26 Eylül 2016 Pazartesi

FIKHÎ KAVRAMLAR



    FIKHÎ KAVRAMLAR   

                                                                                                   SELİM GÜRBÜZER

        Istılah: Bir kelimenin sözlük anlamı dışında özel anlam yüklenmiş terim manasına gelen bir kavram.
        Fıkıh: Sözlük anlamı derinlemesine bilmek manasına gelirken ıstılahı anlamı ise şer’i bilgiler içeren İslam Hukuku demektir. Hiç kuşkusuz İslam hukukunun oluşmasında müctehid âlimlerin katkı payı çok büyüktür. Nitekim fıkıh kaidelerini derleyip, toplayıp, bab’lara (bölümlere) ve fasıllara ayırmak suretiyle öğrencilerine takdim eden ilk bilge âlim zat İmamı Azam’dır. Öyle ki; bir rivayete göre Ebu Hanife’nin şer’i kaynaklardan çıkardığı fıkhî hükümlerin sayısı seksen üç bin olup, bu rakamın otuz sekiz bini ibadet oluştururken, kırk beş binini ise muamelat konuları kapsar. İşte İmamı Azam'ın bu çok yönlü bilgi donanıma sahip bir bilge şahsiyet olduğunu bilenler ona şu soruları sorma ihtiyacı duymuşlardır:
        —  Efendim, içtihat ettiğiniz bir hususta Allah'ın kitabına aykırı bir durum gördüğünüzde nasıl bir yol izlersin?
         Ebu Hanife:
        — Kendi görüşümü terk ederim.
         Tekrar sormuşlar:
         —Peki, Allah Resulünün sözlerine görüşün ters düştüğünde nasıl bir yol izlersin?
          Ebu Hanife:
        — Kendi içtihadımı hadis-i şerif için terk ederim.
         Yine tekrar sormuşlar:
        — Peki,  beyan ettiğin görüş sahabenin görüşüne aykırı düştüğündü ne yaparsın?
           İmam-ı Azam:
         — Kendi görüşümü sahabenin fikri için terk ederim.
          Ve en son şu soruyu sormuşlar:
           — Peki, görüşün Tabiîn’in görüşüne aykırılık teşkil ettiğinde ne yaparsın?
           Ebu Hanife:
         — Tabiîn insansa bende bir insanım, o halde benimde görüş belirtmem gayet tabii bir durum diye cevap vermiştir.
         İşte yukarı satırlarda geçen bu müthiş soru cevap diyaloğundan ister istemez bizimde aklımıza acaba fıkıh sahasında sadece İmamı Azam mı otoriter suali düşüyor. Hiç kuşkusuz İmam-ı Azam bu sahada yalnız değildir, en az onun kadar veya ona yakın düzeyde daha nice fıkıh otoriteleri var elbet. Mesela bu düzeyde imamlar arasında fıkıh konusunda ilk kitap ortaya koyma şerefine nail olmuş İmam Şafii bunun en tipik misalini teşkil eder. Malum, böyle bir şerefe nail olmak için fukaha  (fakih) olmak gerekir. Ki; bu özelliğinden dolayı kendi adını taşıyan Şafii ekolünde mezhep doğar da. Hakeza bu vasıflara sahip İmam Hanbelî, İmam Maliki’de öyledir.
         Şurası muhakkak İslam fıkhî başka milletlerin hukukundan kopya değil, tam aksine ilhamını edille-i şer’iyye ve istihsan, istishab, örf ve teamül gibi kaynaklardan alan hükümler dizisidir. Bakın, Peygamberimizde (s.a.v)  kendi sünnetinin kayıt altına alınması hususunda bile Abdullah b. Amr’ı görevlendirmek suretiyle kaynak hamlesi başlatmış bile. İşte bu hamle ilerisi için örnek teşkil ettiğinden Hz. Osman (r.anh)'da elde ki mevcut tek Mushaf’ı çoğaltmak suretiyle sınırlar ötesine taşımıştır.  Derken Halife Ömer b. Abdülaziz’de Tabiîn ulemasından Zühri ve Medine Valisi Ebubekir Muhammed b. Ömer b. Hazm’ı sünnetlerin tedvini hususunda görevlendirip hadis külliyatının doğmasına vesile olmuştur. 
        Asl: Kıyas edilen temel nitelikte kök kaynak manasınadır.  Çoğulu ise ‘usul’ olarak anlam kazanır.
      Fer': Asl kaynaktan ayrılan ikinci derece öneme haiz kıyaslanan şey veya şube manasına gelen tali yan dal kol olup çoğulu ise fürû olarak bilinir.  Zira buğdaya göre darı ne ise asl'a göre fer’i de o dur.
       Fer’i: Şer’i hükümler noktasında asl’ın zıddı bir kavram olmakla birlikte icma ve kıyas yoluyla açıklanabilecek meselelerdir. Bilhassa fıkhın fer’i kaynaklarından hüküm çıkarmak için tüm gücüyle çaba sarf eden âlim bir zat ‘müçtehit’ diye anılırken, şer'i hükme mevzuu olan her ne usûl bilgi var ise o da ‘müctehidün fih’ olarak ad alır. Elbette bir mesele hakkında hüküm çıkarmak her yiğidin harcı değil, tıpkı kuyudan su çıkarmak kadar çaba gerektiren bir iş olduğundan adına ‘istinbat’ denmiş bile. Her şeyden önce herhangi bir ilim talebesinin hüküm çıkarma ehliyetine erişebilmesi için Kur’an diline vakıf olması lazım gelir.  İcabında bu da yetmez has, amm, mücmel, müfesser,  mensuh gibi temel kavramların ana içeriklerini bilmek gerektiği gibi sünnet metni ve senedlerinin hangi aşamalardan geçerek aktarıldığına dair ana kaynağa esas teşkil edecek bilgilere de vakıf olmak gerekir. İşte bu vasıfta böylesi bir bilge zatın vereceği hükümde hata yapması ona bir sorumluluk yüklemez, tam aksine hükmün açıklığa kavuşması yolunda gösterdiği azami gayretten dolayı takdir görür de.  Bu yüzden Rasulullah (s.a.v) Amr b. As’a hitaben;  “Hüküm ver, isabet edersen on sevap,  hata edersen bir sevap vardır” müjdesini vermiştir. Oldu ya yolunuz bir gün bir âlimin eşiğine düştüğünde ona arzuhalinizi arz ettikten sonra bir şey sorma ihtiyacı duyup sorduğunuzda şayet ‘bilmiyorum’ cevabını alırsanız sakın şaşırmayınız.  Çünkü Şa’bi’nin dediği güzel bir söz var ki meramımız dile getirmeye yetiyor.  Bakın, Şa’bi diyor ki,  ‘Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır.’  Evet, görüyorsunuz bu ifadede anlaşıldığı üzere bir müçtehit ister tevazu gereği, isterse bilmediğinden olsun fark etmez, onun  “bilmiyorum” demesi bilge zatlığına gölge düşürmeyecektir. Kaldı ki İmam Şa’bi de bir gün kendisine yöneltilen sorular karşısında; bilmiyorum cevabı verdiğinde etraftan bir kısım insanlar şaşkın bakışlar arasında demişler ki:
           — Yahu şu koskocaman Irak fakihi nasıl olur da bilmiyorum der, bu ona yakışır mı?
         Ve İmam Şa’bi Kur’an diliyle şöyle karşılık vermiştir:
          —Melekler Allah’a; Ya Rabbi! Senin bize bildirdiğinden başka bizim bilgimiz yoktur (Bakara–32).
        Gerçektende Yüce Allah’ın (c.c) bir ayeti kerimede ;  “Bilmediğin bir şeyin arkasına düşme, hakkında hüküm verme. Şüphe yok ki kulak, göz, kalp bunlardan her biri kendisinden, kendisiyle sahibinin işlediği şeyden sorumlu olacaktır” (İsra, 36beyanıyla bu husus kendiliğinden açıklık kazanır da.  
        Tabii şu da bir gerçek, yukarıda adından söz ettiğimiz imamlar bizim bildik türden camii imamı değillerdir,  tam aksine onlar gerektiğinde kimi zaman bir ayet, kimi zaman bir hadisle bile muhatabın sorularını bir çırpıda açıklığa kavuşturacak nitelikte imamlardır. İşte bu nitelikte şer’i hükümlere vakıf, fıkhın usul ve kaidelere hâkim İmamı Azam, İmam Şafii, İmam Malik gibi kendi tarzında fıkıh hüküm (mezhebi) ortaya koyan zatlar  'Müctehid-i fi’ş-şer'îa’ olarak adından söz ettirmişlerdir. Bunların rahle-i tedrisatından geçmiş İmam Yusuf,  İmam Muhammed gibi, ya da İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani gibi müntesip müctehid zatlar da 'Müctehid fil mezheb’  olarak anılırlar.  Düşünebiliyor musun kendileri Müctehid derecede zat oldukları halde Müctehid-i fi’ş-şer’îa ehline tabii olmakta beis görmüyorlar. Ne mutlu işin ehline tabii olup yol alanlara. Keza yine bu kapsamda Tahavi, Kerhi, Halvani,  Serahsi, Pezdevi, Kadıhan gibi mensup olduğu mezhebinde yer almayan yeni oluşmuş meseleler hakkında ictihad edebilecek zatlar da  'Müctehid fi’l mesail'  ulema olarak altın halkada yerini almışlardır. Yine, müctehid olmamakla birlikte kapalı bir hükmü mezhebinin usul ve kurallarından çıkarabilen Ebu Bekr Ahmed Razi gibi bilge zatlarda  'Eshabı tahric veya Tahric ehli'  ulema diye taltif edilmişlerdir. Yine, Ebul Hasan Kuduri ve Hidaye gibi bir mezhepte var olan değişik görüşleri analiz edip sahih olanı ya da evla olanları seçme tercihine muktedir zatlar hakkında ise 'Eshabı tercih veya Tercih ehli'  ulema diye adını duyurmuşlardır. Bu arada Kenz, Muhtar, İhtiyar,  Vikaye kitap yazmış kuvvetli, zayıf, zahir ve nadir haberler arasındaki en ince ayrıntısına kadar ayırt edebilecek düzeyde muktedir olmuş Nesefi gibi mukallid zatlarda 'Eshabı temyiz' ehli olarak ulema taifesi tablosuna adını altın harflerle yazdırmışlardır. Yetmedi ulemanın kitaplarından karşılaştırmalı bilgiler aktaracak düzeyde Alaüddin Haskefi, Tahtavi, İbn-i Abidin, Dürr-ül-muhtar sahibi ve aynı zamanda kendi mensup olduğu mezhebe ait hükümleri hıfz etmiş zatlar da Mukallid (ler)   ulema olarak dikkat çekmişlerdir.
        Deliller; malumun sıhhat derecesini ispat etmeye namzet rehber vasıta diyebileceğimiz akli ve şer’i delil olmak üzere iki kategoride incelenir. Şer’i deliller Edille-i şeri’ye kapsamında değerlendirilip bunlar kitap, sünnet, icmâ-i ümmet ve kıyas-ı fukaha başlıklarıyla tasnif edilir.
        Burhan; Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayıran şüphe götürmeyecek derecede kuvvetli delil demektir. Emare ise burhanın zıddına kesinlik kazanmayan ancak karine teşkil edebilecek ipucu nitelikte bilgi demektir.
        Sünnet: Takip edilen yol, yani Peygamberimizin söz ve fiilî davranışlarını tümünü içine alan bir kavramdır. Ki, Peygamberimizin beyan buyurduğu malumat içeren sözler ‘hadis’ olarak tanımlanırken, hüküm içeren sözlerde ‘kavli sünnet’ olarak ad alır. Tüm hal ve hareketleri ümmete örnek teşkil eden fiili uygulamaları fiilî sünnet adını alır. Ancak Peygamberimiz (s.a.v)’in fiilen uygulamasını tam net olarak ortaya koymayıp da birtakım haberdar olduğu söz ve hadiseler karşısında red ve inkâr etmeksizin susma veya ikrar modun da kalması  ‘Takrir-i sünnet’ olarak tanımlanır. Tabii bitmedi dahası var, mesela ameli açıdan sünneti Seniye'ye uyulması hidayet, terki delalet olan sünnet 'Sünnet-i Huda' olarak karşılık bulurken, uyulması hoş ve terki mubah olan Peygambere has ve adet hale gelmiş sünnet ise  'Sünnet-i Zevaid' diye karşılık bulur. Nitekim Rasulullah önceleri altından bir yüzük edinmişti, ama bir zaman sonra Resulü Ekrem (s.a.v); “Artık onu ben ebediyen takmayacağım” beyan buyurmasıyla birlikte erkeklerin gümüş yüzük takması sünnet-i zevaid olacağından bu sünneti terk etmeleri durumunda günah olmaz. 
       Haber kavramı sünnet ve hadisle eş anlamda kullanılsa da şu bir gerçek haberlerin doğru haber,  yalan haber ve fasık kişilerce aktarılan haber türleri de söz konusudur. Tabii herkes yayınladığı haberin doğruluğunu tartışa dursun bizim için aslolan; ‘Peygamberin size getirip (haber verdiği) şeyleri kabul ediniz, nehy ettiği şeyleri de terk ediniz’ (Haşr/7) ayetinin mana ve ruhuna uygun olan haber kayda değerdir. Bu öyle kayda değer bir kriter ki, haberin doğruluk derecesine her hangi en ufak gölge düşmesin diye akıl baliğ olmamış çocukların, bunak ve gayrimüslimlerin aktardıkları haberlere itibar edilmez de. İşte bu ve buna benzer kriterler için fıkhın altın kuralları dersek yeridir.  
        Eser; Hadis usulü ilminde haberle aynı manada kullanılan bir terim olsa da daha çok sahabeden gelen mevkuf rivayetler manasınadır. Zaten Horasanlı fakihler haberle eser arasında karışıklığa meydan vermeyecek ayrımı yapmaları sayesinde; haber denildiğinde hadis akla gelir, eser denildiğinde ise selefin aktardığı söz anlaşılır.
       Bir nesilde bir tek raviden sadır olan haber haber-i vâhid olarak addedilirken,   birkaç nesil boyunca birer raviden aktarılmış haberler ya da sınırlı sayıda insanın yine sınırlı sayıda ki bir insan grubundan aktarılan haberler de   'Haber-i âhâd'  olarak nitelenir. Tabii ki ravilerin sınırlı sayıda olması şüphe doğuracağından ister zahiren,  ister ruhen olsun bu tip haberlere her daim ihtiyatla yaklaşılır. Ancak şu da var ki, ahad haber rivayet zinciri mütevatir derecede olmamak kaydıyla etki derecesinde çoğaldığında  'Haber-i meşhur' adını alır. Bir başka ifadeyle öncesinde aktarılan haber sınırlı sayıda bir iki kişi tarafından rivayet edilmişken sonrasında ikinci ve üçüncü asırlarda şöhret derecesine ulaşıp asla yalan söylemesi ihtimal dışı topluluklar tarafından aktarılan haberler  'Haber-i meşhur'  olarak hak kazanır. Hatta bu tür haberlerin meşhurluğu o kadar kendini belli eder ki,  ümmetin büyük çoğunluğunca çokça dillendirildiği içindir ruhen şüphe duyulmaz da. İşte Peygamberimiz (s.a.v)'in; ‘ameller niyetlere göredir’ hadis-i şerifi ve mestin caizliği ile alakalı hüküm bunun tipik misalini teşkil eder.
        Doğru haber vereceğinden şüphe duyulmayan topluluğun verdiği kuvvet derecesinde haberler 'Haber-i mütevâtir' diye tanımlanır. Zira Peygamberimiz (s.a.v)'in; ‘Mallarınızın kırkta birini zekât olarak veriniz’ hükmü,  ‘Bana yalan yere bir şeyi isnat eden ateşten oturağını hazırlasın’ hadis-i şerifi ve namaz rekâtlarını sayısı ile ilgili beyanları mütevatir haber niteliğindedir.  Adil, sözüne itimat edilir kimseler tarafından problem teşkil etmeyen,  yine kendileri gibi güvenilir kimselerden tarafından bir ucu tâ peygamberimize kadar dayanan ardışık senedle aktarılan haberler  'sahih hadis' olarak bilinir. Bir başka ifadeyle ravilik şartlarına haiz baştan sonuna kadar pürüzsüz, bitişik (muttasıl) bir senetle rivayet edilen illetsiz haberler  'sahih hadis' adını alır. İşte sahih hadisin pürüz içermemesi, yani şaz ve illetten uzak olması bilhassa helal, haram ve muamelat konularında başvurulacak en birinci kaynak olmaya yeter artar da.
        İlmiyle meşhur hadis imamlarımızdan veya tek bir ravinin aktardığı haber 'garip hadis' olarak tanımlanırken, iki veya üç ravinin aktardığı rivayet haber ise  'aziz hadis' olarak tanımlanır. Peki ya zayıf hadis! Malum,  adı üzerinde zayıf, dolayısıyla, muhteviyatında birçok kusurları bağrında taşıyan, güvenilirlik yönünden adiliyetten uzak, ya da cehaleti koyu olan kimseler tarafından aktarılması muhtemel arızalar bu hadisin zayıf olarak nitelenmesine yeterli sebep teşkil edebiliyor. Bu yüzden ümmetin büyük çoğunluğunca bu tür haberlere itibar edilmez. Elbette itibar edilmez; bir kere ravinin her şeyden önce akıl baliğ İslam’la şereflenmiş adil ve haber zabt’ını hakkıyla yerine getirme ehliyete haiz biri olmalı ki, aktardığı haberden şüphe duyulmasın. Ki,  bu özelliklere haiz olmakta kifayet etmeyebiliyor. İcabında böyle bir ravinin aktardığı haberin kendisinden önceki ravinin aktardığı haberle uyumlu olup olmadığı da araştırılır. Nitekim güvenilir bir ravinin kendinden daha güvenilir ravilerin naklettiği rivayetlere ters düştüğünde ya da uyum sağlamadığı durumda bu hadis  'şaz hadis' adını alır. İşte Musa b. Uleyy’in babasından, o da Ukbe b. Amir’den aktardığı; “Arefe günü ve teşrik günleri yeyip içme günleridir” hadisi,  bütün rivayetlerde sadece teşrik günleri (Kurban bayramının ilk dört günü) yeme içme günüdür şeklinde geçtiğinden Uleyy’in naklettiği metin şaz adını alırken, diğer ravilerin ki mahfuz olarak değerlendirilir.
        İkinci nesilden sahabe ile karşılaşmış ve onlardan ilim almış Tabiînden birinin senedinde sahabe adını anmaksızın isnadları atlayarak sanki kendisi dünya gözüyle Peygamberimizi görmüşçesine rivayet edilen haber 'mürsel hadis' adını alır. Emin güvenilir ravilerin aktardıkları haberlere tezat düşmese de, kendisinden günahkâr, yalancı diye bahsedilen zayıf bir ravinin tek başına aktardığı haber 'metruk hadis'  adını alır. Hakeza sahabe, tabiin yahut sonraki nesillerin doğrudan Allah Resulüne nisbet etmek suretiyle ister bitişik olsun veya olmasın bir senetle dile getirilen haberler  'merfû hadis'  olarak tanımlanırken,  en son ravisinden en baş kaynağına inip sırasıyla senedini belirterek aktarılan kopuksuz haberler   'muttasıl hadis' diye tanımlanır. Değişik maksatlarla Rasulüllah (s.a.v)  söylemediği halde o’na izafe edilerek takdim edilen uydurma türünden haberler ‘mevzu hadis’ adını alır. İşte burada izafe edilmişlik hadisin doğruluğunu ortaya koymaz, hatta mevzu haberlerde galip zan söz konusu olsa da öncelikle hadisin mevzu hadis olduğunu belirterek zikretmek gerekir. Kaldı ki bu tür mevzu hadislere hadiste denmez, dense de mecazî dir denmekte.
        Hadisin senedinde veya metnin başına, ortasına ya da sonuna yapılan eklemeler   'mudrec hadis' olarak tanımlanırken,  birbirine tezat teşkil etmekle beraber aralarında tercih imkânı bulunmayan yani sağ elin verdiğini sol el görmeyecek yerine,  sol elin verdiğini sağ el görmeyecek türünden aktarılan bir haberler  'muzdarip hadis' olarak karşılık bulur.  İsnadında yahut metninde ravinin adı açıkça belirtilmeyen  'bir adam bana nakletti' türünden haber  'mübhem hadis' olarak isimlendirilir.    
        Muhaddis: Hadis ilmine vakıf bilge insan demektir. Bir görüşe göre bin kadar hadis-i şerifi senetleriyle hıfz etmiş bilge şahsiyete  'hafiz’ül hadis' gözüyle bakılır. İşte İmam Buhari bu özelliğinden dolayı kendisinden hadis ilminde 'hakim’ül hadis' olarak söz ettirmiştir. Öyle ki, “Buhari’nin bilmediği bir hadis,  hadis değildir” sözü âlimlerin ortak kabulü olmuş bile. Şu da bir gerçek; muhaddisler tüm ilmi gayretlerini hadisler üzerine yoğunlaştırdıkları içindir içtihat davasına kalkışmamışlardır,  yani fetva kısmını fıkıhçılara bırakmışlardır. Nitekim meşhur Muhaddis Şa’bi'nin; “Biz fukaha değiliz biz ancak işitmiş olduğumuz hadisleri fukahaya ve işiteceği şeyler ile amel edecek kimselere rivayet etmiş bulunuyoruz” sözü bu düşünceyi doğrular niteliktedir.   Yani, hadisleri rivayet etmek bize düşer demekle hadisi şeriflerin ne manaya geldiğine dair içtihatta bulunmanın fukaha ehline ait olduğunu vurgulamıştır.
        Hadis-i şerif rivayet eden ravilerin tümüne sened (dayanak) denilirken,  hadis-i şerifleri ortaya koyan ravilerin isimlerini sırasıyla zikredip sened halinde sunulması ise ‘isnad’ diye tanımlanır. Bu yüzden ravi zincirinin Peygamberimize kadar uzanan halkasından gelen haberler; 'müsned' ya da 'muttasıl' (bitişik) olarak anlam kazanır. Şayet arada geçen ravilerin isimleri tamamı söylenmişse bu haber 'müsned',  kısmi söylenmişse  'munkati' (kopukluk)   haber diye ad alır. Dolayısıyla “Hepiniz çobansınız, hepiniz emriniz altındakilerden sorumlusunuz” diye zikredilen İbn-i Ömer haberi müsned hadis kapsamında değerlendirilir. 
        Ravi; hadis-i şerif rivayet edip aktaran (nakil) demektir. Şayet hadis rivayet eden ravi sayısı az ise bu haber  'al-i sened',  çoksa    'nazil sened' adını alır. Bir başka ifadeyle ravi sayısı Rasulullah’a kadar uzanan halka da üç veya dört sayıya tekabül ediyorsa bu sened al-i sened olup rivayet edilen isnat ise  'al-i isnad' olarak karşılık bulur.  Aksi takdirde  'cerh'  adını alır. Malum cerh;  ravinin rivayet ettiği isnadı inkâr etmek demektir. 
       İcma-i ümmet: Müctehidlerin şer’i konularda hemfikir ve mutabık kaldığı hükümlerdir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi; müctehid içtihat yapabilecek düzeyde âlim demektir. İşte bu özellikte ki bir müçtehidin ortaya koyduğu fikri ürün ise  ‘içtihat’ diye tanımlanır. Burada unutulmaması gereken husus, içtihadın ameli konularda olabileceği, itikadı konularda içtihatta bulunulmayacağı hususudur.  Elbette icma Allah Resulü hayattayken ihtiyaç duyulacak bir delil değildi. Nasıl ihtiyaç duyulsun ki,  bir kere Peygamberimizin varlığı kaynak olmaya yetiyordu. Vatka ki Peygamberimiz (s.a.v)  ahrete irtihal eyledi işte o zaman böyle bir kaynağı destekleyecek yeni bir kaynak ihtiyacı iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlar bile.  Çünkü ortada asıl kaynaktan uzak kalış gerçeği söz konusudur. Derken icma Müctehidlerin ittifakıyla delil kaynaklar arasında yerini alır da.  Dikkat edin icma ismini telaffuz ettiğimizde bilhassa  'Müctehid' vurgusu yapıyoruz,   avam (halkın genel seviyesi) demiyoruz. Sebebi gayet net,  bir kere ilim havas ehlinin kapsam alanına giren bir değer, dolayısıyla halk reyinin icma'dan sayılmaması gayet tabii bir durum. Anlaşılan içtihat akıl yürütmekle olmuyor,  ilim gerektiriyor. Hele şer'i konular söz konusu olunca hüküm çıkarmanın hiçte kolay olmadığını idrak etmiş oluruz. Belli ki bu sahada söz sahibi olmak için müctehid olmak icab eder. İşte bu yüzden hükmü ortaya çıkarma işlemine ‘tahric’, hüküm çıkaran şahsa da ‘mahric’ denmiştir.    
        İcma adı üzerinde şer'i hususlarda ulemanın hemfikir olması demek,  dolayısıyla müçtehitlerin bir kısmının ittifak ettiği, bir kısmının ittifak etmediği hususlarda icma gerçekleşmez. Keza çoğunluğun aldığı kararda bir iki kişinin aksi görüş bildirmesi de icma’ya engel değildir. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v); ‘En büyük topluluğa tabii olunuz’ beyanı bunu teyid ediyor. Hatta icma hususunda bir başka dikkat çeken bir ayrıntı ise fıkıh âlimlerin büyük çoğunluğunca icma’nın tam teşekkül oluşması için üzerinden bir asrın geçme şartı aranmasıdır. Hatta yine bir husus daha var ki, o da önceki asır müctehidlerin ittifak etmediği bir meselede, sonraki asır Müctehidlerince itiraz etmenin uygun olmayacağı hususudur. Tabii önceden kabul görmüş icmâyı dışlamakta buna dâhildir. Peki, herhangi bir meselede hiçbir yorum yapılmayıp sükût halde karşılık vermeyince hüküm ne olur derseniz,  bir kere sükût her halükarda kabul anlamına geldiğinden müctehidlerden bir kısmının ittifakla hüküm verip diğerlerinin sükût etmesi icma’dan sayılacaktır.  Böylece sükût ikrardan sayılır sözü daha bir anlam kazanmış olur.
            İcma’nın delil olduğunu inkâr etmek tercih edilen görüş gereği küfrü gerektirir. Fakat sükûtu icma'yı inkâr eden böyle itham edilmez. Tevatür yoluyla gelen icma'yı kabul etmemek bidattir. Ancak icma edilen meselenin sırf âlimlerce bilinenin inkârı söz konusu olduğunda küfrü gerektirmez, sadece o kişinin gafletine ve sapıklığına hükmedilir. İyi ki de icma gibi bir şer’i delilimiz var.  Sonuçta böyle bir delilin birçok meselede Ümmet-i Muhammed’e kolaylıklar sağladığı muhakkak. Ki;  Resulü Ekrem (s.a.v) bu hususta; “Ümmetim delalet üzerine birleşmez” beyan buyurmakla bu noktaya işaret etmiş bile.  O işaret ederde icma oluşmaz mı elbette oluşur.  Bakın şöyle tarihi süreç içerisinde nice yüz binlerce mesele icma sayesinde çözüme kavuşmuş ta.  Bu gün geldiğimiz noktada ise icma’nın ortaya koyduğu o paha biçilmez külliyata baktığımızda ulemanın hangi hususlarda ittifak ettikleri ve hangi hususlarda ihtilaf ettiklerini analiz ederek ten pekâlâ kendimize rota çizebiliyoruz. Yeter ki o zengin külliyat kütüphanelerimizin tozlu raflarında kendi haline bırakılıp terk edilmesin,   bak o zaman yeni içtihatlara pekte ihtiyaç hissetmeyiz de.   Madem öyle böylesi mühim kaynağın ayet ve hadislerle taçlandırmakta fayda var. Malum, bu hususta ayet ve hadislere baktığımızda:
         — “Her kim kendisine hak açıkça belli olduktan sonra Peygambere karşı bir tutum takınır ve müminlerin yollarından başkasına girerse biz onun kendi haline bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü gidiştir” (Nisa/115) ayette geçen ‘Müminlerin yollarından başkasına girerse’ ifadesi bir icmadır.
        —“Sizler insanlar için çıkarılmış doğruluğu emreden kötülükten sakındıran en hayırlı ümmetsiniz” (Al-i İmran/110) ayetinde geçen ‘Kötülükten sakındıran’ ifadesi bir icmadır.
        —“İşte sizi vasat bir ümmet kıldık ki insanlar üzerine şahitler olasınız” (Bakara/143) ayetinde geçen ‘Şahitler’ ibaresi bir icmadır. Ancak şahitlik hususunda bir istisna durum var ki, o da Rasulullah (s.a.v)’in;  “Huzeyme kime şahitlik ederse yeterlidir” beyanı şerifinde zikredilen durum Huzeyme’ye has bir ayrıcalıktır. İşte bu istisnai durum dışında İslam’da herhangi birinin tek başına şahitliği kabul görmez.
     Maslahat: Bir işin hayırlara vesile olabilecek uygulaması manasınadır, bunun zıddı mefsedattır (bozukluk).  Madem işin içerisinde hayırlara vesile olmak var,   o halde söz konusu maslahatın ilerisinde fesat ve fitne oluşturmaya meydan vermeyecek milletin faydasına çözüm odaklı maslahat olması gerekir. Nasıl ki nikâh neslin devamını sağlamaya yönelik meşru bir maslahatsa cihadda dini koruma ve yüceltme açısından tercih edilebilir bir meşru maslahattır. Hakeza zihin dünyamızı her türlü hurafelerden arındırmakta öyledir. Hatta sosyal hayata çeki düzen vermeye yönelik girişimlerde bu kategoride değerlendirilir.  Hele hele öyle zaruri durumlar var ki, ceza vermek bile maslahat olabiliyor. Bilhassa bununla alakalı aklı, dini, canı, soyu, malı korumak adına verilen kısas cezaları, tazminat ve ta'zir cezaları zaruri maslahat olarak karşılık bulur da. Bakın, bu hususta Ubade b. Es-Samit; ‘Evlenmemiş kimselerin işlemiş oldukları zinadan dolayı yüzer değnek ceza ve bir sene sürgündür’ hadisini rivayet etmiş, ancak dört halife bir senelik sürgün cezasına gerek görmeyip sadece yüz değnekle sınırlı tutmuştur. Hatta bir ara Hz. Ömer maslahat gereği zina eden bir kadını sürgüne göndermişse de sonrasında bunun getirdiği bir takım mahzurları dikkate alarak bu uygulamadan vazgeçmiştir.
        Hırsızlıkla itham edilen birinin suçunu itiraf etmesiyle birlikte kendisine darp uygulanması ‘mürsel maslahat’ kapsamında değerlendirilir.
           Avlanmanın maslahattan sayılması bir tür rızk kapısı olması hasebiyledir.  Yine evcil hayvanların boğazlanmasında kesim işlemi uygulaması hayvanın vücudunda olaşan kirli kanı arındırdığından maslahat olarak addedilir. Hakeza Yüce Allah'ın beyan buyurduğu “Allah çirkin şeyleri haram kılar” (A’raf,157) ayetinden hareketle bilhassa haşerelerin yenilmesi yasak kapsamında maslahat addedilir.
        Her insanın tek başına iş yapma becerisi sergileyememe durumuna binaen şirketleşmeye geçit verilmesi meşru görülmüş bir maslahattır.  Hakeza yine sosyal hayatı kolaylaştırma yönüyle vekâletin,   yardımlaşma yönüyle kefaletin,   sadaka-i cariye yönüyle vakıflaşmanın,  karanlıkta kalan birçok olayın aydınlığa kavuşması açısından şahitliğin vs. esas alınması beşeri hayatı kolaylaştırıcı maslahatlar olarak yerini alır. Zaten dinimiz beşeri münasebetleri kolaylaştıracak bazı örf ve geleneklere de maslahat gereği dokunmamıştır.
        Mücmel: Özünde kapalılık olmakla birlikte ancak bir izah edenin açıklamasıyla anlaşılan nassdır.
        Müteşabih:  Özünde anlaşılması zor veya açık olmayan şifre niteliğinde mecazi ibareler diyebiliriz. Elif, lam, Mim, Yasin vs. başlayan ayeti kerimeler bunun en çarpıcı örneğini teşkil eder.
          Sarih: Gayet açık, net ve apaçık anlaşılır ifadeler demektir.  Mesela kira, hibe, vakıf gibi kavramlar açık ve anlaşılır sözcüklerdir. Nitekim ‘Şu buğdaydan yemem veya şu tencereden yemem’ demekle buğdayın un, tencerenin ise yemek olduğu anlaşılır. Ki;  bu türden ifadeler sarih mecaz olarak karşılık bulur. Yine, şu adamın kapısı açıktır demekle misafirperver olduğu manasına gelen sarih mecazdır. Ancak ‘Falan falanla düşüp kalkmış, falan falana yaklaşmış’ ifadeleri şüphe oluşturması bundan istisnadır. Yine de bu tür ifadeler kullanan bir şahsa iftira cezası uygulanmaz,  zira bu tip ifadeler zina fiilinden başka anlamları da çağrıştırmaktadır.
        Beyan: İlan etme ve bildirme demektir. Şayet beyan edilen ilan sarih (açık) olmayıp kapalı ise bu beyan ancak açıklığa kavuşturulduğunda  'Beyan-ı tefsir' adını alabiliyor. Nitekim Kur’an’da ‘Zekâtınızı veriniz’ veya ‘Namazınızı kılın’ emri Peygamberimizin uygulamalarıyla açıklık kazanmıştır.  Tabii beyanın da kendi içinde açılımı var.  Şöyle ki,  kullanılan ifadelerle neyin amaçlandığını diğer bir ifadeye dayanarak değiştirilip ortaya konulması  'Beyanı tağyir'  adını alır.  Bunun tam tersi durumda bir ifadeyi açıklarken diğerine gerek duyulmaksızın yapılan açıklamalardır ki, işte bu tip beyanlar  'Beyan-ı zaruret' olarak karşılık bulur. Mesela sadece hayatta annesi ve babası bulunan bir kişinin öldüğünde ardından bırakacağı malın 1/3’i annemindir demesiyle geriye kalan malın 2/3’ü babanın olduğu anlaşılır. Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; ‘Ellerinizi dirseklerinize kadar yıkayınız’ (Maide, 6) ayetinde geçen  'dirsekler' ibaresi kol olarak görüldüğünden burdaki yıkama fiili dirseklerin bitimiyle sınırlandırıldığı anlaşılır. Hakeza yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu;  “Muhakkak Allah katında din İslam’dır” (Al-i İmran, 19) ayeti kerimesinde geçen ‘katında’ ibaresi hüküm manasınadır. Hiç kuşkusuz Allah her türlü zaman ve mekândan münezzehtir.
         Nehiy: Yasaklama, engelleme, men etme manası taşıdığından her Müslüman’ın “emri bil maruf nehyi anil münker”in gereğini yerine getirmesi şarttır.
         Farz-ı ayın: Allah'ın emrettiği her ne varsa Müslümanım diyen her kulun yerine getirmesi gereken vecibelerdir.
         Farz-ı kifaye: Öyle yerine getirilmesi gereken vecibeler vardır ki,  Müslümanlardan bir kısmının yapmasıyla diğerlerin üzerinden bu sorumluluğun kalktığı amellerdir. Mesela bir belde de ölen bir insanın cenaze namazı kılınmasıyla diğerleri üzerinden bu farziyetin düşmesi bunun en güzel misalini teşkil eder.
         Vacip:  Farz kadar kesin olmamakla birlikte ulema tarafından Allah tarafından emredildiği kuvvetli zanna dayalı yapılması gereken amel manasınadır. Mesela namazda Fatiha okumak bunun en güzel misalini teşkil eder.
          Mubah: Yapılmasında ve yapılmamasında mahzur görülmeyen dinen eşit sayılan fiillerdir. Buna misal olarak haram olmayan bir yiyeceği yemek ve yememek verilebilir. Yani her iki alternatif durum mubah olarak karşılık bulur. Zaten Yüce Allah'ın; ‘O bir yaratıcıdır ki, yerde bulunan her şeyi sizin için yaratmıştır’ (Bakara, 29) ayeti yaratılan birçok nimetin mubah olduğunu teyit ediyor. Ancak şu var ki,  başkasının mülkünde bulunan altın ve gümüş gibi ziynetlerden faydalanmak nimet sayılmaz, tam aksine hak ihlali söz konusu olduğundan haram olarak nitelenir.
          Mekruh: Hakkında kat’i haram hükmü bulunmamakla birlikte bizden yapılmaması ikaz edilen fiiller olup kendi içinde ‘tenzihi mekruh’ (harama yakın mekruh) ve ‘tahrimi mekruh’ (helala yakın) olarak tasnif edilir.  Örnek: ayakta tuvalette bevl etmek tahrimen mekruhtur.
         Azimet:  Allah'ı yapılması ve yapılmamasını istediği hususlarda titizlik ve kararlılıkla uymak manasına ıstılahı fıkhı bir kavramdır.  Mesela Ramazan orucunu yolculukta tutmak bu kapsamda değerlendirilen bir azimet ameldir. Malum, azimetle amel yapmayı bilhassa takva sahibi zatlar düstur edinmişlerdir hep. Zaten öyle olmasalardı gönülleri fethedemezlerdi. 
         Ruhsat:  İhtiyaç olmaksızın caiz niteliğinde birtakım sıkıntıları bertaraf etmek ya da bir takım özre bağlı olarak kolaylık sağlanan ameller manasınadır. Ramazan orucunu seferi durumda tutmama yönünde izin verilmesi bu kapsamda değerlendirilir. Zira sıkıntı kolaylığı getirir bir fıkhı kuraldır. Kaldı ki; ‘Hak Teâlâ size dinde bir zorlukta kılmamıştır’ (Maide,6)  ve ‘Allah Teâlâ sizin için kolaylık diler sizin hakkınızda güçlük dilemez’ (Bakara,185) ayeti kerimeleri ile ‘Şüphe yok ki din bir kolaylıktır, dininizdeki işlerin en hayırlısı en kolay olanıdır’ ve ‘Kolaylık ve adalet olan bir şeriatla gönderildim’ hadis-i şerifleri ruhsatla amel edilebileceğinin iznidir.  Ancak bu ruhsata rağmen yinede bir kısım ulema bilhassa tasavvuf ehli azimetle amel etmeyi tercih etmiştir.
          Akit: Mukavele ya da sözleşmek manasınadır.  Şayet usulüne uygun akit gerçekleşirse bu akit sahih akit adını alır. Mesela nikâhlı evliliği zinadan ayıran tek unsur akdin varlığıdır. Dahası icap ve kabul şartın vuku bulması bir nikâhtır. Şayet dinimiz nikâhın helal, zinanın haram olduğunu belirtmeseydi, her ikisi arasındaki ayrımı yapmak veya ikisi arasındaki farktan söz edemeyecektik.  Anlaşılan o ki, nikâh hem dinen, hem de dünyevi maslahat içerdiğinden bir tür ibadet sayılır da. Bu yüzden nikâh; hüsn (güzel) olarak kabul görürken zina ise kubh (çirkin)  fiil olarak karşılık bulur. Zinanın çirkin bir eylem olduğu o kadar net ve açık ki, bu konuda asla taviz vermeksizin zina yapana bedeli ağır cezai işlem uygulanmaktadır. Böylece verilen bu ağır cezanın toplum üzerinde caydırıcılık etkisi yaptığı gibi bu arada soy ve namus gibi değerlerde korunmuş olur. 
         Cihat kavramı özü itibariyle değil de sırf yalın haliyle bakıldığında savaşı çağrıştırdığından ilk etapta çirkin (kubh)  bir fiilmiş gibi görülebiliyor. Oysa hiç kimse durduk yere kan dökülmesini istemez, ama dinin yaşatılması ve vatan söz konusu olduğunda yücelik kazanır bile. İşte bu ve buna benzer örneklerden hareketle kendine has çirkinlik içeren olgular kabih liaynihi, başka nedenlere bağlı olarak oluşan kerih ise kabih ligayrihi olarak tanımlanır. Mesela oruç tutmak Allah’a yakın olmak bakımdan çok güzel bir amel omasına amel ama haram aylarda bilhassa Ramazan bayramının birinci günü ve Kurban bayramı tamamı süresince tutulmasına sıcak bakılmaz, yani nefse kerahetlik addedilir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; bir insan Ramazanda nafileye niyetlenmiş olsa da o ayda oruç tutmuş olması farz olarak karşılık bulur.
        Nisap: Dinimizin belirlediği mülk sahibi birinin uhdesinde bulundurduğu malın zekât değerine ulaşıp ulaşmadığını gösteren bir şer’i ölçüdür. Mesela kırkta bir mala sahip olan bir insanın edindiği mülk üzerinden bir yıl geçmesi zekât için bir nisap müddetidir.  Ancak yine de edinilen mülkün üzerinden bir sene üzerinden az bir zaman geçtiğinde zekât vermekle de maksat hâsıl olur, yani gecikmeden dolayı kaza gerektirmez. İşte bu yüzden,  farz ve vacip olan her ne amel varsa şartlarına riayet edilene 'kâmil eda',  eksik yerine getirilene de 'kasır eda' denmektedir.  Keza namazı cemaatle kılmayıp tek başına kılmakta kasır eda olarak nitelenir.
         Amir: Emir veren, memur ise adı üzerinde emre amade olmak demektir. Ancak duada emir kipi kullanmak bundan istisnadır. Mesela dua ederken; Ya Rabbi! Bizi affeyle,  türünden dualar emir kipi olarak düşünülemez, sadece yalvarma, yakarış dilek ve temenni olarak değerlendirilir.
         İllet: bir şeyin vuku bulmasına ya da değişmesine etken sebep manasınadır. Örneğin satış akdiyle mülkiyetin başka şahsın tasarrufuna geçmesi bir illettir. Çünkü buradaki etken sebep satış akdidir. Keza bazı hadislerde geçen ifadelerin arka planında yatan sebebini ortaya koyulduğunda o hadisin gerçek anlam kazanmış olur.    İşte bu çerçevede ortaya konan illet içeren hadisler  'ilel'ül-hadis'  olarak addedilir. Nitekim  ‘Kedi murdar değildir. Çünkü o ev içerisinde dolaşıp duranlardandır’ hadis-i şerifte geçen kedinin necis addedilmemesinin illeti (sebebi) onun ev içerisinde dolaşıyor olmasıdır. Mesela çocuğa ait malın velayetini üstlenmek nedeni buluğ çağına erişmemişliği ve ehliyetsiz olmasıdır.  Yine ‘Âlimlere ikram ediniz’ beyanının arak planında yer alan illet âlimin ilmiyle amil olma özelliğidir. Hakeza; ‘Hanımlarınıza temizlenecekleri zamana kadar yaklaşmayınız’ (Bakara, 222) ayetinde  'yaklaşmayınız’a karşılık gelen illet temiz olmamama durumudur.  Yüce Allah'ın “Zinaya yaklaşmayın” emrin arak planında yer alan illetin açıklaması ise bir başka buyrukta  “O bir fahiş suçtur” ifadesinde karşılık bulan illettir.  Buradan şu anlaşılıyor ki, bir nass tek başına da açıklık kazanamıyor, icabında tüm isnatlar tarandıktan sonra illet nedeni açıklık kazanabiliyor.  
       Hıyar: Karşılıklı anlaşmayla serbest kalma halidir. Mesela akdi dilediği günde kabul veya bozma konusunda özgür olmak bunun en tipik misalidir.
        Bey’i: alışveriş demektir.
       Amm: Canlı cansız fark etmez geneli kapsayan bir kavramdır. Örneğin; ‘Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz’ (Maide,38) ayetinde geçen genelleme çeyrek dinarın altında hırsızlık yapanların kapsamayacağı bir hadisle sınırlandırılmıştır. Hakeza yankesicilik ve kefen soyuculuğu aynı hırsızlık kapsamında olup olmadığını ayırmak için şöyle bir yol izlenir; yankesicilik kişinin kapsam alanında malını almak büyük bir maharet gerektiren bir iş olduğundan hırsızlık olarak nitelendirilir, ama kefen soyuculuğu böyle değildir, çünkü mezarda karşı koyacak durum söz konusu değildir.  Amm için bir başka misal ise  ‘Savaşta küffarın hepsini öldürmek’ emri ilahisidir. Tabii bu ayette emận dileyenler (Müstemin-güvence isteyenler)  vurgulanan genellemenin dışındadır.  Çünkü emận dileyenler için kesinlik kazanmış belirlenmiş hüküm vardır.
          Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı” (Bakara, 275) ayetiyle faizsiz olmak şartıyla alışveriş helallik kayıt altına alınmıştır.
         Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Allah her şeyin yaratıcısıdır” (Ra’d,16) ayeti kerimesindeki genelleme (amm) Rabbül Âlemin dışındaki yaratılanlar için bir genellemedir.
          Bir kişi yemin billâh edip; ‘Ben baş yemem’ dese serçe başı yemekle yeminini bozmuş olmaz, buradan ancak örf adet gereği koyun başı eti yenen hayvanları kapsayan bir genelleme olduğunu anlarız.
         Yine bir kimse meyve yememeye yemin etse üzüm yemekle yeminin ihlal etmiş sayılmaz,  zira üzümün meyve olmanın yanı sıra besleyici gıda özelliği de söz konusudur.
        Genellemeler (amm) çeşitlidir, mesela;  Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Ey insanlar Rabbinizden korkun” (Nisa,1) ayetinin muhatabı inananları kapsayan genelleme olduğundan bu genelleme ‘kendileriyle sınırlama amaçlanan ammlar’ olarak değerlendirilir.
         Yüce Allah'ın beyan buyurduğu;  “Ölü eti haram kılındı” (Maide, 3) ayeti celilesi hayatta kalmakla kalmamak arasında durumlarda hayatta kalacak kadar yemekle;  ‘sınırlandırılmış amm’ kategorisine dâhil olur, böylece bu fiil haramlık teşkil etmez.  
            Resulü Ekrem’in ‘Meçhul alışverişten sakınınız’ hadisi havadaki kuş ya da denizdeki bir takım canlıları satmak bu kapsamda yer alır.  Hakeza; ‘Allah insanlara zulmetmez’ ayeti de ‘sınırlandırılmayacak ammlar’ olarak değerlendirilir.
           Cariye: Köle kadın demek, hatta gemi manası da içerir. Kölelik bir kişinin geçmişte ki küfür hayatına karşılık bir bedel ödeme olarak düşünüldüğünden meşru bir uygulama addedilir.  Bu yüzden kölelik bölünme kabul etmez. Bir kişi ya köle ya da değildir, asla kısmi köle, kısmi hürlük diye bir tasnif söz konusu olamaz. Kaldı ki kölelik mal mülk edinmeye de engeldir, ama ameli konular öyle değildir, namaz ve oruç gibi ibadetlerin yerine getirilmesi lazım gelir.  Hatta bir köle efendisinin iznine bağlı olarak Hacca gidebilir. Keza kölelerin cihada katılıp katılmaması da sahiplerinin iznine bağlıdır.  Bir köle iki kadından fazlasını nikâh edemez,  bu kapsamda bir cariye hür bir kadın üzerine nikâh edilemez. Yine bu kapsamda köle ve cariyelerin diyetleri hür insanın diyetlerinden eksiktir. Hakeza cezalarda öyledir.  Bu yüzden bir insan köle de olsa ve cariye de olsa haksız yere kasten öldürene kısas uygulanır.
         Bain: Hem duygusal anlamda, hem de fiziki olarak yani nikâh bağından ayrılık demektir.  Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Boşanmış kadınlar üç kuru (üç iddet, üç temizlik, üç aybaşı) beklerler” (Bakara, 228) ayetinde geçen ‘kuru’ ifadesini Hanefiler ay olarak tanımlamışlar, Şafiiler ise temizlik olarak adlandırmışlardır. Mesela Allah Resulünün; “Zamanlarının yarısını evlerinde oturarak geçirsinler, namaz kılmasın, oruç tutmasınlar” beyan buyurduğu hadis-i şerifte geçen 'yarı' ifadesi bayanların ayın on beş gününde adet göreceklerine işarettir. Nitekim hayız en az 3 gün, en fazla 10 gün ile sınırlandırılmıştır.
        Talak: Boşama anlamına karşılık gelen bir kelimedir. Ancak bu ifade edilen kelime yoruma açık kapı bırakmayacak kadar net olmalıdır. Öyle ki bir kimse eşine;  “Sen benden boşsun” dediğinde bu söylemden  ‘ben seni boşamışımdır’ ya da ‘bu yüzden sen boşsun’ gibi kapalı anlam çıkabiliyor. Dolayısıyla talakta şer'i hüküm gereği net ifadeler kullanılması şartı aranır.  Mesela bu hususta fıkhı kaynaklarda geçen örneklere bir göz attığımızda;
       Bir kimse hanımına ‘Sen boşsun’ demekle üç boşamaya niyetlenmiş olsa da bir boşama gerçekleşir.
        Bir kimse eşine ‘Sen bir kere boşsun, 999’u hariç’ dese bir boşama gerçekleşir. Zaten 1000 boşama tarzı bir şer’i kural söz konusu olamaz.  Dolayısıyla  ‘Sen her gün boşsun’ sözüyle ancak 3 gün içerisinde her bir boşamaya karşılık gelen üç boşama gerçekleşir. Bu arada üç talak ile boşanan bir kadın iddet süresince nafaka ve barınmadan mahrum edilemez.
          Hani derler ya bir binayı yapmak zor, ama yıkmak kolaydır. Ama aileyi yıkmak öyle kolay değildir, zira boşama fiili hata ve şaka kabul etmez. Dolayısıyla bir insan şakayla karışık eşini boşadığına dair ağzından bir kelam çıkarmamalıdır, aksi takdirde telafisi zor bir sürece girmiş olur.  Dahası hata yoluyla meydana gelen boşama sahih boşama gibidir.
         — Bir kimse hanımına ‘Eğer bana kin besliyorsan boş ol’ derse hanımı da buna karşılık; ‘Evet’ cevabı verirse boş olur. Çünkü bu sözle bir şekilde kalbindeki düşmanlığı izhar etmiş olur. 
        Bir erkek hanımına ‘Filan kişiyle görüşürsen benden boş ol’ dese,  o da görüşmüş olsa boş olur.
        Bir adamın büyük karısı henüz çocuk yaşta hanımına süt emzirse iki eşi de haram olur.  
         Mecaz: Gerçeğin tâ kendisi olmasa da varisi diyebileceğimiz ifadelerdir. Herhangi bir kişiye ‘Aslanım benim’ demekle o kişiye hayvan muamelesi yapılmış anlamına gelmez, bilakis bu ifade de güçlülük iltifatı vardır.  Keza Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Kadınlara yaklaştığınızda..” (Nisa/43) ayeti celilede geçen yaklaşma fiilinin Arapça karşılığı lems olduğundan elle dokunmak manası içermez,  ilişki manasınadır.
        Müteşabih: Açık olmayan hüküm manasınadır.  Mesela;  “Allah’ın eli onların elleri üstündedir” ayetinde geçen el’ ilahi kudret anlamında olup, hâşâ Yaratıcıya “el” isnat etmek manasına değildir. Zaten böyle düşünülmesine izin verilmez de. Çünkü O her şeyden münezzeh,  eşi ve benzeri olmayan tek yaratıcıdır.   
        Salât: sözlük anlamı dua olup şer'i anlamı ibadettir. Nitekim Allah'ın, ‘Salât edin, zekâtı verin’ hükmü,  ‘Beni nasıl namaz kılıyor gördüyseniz öyle kılın’ hadisi şerifin ışığında salâtın namaz olduğu açıklık kazanır.
       Mücmel: Açıklamaya ihtiyaç duyulan sözcüklerdir. Nitekim salât, zekât ve riba sözcükleri bunun tipik misalidirler. Belki de bu tip kavramların her biri âlimlerce açıklanmasaydı her biri müzelik sözcük olarak geçiştirilecekti. İyi ki de bilge âlimlerimiz var, onlar sayesinde her bir sözcüğün bir kitap dolu bilgi hazinesi içerdiğini fark etmiş olduk. 
        Nass: Mutlak kelam manasına, yani Kur’an ve hadis'in orijinal halidir. Bu yüzden müfesser nassdan daha açık bir kelamdır. Nitekim Allah'a aşkla vecle teslim olmuş bir mü'min  “Bütün meleklerin hepsi secde ettiler” (Hicr, 30) ayet-i kerimesini okuduğunda zihninde   “acaba ayrı ayrı mı secde ettiler” kuşkusu doğurmuyorsa bu demektir ki bu müfessir bir ayettir.
         Muhkem:  Müteşabihin tam zıddı manada bir kavramdır. Mesela; Yüce Allah'ın beyan buyurduğu ‘cünup olursanız temizlenin’ (Maide/6) ayeti ağza su alıp alamama noktasında muhkem (kapalılık) içerdiğinden açıklamaya muhtaç bir husustur.  Dolayısıyla ulema bu tip durumlarda müteşabih verilerden hareketle ağza alınan suyla orucun bozulmayacağını hükmettiği gibi gusül abdesti alırken de yine ağız içine su almakla bedenle aynı eşdeğer vacip olduğu hükmünü çıkarmıştır.
       Nasıl ki müfessir nass’dan daha net ve açık bir kelamsa muhkem de müfessir’e göre daha açıklayıcı bir kelamdır. Nitekim Yüce Allah'ın beyan buyurduğu;“İçinde sonsuza kadar kalacaklardır” (Yunus, 26) ayeti uzun süre kalınacak ihtimalini bile düşündürmeyecek kadar sonsuzluk vurgusu bir muhkem bir ayettir.  Kelimenin tam anlamıyla cennet inananlar için ebediyen yaşayacağı bir mekân olduğu şüphe götürmeyecek kadar muhkemdir. Zaten insanın özünde sonsuzluk duygusu kodlanmış bile. Bu yüzden Bediüzzaman; küçüklüğümde şöyle hayal ettiğimde kendi kendime sordum:
      Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra âdemi ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa baki fakat adi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?”. Tabii bu soru karşısında ruhuma baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “Ah!” çekti. “Cehennem de olsa beka isterim” dedi.
        İşte bu sözlerden de anlaşıldığı üzere insan cehennemde olsa sonsuzluğu vurgundur.
      Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu;; “Cihat kıyamete kadar zaman zaman devam edecek”  hadis-i şerifi de öyledir. Hakeza yine;  “Allah her şeye Kadirdir” (Tegabün, 1) buyruğu ile “Allah sizi ve yaptıklarınızı yaratandır” (Saffat, 96) beyanlar da Allah Teâlâ’nın sıfatlarını ortaya koyan en net muhkem ayetlerdir.
           Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “İçinizden adil olanları şahit tutun” (Talak, 2) ayeti nass olmasına nass ama bir bakıma müfessir bir ayettir. Bu nedenle Yüce Allah'ın beyan buyurduğu ‘İffetli ve namuslu kişilere zina suçlamasında bulunup, sonra dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun, onların şahitlikleri ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir’ (Nur, 4) ayeti nass’a göre öncelik arz ettiğinden,  talak ayetinde geçen hükmü sınırlamıştır. Öyle ki, zina isnat edenler ancak tövbe ederek fasık olmaktan kurtulabiliyor.  Malum, şer'i meselelerde şahitlikte en az iki şahit geçerli olmakla birlikte, gayri meşru durumlarda bu sayı dörttür.
         Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Ondan başka bir eşle nikahlanıncaya kadar..” (Bakara, 230) ayeti de tıpkı “kocasından ayrılan kadının velisinden izin almaksızın evlenebileceği” hükmü kadar gayet net ve açık bir kelamdır.
          Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Ulu'l-emr gayrimüslimlerin mallarına saldırmamalıdır” hükmüyle bu mesele sadece Ulu’l-emri ilgilendiren bir hüküm olduğundan Müslümanların mallarına saldırılabileceği anlamı çıkmaz, tam aksine zimmîlerin haklarına riayet esastır.
           Had: Bir takım şer’i hükümleri ihlal edip haddi aşanlara yönelik dönüşü olmayan ağır cezayı müeyyidedir. Had cezaları ancak şüpheyle düşer. Nitekim bir Müslüman’ı hatayla öldürene had cezası uygulanmaz, sadece kefaretle yetinilir. Derken bu kefaret bir köleyi azat etmek, buna gücü yetmiyorsa ardı ardına iki ay oruç tutmakla giderilir.  Zira “Kim mümin bir kişiyi hatayla öldürürse Müslüman bir köle azat etsin ve öldürülenin velilerine diyet ödesin” (Nisa/92) ayeti bu babtandır. Hakeza; “Kim bir Mümini kasten öldürürse onun cezası cehennemdir” (Nisa, 93) ayeti diyete tabi olmadığına delalettir.  Birkaç kişi bir şahsı hata sonucu öldürse her biri için ayrı ayrı diyet gerekmez, bir diyet kâfidir. Belli ki, kısas haksızlığı giderici sen nihai cezai müeyyide olduğu içindir Yüce Allah; ‘Kısasta hayat var’ (Bakara, 179)  buyurmuştur. Şöyle ki; ister adam öldürme olsun, ister fuhuş olsun,  ister içki içmek olsun, ister iftira etmek olsun, ister hırsızlık olsun ve isterse yemin ihlali olsun tüm bu suçların kabarmaması açısından en caydırıcı ceza ancak had cezasıyla mümkün olmaktadır. Aksi halde suçların biri bin edip toplum nizam bulamayacaktır.
          Nesih: Bir hükmü hükümsüz kılmak veya değiştirmek manasınadır. Dolayısıyla bir sonraki delil nasih (nesh eden) adını alırken, iptal edilen hüküm ise mensuh (nesh edilen) adını alır.  Belli ki, Allah Teâlâ kullarını bir dönem için başka hükme diğer bir dönemlerde farklı hükme tabi tutmaktadır, gerektiğinde kulunu sınar da. Elbette mülk O’nundur dilediğini yapmak yaratıcıya has bir haktır. Bu yüzden tüm müminler hikmetinden sual olunmaz der.  Bakın, Hz. Âdem (a.s) döneminde kız kardeşle evlenmek caizken,  sonraki dönemlerde yasaklanmıştır (nesih edilmiştir). Hz. Yakub (a.s) döneminde iki kız kardeş nikâh edilebiliyordu. İşte bu ve buna benzer hükümler İslam'ın doğuşuyla birlikte nesh edilmiştir. İlginçtir Hristiyanlar neshi reddetmezken,  Yahudiler tam tersi tutum sergileyip inkâr etmektedirler.   Yahudiler inkâr ede dursunlar şu bir gerçek sadece akli ve itikadı mevzularda nesh olunmaz. Mesela Ateş yakıcıdır” akli bir delildir, dolayısıyla aksi durum düşünülemez.  Kaldı ki neshin kendine has belirli kuralları var. Her şeyden önce neshin kitap ve sünnetle teyit edilip sabit olması gerekir. Bu da yetmez nesh eden delilin nesh edilenden sonra olması icap eder. Şurası muhakkak; kitap sünnetle, sünnet sünnetle,  ya da sünnet kitapla, kitapta mütevatir ve meşhur sünnetle nesh edilebiliyor. Ancak sünnetle nesh sadece kitabın hükmüne uygulanabiliyor,  metnini asla nesh edemez.
        Nesh konusunda fıkhı kaynaklarda geçen örneklere baktığımızda:
     Birinize ölüm geldiği zaman vasiyet etmesi size farz kılındı” (Bakara, 180) ayeti celilesi,  “Allah çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet eder” (Nisa, 11) ayetiyle nesh edilmiştir.
       Rasulüllah (s.a.v) önceleri kabirleri ziyareti yasaklamıştı,  sonrasında ise; “sizi kabir ziyaretinden men etmiştim, şimdi ziyaret edebilirsiniz. Çünkü o ölümü hatırlatır” hadisiyle nesh etmiştir.
      Malum namazlar önceleri Mescid-i Aksaya doğru kılınıyordu, bu hususta Mescid-i Kıbleteyn de namaz kılma esnasında nüzul olan  “Yüzünü Mescidi Harama çevir (Bakara, 140) ayetiyle birlikte fiili sünnet nehy edilmek suretiyle değişmez kıblemiz Kâbe olmuştur.
       Yüce Allah'ın “Zina eden kadınlara dil ile eziyet etme ve evlerine hapsedilmeleri” hakkında nüzul eylediği ayetin hükmü nesh edilip sadece metni kalmıştır.
       Hz. Ömer'den (r.anh) rivayetle Yüce Allah'ın; “Erkek ve kadın zinada bulunurlarsa ikisine de Allah Teâlâ tarafından bir ceza olarak recmediniz”  ayeti celilenin hükmü esas alınıp metni nesh edilmiştir.
       İslam'ın ilk evrelerinde Ramazanda uyuduktan sonra sahur vaktine kadar yemek içmek ve cinsel ilişkide bulunmak yasaktı, sonrası malum sahur sonuna kadar mubah addedilip bir önceki hüküm nesh edilmiştir. Hakeza yine ilk önceleri inananlar oruç tutmakla fidye vermek arasında tercih yapmakta serbestiler, daha sonra oruç tutmak farz olunca bir önceki uygulama nesh edilmiştir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; Yüce Allah'ın beyan buyurduğu “Orucu geceye kadar tamamlayınız” (Bakara,187) ayette geçen 'geceleyin' ifadesinden gece oruç tutulacağı anlamı çıkmaz.
        Yüce Allah'ın beyan buyurduğu “Başlarınızı mesh ediniz” (Maide, 6) ayetinde geçen 'mesh ediniz” hükmünün tüm başı içermeyeceği manasına gelen bir neshdir.
      İslam'ın ilk evrelerinde meninin gelmesiyle gusletmeme ruhsatı vardı, fakat ilerleyen dönemlerde şehvetle gelen meni için gusül alınması farz kılındığından bir önceki uygulama nesh edilmiştir.
      Hicri 8. yılında Şeddad’dan rivayet edilen; ‘Kan alan da veren de iftar açmıştır’ hadis-i şerifi,  daha sonra İbn-i Abbas’ın rivayetle Allah Resulünün Veda haccında hicri 10. yılında söylediği bildirilen oruçken kan aldırmanın orucu bozmayacağı hükmüyle nesh edilmiştir.
        Tabii neshle ilgili hususlar bu kadarla sınırlı değil elbet. En son şunu diyebiliriz ki; Fahrettin Razi gibi nice büyük bilge âlimlerin çalışmaları neticesinde nasih ve mensuh ayetlerin yekûn sayısı 20-21 arasında olduğu tespit edilmiştir.
      Müddei: İddia makamı (sahibi-davacı) müddei demek olurken, aksini iddia eden makamsa müddeialeyh (dava edilen) adını alır.
          Demagog: Konuşma adabına aykırı davranarak tan, sadece karşısındakini susturmak maksatlı lafebeliği yapan şahıs manasınadır. İşte böyle bir şahsın ortaya attığı içi boş ifadeler ise demagoji (lafazanlık) adını alır. Oysa Selef demagogun (laf ebesi) tam aksine her türlü laf ola beri gele türü ifadelerden uzak, gerçeğin ortaya çıkması için konuşurdu.  Kaldı ki sahabe döneminde istisna kabilinden de olsa lüzumsuz sarf edilen sözlere meydan verilmezdi.    Nitekim bir gün Resulü Kibriya Efendimiz (s.a.v);
          —Bu gün bana her ne soracak olursanız cevabını açıkça alacaksınız.
          Cemaatten biri:
          — Ya Rasulüllah! Benim babam kimdir?
           Resulü Ekrem (s.a.v):
          — Senin baban Hüzafe dedi.
         Tabii bu tür sorulara canı sıkılan Hz. Ömer (r.anh):
          —Fitnelerin şerrinden Allah’a sığınırım, bu gibi sorulardan dolayı af dileyerek tepkisini ortaya koymuştur.  Derken bu olay üzerine ayet nüzul olur da:
       “Size açıklanacak olursa fenalık verecek olan birtakım şeylerden sorup durmayınız” (Maide, 101).
          Nikâh-ı fasıt; Sıhhat derecesi düşük geçersiz nikâh demektir.
          Nikâh-ı batıl; Muvakkat zaman için yapılan ve kat’i hükümleri bulunmayan nikâhtır.
          Nikâh akdi-  Tarafların icab ve kabulüyle gerçekleşen akitleşme işlemine denir.
          İcabı nikâh;  Velinin  'kızımı seninle evlendirdim',  kocanın da  'kızını nikâhladım' ifadesinde evlenme teklifinin yerini bulmasıdır.
          Kabul-ü nikâh; Evlilik teklifine evet ya da olumlu karşılık vermekle nikâhın tamamlanması demektir.
           Bikr; el sürülmemiş bekâr kız demektir.
           Seyyib; kadın görmüş erkek demektir.
           Seyyibe; erkek görmüş kadın demektir.
           Eyyim; dul anlamındadır.
          Mahrem; nikâhı haram olan, yani nikâh düşmeyen evlilik yoluyla(sıhrî) akraba, kan bağı akraba ve süt yoluyla akraba ve üç talakla boşanmış kadınlar vs. demektir.
          Hürmet-i musahare; meşru evlenmekle ya da gayri meşru münasebetle meydana gelen haramlık demektir. Yani meşru evlenmenin dışında bile bir başkasına şehvetle dokunmakla ön avret yerine bakmakla da haramlık hâsıl olur.
          Hürmet-i raza; sütlükten dolayı haramlık demektir.
          Taaddüd-ü zevcat; çok evlilik demek olup, ama sınırı dörttür.
          Mihir; nikâh akdi ile kazandığı bir nevi evlilik tazminatı demektir.
          Akir; hamile kalmayan kadın demektir.
          Duhul; kocanın eşiyle cinsel birleşmesi demektir.
          Velhasıl; Hanefi ekolü fıkhı kitaplardan özetle kendi üslubumca fıkhı kavramları açıklamaya çalıştım, sürçü lisan olduysa affola.
           Vesselam.

       

25 Eylül 2016 Pazar

KIYAS-I FUKAHA



                        KIYAS-I FUKAHA

SELİM  GÜRBÜZER 

          Kıyas; bir şeyi dayanak yaparaktan mukayese yapıp görüş (rey) belirtmek demektir.    Bakın, Allah Resulünün “Buğdayı buğday ile misli misliyle satınız, fazlasını satarsanız fazlası faiz olur” beyan buyurduğu ifadede geçen “buğdayı buğday ile misli misliyle satınız” hükmü bir kıyastır. Tabii kıyasında kendi içinde çeşitliliği söz konusudur. Şöyle ki, kıyasın celi (açık veya anlaşılabilir)  olanı olduğu gibi hafi (gizli-istihsan)  olanı var. Mesela kirli havuz ve kuyuların taşlarında pislik izi kalabileceğinden kıyasla kuyu suyunun temiz olmayacağı hükmüne varılır ki, işte bu hüküm gizli kıyas olarak karşılık bulur. Hakeza yırtıcı kuş artıklarının temiz olmaması gerekirken, gagalarının kemik olduğu düşünüldüğünde gizli kıyas gereği temiz addedilir. Ancak yırtıcı hayvanlar bundan istisnadır. Çünkü bu tip hayvanların ağızlarından salya aktığı kuşku götürmez.
           Aslında kıyas zannı bir delildir. Nitekim bu hususta Kur’an’da beyan buyrulan; “Göklerin ve yerin hükümranlığına bakmıyorlar mı?” (A’raf,185) “Düşünmüyorlar mı ki arkadaşları olan Peygamberde bir delilik yoktur” (A’raf,184) ayetlerin işaret ettiği tefekkürü kıyasla birçok hakikatlere ulaşmak mümkün. Fakat aklı kıyası kabul etmeyenlerde kendilerince Allah Teâlâ’nın beyan buyurduğu; ‘Sana kitabı her şeyi açıklayıcı olarak indirdik’ (Nahl, 89) ve ‘Yaş kuru hiçbir şey yoktur ki açık olan kitapta zikredilmesin’ (En’am,59) ayeti kerimeleri delil gösterirler. Ancak iyi hoşta gözden kaçırdıkları bir husus var ki, o da kıyasın ispatlayıcı bir delil değil, açıklayıcı bir delil olduğudur.  Üstelik delil olarak gösterdikleri ayette geçen ‘..her şeyi  açıklayıcı...’ ifadesi anlam bakımdan noksandır. Kaldı ki, böyle bir saiki bir an kabul ettiğimizi varsaydığımızda Allah korusun hiçbir sünnet ve hadisi şerifin kıymeti harbiyesi kalmayacaktır. Oysa birçok müfessir; En’am süresinde zikredilen  ‘kitap’   ibaresinden maksadın levh-i mahfuz olduğunu belirtmişlerdir.  
         Malum,  Resulü Ekrem Muaz b. Cebel’i Yemen’e kadı tayin ettiğinde:
          — Ya Muaz! Oraya vardığında ne ile hükmedeceksin?
          Muaz bin Cebel cevaben:
          — Allah’ın kitabı ve Sünnet-i nebeviyle hükmederim demiştir.
          Allah Resulü:
          —Peki ya kitap ve sünnette hüküm bulamazsan?
          Muaz bin Cebel bu kez:
           —O zaman kendi içtihadımla hüküm veririm, cevabını vermiştir.
          Tabii Resulü Ekrem (s.a.v) Muaz b. Cebel’in bu akıl dolusu sözlerine karşılık:
         — Allah’a şükürler olsun ki; seni Resulünün razı olacağı hükme başarılı kıldı beyanıyla onu taltif etmiştir. İşte bu karşılıklı soru ve cevap ilişkisinde nasıl ki Rasulullah’ın ‘Kitap ve sünnette bulamazsın’ sorusundan maksat her hükmün kitap ve sünnette açık açık yer alamayacağını gösteren bir işaret taşıysa ayni ölçüde Muaz b. Cebel’in ‘Kendi içtihadımla amel ederim’ cevabı da kıyasın varlığını ortaya koyan bir başka işaret taşıdır. Madem böylesi işaret taşlarımız var, o halde ilmiyle bir âlim zatın zinaya kıyasla herhangi kötü bir fiili işlemenin yasak olduğunu dile getirdiğinde kitabın hilafına bir görüş belirtmiş olmadığını söyleyebiliriz pekâlâ. Hakeza yine Allah Teâlâ insan hayatına zarar verici bir zehirli bir maddeye yasak koyduğunda ulemanın kıyas yapıp bir zehirli maddeden birçok zehirli maddeyi yasak kapsamına alması da öyledir.  Anlaşılan o ki,  Allah Teâlâ kullarına helal veya haram kıldığı her ne varsa bunların her birinin özelliği, niteliği,  ayrıntısı teferruatlı açıklamaksızın bildirmiştir. Dahası ayrıntılara dalmak ulemanın çalışma ve gayretine bırakılmış ki; kıyas yoluyla düşünce ve fikir dünyası diri tutulsun.
          Bakın;  kıyas gerçeğinin bir başka en çarpıcı örneğini Resulullah’a sual edilen soruda görmek mümkün. Şöyle ki;
         Hasamiyye;
        —Ya Rasulüllah! Babam haccetmeden vefat etti, şimdi ben babamın yerine Hac farizasını yerine getirmiş olsam faydası olur mu?
         Habib-i Kibriya (s.a.v) bu suale karşılık şöyle bir kıyas soru yöneltir:
           —Babanın borcu olsa onu sen ödesen, babanın borcu ödenmiş olmaz mı?
         Hasamiyye cevaben:
         — Ya Rasulullah! Elbette ödenir, der.
        Bu durumda Rasulullah (s.a.v):
    O halde Allah’a olan borcun kaza edilmesi daha layıktır bir kıyas-ı cevapla tasdik görüp maksat hâsıl olur da.  
         Hakeza Hz. Ömer (r.anh)'da Allah Resulünün izlediği yöntemden hareketle bu ve buna benzer kıyas örneklerini şura heyetiyle birlikte birçok meseleyi karara bağlamış bile. Hatta halifelik döneminde; Kadı Şureyh ve Ebu Musa el Eş’arı gibi kadılara gönderdiği mektuplarla edille-i şer’iyye hükümlerin yerine getirilmesi hususunda telkinlerde bulunmuştur. Her ne kadar kıyasın edille-i şer'iyye çatısı altında sıralamada ki yeri en son sıra olsa da aslında düşünce ve tefekkür yönüyle değerlendirildiğinde ilk sıralarda yer alan delil kaynak gibi durmakta. Yani, hiyerarşik sıralamanın en son sırasında yer almak bu delilin etki gücünden bir şey kaybettirmez. Nasıl kaybettirsin ki, bir kere hiyerarşik sıralama gereği kitap ve sünnet arasında gel git yaşandığında öncelikle kitap esas alınır. Oldu ya iki sünnet arasında kıyas söz konusu oldu, bu durumda ister istemez meşhur sünnet meşhur olmayana tercih edilir. Yetmedi diğer alt ve üst tali kaynaklara başvurulur. Mesela bu hususta nass zahire, müfesser nassa, muhkem müfessere, hakikat mecaza, sarih kinayeye ve ravisi fakih olan hadis fakih olmayan hadise tercih edilir. Fakat tüm bu araştırmalar sonucunda bir baktık, iki delil arasında denklik söz konusu oldu,  artık bu noktadan sonra elbette ki her iki delilde delil olmaktan çıkmış olur. Tabii şu önemli ayrıntıyı da atlamamak gerekir; delil incelenmesinde ilk evvela ayetlerin nüzul ve hadislerin söyleniş tarihleri esas alınmalı ki en son nüzul olan ayet ve hadislerin öncekini nesh edip etmediği gözden kaçmış olmasın. Keza bir başka dikkat edilmesi gereken husussa iki sünnet arasında karar verememe veya çelişki hâsıl olduğunda ne yapılacağı hususudur.  Hiç kuşkusuz böyle bir durum karşısında sahabe içtihadı dikkate alınır. Şayet sahabe arasında ihtilafı bir mevzu tespit edilmişse bu kez kıyas-ı fukaha’nın görüşü esas alınır. Nitekim Numan b. Beşir;  Resulü Ekrem'in güneş tutulduğunda bir rükû ve iki secde ile namazı eda ettiğini rivayet ederken, Hz. Aişe (r.anh)’da;  iki rekât kıldığını ancak her rekâtında iki rükû ve iki secde ile eda edildiğini rivayet etmiştir.  İşte görüyorsunuz ortada birbirinden farklı iki rivayet var, dolayısıyla iki rivayet arasında tercih imkânı kalmadığından,  ister istemez diğer vakit ve nafile namazlara kıyasla bir rükû ve iki secde ile iki rekât namaz eda edilmesi gerektiği içtihadında karar kılınır. 
         Malum, Edille-i Şer'iyye kapsamı dışında bir takım delillerde söz konusu, ama ortada hükmü sabit bir delil varken zannı delile pek itibar edilmez.  Ancak yine de edille-i şer’iyye kapsamı dışında İslam öncesi şeriatlar, istishab, taklid, istidlal, örf ve maslahat gibi delillerin varlığından bilgi maksatlı haberdar olmakta fayda var. Hatta bu delillerin büyük ölçüde hükmü kalkmış olsa da mukayese açısından, ya da ihtiyaç hâsıl olduğunda başvurulacak kaynak olabiliyor. Yeter ki, bunlar İslam'ın belirlediği ölçülere aykırı israiliyat haber olmasın. Bir kere İslam’ın insanlığa inmiş en son kâmil bir din olması bir önceki şeriatları nesh ettiği icma ile sabitse de sahih olan bir görüşe göre Allah Teâlâ ve Resulünün hakikatlerini inkâr etmemek kaydıyla önceki şeriat kaynaklardan da istifade edilir denilmektedir. Dikkat edin sadece istifade edilir denmekte,  yani tabii olunuz denmiyor, çünkü bu kaynakların mutlak anlamda bağlayıcılığı söz konusu değildir.
          İstishab; bir şeyin aksi ortaya çıkmadıkça var sayılabilecek bir delildir. Hanefilere göre kayıp bir insanın malına varis olunmayacağı gibi ihtiyaten mal paylaşımı durdurulur da.  Yine bir başka istishab örnekse, Hz. İsa’nın şer’iatı İslamiyet’in zuhuruna kadar geçerli hükmüdür.
          Taklid, delil olarak algılansa da, aslında özünde birçok kusuru barındırması muhtemel dâhilinde bir delil niteliğe sahiptir.
           Örf; İslam kaidelerine,  akla ve mantığa ters düşmemek kaydıyla delil olarak kabul görebiliyor.  Bu yüzden örf deyip geçmemek gerekir. Hele örf teamül hale gelmeye dursun toplum içinde yerleşik alışıla gelen hüküm niteliği kazanır da. Örf; sözlü olduğu gibi fiili de olabilir. Mesela fıkıh kitaplarında şöyle örnekler getirilir; mesela bir kimse; ‘falan eve ayağımı basmam’ tarzında yemin ettiğinde örf’en o eve girilmeyeceği anlaşılır, dolayısıyla o eve binek üzeri girildiğinde yemin bozulmuş olur. Anlaşılan; nass geneli kapsayan bir delil niteliği taşırken, örf ise belirli bir alanla sınırlı yerel delildir.  Ancak ister genel alanda ister yerel alanda şer’i delille örf arasında ihtilaf söz konusu olduğunda delil olarak nass tercih edilir. Zaten şer'i hükmün varlığında bir başka hüküm hükümsüzdür. Şer’i hükmün üstünlüğü o kadar gayet açık ve net ki,  yerleşik bir örfün doğruluğunu tespit etmek ya da yanlışlığını bildirmek için vahy nüzul olmuş bile. Şayet yerleşik bir örfle alakalı lehte veya aleyhte herhangi bir ilahi bir hüküm yoksa icabında o söz konusu örf delil olarak kabul görebiliyor. Keza mevcut örf değişikliğe uğrayıp eskisini aratmayacak daha iyi bir örf oluştuğunda bu kez yenisi delil olarak esas alınır. Nitekim Mecellede geçen bir ifadede; ‘zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr edilemez’   hükmü bunu teyit ediyor. 
           Hüküm;  ilhamını Kur'an’dan alan kurallar manzumesi demektir. Bir kere Allah Teâlâ'nın haram bildirdiği haram, helal bildirdiği helal her ne varsa hepsi şer’i hükümdür.  Yine,  Şâri’   (bilge âlimler)   tarafından dile getirilen  “şu fiili yapmayınız” tarzında ifadeler de bağlayıcı hüküm kapsamındadır.  Değim yerindeyse şari’nin şer’i hükümler hususunda yap dediğini yapmak farz olur, yapma dediğini yapmak haram olur. Ancak Rabbül Âlemi’nin “şu işi ister yapınız isterse yapmayınız” hükmü söz konusu olduğunda artık o işi yapıp yapmamak mubah olur.
         Alamet; ismiyle müsemma nişân (işaret) manasınadır.  Şöyle ki; namaz içerisinde getirilen her bir tekbir diğer rükünlere geçişin bir alameti olarak addedilir. Ki,  bu geçişler mutlak alamet diye tanımlanır Keza, namazda başlangıç tekbirleri namaz vakitlerini belirleyen parola niteliğinde işaret olması hasebiyle  ‘illet alamet’ olarak tanımlanır.  Yine bir başka misalde güneşin doğuşu ve batışı bir başka alamet örneği olarak karşılık bulur. Nitekim güneşin doğması gündüzün varlığına bir alamet teşkil ettiğinden,  bu işaret  ‘mecazen alamet’ olarak tanımlanır.
        Mahkûmen bih; Hüküm altına alınan, hüküm verilen sorumluluk yaşına erişmiş her kulun müspet veya menfi fiillerini kapsayan bir kavramdır. Zira Allah hakkı (Namaz, oruç, iman vs.), kul hakkı (kendi dışındaki kişiye verilen zarar vs.) ve her ikisi birlikte tüm haklar (iftira gibi) bu kapsamda değerlendirilir.
      Mahkûmun leh;  lehinde hükmolunan, yani davayı kazanmış manasınadır.
      Mahkûmun un aleyh;  aleyhine hükmolunun, yani davayı kaybeden manasınadır. Madem öyle davayı kaybetmemek gerekir. Hem madem İlahi buyruğa muhatab kalıp sorumluluk yüklendik o halde ruhlar âlemindeyken; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” fermanı karşısında; verdiğimiz “Evet” (Zümer,71)  sözünün gereğini yerine getirmemiz lazım gelir.  Hatta Allah Teâlâ kalu bela’da vermiş olduğumuz o sözü inkâr etmeyelim diye her kavme peygamber göndermiştir.  Yetmemiş âlimler ve diğer delillerle desteklemiş bile. Böylece bezm-i elestte verilen o söz her devirde kıyamete kadar canlı tutulur da.  Derken sözünün eri olanlar kurtuluşa erer de.
          Ehliyet; dini anlamak bakımdan tam ve eksik ehliyet diye tasnif edilir. Mesela çocuk ve bunaklar için eksik ehliyet tabiri kullanılırken, akıl ve buluğa ermiş olanlar içinde tam ehliyet olarak karşılık bulur.
        Aklı kıt, yani deli birinin velisi ve ebeveynine bağlı olarak imanı sahih olur, keza dinden döndüğünde de öyledir. Hatta devam eden delilik süresince ibadetler bu kişiden düşer de. Ki; bu süreçte söz konusu ibadet namazsa İmam Muhammed'e göre altıncı namaz vaktinin girmesiyle, söz konusu ibadet oruçsa bir ay,  söz konusu ibadet zekâtsa bir seneyle sınırlıdır. Şu bir gerçek; aklı yitik deliler ağızlarından çıkan sözlerinden dolayı değil fiillerinden dolayı cezalandırılabiliyor.
        Baygınlık hali bir insanın ibadet etmesine engel teşkil ettiğinden vaktin namazı o an düşebiliyor.  Ancak oruç ve zekât bundan istisnadır. Zira baygınlık uzun zaman dilimi devam eden bir özür hali değildir. Hakeza uyku hali de öyledir.  Mesela bir insan uyku haldeyken gerek alışveriş akdi,  gerek boşama,  gerek azat etme,  gerekse dinden döndüğüne dair nahoş sözler sarf ettiğinde ciddiye alınmaz.
        Sarhoşlukta baygınlık gibidir.  Malum, sarhoşluk ölçüsü yer ile gök arasını ayırt edememekle belirlenmiştir. Bu yüzden Hanefiler; yer ile gök arasını ayırt edebilecek bir insan için had uygulanmaz hükmünü vermişlerdir. Hatta zorla içki içirtilmiş bir insan içinde içki haddi uygulanmaz. Dahası alkol alan bir insan tüm ibadetlerden sorumlu olmakla birlikte ibadet edecekse de sarhoşluk hali geçtiğinde ya da değim yerindeyse bir daha içmemek üzere şişeyi taşa çalıp kendine yeni bir ak sayfa açarak ibadete koyulması uygundur.
           Şu da var ki zorla adam yaralama, öldürme ve zina yapan bir insandan haram fiil düşmese de zorlayan için kısas gerekir.  Bir kimse açlık, susuzluk ve herhangi bir zorluk gibi mecburiyetler karşısında şarap içmesine, domuz eti veya ölü eti yemesine ruhsat vardır.  Aksi bir durumda bu ruhsatı kullanmaktan kaçınmakla nefse zulmedilmiş olur. Bakın müşrikler Ammar b. Yasir'e zorla Allah yoktur dedirtmişlerdir.  Ama o bu sözle imanından olmadı.  Çünkü o bu sözü söylerken kalbi Allah diyordu. Hatta hakkında ayet nazil olup doğrulanmış ta. Bu olaydan anlaşılan o ki; bir insan dayanılmayacak baskı altında kalben farz olduğuna inandığı namazı inkâr etse de imanından olmaz. Ancak şu da bir gerçek mümin kendisinden istenen tavize boğun eğmeksizin işkenceye dayanıp öldürüldüğünde şehitlik mertebesine erişebiliyor. Keza bu hüküm mal namus gibi kutsal değerler içinde geçerlidir.  Ki,  böyle yapmakla İslam’ın şanı yüceltilmiş olunur.
         Unutkanlık şer'i hükmün uygulanmasına mani değildir. Şöyle ki; namaz içinde unutmak gaflet sebebi sayıldığından telafisi sehiv secdesiyle giderilebiliyor. Tabii telafi edilemeyen durumlarda var.  Mesela; bir insan namaz kılarken su içmiş olsa namaz bozulur. Yine bir insan namaz vaktini unutup vakit geçtiğinde o namazı kaza etmesi lazım gelir. Fakat oruç böyle değildir. Mesela, bir insan oruçluyken unutarak su içse orucu bozulmaz. Hatta Ebu Hureyre rivayet edilen hadisten hareketle İmam-ı Azam; “Eğer bu rivayet olmasaydı kıyasa binaen orucun bozulacağını söylerdim” demiştir. Zaten İmam-ı Azam’a da bu yakışırdı. Nitekim o aynı zamanda, “Allah ve Resulünden gelen her şey başımın gözümün üstüne” diyen bir zattır.
          Mümeyyiz; iyi ile kötüyü ayırt edebilen (temyiz sahibi) çocuk demektir. Böyle bir çocuk mirasa, vasiyete, kendi adına alınmış mülkiyete yetkilidir, ancak köle, cariye ve gayrimüslim çocukları herhangi bir Müslüman yakınına varis olamaz. Çocuklar namaz, zekât gibi ibadetlerle ilgili yaptırımların yanı sıra kısas ve mirastan men edilmek gibi hususlarda da sorumlu tutulmazlar.  Bir kere ibadetlerde eksiklik akıl baliğ olmuş hür insanı bağlar, çocuklar için sadece eğitilmesi tavsiye edilir,  bu yüzden fiilleri sebebiyle cezayı işlem görmezler sorumluluk yok farz edilir.  Zaten çocuklardan akıl baliğ olmuş hür bir irade beklemek abesle iştigal olur. İşte bu yüzden onlardan sadır olacak herhangi bir nahoş fiili davranışlar hukuken geçersiz sayılıp hükme esas teşkil etmez. Öyle ki; mümeyyiz mirasçı bir çocuk miras bırakanı öldürmüş olsa mirastan mahrum edilmez,  kısasta uygulanmaz. Anlaşılan,  çocukluk hali bir noktada özür hali sayılabiliyor. Hatta mümeyyiz bir çocuğun veliliği de kabul görmez, ama veli edinmesi kabul görür.    
          Bunak; mümeyyiz çocuk gibidir. Bu yüzden mümeyyiz çocuk için geçerli olan kural bunak içinde geçerlidir.
          Ölüm; yaşadığımız hayattan başka bir hayata geçiş hali demektir.  Ölen ölür geriye kalan bıraktığı miras kalır.   Ancak ölenin mirası mirasçılara pay edilmeden önce defin masrafları karşılanır,  sonra borçlarına geçilir, akabinde vasiyetleri yerine getirilir. Ölümcül hastalığa tutulmuş bir şahıs mirasının hepsini vasiyet edemez, ederse ancak 1/3’ü esas alınır, geriye kalan 2/3’üne itibar edilmez.
        Malum, ölümle birlikte insan üzerindeki birçok mükellefiyetler düşmüş olur. Fakat vasiyet yoluyla yapmış olduğu yükümlülükler devam eder. Bilhassa bu konuda yakınlarının iaşelerinin teminine yönelik sorumluluklar (nafakalar) bunun tipik misalidir. Hakeza ölen şahsın vaktiyle başkasına ait gasp ettiği mal varsa mirasından karşılanır.
        İbra; vazgeçme ya da aklama anlamına gelir. Elbette aklama ve vazgeçmenin de kendince bir dizi kural ve kaideleri söz konusu. Dolayısıyla bir kimse borçlusunu şaka yoluyla ibra etse geçerli değildir.         
        Sefer: Bu konu başlı başına ayrıntıları bağrında taşıyan bir konu olmakla birlikte genel itibariyle bir seferin sefer hükmü kazanması için doksan kilometrelik mesafe esas alınır.  Böylece bu hüküm gereği seferde dört rekâtlı farz namazlar ikişer rekât kılınır.   
         Müftü:  Mensup olduğu mezhebin içtihadı üzerine hükümleri aktaran görevli demektir. Müftüye bir mesele sorulduğunda sırasıyla şu silsileyi takip eder; önce İmam-ı Azam'ın görüşünü esas alır, onda aradığı hükmü bulamazsa İmam Ebu Yusuf'a bakar, onda da yoksa İmam Muhammed’in görüşlerini baz alır, derken kendisine sorulan bir çok mesele vuzuha kavuşmuş olur. Bir müftü; birbiriyle uyumlu olmayan görüşlerle karşılaştığında şayet muhatabı Hanefi ise Bidaye, Nikaye, Vikaye, Kenz, Muhtasar-ı Kuduri ve Mülteka gibi kabul gören kaynaklara sırasıyla başvurarak meseleyi halletmelidir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; İmam-ı Azamın talebelerinden İmam Ebu Yusuf’a Şeyheyn, İmam Muhammed’e Tarafeyn, her ikisi birlikte anıldığında ise İmameyn ya da Sahibeyn denilmektedir.
       Fetva; tebliğ, haber verme, rivayet yolu içerdiğinden bağlayıcı değildir. Fetva dini konularda ehil kişilerce verilebilir. Bizatihi Peygamberimizin izni ile fetva veren Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf,  Hz. Aişe, Muaz b. Cebel, Ammar b. Yasir, Huzeyfe b. El Yeman, Zeyd b. Sabit, Ebu Derda, Ebu Musa El Eşari, Ubade b. Samit, Abdullah b. Mesud gibi yıldız sahabelerin yanı sıra görüş belirten yüz otuzu aşkın sahabe daha söz konusudur.  Onlar gerçekten gökteki yıldızlar misali insanlığa işaret taşı rehber olmuşlardır. Nitekim Hz. Ömer İslam dünyasının her köşesine müftüler tayin edip İslam hukukunun gelişmesine katkıda bulunmuştur. Mesela Musa El Eş’ariye yazdığı şu mektupta ki ifadeler meramımızı anlatmaya yeter artar da. Bakın mektupta özetle şu çarpıcı ifadeler geçiyor:
       “Yargı davaların halli ve çözümü değiştirilmesi caiz olmayan bir farizadır ve uyulması gereken bir sünnettir. Sana bir mesele geldiğinde her iki tarafı da dinlemeden hüküm verme, itiraf edilince hükme bağla.
         Adalet önünde insanları eşit tut ki; mevki sahipleri senden tarafgirlik ümidine düşmesin, zayıf olanlarda adaletinden ümit kesip kalpleri kırılmasın.
         Şahit getirmek davacıya, yemin etmek inkâr edene aittir. Yani davacı şahit bulamazsa isteği üzerine davalıya yemin yöneltebilir.
         Müslümanlar arasında barış yapılması caizdir. Ancak harama helal, helali haram kılacak bir ara bulma (sulh) caiz değildir.
          Davacıya delilini ikame edebilecek kadar bir süre ver. Şayet bu süre içerisinde delilini ortaya koyduğunda hakkını alır, koyamazsa aleyhine hüküm verilmesi gerekir.
          İnsanların sırlarına göre hüküm vermeyin, delillere göre hüküm vermek esastır. Dünyevi hükümler zahire göredir.
            Her kim niyetini Allah arasında halis kılarsa hak uğrunda ve kendi aleyhine olsa bile Allah onun kendisiyle insanlar arasındaki işlerine yeter. Yani onu korur, vereceği hükümden dolayı bir tehlikeye maruz kalmaz.
           Hükmünde haktan ayrılma, ödülünü Allah'tan bekle..”(El-Bedayi C-7,  Sah-9)
        İşte bu müthiş sözler karşısında bilmem daha ne söylenebilir ki,  her ne kadar insanlık bu hukuki kaideleri daha yeni keşfedip kendi mamulüymüş gibi zimmetine geçirmiş olsa da o dönemin idraki günümüz idrakinin çok önünde olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Nitekim bu husustaki hadis-i şeriflerden hareketle yaşanılan asırlar içerisinde en hayırlısının sırasıyla birinci asır, ikinci asır ve üçüncü asır olduğunu idrak etmiş oluruz.  Birinci asırda sahabe, ikinci asırda tabiin, üçüncü asırda ise tebe-i tabiîn vardır.  Gerçekten bu üç asırda doğruluk zirvede olduğu içindir İslam hukuku neşvünema bulmuştur. Derken fıkıh ekolü Hicaz üniversitesi (hadis ekolü) ve Irak üniversitesi (rey ve kıyas ekolü)  kanalı ile günümüze kadar taşınmışta. Malum; birinci okulu İmam Malik, ikincisini İmam-ı Azam temsil etmiştir. İmam Şafii ise her ikisinin terkibini gerçekleştirmiştir.
          Şu bir gerçek kıyas-ı fukaha hüküm verirken ortada vahy ve sünnet varken kendi hükmünü delil olarak sunmaz.  Nitekim Ebu Hanife’ye sormuşlar:
          —Kadın mı zayıftır erkek mi?
          —Kadın zayıftır.
          —Kadının hissesi mirasta yarım, erkeğin ki ise tamdır. Eğer kıyas ile hareket etseydim zayıf korur, onun mirastaki sehmini artırırdım.
          —Namaz mı efdaldir, yoksa oruç mu?
          —Eğer kıyas ile konuşsaydım, bu efdalliğe binaen kadının hayızlı zamanlarında kılamadıkları namazların eda edilmesini isterdim.
         —İnsan bevl mi pistir, yoksa menisi mi?
         —Bevli daha pistir.
         Eğer kıyasla hareket etmiş olsaydım, her bevledenin gusül yapması gerektiğini hüküm verirdim. Hadisin dışında hüküm vermekten Allah korusun. Ben Resulllah’ın kavillerinin dışına çıkamam, demiştir (Bkz. Mekki, el-Menakib, c,1,s.168-169).
          İşte bu kıssa bize kıyas-ı fukahanın hangi noktalarda kıyas yaptığını gösteren delil niteliğinde kıssa olmaya yeter artar da.  

           Vesselam.            

24 Eylül 2016 Cumartesi

İSLÂM’DA FİKİR BİRLİĞİ VE İÇTİHAD



 İSLÂM’DA FİKİR BİRLİĞİ VE İÇTİHAD

                              SELİM  GÜRBÜZER
                                                          
                     İcmâ denildiğinde bilgi üretimine yönelik fikir birliği faaliyeti akla gelir elbet. Gerçekten de bilge insanların kendi aralarında fikir yürütüp görüş birliğine varması önemli bir hadisedir.  Hatta müçtehit topluluğundan bir iki kişi aksi görüş bildirse de fikir birlikteliğine (icmâ’ya)  gölge düşürmez, bu noktada çoğunluğun ortak fikri kayda değerdir.  Bakın Resulü Ekrem (s.a.v) bu hususta; “En büyük topluluğa tabii olunuz” buyurmakta. Hakeza yine âlimlerin sosyal hayatta olup bitenleri sorgulayıp ortaya net hüküm koyma çabaları ve halkın kabulüne mazhar olması da icmâ olarak değerlendirilir. Nitekim ‘Müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir’ hadis-i şerifi bunu teyit ediyor. Yeter ki, paylaşılan fikirler müçtehitlerin ittifakıyla delil özelliği kazansın güzel görülmesi gayet tabiidir. Dikkat edin bilge insanların ittifakı diyoruz, niye? Sebebi gayet açık ve net;  bir kere adı üzerinde bilge insan, yani havas ehli olmaları icmâ ehli olmalarına kâfidir.  Malum, halk avam olması hasebiyle herhangi bir konuda ittifak etmiş olsa da bu ittifak icmâ olarak karşılık bulmaz.
          Şurası muhakkak icmâ’nın gücü etkisinde gizlidir. Ki, bu fikir birliği gücüdür.  Her ne kadar bazı konularda yüzde yüz fikir birlikteliği sağlanmasa da icmâ’nın o birleştirici gücüne gölge düşürmez. Topluluk içerisinde birkaç farklı görüş çıktı diye asla yadırganmaz. Zira Peygamberimiz; ‘Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır’  beyanı meseleyi vuzuha kavuşturmaya yetmiştir.  Gerçekten öyle bir rahmet ki; görünürde ihtilaf gibi görünen fikirler zaman içerisinde kuvve-i icmâ’ya dönüşebiliyor. Önemli olan farklı görüşlerin bir takım kişisel hesaplara dayanmayıp kuvve-i icmâ ekseninde yürümesidir. Kaldı ki icmâ faaliyeti ‘ben haklıyım, sen haklısın’ tartışma içerikli bir fikir çabası değildir,  tam aksine fikir birliğine yönelik bir çabadır. Nasıl ki derelerin birleşmesiyle nehir, nehirlerin birleşmesiyle deniz, denizlerin birleşmesiyle okyanus oluşuyorsa, fikirlerin birleşmesiyle de hakikat doğmaktadır.  Yani hakikat iksiri fikir birliğinin neticesi doğan bir güneştir. Dahası “Hak geldi batıl zail oldu” ifadesinin tâ kendisidir.
           Malum,  ekser fıkıh âlimler, icmâ’nın oluşabilmesi için üzerinden bir asrın geçmesi şart olmadığını belirtmişlerdir. Yine ekser âlimlerin görüşüne göre herhangi bir asırdaki müçtehitlerin usulüne uygun yaptıkları yorumlarda icmâ kapsamındadır.  Ancak bunu şarta bağlamışlardır. Şöyle ki; herhangi bir asırda müçtehitlerin ittifak etmedikleri hususlara, bir sonraki asır müçtehitlerin itiraz edip şerh düşmeleri icma olarak görülmez. Ya da bunun tam tersi önceden ittifakla kabul görmüş hususları sonraki asır müçtehitlerin reddedici görüş belirtmeleri de icmâ olarak kabul görmez. Şayet müçtehitlerin ittifak ettiği bir mesele karşısında ne itiraz ne de kabulü noktasında görüş belitmeyip sükût ediliyorsa bu icmâ kapsamında değerlendirilir. Zira sükût ikrardan sayılır.
          Sakın ola ki; ilmi ile amil olan âlimleri ve onların görüşlerini hafife alanların sözlerine itibar etmeyelim. Nitekim elfaz-ı küfür (küfür lafızları) konusuna giren bir husustur bu. Öyle ki;  icmâ’nın delil olduğunu inkâr etmek tercih edilen görüş gereği küfrü gerektirir. Fakat sükûtu icmâ’yı inkâr eden bundan istisnadır. Tevatür yoluyla gelen icmâ’yı kabul etmemek ise bidattir. İcmâ edilen meselenin sadece âlimlerce bilinenin inkârı küfrü gerektirmez, yine de o kişinin sapıklığına hükmedilir. Bir kere icmâ’nın şer’i delil addedilmesi Allah’ın kullarına bir ikramı olup, Ümmeti Muhammed için büyük bir kolaylıktır. Ki; bu konuda Resulü Ekrem (s.a.v); “Ümmetim delalet üzerine birleşmez”  beyan buyurarak fikir birlikteliğinin önemine dikkat çekmiş bile.  Gerçektende müçtehitlerin içtihad çalışmaları sayesinde günümüze kadar gelen yüz binlerce mesele çözüm bulmuş ta. Hatta yeni içtihada gerek kalmayacak derecede nerdeyse tüm meselelerin çözümünü önümüze koymuşlarda. Madem bu kadar yoğun bir çalışmayla çok mühim bir faaliyette bulunmuşlar, o halde icmâ’nın delil olduğunu gösteren birkaç ayet zikretmekte fayda var: 
             -“Her kim kendisine hak açıkça belli olduktan sonra Peygambere karşı bir tutum takınır ve müminlerin yollarından başkasına girerse biz onun kendi haline bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü gidiştir” (Nisa/115).
            İşte ayette geçen  ‘Müminlerin yollarından başkasına girerse’ ibaresi icmâ’dır.          
             -“Sizler insanlar için çıkarılmış doğruluğu emreden kötülükten sakındıran en hayırlı ümmetsiniz” (Al-i imran/110).
            İşte ayette geçen ‘Kötülükten sakındıran’ ifadesi de icmâ’dır.
            -“Sizi vasat bir ümmet kıldık ki insanlar üzerine şahitler olasınız.” (Bakara/143)
            İşte ayette geçen ‘Şahitler’ ibaresi de icmâ’dır. Ancak bunun istisnası Rasulullah (s.a.v)’ın ; “Huzeyme her kime şahitlik ederse yeterlidir” hadis-i şerifidir.  Çünkü bu hadis-i şerifte zikredilen şahitlik Huzeyme’ye has ayrıcalık bir şahitliktir. Anlaşılan o ki; istisnai durumlar dışında asla İslam’da tek başına şahitlik kabul görmez.  

                                                        
                                                                İÇTİHAD
          El-Mâverdi’ye göre içtihad sekiz bölümde ele alınacak bir husus olup, bu sekiz bölümün yedisi vahyi yorum,  diğer bir bölümü ise mantık gücüne dayalı yorumdur. Dolayısıyla içtihad, kitabi kaynağa dayanan yorum olmanın ötesinde kısmen mantık gücüne dayalı yorumlama biçimidir. Mesela Hz. Ömer (r.a) devrin şartlarını göz önünde bulundurarak daha önceki uygulamaların aksine Müslüman toplumun yararına içtihatta bulunmuş bir halifedir.  Öyle ki, Hz. Ömer (r.anh) daha önce Hayber fethinde ele geçirilen menkul ve gayrimenkullerin gazilere dağıtılma usulünün aksine bir yol izleyip fethedilen Irak’ın Sevad arazilerine ikta sistemi uygulamış ve akabinde bu topraklardan elde edilen gelirleri Beytülmale (Hazineye) aktarmıştır. Böylece Hz. Ömer'in (r.a) bu uygulamasıyla birlikte İslam toplumuna sıçrama ihtimal dâhilinde feodalite sisteminin doğmasına fırsat verilmeksizin daha ileri bir aşamaya geçilmiştir. Her şeyden önce bu uygulama İslam âleminde sosyal ve iktisadi organizasyonlara yeni bir veçhe kazandırdığı gibi zihni canlılığın oluşumuna vesile olmuş ta.  Bilhassa Hz. Ömer (r.anh)’ın bu uygulamasından bizim çıkarımımız şu ki,  tüm karşı koymalara rağmen çağın şartları göz önünde bulundurularak sahabenin onayını almış bir fikir birlikteliği aktivitesidir. 
        Hiç kuşkusuz icma’nın en güçlü biçimi sahabe içtihadıdır. Güçlü olmasında en büyük etken unsur ilk nüzul olan ayetlerin imanla ilgili hususları içermiş olmasıdır. Hatta ilk ayetler ashabın hayatına takva olarak yansımışta, bu yüzden sahabe daha çok ilahi emir ve ahlaki kaidelerle alakadar olmuştur. Zaten İslam toplumunun ilk nüvesinde tevhidi maya olmasaydı ileriki aşamalarda medeniyetle yüzleşemezdik. Daha çok tartışmacı ve hizipçi bir yapıya bürünmüş statükocu bir yapıyla yüzleşecektik.  İşte bu gerçeklere binaen; ilk oluşum veya ilk maya sahabe için imanda sebat etmeyi zaruri kılıyordu. Sonrası malum;  ilk maya tutar tutmaz akabinde müesseseleşme ve şehirleşmede kendimizi bulmuşuz.  Ve İslam güneşi sayesinde bedevilikten medeniliğe geçiş vuku bulurda.
          Elbette bedeviyetten medenileşmeye geçmekle de her şey bitmiş sayılmazdı. Bir kere her ilerleyişin kendine özgü geçiş sıkıntıları söz konusudur. Yani müesseseleşmiş ve şehirleşmiş İslam toplumları bir sonra ki aşamanın geçiş sancısını yaşamaması için yeni çözümler ve yeni bilgiler üretmeleri noktasında ihmalkâr davranmamaları gerekiyordu.  Ki; bu noktada içtihat müessesi bu ihtiyacı karşılayacak can simidi olur da. Malum, daha sonraki ilerleyen dönemlerin geçiş safhalarında ise ümmetin can simidi bu kez kıyas-ı fukaha olur. Öyle ki, kıyas yoluyla işinden çıkılmaz birçok mesele, mesele olmaktan çıkıp çözüm bulmuşta. Böylece Kur’an, Sünnet ve İcmâ ümmetten sonra Kıyas-ı fukaha’da vazgeçilmez bir şer’i delil olmuştur. İşte görüyorsunuz ana kaynaktan uzaklaştıkça bir başka içtihadı delil kıyasta ümmetin ihtiyacını giderici kaynak olabiliyor. Yeter ki, kaynaklardan usanılmasın nice sıkıntılar giderilir elbet.  Sonuçta edille-i şer’iyye hiyerarşisini oluşturan bu dört delilden hangisine başvurursak vuralım dördününde geldiği kaynak belli;  iki kanaldan kök salmıştır. İşte bu söz konusu bu iki kanaldan biri hadis ağırlıklı kanaldan, diğeri de re’y ağırlıklı kanaldan beslenmiştir. Nitekim Mekke ve Medine halkı için kaynağa yakınlık ‘hadis halkı’ denmesine sebep etken unsur olurken,  Irak halkı içinde ilahi kaynaktan uzak kalış ‘rey halkı’ denmesine etken unsur olmuştur.  Bir başka ifadeyle,  Mekke ve Medine’ye yakın beldelerde hadis ağırlıklı içtihat baz alınırken, Mekke ve Medine’den uzak Irak gibi şehirlerde ise rey (görüş) ağırlıklı ictihad esas alınmıştır. Ama şu bir gerçek her iki halkta neyi baz alırsalar alsınlar sonuçta buluştukları güzergah aynıdır, yani ehlisünnet caddesidir. Kelimenin tam anlamıyla yolun başlangıcında sadece hadis ve sünnet kavramında olduğu gibi aralarında ince bir nüans farkı varken, yolun sonunda ise ehlisünnet çizgisinde buluşmak vardır.  
          Madem hadis, sünnet dedik, o halde bu iki kavramı tanımlamadan geçmek olmaz. Şöyle ki hadis daha çok sözlü ifadeleri kapsar, sünnette uygulamaya yönelik bir fiili kaidedir. Bir başka ifadeyle Peygamberimiz (s.a.v)’in mübarek lisanından dökülen her billur söz hadis-i şerif kapsamında anlam kazanırken,  beşeri hayatın kapsam alanına giren her fiili yaşayış tarzı da sünnet adını alır. Bu yüzden İslam toplumunda sünnet, Kur'an’dan sonra yüz yüzebildiğin derecede deryayı umman bir kaynaktır. Gerçekten öyle bir deryayı umman bir kaynak ki; Ebu Davud bir hadis-i şerifi beyan ettiğinde zikrettiği hadis içerisinde beş sünnetin varlığını tespit etmiştir. Böylece sünnetin beş pratik kuralını ortaya koymuştur. Demek oluyor ki, hadis daha çok kelam ağırlıklı kaynak, sünnet ise uygulama ağırlıklı bir kaynaktır.  Ve bu kaynaklar sahabe ve tabiine ışık olmuşta. Hatta sahabe bu ışığı daha da ileri ufuklara taşımış ta.  Nitekim Hulefa-i Râşidin devrinin sonlarına doğru bir kısım sahabe bu duygu düşünceler eşliğinde irşat gayesiyle İslam âleminin çeşitli yerlerine dağılmayı vazife bilmişlerdir. Mesela Hz. Ömer'in (r.a) Abdullah b. Mesudu irşat maksadıyla uzak diyarlara göndermesi bunu teyid ediyor.  Besbelli ki sahabe gittikleri beldelerde vahiy ve sünnet yayıcıları olarak adından söz ettirip fikri üretime katkıda bulunmuşlar bile. Hakeza Hz. Ali'nin (k.v)  idare merkezini Kûfe’ye nakletmesi bu amaca yönelik bir nakildir.  Ne var ki bu iyi niyetli duygu ve düşünceler Emevi’lerin idareyi ele almalarından sonra durum vaziyet değişmiştir. Öyle ki Emevilerin baskısından bunalan ilmiyle amil bir kısım sahabe Hicazda toplanmak zorunda kalmışlardır. Zira bilgi üretiminde hür düşünmek esas olduğundan böyle tutum sergilemeyi zaruri kılar.
           Peki ya Tabiin! Malum, Peygamberimizin yaşadığı dönem ve sonrası dört halife döneminin ardından Mekke ve Irak civarını mesken tutmuş sahabe halkasının rahle-i tedrisatında yetişmiş Tabiin nesli doğmuştur.  İşte gün yüzüne çıkan bu ilk neslin içerisinden yukarıda adından Mekke ekolü (Hadis ağırlıklı fikir üretiminin önderi) ve Irak ekolü  (rey ağırlıklı bilgi üretimin kapısı) diye sözünü ettiğimiz iki ışık kaynak teşekkül etmiştir. İşte bu iki ışık kaynaktan biri Medine merkezli Hicaz Medresesinden,  diğeri de Kûfe merkezli Irak Medresesinden doğmuştur.  Böylece her iki ekolde zaman içerisinde dal budak salıp aydınlık penceremiz olmuşlardır.
        Şurası muhakkak; Tabiin devrinde henüz daha kesin hatlarla belirlenmiş mezhepler zuhur etmemişti. Fakat zaman geçtikçe ümmetin sıkıntılarını karşılayacak yeni içtihatlara ihtiyaç hâsıl oluyordu.  Ve bu noktada Tabiin ehlinin içtihatları tıpkı sahabe içtihadında olduğu gibi çözüm bulabiliyordu. Tabiinin sahabeden tek farkı rey’lerini ortaya koyarken, kıyas, örf, adet, maslahat, gibi tali delilleri de kullanıyor olmalarıdır. Bu da yetmez, kendi aralarında Hicaz Medreselilik ve Irak Medreselikten kaynaklanan yorum farklarını karşılaştırıp harmanladıktan sonra çıkacak sonuçta onlara bir başka ufuk açıyordu. Böylece Kur’an ve hadisten sonra icmâ ve kıyasta hayatımızda yer alıp içtihad alanına bir bambaşka renk katmıştır. Öyle ki tüm bu çabalar sonuç verip Ümmeti Muhammed’in önüne çıkan bir dizi meselelerin çözümüne yönelik mezhepler sahne almıştır. Anlaşıldığı üzere mezhep zehap (zan, sanı) kökünden gelip ictihad farklılıklarından doğmuştur. Bir başka ifadeyle dördüncü asra gelindiğinde içtihadın yerini mukallit, asıl kaynakların yerini mezhep-kavl hükümler almıştır. Hatta içtihad alanında yaşanan bu hızlı yükselişin karşısında nihai noktaya geldiğini düşünenler içtihat kapısının kapandığı zannına kapılmışlar bile. Derken ilmin zirve yaptığı noktada fıkıh ilmi sahasında:
        -İçtihatçılar (fikir üreticileri).
        -Taklitçiler (tekrarcılar) diye iki gurup ortaya çıkmıştır.
       Malum, içtihat; rey, fıkıh, kıyas vs. tüm bilgi üretim faaliyetlerini içine alan bir kavramdır.  Taklit ise hazır ya da birikmiş bilgilerin tekrarı bir kavramdır. Tabii bu arada asl olan bize miras kalan bu bilgi külliyatları karşısında ne yapmamız gerektiğidir. Bir kere avamın (halkın genel seviyesi)  kendini riske etmeme açısından ehlisünnet dört hak mezhepten birine mensup olmasında çok büyük fayda var. Çünkü içtihad ilmi çaba gerektiren bir bilgi gücü olduğundan herkes fikir üretemez. Şu da bir gerçek mezhep imamları fikir üretirken ya da içtihatta bulunurken mezhep kurmak maksadıyla ortaya çıkmamışlar, tamamen bizlerin cahil kalmamamız için çıkmışlar. İşte hayatta iken öğretme maksatlı talebelerine okuttukları dersler derlenip toparlanıp bir kurala bağlanmasıyla mezhep adını almıştır. İyi ki de bu büyük imamların dizinin dibinde yetişmiş talebeler öğrendiklerini derleyip toparlamışlar, bu sayede hem hayatımızı tanzim etme imkânı doğmuş, hem de firak-ı dalle’ye (sapık fırkaların yoluna) düşmekten kurtulmuşuz. Zaten istikamet üzere yürümeyi ilke edinmiş her Müslüman şunu iyi bilsin ki; geldiğimiz noktada İslam’ın ana caddesinde sapmadan yürüyüşümüzü bu müçtehit imamlara borçluyuz. Dikkat edin cami imamından söz etmiyoruz,  ısrarla ‘müçtehit imam’ diyoruz. Niye, çünkü onlar ilmiyle amil olmuş imamlardır. Hüküm çıkarmak öyle oturup ta bulunduğumuz yerden ahkâm kesmeye benzemez, kılı kırk yarmak gerektiren bir beyin faaliyetidir.  İşte kılı kırk yaran bilge zatlar sayesinde ehlisünnet dışı sapık fikirlerin ağına düşmeksizin çok şükür bugünlere gelebildik. Ki, onlar Peygamberimizin (s.a.v); ‘Ümmetimin âlimleri, beni İsrail peygamberleri gibidir’ hadis-i şerifine mazhar olmuş müçtehit imamlarımızdır.
                Madem hayat devam ediyor. O halde devam eden hayat için fikri üretim için çaba sarf eden âlimlerin çalışmalarına destek vermek icap eder. Malum, içtihadın durması dinin sosyal hayattan çekilmesi demektir. Asla içtihat farklılığı, ayrılık olarak telakki edilmemeli, bilakis içtihat farklılığı fikri zenginliğimizi ortaya koyan güçtür. Bu öyle bir güç ki; dört büyük mezhep imamının birbirlerini düşman görmeksizin yaptıkları içtihadlar sayesinde zihni gelişmenin en üst zirvesine çıkmışız da. Bu yüzden onlar fikir ve bilgi üretiminin baş mimarları olarak gönlümüzde yaşamaya devam edecektir. Nasıl gönlümüzde olmasın ki, bugün onların içtihatları elimizde olmasaydı İslam toplumuna yönelik her türlü yıkıcı fikir akımlara karşı verecek cevabımız olamayacaktı. Ancak bu arada aklımıza:  “Edille-i şer’iyye hiyerarşisinde yer alan şer'i delillerin bütünü her devri kapsayıcı geçerli hükümler midir?” soru takılabilir.
           Cevaben ne diyebiliriz ki, belki fark etmişsinizdir bu sorunun cevabı için bile içtihat gerektiriyor. Yine de her şeye rağmen Mecellede geçen hukuki bir kaideye dayanarak ancak şunu söyleyebiliriz;  nassda olsa her devrin örf ve adetlerine göre değişiklik gösterebileceğini, icabında bu değişikliğin takdiri veya takibi için bile yeni bir içtihada ihtiyaç olabileceğidir. Anlaşılan o ki; her meselenin çözüme kavuşması noktasında işin ehli âlimlerin reyine başvurmak zarureti vardır. Aksi takdirde her karşılaşacağımız meselelerin altında ezilmek an be an mümkün.  Hiç kuşkusuz sahabenin bize göre avantajı herhangi bir meseleyle karşılaştığında direk birinci elden sorup hallediyor olmasıdır. Hiç kuşkusuz içtihad kapısının birinci elden ilk önderi peygamberimizdir. İlginçtir Resulullah (s.a.v) ilk elden kaynak olmasına rağmen yine de arkadaşlarının görüşünü almaktan imtina etmemiştir. Nitekim Ashabı Kiram Efendimiz (s.a.v)’in huzurunda veya gıyabında fikir teatinde bulunmuşlar bile. Bu aynı zamanda İslâm’da dogmaya yer olmadığının ispatıdır. Düşünsenize Peygamberimiz (s.a.v) asli risalet ve elçilik görevinin dışında yeri geldiğinde bir kadı, yeri geldiğinde bir müftü, yeri geldiğinde devlet reisi rol üstlenmiştir. Şimdi ilahi kaynaklarımıza burun kıvıranlara sormak lazım gelir, bu din nasıl dogma olabilir ki. İşte görüyorsunuz bizatihi dinin elçisi birçok fonksiyonu icra etmekle geleceğe ışık olmuş ta. Resulullah (s.a.v) karşılaştığı herhangi bir meselede icabında vahyi beklemeyip, istişare ve içtihada başvurduğu bir sır değil. Peygamberimiz (s.a.v) bu hususta; ‘Bana vahiy olmayan hususlarda aramızda (ki davalarda) rey’imle hükmederim’ beyan buyurmuştur. Yine bir hadisi şeriflerde ise; “Size kendi rey’imle bir şeyi emredersem unutmayın ki ben ancak beşerim”  ve “Sizler şahid misiniz ki bana itaat Allah'a itaattir, bana isyan da Allah’a isyan etmektir”  diye beyan buyurmuşlardır.  İşte İmam-ı Azam Ebu Hanife bu gerçekler ışığında; “Kim ölü bir araziyi imar ve ihya ederse orası onundur” hadis-i şerifinin bir devlet reisi sıfatıyla söylenmiş bir hadis olduğunu dile getirmiştir.  Tabii bu arada bizde İmam-ı Azam gibi bilge imam sayesinde ul’ul emr sıfatıyla söylenilmiş bu hadisin devlet izin vermediği müddetçe hiçbir şahsın sahipsiz bir araziyi imar edemeyeceğini fark etmiş oluruz. Hatta fark etmekle kalmayıp bu hadis-i şerifin detayına indiğimizde Hicaz mıntıkası ahalisine yönelik tarımcılık, şehirleşme ve medenileşmeye teşvik bir hadis olduğunu görürüz.  
                                                    BİLGE ŞAHSİYETLER
           Bilhassa Emevilerin son devri ile Abbasilerin yükselme çağında yetişmiş müçtehit imamlar ve dört büyük imamın içtihatları Ümmet-i Muhammed'e büyük soluk aldırmıştır. Bu müçtehit imamlar ve talebeleri sayesinde Tabiin devrindeki hadis ve rey (görüş) kaynaklı içtihatlar derlenip, toparlanıp birleştirilerek gelecek nesillere fikri külliyatlar olarak aktarılmış bile. Bu arada Müçtehit imamların içtihatları mezheplerin teşekkülünü doğurmuş ve böylece bilgi taklitçiliğinin ve tekrarcılığın önüne geçilmiştir. Ne var ki;  müçtehit imamlar döneminden sonra, içtihat yapmada gerileme görülmüş, yerini daha çok içtihat ve taklitçilik konusu tartışmaları almıştır. Aslında tartışmak yerine meseleye “müçtehidin rey’ini benimsemek taklit değil mutabaattır” açısından da bakılabilirdi. Hele söz konusu avam olunca mutabaat şart olurda. Asıl anormal olan kendi başına gelin güvey kalmaktır,  hatta daha da vahim olanı bilgi sahibi olmadan fikir yürütme işgüzarlığında bulunmaktır.
         Tabii, söz konusu müçtehit olunca iş değişir, taklit etmesi gerekmez. Ancak burada da en göze batacak husus âlimin bilgisini kullanmayıp kendi kabına çekilmesidir. Ki, bu tutum uygun değildir, âlimden her daim fikir üretmesi ve çaba sarf etmesi beklenilir.  Bakın Gavs-ı Bilvanis-i Abdülhakim el Hüseyni (k.s) der ki; mürşit o dur ki kendinden üstün mürşit yetiştire. İşte bu müthiş sözden bizim anladığımız şu ki; ilim yolunda durmak yok, yola devam esastır. Zira Peygamber'in (s.a.v); ‘İki günü birbirine eşit kılan zarardadır’  beyanı her alanda fikir üretimin gerekliliğine işarettir. Madem öyle üretim denilince sadece ekonomik faaliyetler anlaşılmamalı, insanın kendi kendini işlemesi de üretimdir. Bu yüzden insanın kendini bilmesi ilimden sayılmıştır. Nasıl ki tabiatı işleyerek ekonomik faaliyetler işlerlik kazanıyorsa, pekâlâ insan da bir âlimin eşiğinde işlenip bilgi küpü hale gelebiliyor.
         Fikir üretmekten geri durup sırf taklitle yola devam edildiğinde pansuman tedbir türünden öte bir işe yaramayacaktır. Taklitte ısrarcılık cehalete davetiye çıkarmak olacaktır. Oysa fikri ilerleme bir döneme mahsus olmayıp her devir için ihtiyaç gerektiren bir husustur. Maalesef günümüzde bilge kişilerin azlığı toplumu koyu cehalet bataklığına sürükleyebiliyor. Dolayısıyla toplumun bilgi kirliliğine maruz kalmaması için, gerçek manada bilge şahsiyetlerin varlığına ihtiyaç vardır. Bakın İmamı Gazali, İmamı Rabbani, İbn-i Haldun, İmamı Azam gibi âlimler yaşadıkları devirlerde toplum içerisinde cereyan eden birçok ihtilafları gidermişler bile. Malum, İmamı Gazali döneminde mevcut hastalığın baş çıbanı felsefi fırkalardı. İşte Gazali, bu hastalık tablosu karşısında bütün bu yıkıcı felsefi akımları ehlisünnet ekolü içtihatlarıyla çürütüp İslam âlemine yönelik zararlı fikirlerin yayılmasının önüne geçmesini bilmiştir. Hakeza İmamı Rabbanide (k.s) öyledir. O da tarikat şeriat çekişmelerine son verip tarikatın şeriattan ayrı düşünülemeyeceğini, bilakis her ikisinin iç dış misali bir bütün olduğunu ortaya koymuştur. Derken birbirinden kıymetli böylesi müçtehit imamlar sayesinde İslam âlemi rahat nefes alır da. Bu noktada her yüz senede müceddit gelecektir (müceddit dinde bilgi üreticisi ve irşat edici demektir) ilahi prensibi bizim için müjde olmanın ötesinde büyük bir lütuf olmuşta. Bu lütuf karşısında ne kadar şükretsek azdır.  Hakeza 20. yüzyılda da Said Nursi Hazretleri yüz akımız olmuştur.  Bilhassa onun o müthiş kayda değer fikri mücadelesi birçok karanlık sis perdeleri ortadan kaldırıp İslam’ın gür sesi ve aydınlık yüzü olmaya yetmiştir.  İyi ki de insanlık bu yüzle yüzleşmiş. Bakın Haşir (ahret) risalesini okuyan bir gayrimüslim öyle etkilenmiş ki:
         —Bunu derhal yok edin deyip telaşa kapılmış bile.  Tabii insanlar merak edip nedenini sorduklarında verdiği cevap bir hayretin ifadesidir;
      “ — Evet, elimdeki haşir risalesi sanki beni ahret sokaklarında gezdiriyor gibi, biraz daha okursam…” 
         İşte bu itiraf Bediüzzaman’ın çağa damga vurduğunun bir göstergesidir. Cemil Meriç bu yüzden Bediüzzamanın hakkını şu cümlelerle teslim etmiştir; çağımızda iki görüş hâkim. Her ikisi de ben-i âdem, ama Bediüzzaman bize çok daha yakın.
              Gerçekten de insan Risaleyi Nurları okuyunca devrin birçok karmaşık meselelerin üstesinden gelebiliyor. Besbelli ki; Bediüzzaman yirminci asrın üstatları arasında kendinden söz ettiren bir dehadır. Dünya döndükçe böyle daha nice üstatlar yeryüzüne şeref vereceği muhakkak.  Çünkü Allah'ın vaadi var; nurumu tamamlayacağım diye. Böylece İslam âlemi, hatta tüm insanlık bu tür umut ışıklarından yoksun kalmayacaktır. Madem kıyamete kadar böyle zatların var olacağına inancımız tam, o halde halkın üçler yediler, kırklar dediği böylesi Rabbani âlimleri aramaya koyulmalıdır. Tabi arama deyince ister istemez İmam-ı Rabbaniyi hatırlarız. Bakın İmamı Rabbani (k.s); “Ne mutlu murad mürşit bulana” diyor. İlginçtir “Ne mutlu muradı olana” demiyor, “murat mürşit” diyor. Niye acaba? Nedeni gayet açık;  murat mürşit bulduğunda kurtuluşa ermek vardır. Bu yol zaten bir gönül sultanının kalbine girip ötelere kanatlanma yoludur, işte aranılan murad budur. Dünya var oldukça böyle zatlar tükenmeyecektir. Nasıl tükensin ki,  Allah’ın hazinesi sonsuzdur. Dolayısıyla gönül sultanları şu devirle, bu devirle sınırlı tutulamaz. Yeter ki İmamı Rabbani'nin (k.s) dediği gibi arayıp bulmayı murad edinelim gerisi gelir elbet,  sonunda arayan bulur misali gerçek Mevla’sına kavuşur da.  Aramaktan imtina edip geri durursak ateizmin kol gezdiği şu dünyada koruyucu zırhtan mahrum kalmakta var.  Kaldı ki, âlimler bile aramaya koyulmuşlar, biz armışız çok mu?  Hatta deminden beri sözünün ettiğimiz Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri de ömrünün büyük bir bölümünü hep arayışla geçirmiştir. Öyle ki, küçük yaştaki arayışını şu sözlerle dile getirmiştir;  “Dokuz yaşımda Şeyh Abdurrahman Tahi’yi tanıdım. Bu zat velilere makam aldıran zattır.”
           Bu sözlerden de anlaşılan o ki, bir insanı tanımak ancak bir arayışın sonucu gerçekleşebiliyor. Öyle bir arayış ki; “velilere makam aldıran zat, kim bilir kendi makamı nasıldır” merakını gidermeye yönelik yeni bir arayış doğuruyor da? Derken bu arayış içerisinde Bediüzzaman’ın dilinden Abdurrahman Tahi (k.s)’nin Nakşî silsilesinin büyüklerinden olduğunu idrak etmiş oluruz da.
            İşte her devirde böylesi deha çapında büyük derya âlimlerin çıkması İslam’ın kabına sığmaz engin bilgi potansiyeline sahip bir din olmasındandır. Kaldı ki İslam hür tefekkürü zindana hapsetmez, düşünceyi irşat vasıtası olarak görür. Ancak irşadın olması içinde irşat olunmak gerekir. Bu nedenle Gavs-ı Bilvanisi (k.s) şöyle demiştir: ‘İrşat olmayan irşat edemez.’

                                                   FİKRİ ÜRETİM
             Fikir üretmemekte ve statik kalmakta direnenler dogmatik fikirleriyle birlikte er geç yıkılmaya mahkûmdur. Bu kaçınılmaz bir alın yazısıdır. Malum; statükoculuğun en bariz göstergesi tekrarcılık illetidir.  Bu illete bir insan tutulmaya dursun eline tutuşturulmuş reçeteyle ya da ezberlediği nakaratla ömür boyu monotonluğun pençesinde debelenip duracaktır. Oysa fikir üretimi toplumda gelişmeyi tetikleyen ve topluma dinamizm kazandıran bir güçtür. Dahası her yeni fikir, toplumun alışılmış düşünce kalıplarından kopuşu demektir. Elbette ki yenilik derken müspet manada yenilik, yeniden doğma (Rönesans), kendini keşfetmek ve gelişmeyi kast ederiz.  Madem öyle kendi öz Rönesans’ımızı keşfedip fikir veya aksiyonumuzu yeniden vizyona koymak icap eder.
          Fikri üretim olmadığı zaman ne idrak kalır ne beyin kalır, ne de kalp huzuru kalır.   A’dan Z’ye her şey durağanlaşır da.  Nasıl mı?  İşte 28 Şubat post modern darbesi bunun en hazin tablosu. Malum zihniyet “28 Şubat post modern”  usullerle üniversiteleri kışlaya çevirdikleri gibi, toplum mühendisliği uygulamalarıyla da aklı karaya oturtmuşlardır. İşte statükoculuk böyle bir şeydir, bu vesayet zihniyetten başka ne beklenebilirdi ki. Bir kere o günlerde hür düşünceye pranga vurulmuş,  bu ahval ve şerait içerisinde nasıl fikir birlikteliği doğsun ki. Maalesef her on yılda bir tekrarlanan darbelerle hür düşünceye kement vurulabiliyor. Bakın, tıpkı bizim 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubatta yaşadığımız sürece benzer süreçleri batıda yaşamış. Batı, ne zaman ki kilisenin tahakkümünden kurtulup hür düşünmeyi keşfetti, işte o zaman rahat nefes alıp gelişmenin merkezi olmuşlardır. Malum, Avrupa’nın orta çağda düşünceye kilit vuran kiliseyle başı çok büyük dertteydi. Nasıl başı dertte olmasın ki, nice deha çapta fikirler engizisyon ve giyotine kurban verilmiştir. Hatta fikri ve ilmi çalışmalarından dolayı nice aydınlar canından olmuşlardır. Neyse ki batı, aydınlanma uğruna büyük bedeller ödemenin akabinde Rönesans’ını gerçekleştirmesini bilmiştir.  Peki ya biz! Biz ise o arada gelişme çağımızda durağanlaşıp kendi kendimizin orta çağını hazırlamışız.
          Evet, batı bu! Ancak şu da bir gerçek; batı şuan ki haline pekte fazla sevinmesin. Çünkü batı şimdilerde başka problemlerle karşı karşıyadır. Bu sefer ki problemin niteliği eskisine pek benzemez, ortada daha vahim bir durum var. Kilisenin köleliğinden kurtulan batı, bu sefer makinenin kölesi olmuş durumda. Meğer aklında bir sınırı varmış. Bu sınırda ruh devre dışıysa artık ortada akıl tutulması denen olağanüstühal durum var demektir. Dahası olağanüstü amansız bir hastalığa tutulmuş gözüküyorlar. Başka ne diyelim ruhunu yitirmişlik denen maraz illet bu olsa gerektir.  Baksana hayatının büyük bölümünü makine ve bilgisayar üzerine tanzim eden batı bir anda robotik toplum olmuşlar.  Bu yüzden batı sil baştan yeniden köledir,  şimdiki köleliğin geçmişten tek farkı genlerine kadar işlemiş akıl tutulması köleliğidir. Üstelik insan makineyi yönetmiyor, yöneten makinedir. Şayet bu bunalım böyle devam ederse, galiba en son yardım dileyecekleri tek güç Hollywood filmlerine konu olan uzaylı yaratıklar olacaktır.
          Anlaşılan modernite hayat dedikleri model;  insana robot hayat sunuyor. Ve insan bu düzende bir hiçtir. Bu modelde insan ancak üretip tükettiği sürece değer kazanabiliyor. Ne hazindir ki insan yaşadığı anla ilgisi olmadığı gibi çevreye bakışı da şaşkıncadır. İnsanoğlu bu düzende bir hiçtir, asla bu sistemde ruhunun açlığını giderecek iklim bulamaz. Nasıl bulsun ki, ortada akla köle olmaya razılık vardır. Ruh bedende tutsak ve özgürlüğe hasrettir.  Ah şu ruhunu bedenine esir kılmış insanlar bir kez olsun İslamiyet’le yüzleşebilseler, işte o an gerçek hürriyetin tadına ulaşmaları an be an mümkün olabilir.  Ama ne var ki daha henüz o ışığı görmüş değiller. Nasıl görsünler ki, vahiyden bihaberler. Bu büyük bunalım daha da derinleşirse o çok övündükleri modernize hayat başlarına çöküp enkaz yığını hale geleceklerdir. Yazık, hem de ne yazık bir hiç uğruna insanlık telef oluyor. 
      Belli ki dayanışma, yardımlaşma ve sevgiden yoksunluk kitleleri huzursuz kılıyor, soluklamaya ihtiyaçları var. Nasıl mı? İşte salt aklın hükümranlığına son verip insana nefes alma imkânı sunan İslamiyet’le buluşmakla elbet.  Böyle bir buluşma gerçekleştiğinde ebedi saadetin kapıları açılacağına inancımız tam.  Vahiy; felsefenin, aklın, ideolojinin mantığın ve her şeyin üstünde… Kur’an bu anlamda; hem nur, hem ışık, hem de topyekûn beşeriyeti huzura götüren tek rehberdir. Kuran’ın muhatabı tüm insanlıktır. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz karmaşık yapıya son verecek kılavuzu vahiyde aramak gerektir.                                       
           Vesselam.