmemek için buna mecburuz da. 
       İ’lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı Âlem’e yol almak ancak İslam’ın öngördüğü ilmi geliştirmekle mümkün.  Bilginin İslami kaynaklarla beslenmesi gerekir ki tabiatın tevhidi yönünün okuyabilelim.   Ah şu bilim adamlarımız eşyanın maddi dilini anlamaya çalıştıkları kadar bir de manevi dilini anlamaya çalışsalar var ya,    bak o zaman hakiki bilim neymiş işte o zaman fark edeceklerdir.  Ah bir bilseler ki kâinat Allah'ın habibi aşkı yüzü suyu hürmetine yaratılmış, işte o an uğraş verdikleri maddenin soyut romantizmini de göreceklerdir. Hiç kuşkusuz yaratılışın özünde sevgi hamuru var.  Dolayısıyla etrafımızda dolaşan nesnelere sırf objektif gözle bakamayız, sübjektif yönü de çok önem arz etmektedir.  Böyle bir bakış açısı bizi hem teknolojik donanıma eriştirir hem de tevhitle buluşturur. İşte bu vuslat arzusundan dolayı, ne tevhitten yoksun teknoloji, ne de ilimden yoksun iman anlayışı asla bizim kabulümüz olamaz.  Her iki unsurunda aynı potada buluştuğu vuslat bizim kabulümüzdür. Nitekim kâinatta gerek makro âlem olsun, gerek mikro âlem olsun, gerekse fizik ötesi âlem olsun hepsi Allah’ın (c.c.)  'ol' emri,  kudreti ve ilmi doğrultusunda hareket etmektedir.   Bu yüzden kâinatta Hiçbir surette tesadüfe yer yoktur,  her yaratılan başıboş yaratılmamış, hepsi bir yaratılış gayesi doğrultusunda vazifesini icra etmektedir. Zaten bize düşende bu yaratılış gayesini anlamlandırmaktır. Zira her kıpırdanış, ilahi kudretin iradesiyle cereyan etmekte. 
            İyi ki de bu bakışı ilke edinmişiz, aksi takdirde batının düştüğü ruhsuz kısır döngüye pekâlâ bizde düşebilirdik.   Evet,  İslami perspektife dayalı bir bakıştır bu.  Dahası modern teknolojik keşiflere metafizik boyut kazandıran bir bakış dersek yeridir. Evet, bizde biliyoruz batı dünyası teknolojik nimetlerden alabildiğine faydalanmakta, ama ruh olmayınca ne işe yarar ki.  Bak şimdi maddede donuklaşma veya mekanikleşmenin ceremesini çekmekteler. Maneviyattan yoksunluk onları teknolojiye mahkûm etmiştir. Zaten bilimi sekülere edip Hıristiyanlığı günah çıkarma dini olarak telakki ettikleri müddetçe bu düştükleri çukurdan çıkamayacakladır.
           Velhasıl;  insanlık akıl ve kalbi birleştirdiğinde görülecektir ki,  insan tabiat ilişkileri metafizik boyut kazanacaktır. Dahası,  Bir elde teknoloji ve bilgisayar, diğer elde Kur’an aydınlık yarınların teminatı olacaktır.

            Vesselam.

16 Eylül 2016 Cuma

MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU


MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU

SELİM GÜRBÜZER

         O’nu anlatmak kolay değil elbet, bilmem kelimeler kifayet eder mi? Zaten onu ne kelimelerle, ne yağmur damlasıyla, ne toprak kokusuyla, ne baharda açan çiçekle,  ne geceye bağlanan gündüzle, ne de Mecnunun Leyla’sıyla izah edemeyiz, her şey bembeyaz soğukta Mevla’sıyla vuslata erdiren Şeb-i Aruzda gizli. Tahmin etmişsinizdir kimden söz ettiğimizi.
         Adı Kur’an’da geçen ismiyle müsemma Muhsin,
         Soyadı; Yazıcıoğlu, sefer der vatanın narına nuruna kurban yiğit evlat.
         Sonsuzluğa ulaşmak istiyorum diyen koca yürek; adını denizde uçan martılara, gök kubbede yıldızlara ve Kahramanmaraş’ın o beyaz örtü kaplı dağlara bir çırpıda yazdı da.
         12 Eylül öncesi o alaca karanlık günlerinde her tarafı sis kaplamıştı, herkesin birbirinden kaçıştığı o günlerde hem sesimiz hem de soluğumuzdu. 12 Eylül sonrası Türkiye üzerinde sis perdeleri kalkınca, o bundan böyle yediden yetmişe herkesin Peygamber çiçeği gül reisidir.
        Artık aramızda gülümüz yok. O şimdi çok sevdiği Peygamber, Ashabı Güzin ve Saadat-ı Kiramın yanında bizi selamlamakta. Zaten o ölümle sevgililere kavuşulacağını biliyordu. Nasıl bilmesin ki, vuslatla anlaşılır sevgilinin kokusu, şayet gönüllerde taht kurduysan bunu anlamayacak ne var ki.  Nitekim biz buna şahidiz, hiçbir gönlü incitmediğine.
          2009 Mart ayı soğuk yüzünü iyiden iyiye göstermişti. Büyüklerin ‘Mart bacadan baktırır kazma kürek yaktırır’ dediği demler gelip çatmıştı. Fırtınadan önce bir sessizlik vardı sanki. O koca reis son yolculuğa çıkacağını bilircesine sevenlerine ölümden bahsediyor, hiç kimsenin bir saniye öncesi ve sonrası garantisinin olmadığına vurgu yapıyordu. O seçim çalışmalarını genellikle kara yoluyla yapıyordu, bu kez helikoptere binmeye kararlıydı. Belli ki; ötelerden ona koş deniliyordu. Nefesler tutuldu, o da gereğini yapıp kartal misali kar beyaz dağların uç noktasına uçuverdi. O sevgilinin yolunda pervane olan bir yıldızdır şimdi.  Zaten öylede oldu.
          Vakit yaklaştıkça Kahramanmaraş dağları içten içe hazırlık yapıyordu. Bir onurlu misafirini ağırlayacaktı. Sanki Abdurrahman Karakoç’un mana yüklü şiirini hatırlatan içten içe beşinci mevsim için gizemli bir faaliyet vardı. Zira Musa’nın Tur-i Sina’sından esen yel, tipi ve kar eşliğinde beyaz gelinliğe bürünür de. Niye beyaza bürünmesin ki. Çünkü ölüm kar beyazdı. Derken karlı dağlar onurlu konuğunu sevgililerin sevgilisine kavuşturmak için beyaz gelinlik giydirip bağrına basar da.
          İşte o an gelip çatmıştı, sevgili uğruna pervane olan helikopter gizemli bir şekilde düşmüştü. Neyse ki düştüğü yerde ebediyet vardı. Sonsuzluğa kar beyaz kefenini giyerek adım attı.
          Kefen ona yabancı değildi. Bakın 12 Eylül darbesinin mağduru düştüğü Mamak Yusufiye’sin de sonsuzluğu nasıl dile getiriyordu:
Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim perde perde taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgâr gibi, süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum.
    Evet, beton çok soğuk, hem de çok soğuktu.  Dile kolay türlü işkencelere tabii tutulduğu 2,5 m²’lik daracık hücre bumbuzdu. Ancak bu seferki üşüme Mamak Zindanındakinden çok farklı olacaktı. Nasıl ki; izinden yürüdüğü Allah Resulü günler günleri kovalarken bir seher vakti şimdiye kadar hiç görmediği bir varlık karşısına çıkıvermişti. Cebrail’in adı güzel kendi güzel Muhammed’e; 
    — İkra!  Oku! Ayetini ruhuna nakşedip nur dağından hane-i saadetine döndüğünde:
          —Ya Hatice! Üzerimi ört, der. Annemiz de hemen örtüverdi üzerini. Anlaşılan ilk gelen ayetin tesirini henüz daha üzerinden atamamıştı. Ki; tüm bedeni zıngır zıngır titriyordu. Tabiî ki bu hal vahyin üzerindeki ağırlığından dolayıdır. Aynen öylede Muhsin Başkan sonsuzluğa doğru uçarken ister istemez karla kaplı dağların o mahşeri hatırlatan fırtına, tipi ve sis sahrası içini ürpertiyordu. Korktuğundan değil elbet, karlı dağlardan gelen davete icabette acaba kusur eyler miyim düşüncesinden ötürüdür. Fakat yinede bu çağrıya icabet etmek gerekirdi, edildi de.
         Topraktan geldik toprağa gideceğiz deriz ya hep. Evet!  Etraf kar, fırtına olsa da kara toprak bağrını açıp onu sevgililerin sevgilisine ulaştırmanın mutluluğunu içten içe keyfini yaşıyordu. Şimdi o kar taneleri eşliğinde gül bahçesine dönüştüğü kabrinde gördüğü güller üşüyen ruhunu ısıtmaya yetmişti bile.
         Kahramanmaraş’ın karla kaplı dağları onu beyaz gelinliğe bürünmüş halde sonsuzluğa uçururken bizden de ötelere selam götürün deyip öyle uğurladılar. Biz ise öksüz kaldık onsuz.
          Mevlana ölüme Şeb-i Aruz demişti. Muhsin Başkan için Martın son cemresi artık düğün gecesiydi. O şimdi son cemre ile birlikte sevgilinin tahtına uğurlanır da. Zira her yağan kar tanelerinin içinde gül demet bir sır gizlidir.
          Karlar arasında bizleri bırakıp gittin, ama bu gidiş farklı gidişti. Sadece gökten inen yere serpilen kar tanelerine izini bırakıp gitmedin, izini yüreğimize kazıdın da. İyi ki de yüreğimize derman olmuşsun. Yiğit duruşunla,  bir o kadar da cesaretinle hayatın boyunca milletin önüne set çekilen kaleleri yıkıp doğruları yerleştirme çabanı yediden yetmişe herkes anlamış oldu. Ey yürekli koca reis, seni unutmayacağız. Bizler için üşüdün, ama kalplerimizde sana okuyacağımız sıcacık Fatiha’mız var,  madem öyle başın eğilmesin Ey Koca Reis.
           O artık Ankara’nın Altındağ ilçesinin Taceddin dergâhında Mehmet Akif’in İstiklal marşının yazıldığı evin yanında medfun. Ey Sevgili hoşça kal. Malumun olsun, sende sevda yüklü gülü, ülkemi, bayrağı sevdim. Bil ki; açılan gülündedir cennet kokusu. Off off, hem de ne off. Meğer ayrılık ne yaman aşk ateşmiş.
           Velhasıl; içimiz sızlasa da ölüm kar beyazdır.
           Ruhun şad olsun.


15 Eylül 2016 Perşembe

ÖLÜM BİR 'MİHRİBAN'



                           ÖLÜM BİR 'MİHRİBAN'
                           SELİM  GÜRBÜZER
   Sarı saçlarını deli gönlüme
     Bağlamışım çözülmüyor Mihriban Mihriban
     Ayrılıktan zor belleme ölümü
     Görmeyince sezilmiyor Mihriban
     Sevdiğim Mihriban

    Yar değince kalem elden düşüyor
    Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
    Lambada titreyen alev üşüyor
    Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban

    Tabiplerde ilaç yoktur yarama
    Aşk değince ötesini arama
    Her nesnenin bir bitimi var ama
    Aşka hudut çizilmiyor Mihriban
    Sevdiğim Mihriban
               Evet, aşka hudut çizilmiyor. Nasıl çizilsin,  öyle bir aşktır ki bu;
     -Mecnun  'Leyla Leyla' diye çöle düştüğünde ilahi aşkta bulur kendini. 
     -Necip Fazıl aynaya ‘Hani ya kendim” diye sorduğunda tıpkı bir askerin komutanı karşısında oku sadakta elde kemendiyle emrine amade esas duruşta beklediği gibi ‘Benim Efendim’ dediği Abdülhakim Arvasi’ye bend etmiş halde bulur kendini.
       -Muhsin Yazıcıoğlu kuyu gölgesi üşüdüğü Yusufiye’den “Sonsuzluğa ulaşmak istiyorum” diye ötelere kanatlandığında kar beyaz toprağın bağrına düşüp sonsuzluk kervanında bulur kendini.
       -Abdurrahim Karakoç ise lambanın titreyen alevinde üşürcesine  “Sevgi yetmiyor” diyerek kendini aşkın gözyaşı mihrabında bulur. 
Belli ki bu üşüme bildiğimiz cinsten üşümek değil. Bu üşüme halini iki güzel insanın hal ve ahvalinden ancak çözebiliyoruz. İşte o iki güzel adam Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdurrahim Karakoç’tan başkası değil elbet. Üşüme hadisesinin en yoğun yaşandığı Kahramanmaraş’ımız adına yakışır bir şekilde, nasıl ki 80 yıl öncesinde Karakoç’u Mihriban’ca kendi toprak basar kucağında sarıp sarmalamışsa,  Muhsin Yazıcıoğlu’nu da tarihler 2009 Martını gösterdiğinde bu kez o en soğuk kış ayazında Keş dağlarında kar beyazca sarıp sarmalayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki; Karakoç’a Kahramanmaraş doğum toprağı olurken,  Muhsin Başkana da sonsuzluğu giden yolda kar beyaz vuslat gelinlik olur.  Ne diyelim doğumda hak vuslatta hak, sonuçta Abdurrahim Karakoç ve Muhsin Başkanda bu nişan en belirgin bir şekilde tezahür etmiş ya. Derken Muhsin Başkan en nihayetinde Karakoç’un doğduğu topraklarda “Üşüyorum! Sana ulaşmak istiyorum”  diyerek vuslata erecektir. İşte bu nedenle lambada titreyen alevin üşüdüğü bu topraklarda doğmakta hoş,  ölmek de hoş dersek yeridir.  Madem öyle sevdiğine bir çift sözü olan her yağız delikanlının mutlaka Abdurrahim Karakoç’un ruh dünyasında manalaşan Mihriban’ca tutkudan alacağı pek çok dersler olsa gerektir.  
              Evet, bu topraklarda gönlünü sevgi seliyle yıkamak bir bambaşka duygu selidir. Yaşayan hisseder, yaşamayan için bilinmez iksirdir bu.  Üstelik yaşayan için bu sevgi seli delikanlıcadır.  Hele Anadolu insanı gönlünü bu sevgi seline kaptırmaya görsün,  bir bakmışsın Görmeyince sezilmeyen bir aşka tutulur da.  İşte katıksız saf sevgi buna derler. Yani sevdin mi tam seveceksin denilen aşkın mihrabına ulaşmakla anlaşılan aştır bu. Dahası Abdurrahim Karakoç’u aklını başından alacak derecede elinden kalemi düşürtüp kâğıda yazılmaz dedirtecek cinsten aşkın adıdır bu. Nitekim Mihriban karşısında aklı şaşa kalırda. Nasıl ki her nesnenin bir sonu varsa ahrete uzanan halkada da aşka hudut tanımayan ‘Ölüm Bir Mihriban’ gerçeğinin tâ kendisi vardır. Dedik ya aşkı ancak yaşayan bilir, yaşamayan ne bilir ki. Hiç kuşkusuz yaşayan için tıpkı Mecnun’un Leyla’ya aşkında olduğu gibi çöle düşürür, Ferhat'a Şirin uğruna dağı deldirir, Muhsin Başkana da bir saniyesine hakim olunamayacağı şu fırıldak dünyanın nefesinden alıp sonsuzluğu giden yolda Allah'a ulaştıracaktır. Abdurrahim Karakoç’a da çocukluk çağında hissettiği Mihriban’ca yaşadığı duygu selini olgunluk dönemine eriştiğinde  “Koç burcuna, yay burcuna Hak yol İslam yazacağız” duygu seline dönüştüren aşkı tattırır.  Derken Tabiplerin bile çare bulamadığı bu aşkın gözyaşı damlaları sel olduğunda oluk oluk nesilden nesile akar durur da.  
        Şurası muhakkak nerede bir dava adamından,  nerede bir fikir adamından ve nerede bilge insandan bahsediliyorsa biliniz ki böyle şahsiyetlerin hamurunda aşk mayası vardır. Aşk olmayınca ne gerçek manada dava adamından, ne gerçek manada fikir adamından, ne gerçek manada bilge şahsiyetlerden,  ne de gerçek manada siyaset adamından söz edilebilir. Çile çekmeden hakikate ulaşmak zor elbet.  Zaten yüreği aşkla yoğrulanların hayatları hep çile ile geçmiştir. İşte Karakoç'ta bunlardan biri olup köyünde Mihriban’da tattığı o samimi aşktan sonra zindan şehirlere göç ettiğinde  “Kuşların göz bebeğine Hak yol İslam yazacağız” diyecek kadar çile rüzgârının ortasında bulur kendini. Zaten çile rüzgârında savruldukça aşk kâğıda dökülemez deyip İslam bülbülü kesilirde.
         İşte Karakoç bu ya, gözünü daldan budaktan sakınmayan tavrıyla; 12 Eylül öncesi Türkiye'nin üzerinde leş kargaların üşüştüğü hengâmede milletin bağrından çıkan gençliğin ruhuna şiirleriyle terennüm etmiş bir ağabeyimiz olarak adından söz ettirecektir. Ülkü Yolu Gençliği meydanlarda “ Kanımız aksa da zafer İslam’ındır” haykırdıkça o da kalemiyle bu haykırışa kayıtsız kalmayıp  “Kör dünyanın göbeğine Hak yol İslam yazacağız” diyerek eşlik edecektir.
         Âlemde her ne varsa  “ Hak yol İslam yazacağız”  soyadına yakışır mizacıyla bir yandan dağın vadisinde Karakoç, bir yandan taşın gediğinde Karakoç,  bir yandan suyun akışında Karakoç,  bir yandan nebatatın filizlenişinde Karakoç olurken,   öte yandan Allah’ın rahim sıfatının yüzü suyu hürmetine Abdurrahim adıyla da merhamet abidesi Mihriban’ımız olur. O aynı zamanda bu manada oğluna ‘Türk İslam’ adını vermekle örnek babacan tavrı sergilemeyi de ihmal etmez.  Zaten şiirlerini okuduğumuzda o’nun hem Yavuz yanı,  hem de Yunus yanı gözlerden kaçmayacaktır. Dışarıdan gözlemleyen bir insan onu normal halktan biri sanır, asla şair yanı akla gelmez. Zira oğluna “Ben nerede ölürsem orada defnedin, memleketimin dört bir yanı Müslüman’dır” diyebilen ruh iklimiyle yoğrulmuş buram buram Türkiye sevdası şairimizdir. O, hiçbir zaman fildişi kulelerden insanlara seslenmedi, bilakis yaşadığı coğrafyanın bam teline şiirleriyle Anadolu’ca dokunarak soluğumuz oldu. Kelimenin tam anlamıyla şu fani dünyanın o aldatıcı şaşaasına kapılmadan Anadolu’ca kalmayı bilen bizden biridir.  Medya önünde görünmeyi pek sevmezdi, hep arka planda halk gibi kalmayı yeğledi. O’na da o yakışırdı zaten. Şöhretin afet olduğunu çok iyi biliyordu,  geçici olana değil kalıcı olana talipti.  Bu yüzden sade bir hayat yaşamayı ilke edindi hep.  
            Evet,  ekranlara çıkıp boy göstermek tabiatına aykırı bulurdu. Sadece o’nu bir iki rica minnet, hatıra binaen birkaç programda görmek mümkün olabiliyordu. Tıpkı aşkın kâğıda dökülemeyeceği gibi,  şiirinde sokaklarda ıspanak fiyatına pazara dökülemeyeceğinden hareketle kendisini halktan biri olarak gösterdi. Asla kendini bir şair olarak ifşa etmemiştir. Nitekim çoğu insan Mihriban’ı yazan şairin Abdurrahim Karakoç olduğundan bihaber kalır. Bilinen tek şey Musa Eroğlu'nun bestesi olduğudur. Oysa bestelenen sadece Mihriban şiiri değildi.  Bu hususta Hasan Sağındık Abdurrahim Karakoç'un şiirlerine yer vermekle çok büyük bir iş çıkaracaktır. Bu yüzden hakkını yememek gerekir. İşte Hasan Sağındık’ın bestelediği şiirlerden bazıları şunlardır:
          “Beşinci Mevsim, İsmail’ce, Geç anladım, Kimin Dünyası, Kıyas, Sevgi yetmiyor, Hazır ol, Siyah Ağıt, Canımız Kurban, Otuz Yıl Önce, Bebeğe İhtar, Bağışla Beni, Soylu Bir Destan, Seni Düşünürüm, Dosta Doğru, Seni Aradım, Aynaların Ötesi, Gönlümdeki Gurbet, İsyanlı Sükût, Anadolu Gezisi, Dün Gece vs.”  ,
           Ne diyelim, yukarıda sıraladığımız her bir şiirin başlıklarına baktığımızda bile Karakoç ağabeyimizin ruh dünyasını ortaya koymaya yetiyor. İyi ki de Hasan Sağındık,  şiirlerini besteleyip klip çıkarmış, bu sayede fikri hür, gönlü sevgiyle dolu pek çok insanın yüreğine su serpmiş oldu.
        Gerçektende Abdurrahim Karakoç bizden biri ağabeyimizdi.  Bizatihi yakından birebir şahit olduğum birkaç anekdot Karakoç’un nasıl bir mizaca sahip olduğunu göstermeye yetecektir.  Şöyle ki;
       Gündüz gazetesinde araştırma ve inceleme yazılarını amatör ruhla yazmaya başladığımda Abdurrahim Karakoç ağabeyimi yakından tanıma fırsatı doğdu bana. Ara sıra Gündüz gazetesine yazılarımı vermek için gittiğim mekânda kendisiyle karşılaştığımda bana birçok tavsiyeleri olmuştur. İlk yazmaya başladığımda kendi adımla yazmaya başlamıştım. Karakoç ağabeyimin bana ilk tavsiyesinin gereği kamu hizmeti vermem hasebiyle müstear isimle yazmak oldu. Böylece o’nun tavsiyesini başımın tacı yapıp oğlumun adıyla fikri çalışmalarıma hız verdim. Yetmedi her karşılaştığımda sürekli bana yılmadan usanmadan yazma noktasında teşvikleri oldu. Tıpkı William Forrester gibi yazı yazmaya başlamanın ilk kuralı düşünmek değil yazmak olduğu noktasına dikkatlerimi çekmiştir. Böylece ilk yazma kuralının düşünmeksizin kalbi bir bağla yazmak olduğunu, beynin ise ikinci basamak olduğunu idrak etmiş oldum. Bundan öte bizim gibi ilk defa eli kalem tutan insanları adam yerine koyup muhatap alması o’nun ne kadar ince bir ruh sezgisine sahip bir ağabeyimiz olduğunu gösterir. Bu anlamda Gündüz gazetesi benim için Abdurrahim ağabeyimi yakından tanımama vesile olan bilgi dağarcığımı geliştiren bir ocak olur da. Öyle ki O, gençlerle genç, akranlarıyla akran, ihtiyarla ihtiyar olabilen son derece mütevazı bir mizaca sahip ağabeyimiz olarak hafızalarımıza kazındı. Doğrusu nerden bilirdim ki bir gün gelip şiirleriyle hissiyatımızın her alanına tercüman olan ağabeyimizle aynı gazetede beraber yazı yazacağımı. Elbette ki bilemezdim. Bu yüzden “Bu lütfü bahşeden Yüce Allah’a ne kadar hamd-u sena” da bulunsam azdır.  
        Hele Abdurrahim Karakoç ağabeyimle gazetenin dışında karşılaştığım bir hatıram var ki, bir ömre bedel dersem yeridir. Günlerden bir gün eve gitmek üzere Beşevler durağında Sincan/Fatih 520 no'lu halk otobüsüne bindiğimde Abdurrahim ağabeyimle göz göze geldiğimde adeta çocuklar gibi çok sevinmiştim. Nasıl sevinmeyim ki, halkla iç içe olmuş ağabeyimle karşılaştım. Üstelik her ikimizin de ineceği durağın yaklaşık 40 dakika sürmesi benim için asla unutamayacağım hatıra olacaktı.  Gerçekten halk otobüsünde 40 dakikalık hasbıhal edişimiz kayda değer bir hatıradır.  Düşünebiliyor musunuz? Ankara’nın o alışık randevu sisteminin dışında halk otobüsünde kendi tabi mecrasında seyreden Karakoç ağabeyimle hasbıhal etmek bir ömre bedel tevafuktur. Ancak kutsal topraklara Hac farizasını yerine getirmek için gidip Türkiye’ye dönüşünde bir türlü fırsat bulup zemzemini içememem içimde hep ukde olarak kalmıştır. Keza hastalığında ziyaret edemeyişimde öyledir.  Neyse ki Konya Selçuk hastanesinde taburcu olup Ankara'ya döndüğünde telefonla geçmiş olsun dileklerimi bildirmek için aradığımda o güzel ses tonunu işitmem içimde kalan ukdeyi bir nebze olsun gidermeye yetmiştir. Aynı zamanda o ses tonu benim için son sözlü buluşmanın yanı sıra ardından kalan en son hatıram olarak kalacaktır. Zira Gazi Hastanesine yoğun bakıma alındığında ziyarete gitmek için aradığımda bu sefer telefonda oğlu vardı. Artık karşımda Abdurrahim ağabeyimin sesi yoktu,  duyduğum ses oğlu Enderhan’ın sesiydi.  Ziyaret etmek istediğimi bildirdiğimde yoğun bakımda olduğunu, ziyarete açık olmadığı cevabını almıştım. İşte o an içime düşen kor ateş;  Abdurrahim ağabeyimin üç aylarda vuslata kavuşacağı hissidir. O;  üç aylara üç tuğ ve üç hilal gözüyle bakardı. Bilirdi ki; üç hilal Recep, Şaban ve Ramazan demekti.  Derken o kutsal bildiği üç ayların başlangıcı Recep ayı ile birlikte cuma vakti sevenlerin omzunda son yolculuğuna uğurlanıp, Allah'a vuslat hâsıl olur.
      Velhasıl; O dış dünyamızda Yavuz’umuz, ruh âlemimizde çiçek  açan  Mihriban’ımızdı.
       Ruhu şad olsun.

14 Eylül 2016 Çarşamba

GELİN CANLAR BİR OLALIM




                              GELİN CANLAR BİR OLALIM
                                                                                                 
                           SELİM GÜRBÜZER         
                           
        Her dem canların bir arada hemhal olması ancak kardeşlik şuuruna ermekle mümkündür. Bakın Allah Resulü (s.a.v) “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap olacağını” beyan buyurmakla ayrılık ve gayrlığın bir felaket olacağının ilk sinyalini vermiştir. Zaten bu buyruktan hareketle tüm müminler birbirlerine alçak gönüllü, dışa karşı da çetin olmak durumundadır. Aksi halde ne birlikten söz edebiliriz ne de dirlikten.  İşte bu yüzden Hünkâr Hacı Bektaşi Veli şu çağrıyı yapmıştır;
       “Bir olalım, iri olalım, diri olalım
        Gelin canlar bir olalım” diye.
        Madem öyle,  bize de o büyük velinin çağrısına icabet etmek düşer.
        İcabet edelim ki üzerimize leş kargaları üşüşüp de kardeşliğimize halel getirmesin.  
        İcabet edelim ki bu kutlu seferde kınayanın kınamasına ve her türlü zorba güçlerin hışmına aldırış etmeksizin yüzümüz ak, gönlümüz pak, elimiz açık olsun.
        İcabet edelim ki bize tepeden bakanlara karşı başımız yere eğilmesin.
        İcabet edelim ki bu kutlu yolda sonsuzluk kervanına güç katacak fisebilillah   ‘sefer der vatan’ olabilelim. Zira yeni ufuklara birlik ve dirlik ülküsünü şiar edinenler kanatlanabilir.
         Düşünsenize nice zamandır birliğimizi ve dirliğimiz bozmaya yönelik her türden entrikalar bu ülkenin kara bağrına saplanmış bir hançer yarası olarak kaldı hep. Olsun yinede bize düşen yedi düvele karşı her daim ‘Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğnerim aşarım, yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım iman dolu göğsümüzle bir olduğumuzu, iri olduğumuzu, diri olduğumuzu göstermek olmalıdır. Bundan da daha ötesi dirayetimizi ve kararlılığımızı her durakta, her nefeste ‘sefer der vatan’ için zinde tutmak gerekir.  Zinde tutalım ki son nefesimiz hüsn-ü hatime,  beyaz kefenimiz de Şeb-i arus gelinlik olsun. Şayet ömürde bir kez olsun candan ‘’ der ve şayet her nefeste ‘Huş der dem’ üzere,  yani nefesimizi boş yere tüketmemek’ üzere yaşarsak, biliniz ki o candan alınan ‘Hû’ nefesler sayesinde mahşerde de “Bir” olacağız demektir. Nasıl ki 12 Eylül öncesi Yusuf Yüzlüler dur durak bilmeksizin İlay-ı kelimetullah için bu kutlu yola baş koyup Mevla’ya canlarını adamışlarsa, pekâlâ bizlerde her durakta 'Bir olmak’,  ‘Diri olmak’ uğruna kendimizi Hakka adayabiliriz. Hatta birlik tutkusunu en üst doruk noktada tutmalı ki birlik ve dirlik ruhunun remzi Ravza-i Habîbi’inin Gülü ve yaprağı gönül dünyamızda solmasın. O halde daha ne duruyoruz,  tez elden birliğimizi ve dirliğimizi daim kılıp kutlu makamlara ulaştırmak zamanıdır.  Öyle ya madem Yüce Allah zamandan ve mekândan münezzehtir, o halde şimdi gönül seferberliğine koyulmak zamanıdır. Bir an evvel yola koyulalım ki her durakta, her menzilde gönül sultanların yollarıyla yolumuz kesişmiş olsun. Böylece yedi kat göklerde bedenimiz akkor kesilip o kutlu makamlara ne öfke, ne kin, ne de riya yaraşabilsin. Hiç kuşku yoktur ki o kutlu makamlara ancak Sadıklar, Sâbikûnlar, Muhsinler ve alınlarında şehit mührü olan Alperenler ve Gazidervişler ulaşabilir.
         Ne mutlu makamı bin şeref olanlara.
         Ne mutlu Makam-ı İbrahim’den gelen çağrıya uyupta o yüce makamlardan gelen himmet-i ula ile müşerref olup Arafat’ta  ‘Bir’ olanlara. Tabii sadece Arafat’ta ‘Bir’ olmak yetmez,  bunun yanı sıra Gönül Sultanlarının rehberliğinde Merve ve Safa arasında “Hamdım, yandım, piştim, kül oldum” mertebelerinde say yapmakta gerektir. Say yapmalı ki vuslat hâsıl olsun. 
          Gelin canlar bu kutlu seferde öyle birlik ve diriliş tutkusuyla say yapalım ki; sevgilinin bir bakışı gönlümüzü mest edip diri tutmaya yetsin. Şayet birlikten ve dirlikten uzak şu fani dünyada başıboş avare avare dolaşır ve boş yere nefes tüketirsek Allah korusun gönül dünyamız ışıksızlıktan virane olacaktır.  İlla ki gönül dünyamızın  ‘Hamdım, yandım, piştim, kül oldum’ mertebelerinden geçmesi gerekir. Bu mertebelerden geçelim ki, aşkın gözyaşı seli galebe çalıp hayırlar feth ola şerler def olsun.  Şerler def olsun ki; birliğimiz ve dirliğimiz kıyamete dek daim olsun.
          Evet, aşkın o gözyaşı selinden zerre miskal nasiplenmeyenler maalesef bu topraklarda her on yılda bir darbe yaparaktan birlik ve dirlik tutkumuza gölge düşürmek için pusuya yatıp boş anımızı kollamışlardır. Gerçekten de kendi öz vatanımızda parya durumuna düşürülen kayıp neslin yaşadığı o izdiraplı yıllardan bugünlere gelmek hiçte kolay olmadı. Adını anmak bile istemediğimiz o karabasan yıllar; “artık yetti gayri canımıza tak” dedirttirecek cinsten yıllardı. Malum, o yıllarda önce tarihimize ve mukaddesatımıza dil uzattılar, sonra ellerinde tüfeklerle gelip tarih boyunca kardeşçe bir arada yaşadığımız Türk’ü, Kürdü, Çerkez’i, Laz’ı ayırmaya çalıştılar. Oysa biz ayrılık ve gayrilik nedir bilmezdik, doğrusu kardeşçe birlik ve dirlik içinde yaşadığımız için bilmezdik.  Bir zamanlar nasılda biz ceylan bakışlarla birbirimiz severdik. Üstelik bu sevgi seliyle hep birlikte 'Bu cennet vatana canımız feda olsun' deyip gönül bahçemizi güllerle donatırdık. Hatta bunla da kalmayıp hemen herkesi gönül hoşnutluğuyla bağrımıza basıp otağımızda ağırlardık hep. 
        Aman Allah’ım neydi o günler, hiç tereddütsüz  'Eski Türkiye' zihniyetinin milletimize kayıp yıllar yaşattığı o kadar net ortada ki,  bugün olmuş halen o kâbus dolu yıllarda yaşanılanları unutmuş değiliz.  Unutmak ne mümkün,  dedik ya maalesef o yıllarda 'Yeni Türkiye hedefine kilitlenmek, dost olmak varken, dirice yaşamak dururken yüreklerimize 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat darbelerle içimize öfke ve ayrılık tohumları ektiler. Ektiler de ne oldu, sonunda kendileri bile jurnallikleriyle kala kaldılar.  Şart mıydı zinde mihraklara maşa olmak ya da işbirlikçi olmak?  Allah bir, Peygamber bir, Vatan bir, Bayrak bir demek varken bizi bölüp parçalamak için fırsat kollayan güçlerin maşası olmak neyin nesiydi doğrusu şaşmamak elde değildi. Her türden darbeye alet oldular da ne oldu,  sonunda 15 Temmuz destanıyla kazanan derin milletin derin sinesi oldu ya.
          Şurası muhakkak her yapılan darbe bu ülkeye çok büyük kayıp zamanlar yaşatmıştır. Hele bilhassa 12 Eylül darbesiyle Yusuf Yüzlüleri zindana atıp kıydılar da. O yılları yaşayanlar çok iyi bilir ki; gerek 12 Eylül öncesi gerekse sonrasında Yusuf Yüzlüler her türden dayanılmaz işkencelere tabi tutup mahpusa atılmışlardı, olsun onlar yine de gönül seferberliği tutkusuyla davalarından pes etmeyip 'Hep Birlikte Türkiye’yiz' diye haykırmasını bildiler ya.  Ama gün geldi bu haykırışları da duyamaz olduk.  Çünkü bu ülkenin yiğit evlatlarına annelerinin cennet ayaklarını doya doya öpmelerine fırsat verilmeden kendi öz yurdunda parya edilip sesleri kıstırılmıştır. Derken o elim günlerden geriye leş kargaların üşüştüğü sadece içi boş bir ülke kaldı.  Ta ki tüm umutların tükendiği noktada bu doğurgan topraklarda yeniden bir umut ışığı yeşerdi de 15 Temmuz destanıyla yeniden kendimize gelebildik.  O zinde güçler sanıyorlardı ki bize ait olan değerleri yerle bir etmekle bu ülkenin ebedül ebed kalıcı efendileri olacaklar,  ama kazın ayağı hiçte öyle çıkmadı.  Hani bizim şu meşhur “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” bir atasözümüz var ya, gerçektende bu atasözümüz geçte olsa yerini bulup Ergenekoncuların ve İhanet Çetesi Paralel örgütün kalbinden vurdu da. Hatta bir kısmı da kaçacak delik arayıp,  kimi yurtdışında, kimi Silivri’de, kimi Pensilvanya’da, kimi Kandilde soluğu aldı. Sonuçta nereye kaçarsalar kaçsınlar er geç mazlumun ahı kaçanlarında elbet inlerine kadar girip Fırat Kalkanımızla Zeytin dalımızla perişan oldu ya, bu yetmez mi. Hiç endişeniz olmasın defterlerinin dürüleceği günler pek yakın, bunan inancımız tam da.
        Evet, mahpushane ihanet çete mensuplarına zindan olurken, hiç kuşkusuz mazlumlar içinse Yusufiye medresesi olmakta.  Tabii Yusufiye aşkını ruhunda hissetmeyenler Yusufiye medresesi nedir bilmez. Kaldı ki bu ruhtan bigâne kalanlar hak hukuk gibi temel kaideleri de idrak edemez. Nasıl idrak etsinler ki ruhsuz adamların rozetleri cüsselerinden büyük, bunlar bir eli yağda bir eli balda kelli felli adamlardır. Dedik ya,  mazlumun hak hukukunu gözetmek ancak hayatını birlik ve dirlik tutkusuyla tanzim edenler idrak eder. İşte bu yüzdendir ki onlar gönüllerde Yusuf Yüzlüler olarak anılır hep.  Ki;  Yusuf Yüzlüler Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sine yeni bir soluk aldırmanın muştusuyla hareket edip kendilerinden sonraki kuşaklara birlik ve dirlik tutkusunu tattırmak için mücadele vermişlerdir. Her ne kadar onlar mücadele ettiği dönemlerde pek kıymetleri fark edilmiş olmasa da tarih onları çoktan altın sayfalarına kaydetti bile.  Nasıl kayda geçmesin ki, öz vatanında birlik tutkusuyla soluklamak istediklerinde hep bir yanları aksar halde soluklamışlardır. O günler, zor günlerdi elbet, virane olmuştu her yer. İşte virane olmuş döküntü ve yıkıntılar arasında dedelerinden miras kalan küllenmeye yüz tutmuş bir kaç kitap, bir kaç tarihi eserlerle ülkemizi iri ve diri tutmaya çabalamanın mücadelesini vermişlerdi.
          Peki ya sırça köşklerde hayat sürüp kendini efendi gören kesim ne yaptı dersiniz? Malum, bu kesim fildişi kuleden başımızda hep boza pişirdiler. Böylece üzerimize serptikleri ayrılık ve gayrilik tohumlarıyla bu güzelim ülkemizi altını üstüne getirdiler. Ama boza pişirmekte bir yere kadardır, bu devran hep böyle sürüp gitmezdi ya, her inişin bir yokuşu olduğu gibi her düşeninde yerden kalkacağı bir doruk nokta olmalıydı elbet.  Nasıl mı? İşte bu ülke insanı yeniden kendi ruh köklerine döndüğünde gözlerinin ışıldadığını ve kararmış ruhunun parladığını hissetti de.  Hissettikçe de bu ülkenin asıl sahiplerini her seçimde iktidara taşımasını bilmiştir. İyi ki de taşınmışlar, böylece umuda yolculuğumuz kesintisiz daim hale gelir oldu.  Değil midir ki Yusuf’u düştüğü kuyudan çıkaran o umuttur,  keza Üveysü’l Veysel Karani’yi bir kez olsun Habib’i Ekremi görme aşkına Yemen çöllerine salanda o umuttur. Bu yüzdendir ki,  umuda yolculuğumuz ezelle ebed arasında örülmüş bir çizgide daim olacağına inancımız tamdır.  Nasıl tam olmasın ki,  Yusuf Yüzlülerin iki kaşı arasından saçılan o umut ışığı bizim içinde bir tutku ışıktır.        
           O tutku ışık ahır ömrümüzde bize şunu da gösterdi;  
           Meğer hiç bitmeyecek denen 28 Şubat Postmodern darbeyle ninelerimizin başörtüsünün üniversitelerde kapı dışarı edilme hadisesi bir yere kadarmış.  Zulüm nerede payidar olmuş ki bu cennet vatan Türkiye'de de olsun. Besbelli ki çaresiz mazlumların ahı gök kubbede yankı buldukça,  ülkemiz üzerinde oynanan bir takım kirli operasyonlar eninde sonunda fiyaskoyla neticelenebiliyor. Ancak şu da var ki fiyaskoyla neticelenen her bir tezgâhlanmış oyun bir başka zamanda bir başka yeni sürümüyle karşımıza çıkabiliyor.   Nitekim kırk yılı aşkındır Doğuda ve Güneydoğuda sürdürülen şer oyun bunun en bariz delilidir. Yani şimdi bizi yeni oyunda PKK terör örgütünün işlediği cinayetlerle can evimizden vurmak istiyorlar. Bakalım bu çirkin tezgâh nereye kadar sürdürülecek.  Onlar kirli tezgâhlarında oyun kura dursunlar, bize de her türlü çirkin oyunları bozmak düşer.  Dün nasıl ki umuda olan yolculuğumuzda önümüze konulan irtica yalanı sürümünde milletimizin derin sinesiyle oyunlarını bozup kurtulduysak, pekâlâ bugünde umuda yolculuğumuzda Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtımızla PKK şer örgütünü hezimete uğratmaktan ve 2023 aydınlık Türkiye hedefimizden bizi alıkoyamayacaklardır. İç ve dış karanlık güçler ne oyun kurarsalar kursunlar şunu iyi bilsinler ki bizi birbirimize asla düşüremeyeceklerdir, hiç kuşkunuz olmasın yine milletimizin derin sinesi kazanacaktır. Şunu iyi bilsinler ki; Türkiye Sevdalılarını Yusuf’un düştüğü zindana atsalar da, birlik tutkumuz zalime korku, mazluma umut olmaya devam edecektir. Bu öyle bir umut ışığıdır ki, Yunusçasına sevgiden anlamayanlara karşı Yavuzcasına tavrın tâ kendisi bir ışıktır.       
         Allah’a çok şükürler olsun ki,  bu ülkeye gönül verenler hiçbir dönemde umutsuzluğa kapılıp inancını yitirmedi, yitirmez de. Bakmayın siz öyle bu ülke sevdalıların ara sıra sessiz durgun göründüğüne,  yeri geldiğinde derin güçlerin planlarını bozup bir kalemde silebiliyoruz. İşte görüyorsunuz yerinden doğrulup kendine geldiğinde neler yaptığını. Gerçekten de biz bunu kendi öz yurdumuzda bizleri parya duruma düşüren kendini seçkinci sanan bir avuç güruhun soluğu Silivri'de alışından,  yine dost görünüp de sinsi sinsi bizi sırtımızdan hançerleyenlerin soluğu Pensilvanya’da alışlarından biliriz.
          Şurası muhakkak; acısıyla tatlısıyla geçmişten bugüne çok büyük bir tecrübe birikimi edindik,   yeter ki bu tecrübe birikimimiz unutulmayıp ders alınsın, bak o zaman çağlar üzerinde sıçrayacak konuma gelmemiz an meselesidir diyebiliriz. Yeter ki doğru yol’u Hak’ta görülsün bak o zaman birlik ve dirlik davamız nişanımız olacaktır. Çünkü bu kapı birlik ve dirlik kapısıdır. Bu kapıdan girene zeval olmaz,  zeval da ne söz, bilakis can yürekler sevgi deryasında iri olur diri olur da. Hele bir insan bu kapıdan içeri girmeye dursun, bir bakmışsın iyi günde kötü günde her halükarda kimsesizlere canan-ı canan olup kol kanat gerer de.  Bu yüzden bu kapıya gelene Mevlana kucak açılıp can kurban denilir de.  Niye denilmesin ki, hepimiz iri olmak,  diri olmak ve her şeyden önemlisi kardeş olup bir olmak için varız.
        Velhasıl; Birlik ve dirlik tutkusu  “Mevlana’ca; “Ne olursan ol yine gel” diyebilmektir.
              Vesselam.
 http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2120/gelin-canlar-bir-olalim.html