28 Mart 2017 Salı

BAŞBUĞ BAŞKANLIK



      BAŞBUĞ BAŞKANLIK

SELİM  GÜRBÜZER

  ABD 1987 tarihi itibariyle imparatorluklar döneminde ki Osmanlının Başkanlık sistemini kopya etmekle süper güç olmanın keyfini yaşamakta adeta. Belli ki, Başkanlık sisteminin getirdiği kolaylıklar bu ülkeye istikrar getirmiş gözüküyor.
   Peki ya Türkiye? Malum,  Osmanlının bakiyesi üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti devlet yapılanmasında Fransız modelini esas alır. Ama ilginçtir Fransa’yı model olarak alırken her ne hikmetse Fransa’nın 1956’dan itibaren uyguladığı yarı başkanlık sistemini görmezlikten gelinmiş. Öyle ya, madem Başkanlık sistemine burun kıvrılıyor,  bari hiç olmazsa yarı başkanlık sisteminde karar kılınsa fenamı olurdu.  Her neyse, şu bir gerçek tarihi kodlarımızla uyuşan tek sistem Başkanlık modelidir. Dolayısıyla bu modele sahip çıkmak ABD ve Fransa’dan daha çok bize yakışırdı.
    Evet,  Başkanlık modelinin orijini biziz. Bu işe Başbuğ geleneğimizle başladık, şimdi ise 16 Nisan’da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle de taçlandırmak zamanıdır. Hele ki birde 16 Nisandan sonra mecliste çıkarılacak yeni Anayasaya uyum kanunlarıyla bu sistemin altını üstünü doldurduğumuzda değme keyfine. Nasıl mı? Tabii ki önce orijini Başbuğ Başkanlık olan bu sistemi katılımcı demokrasiyle, dar bölgeli iki kademeli seçim sistemiyle, ekonomik katılım ve âdem-i merkeziyetçi (yerinden uygulamalar) yapılanmalarla donatarak elbet.  Hele hayırlısıyla 16 Nisan 2017 referandumundan alnımızın akıyla bir çıkalım, bak o zaman mevcut sistemden kaynaklanan tüm aksaklıkları giderecek yapılanmaların beraberinde gelmesi kaçınılmazdır. Yeter ki, Milletin onayını almış Başbuğ Başkanlık sistemi yeniden çağın şartlarına cevap verecek şekilde uyum yasalarıyla donatılsın evvel Allah’ın izniyle 2023 Türkiye’sine emin adımlarla ilerleyeceğiz demektir.
            Hiç kuşkusuz Başbuğ Başkanlık sistemiyle birlikte sivil toplumda güçlenecektir. Artık eski köhnemiş sistemlerden palazlanan vesayetçi yapılanmalar sona ereceği gibi sivil toplum olgusu gerçek manada gücünü hissettireceği muhakkak. Baksanıza 16 Nisan 2017 tarihi yaklaştıkça daha şimdiden sivil toplumun ayak sesleri kendini hissettirmeye başladı bile. Hele birde bu  “Hayır” kampanyası yürüten iç ve dış mihraklara karşı sivil direnişimizi ‘EVET’ kartıyla 16 Nisan sonrasında taçlandırdığımızı düşündüğümüzde karşımıza çıkacak ilk tabloda;
          -Vesayet odakları artık köşe başlarını tutamayacak,
          -Demokratik ve özgürlükler hususunda hak talep edenlerin canına okuyamayacaklar,
          -Erzurum’da Bölge Jandarma Komutanı Osman Özbek Paşa gibiler oturduğu yerden devrin Başbakanına ağza alınmayacak küfür sözler sarf edemeyecek,  Tuğgeneral Kazım Usta gibiler de Manisa Valisi Muzaffer Ecemiş için yapılan uğurlama töreninde ANAP İl Başkanı Ahmet Özövgü’yü fırçalayaraktan itip kalkıp protokol krizi çıkaramayacaktır.
            Aman Allah’ım neydi o günler,  28 Şubat Post-modern Darbe dönemi sürecinde başörtülü gencecik kızlarımızın başına gelenleri bir düşünün. O masum gencecik kızlarımızın üniversite kapılarından kovuluşlarından tutunda yaka paça ikna odalarına götürülüşlerine kadar ki içimizi burkan bir sürü insanlık dışı nice trajik manzaralarda neler çektiklerini bir Allah bilir, birde kendileri.  Öyle ki, o mahzun masum genç kızlarımızın feryatları gök kubbeyi inletiyordu. İşte tamda bu noktada Başbuğ Başkanlık sistemi vesayet odaklarının kökünü kazımak için vardır. Kökleri kazınsın ki,  geldiğimiz süreçte Üniversitelere, Emniyete, Türk Silahlı Kuvvetlerine, TÜBİTAK’a, tüm kamu kurum ve kuruluşlarına bir daha sızamasınlar. Kökleri kazınsın ki; Pensilvan’ya kaynaklı asparag haberleri ve astı astarı olmayan tapeleri belge diye millete yutturmaya kalkışmasınlar. Söz konusu tapeleri maskeli adamlar mı getirmiş bilinmez ama bir şekilde yedi defadır seçim kaybeden bir liderin eline tutuşturmuşlar ya,  bu ayıp o lidere ömür boyu utanç vesikası olmaya yeter artar da. İşte Başbuğ Başkanlık sistemi tam da bu noktada kökü dışa endeksli ve başlarına tasma geçirilmiş liderlere geçit vermemek için vardır.  İcabında bu da yetmez, vesayetçi odakların canına ot tıkamak için vardır.
             Aman Allah’ım neydi o günler, milletin bağrından kopup millet meclisine gelen bir kısım milletvekilleri sanırsın ki halkını temsil için gelmiş, meğer vesayet odaklarına diyet ödemek için gelmişler. Diyet için gelenlerin hallerine bir bakıyorsun mensubu olduğu partinin içine sızıp mesela MHP’yi içten parçalayıp liderini devirmeye kalkışabiliyorlar. Bir bakmışsın Aydın Doğan medyasının ekranlarında eş başkan sıfatıyla saz çaldırılarak ülkeyi koalisyonlu dönemlerin eşiğine getirmenin provaları yapabiliyorlar. Yine bir bakmışsın AK Partiyi içerden ve dışarıdan yıkmak için Kandile sırtını dayayan malum partinin eşbaşkan ve sözcüleri, tüm terör örgütleri, FETÖ kaçakları, Avrupa Haçlı ittifakı hep birlikte koro halde zehir zemberek içlerindeki kin ve nefret tohumlarını kusabiliyorlar.  İşte Başkanlık sistemi tam da bu noktada her türlü alavere ve dalaverelere son vermek için vardır. Son verelim ki, çok başlılık mevta olsun.  Bize çok başlılık değil kendini milletine adamış Başbuğ Başkan yaraşır.  Ki, o sırtını bir yerlere dayamayıp bizim içimizden çıkacak milletin adamı Başkan’dır.  İster adına Başkan,  ister Başbuğ Başkan, ister Hakan Başkan,  ister Kağan Başkan, isterse Cumhur Reisi densin fark etmez, her halükarda bizim onayımızı almış Başkanın varlığı bize güç katacaktır. Hani iş bilenin kılıç kuşananın derler ya,  aynen öyle de şimdi tüm bu meziyetlere sahip Başbuğ Başkanın varlığı bize güç katacaktır. 
           Ne yalan söyleyelim,  çocukluktan bugüne oldubitti ‘Başbakanlık’ kavramına pek içimiz ısınmadı.  Belli ki bu kavramın kültür kodlarımızla uyuşmazlığı söz konusu.  İlkokula başladık sınıf başkanıyla karşılaştık, keza ortaokul lise de öyleydi. Okul dışında Ülkü Ocağına takıldığımızda Başbuğ, Reis, Başkan kavramlarıyla haşir neşir olduk, 9 Işık doktrinini okudukça Başkanlık hayaliyle yanıp tutuştuk. Tarih kitaplarını karıştırdığımızda Başbuğ, Hakan ve Kağan isimlerin karizmasına kapıldık.  İşte bu yüzden Başkanlık sistemi ABD’den çok bize yakışır. Dedik ya mayamızda Başkanlık tutkusu var, yani tarihi kodlarımızla aşinalığı olan bir değerdir zaten.  Hele bir hayırlısıyla 16 Nisan 2017 tarihi bir gelsin Allah’ın izniyle Türk Tipi Başkanlık yeniden hayatımıza girecektir. O büyük gün gerçekleştiğinde kim tutabilir ki artık bizi. Böylece 2023 hedefimiz bir hayal değil hakikat olacaktır, buna inancımız tamdır. 
           Dikkat edin inancımız tam dedik, niye? Çünkü halkın büyük çoğunluğunun desteğini alarak icranın başına geçecek Başbuğ Başkan, halkın talepleri doğrultusunda hareket etmek zorunda kalacak ve bu kaçınılmazdır.  Bikere %50’nin üzerinde oy almak her babayiğidin harcı olmasa gerektir. İşte bu yüzden Başkanlık sistemi şarttır diyoruz.  Hem de ne şart. Diyelim ki; Başkan adaylarının hiçbiri birinci turda  %50’nin üzerinde oy alamadı, bu kez ikinci turda en fazla oy olan iki Başkan adayı arasında yarış başlayacak. Yani halk ikinci tura kalan iki adaydan birini seçecektir. Bu demektir ki; partili Başkan kendi partisinden olmayan adayların katkısıyla da Başkan seçilmiş oluyor. Şimdi tamda bu noktada Başbuğ Başkanlık bunun için vardır,  çünkü kendi partisinin dışında bile oy alacak olan bir Başkan nasıl diktatör olmaya tevessül edebilir ki.  Tevessül etmez elbet,  zira diğer kesimlerinde oyuyla da seçilmiş Cumhur Başkandır artık. Malum, toplum her türden değişik fikirlere, değişik siyasi görüşlere,  değişik cemaatlere, değişik mezhep ve meşreplere sahip insanlar topluluklardan müteşekkildir. Yani toplum katmanlarını oluşturan bu guruplardan hiçbiri   %50’yi tek başına aşacak güçte değildir.  Dolayısıyla toplum  %50’yi aşacak Başkanını seçmek için kendi içinde aynı ortak paydada buluşmak eğilime girecektir. İşte bu toplumsal mutabakat sayesinde seçilmiş Başkan, aynı zamanda tüm toplum katmanların Başkanıdır artık.  Böylece beş seneliğine seçilen Başkan sağlanan bu toplumsal mutabakatın gereği tüm toplum katmanlarını kucaklamak için var olacaktır. Aksi takdirde bir sonraki seçimlerde seçilme şansını yitirecektir.  İşte toplumsal mutabakat bu, işte milletçe yapılan denetim budur. Öyle ya toplumu kucaklarsan yola devam, kucaklamazsan seninle artık bir daha işimiz olmaz denilip milletin emrine amade olacak bir Başkan’la yola devam edilecektir. Peki ya toplumsal mutabakatla seçilen Başkan halka nankörlük edip ihanet ederse? Bikere Türk Tipi Başkanlık Sistemi buna açık kapı bırakmaz,  dahası böylesi bir arızı durumun zuhur etmesi zor gözüküyor.  Bu ihaneti yapsa yapsa ancak halkı hiçe sayan Pensilvanya güdümlü mihraklar yapar. İşte bu noktada tam da Başkanlık modeli tüm ihanet çetelerinin canına okumak için vardır. 
           Yıllardır anayasa değişikliği diye diye ağzımızda tüy bitti dersek yeridir. Neyse ki bu kez ciddi manada ilk değişikliğin gerçekleşeceği günün eşiğine nihayet gelebildik. Hem de Türk Tipi Başkanlık modeline geçişi sağlayacak bir değişiklik. Artık bu bir rüya değil, hakikatin tecelli edeceği bir değişikliktir bu. Yani kültür kodlarımızla örtüşen bir değişikliktir. Dahası gençleri motive ederek Fatihin İstanbul’u fethettiği yaştasın ruhunu dirilişe geçirecek bir değişikliktir. İşte bu yüzden gerçekleşecek bu değişikliği şimdiden çok önemsiyoruz. Hatta değişiklik için ülkemize soluk aldırmak adına, kültür kodlarımızla uyumlu olmak adına sandığa giderken daha şimdiden Başbuğ Başkanlık sisteminin heyecanı cana can kattı bile. Derken Başbuğ Başkanlık modeliyle yenilenecek olan anayasamızda milletin vicdanı ve milletin sesi anayasa olacaktır. Zaten Milletin hür vicdanı olmalı ki;  hem toplumun kültür kodlarıyla, hem de sanayileşmiş bilgi toplumunun refleksleriyle örtüşen anayasa olsun. Böylece bizde gönül rahatlığıyla bu bizim milli anayasamız deyip iftihar etmiş olalım. 
         Unutmayalım ki,  Başkanlık modelinde muhalefet eskisi gibi yan gelip yatamayacaktır. Az olsun benim olsun diyemeyecektir. Demeye kalkıştığında eski alışkanlıkların kurbanı olacaklardır. Nasıl mı? Bikere Başkanlık sistemi ‘az olsun benim olsun’ anlayışına geçit vermiyor. Sadece çalışana geçit vermektedir. Artık hiçbir lider oturduğu yerden “Türkiye genelinde şu kadar sabit oyumuz var” diyemeyecek,   yeni sisteme geçtiğimizde yasama ve yürütmede ağırlığını hissettirebilmesi için çalışmak zorunda kalacaktır. Aksi halde,  tembel talebenin hali ne ise yan gelip yatan partinin akıbeti de o olacaktır.  Hatta yeni sistemde koalisyon oluşumlara da geçit yok. Dolayısıyla partiler halkın nabzını tutmak zorunda. Kaldı ki, tembellikten kim ne bulmuş ki bu tip partilerde bulsun. Artık yan gelip yatma devirleri kapamak sırası bizde diyebiliriz.  Öyle ya,  madem yeni sisteme geçtiğimizde yaslanacakları askeri vesayet,  dayanacakları yargı vesayeti gibi odaklar olmayacağına göre çalışmaya mecbur kalacaklardır. Hiç boş yere yeni sistemin diktatörlük getireceği hezeyanında bulunarak Başbuğ Başkanlığın önüne geçebileceği hülyasına kapılmasın.  Asıl diktatörlüğün ne demek olduğunu Milli şef dönemini yaşayanlar çok iyi bilir, herkes unutsa da biz unutmayız. Vesayet odaklarının meclisi nasıl zapturapt altına alıp milletvekillerine emir eri gibi kullandıklarını unutmak ne mümkün. Sanki bunları geçmişte hiç yaşamamışız gibi şimdi hiç yüzleri utanmadan ve kızarmadan büyük bir pişkinlikle tutturmuşlar; yok efendim gensoru yokmuş, yok efendim denetim mekanizmaları ortadan kalkıyormuş türü falan keşmekeş laflarla zihinleri bulandırmaya kalkışabiliyorlar. Akıllarınca laf ebeliğiyle yeni sistemi bertaraf edeceklerini sanıyorlar.  Oysa Başkanlık sistemiyle birlikte asıl denetimi millet yapacağı gibi asıl gensoruyu da millet verecektir. Dedik ya adamlar yıllardır alışmışlar vesayetin kollarında sorgusuz sualsiz tam tekmil emir eri olmaya.   Ama söz konusu millet olunca milletin emrinde olmak belli ki gururlarına yediremiyorlar. İşte bu yüzden Türk Tipi Başkanlık sistemine geçmemiz şart diyoruz.  Dedik ya habire gensoru kalkıyor yaygarası koparıyorlar, oysa şimdiye kadar meclis çalışmalarında sayısını bilmediğimiz o kadar gensoru verildi ki %99’unun reddedildiğini bilmeyen mi var. Üstelik yasama faaliyetlerini tıkamaktan başka hiçbir işe yarmamaktadır.  Hakeza denetim mekanizması da öyle,  meclisin yeterince iç denetim yaptığı ne zaman görüldü ki şimdide görülsün. Unutmayalım ki, gerçek denetim Milletin patronluğunda, yani Başkanlık sistemiyle birlikte gelecektir. 
          İnşallah 16 Nisan 2017 tarihinde sandıklar açılıp bahar havasıyla yeni sisteme geçtiğimizde göreceksiniz parlamentomuz çok daha güçlü hale gelecektir.  Hele birde hızla artış kaydeden nüfusumuzla birlikte milletvekili sayısının artması da gücümüze güç katacaktır. Üstelik bu güç nisbi temsil sistemiyle taçlandırılarak gerçekleşecek. Böylece dar bölgeli iki turlu seçim sistemi de gerçekleştiğinde dikta heveslilerin darbe yapma emelleri boşa çıkartılmış olacak. Sadece güç kazanan meclis mi olacak, elbette ki bunda yürütmede gücüne güç katacaktır. Bundan öte yasama yasamalığını, yürütme yürütmeliğinin bilincine varıp dengeler yerli yerine oturup demokrasimiz bir daha kesintiye uğramayacaktır. Nasıl kesintiye uğrasın ki, Başbuğ Başkanlık modeli gücünü milletten alarak ayakta duracak.  Dolayısıyla halktan gücünü almış Başbuğ Başkanlık modelinde yasamada,  yürütmede, yargıda birbirinin iç işleyişine karışmaksızın vazifesini icra edecektir. Kelimenin tam anlamıyla kuvvetler ayrılığı dengesi yeni sistemle birlikte her türlü vesayet odaklarının emrinin hilafına irade sergileyecektir. 
            Tarihten bugüne nice devletler kurmuşuz, hemen her kurduğumuz devlet yapılanmasının özünde Başkanlık modeli ağırlıklı değerdir.  Bilhassa bu noktada Osmanlı bunun en tipik misalini teşkil eder. Nitekim Osmanlı bu sistem sayesinde altı yüzyıl üç kıtada hükümran kalmış. Madem öyle, bugünkü parlamenter yapımızı Başkanlık modeli ile taçlandırıp yeniden diriliş hamlesiyle çağlar üzerine sıçrama zamanıdır. Üstelik yeni sistemde hem çift başlılık, hem çok başlılık, hem de babadan oğla geçen model olmayacak,  bizatihi halk tarafından seçilen Başbuğ Başkan olacaktır. Halk uygun gördüğü sürece yürüyecek, dur dediğinde duracaktır.  Şayet halkın seçtiği Başkan çürük ya da başarısız çıkarsa, dünyanın sonu değil ya bu kez halk bir sonraki seçimde seçmeyiverir. Şu bir gerçek bu sistemde sırtını Tel Aviv’e, Baronlara, Kandile, Pensilvanya’ya değil de halka dayayan bir Başkan her daim baş tacı edilir. İşte böylesi baş tacı edilen Başkana da, tam yetkiyle sorumluluk üstlenmek yaraşır.
            Eski Türkiye’nin çift ve çok başlılıktan neler çektiğini herkesin malumu. Neyse ki geldiğimiz noktada Yeni Türkiye oluşumunda anladık ki;  tüm denenen sistemler içerisinde en toparlayıcı ve en dinamik model Başkanlık sistemidir. Hele bir ülke çok zengin kültür havuzuna sahipse Başkanlık sistemi tamda bunun için vardır. Çünkü Başkanlık sisteminden yoksun parlamenter yapı daha çok tek tip model sevdasına kapılmış ülkelere has bir modeldir. Malumunuz çok başlılığın olduğu yerlerde ipin ucu hep birilerinin elinde olmaktadır. Her ne kadar halkın oylarıyla seçilip meclise gelmiş olsalar da bir bakıyorsun Ecevit hükümetinde olduğu gibi otel odalarında,  güneş motel odalarında milletvekili ayartılaraktan kaçkınlardan oluşan hükümet kurulabiliyor. Tuncay Mataracı, Hilmi İşgüzar bunun tipik göstergesi zaten. Oysa Başbuğ Başkanlık modelinde ipin ucu hep halkın elinde olacak.  Diğerinde ise halk sadece seçimden seçime hatırlanan oy deposudur. Dikkat edin oy deposu dedik,   zira vesayet odaklarının halka bakışı göbeğini kaşıyan ya da güdülen koyun tarzında bir bakıştır. İşte tamda Türk Tipi Başkanlık sistemi bu noktada güdülen koyun olmamak için vardır. İnşallah tarihler 16 Nisan 2017’i gösterdiğinde milletin onayını almış Anayasa değişikliği sayesinde bir yandan milletimize tepeden bakan anlayış yıkılacak,  bir yandan vesayet odaklarının elinde oyuncak olan parlamento sistemine son verilecek, diğer yandan da çift başlılığa son verilecektir. Böylece bu sayede 2019 seçimlerinde yasama faaliyetinde bulunacak parlamentoyu ve yürütme faaliyetinin lideri Başbuğ Başkanımızı seçeceğiz. Derken devlet-millet kaynaşması gerçek manada hüviyetine kavuşmuş olacak.  İşte bu manada meclise göndereceğimiz milletvekillerine diyeceğiz ki; git bizim adımıza yasama faaliyet yap,  Başbuğu Başkanımızı seçerken de diyeceğiz ki; git bizim adımıza yürütmenin başına geç vira vira haydi bismillah diyerek geminin (yürütmenin) kaptanı ol ve gemiyi limanda sağ salim demirleyene kadar görevinin başında ol.  Bu arada dolaylı yoldan da olsa yargıya da diyeceğiz ki; bizim adımıza yasama ve yürütmeyi denetle. Ama denetlerken de sakın ola ki kendini yasamanın ve yürütmenin yerine koyma. Çünkü atanmış olsan da sonuçta bizim oluşturduğumuz meclis ve bizim seçtiğimiz Başbuğ Başkanı tarafından belirlenen Hâkimler Savcılar Kurulusun, yani bizim seçtiklerimizin seçilmişlerisiniz. Dolayısıyla had hududu aşmak için değil, bilakis her şeyin kanun ve nizama uygun olup olmadığını denetlemek için varsınız. İşte milletçe yaptığımız bu görev taksimi neticesinde gerçek manada kuvvetler ayrılığı prensibi hayata geçmiş olacak da.
             Evet, Başbuğ Başkanlık modele geçelim ki; yürütmenin başında Başkan Başbuğ oluşturacağı kabineyle ekonomimizi şahlandırsın,  parlamentomuzda yasama faaliyetiyle milletin vicdanıyla barışık kanun yapılır hale gelsin,  yargı organı da gerçek anlamda milletin vicdanı denetim rolünü üstlenmiş olsun. İşte Türk Tipi Başkanlık sistemi tamda bu noktada vicdanların sesi olmak için vardır. Baksanıza bir yandan Avrupa, bir yandan terör odakları, bir yandan FETÖ ihanet şebekesi koro halde hepsi  ‘Hayır’ kampanyasında aynı kulvarda Türk Tipi Başkanlık modeline karşı kol kola girmiş durumdalar. Eeeh rozetleri cüsselerinden büyük adamlar ne yapsınlar,  Başkanlık modeliyle birlikte yakalarındaki rozetleri tel tel dökülüp tüm planlarının güme gideceğini çok iyi biliyorlar. Oysa korkunun ecele faydası yoktur, artık ok yaydan çıkmış durumda, şimdiden buna alışmalarında fayda var. Öyle  ‘Evet’ derseniz İzmir’de denize dökeriz kuru laflarla bizi korkutamazsınız.  Çünkü bu modelle birlikte şapkasıyla 6 defa gidip yine şapkasıyla 7 defa gelen başbakanlık dönemleri artık kapanıyor. Haberiniz olsun şapkada keramet aramaya paydos, bizim açımızdan çoktan ‘şapka düştü kel göründü’ bile, bizi artık kandıramazsınız.  Gün tekeden süt çıkarma günüdür, gün 2023 Türkiye’sini inşa etme günüdür, bizden söylemesi. 
             Yeni modelde Meclis paspas olmaktan çıkacağı için rozetleri cüsselerinden büyük baronların borusu ötmeyecek. Meclis Türk Tipi sistem sayesinde yasama yetkisini tam elinde bulunduracak. Öyle ki, Başkan yasamaya müdahale edemeyecektir, sadece bütçe ile alakalı konularda inisiyatif kullanabilecektir. Hiç kuşkusuz ortada ülke ekonomisinin geleceği manasına müdahil olmaktır bu. Bu arada yasamada yürütmeye müdahale edemeyecek. Yargı ise denetim görevi yapacaktır.  Malum, eski sistemde parlamentonun sadece adı var,  kendisi yok gibi. Nasıl mı? İşte görüyorsunuz bikere yürütmeden bağımsız yasama faaliyeti yapamamakta, hatta hükümet bütçe çalışmalarını bile neredeyse parlamentodan bağımsız yürütmekte. İşte Başbuğ Başkanlık modeli tamda yasama faaliyetinin parlamentonun inisiyatifinde olması için, yürütme faaliyetinin de Başbuğ Başkanın koordinatöründe yürütmesi için vardır. Derken meclis asıl işlevi yasama faaliyeti için ter dökerken yürütmede Türkiye’yi çağlar üzerinde sıçratacak icra faaliyeti için var olacaktır. Hakeza meclis yeni sistemle birlikte her an ayağına pranga olabilecek gensoru tuzağından kurtulmanın avantajıyla da hızlı yasama faaliyeti içinde kendini bulacaktır. Hele birde buna dar bölgeli iki kademeli seçim sistemle de taçlandırdığımızı düşündüğümüzde koalisyonlar devirlerinin bir daha geri dönmemek üzere tarihin çöplüğüne atılacağını rahatlıkla söyleyebiliriz de. Yetmedi yeni sistemle birlikte gereksiz kısır siyasi polemikler ve partiler arası kavgalar sona erip yerine daha akılcı, daha rasyonel siyaset yapmanın kapısı aralanacaktır. Zira Başbuğ başkanlık modeli istikrar üzerine kurulu bir modeldir. Dolayısıyla istikrarı sağlamak için diğer parti mensuplarının oylarına da ihtiyaç vardır. Bu yüzden milletin oylarına talip Başkan adayı geniş kitlelerle hareket etmek mecburiyetindedir. Başkan olduğunda da hem milletin seçtiği milletvekillerinden hem de milletin bağrından liyakat sahibi kişilerden oluşan kabine kurma avantajı elde edecektir. Hani ikide bir istikrar diyoruz ya, işte Başbuğ Bakanlık modeli tam da bu noktada istikrarı sağlamak için vardır. Şimdi Türk Tipi Başkanlık modelinden rahatsızlık duyanlara sormak zamanıdır, bu modelin neresinde diktatörlük vardır? Hiç öyle boşu boşuna özgürlük, demokrasi ve barış havariliğine soyunup da işi sulandırmaya kalkışılmasın.  Şunu maşalar iyi bilsin ki asıl diktatör kaç seçimdir milletten yüz bulamadığı halde hala koltuğunda çakılı kalan liderlerdir, diktatör suçlamasında bulunacaksanız gidin onların yakasına yapışın. Yapışın ki, koltuğun adamı değil, milletin adamı olmak için yarışsınlar. Maalesef yakalarına yapışmak yerine yavuz hırsız ev sahibini bastırırcasına hiç utanmadan sıkılmadan milletin gözünün içine baka baka yalanla dolanla özgürlük havarisi kesilmeyi yeğliyorlar. Dün nasıl ki Cumhurbaşkanının halkın oyu ile seçilmesinden rahatsızlık duyanlar, şimdi çift başlılığın ortadan kalkmasından rahatsızlık duymaktalar. Onlar rahatsız ola dursunlar, Türkiye için 16 Nisan sabahı ‘niyet hayır akıbet hayrolacak’ elbet.
         Her neyse 16 Nisan 2017 tarihi yaklaştıkça gerçekten ümitlerimizin yeşereceği bir döneme girmenin adımını atmaktayız. Hiç şüphe yoktur ki Başbuğ Başkanlık modeline geçişle birlikte gerçek manada topyekûn kardeşlik kaynaşması ve Rabia’mız vuku bulacaktır. Buna inancımız tamdır.  Böyle de olması icap eder. Çünkü halkın öteden beri devlete ve devlet liderine bakışı ‘devlet baba’ bakışıdır. O halde babacan bakışın gereği,  şimdi tam da ‘ya devlet başa ya da kuzgun leşe’ deme zamanıdır. Artık ok yaydan çıkmış durumda,  devlet baba geleneğimizi gökten yağan rahmet Nisan yağmurların eşliğinde Başbuğ Başkanlık modelinin bereketini hissedeceğiz.  Derken Türkiye’nin yıllardır kanayan yarası hale gelmiş olan Güneydoğu meselesi de gök kubbeden hoş seda halde yağan Nisan yağmurunun rahmet bereketiyle çözülmüş olacak. Bakmayın siz öyle Güney Amerika ülkelerinin içine düştüğü cendereden vazife çıkararaktan bahaneler üretip Başkanlık sisteminin aleyhinde kampanya yürütenlere. Oysa onların unuttukları bir şey var ki, 16 Nisan sabahı Türk Tipi Başkanlık müjdesiyle uyanacak olmamızdır. Uyandığımızda tıpkı tarihte Türk Başbuğlarının idaresinde cümle âlem nasıl huzur bulmuşsa aynen Türk Tipi Başkanlıkta da yeniden ‘zalime korku, mazluma umut’ için var olacağız.  Bu yüzden hiç kimse durduk yere eski sömürge ülkelerinden (Arjantin ve Latin Amerika ülkeleri) örneklemeler getirerekten Türk Tipi Başkanlık modelimize gölge düşürmeye heveslenmesin. Hem kimin haddine adalet kılıcı Türk Başbuğlarımızı batının  ‘Hans’,  ‘Corc’ tipleriyle kıyaslamak.  Böyle bir kıyas abesle iştigaldir. Madem öyle şimdi tamda Başbuğ Başkanımızı seçmek zamanıdır. Seçelim ki; Peygamber buyruğu yerine getirilmiş olsun. Bakın, o Yüce Peygamber ne diyor:  Üç kişi yolculuğa çıkarlarsa, aralarında birini başkan seçsinler” (Ebu Davud,  Cihad 80). Zaten anlayana bu hadis-i şerif Başkanlık modelinin önemini izah etmeye yetiyor.
               Vesselam.


http://www.bayburtpostasi.com.tr/basbug-baskanlik-makale,7430.html

21 Mart 2017 Salı

NEVRUZ VE HIDRELLEZ



NEVRUZ VE HIDRELLEZ

SELİM  GÜRBÜZER

            Baharın müjdecisi diye yâd edilen Nevruz’un bir kültür kodu olduğunu bizatihi Asyatik kaynaklar doğrulamakta. Peki, baharın müjdecisi Nevruz olur da, yazın müjdecisi olmaz mı? Hiç kuşkusuz yazın müjdecisi de Hıdrellez’dir.
            Bakın, Evliyaullah ne diyor; “Her geceyi Kadir bil, her kulu Hızır bil.”  Evet, bu anlam yüklü veciz söz meramımızı anlatmaya yeter artar bile.  Nasıl yetmesin ki,  Hızır darda kalanların imdadına yetişen baş tacımızdır.  Bu yüzden Hızır’ı  ‘Hızır Baba’ olarak biliriz hep. Hele Hıdrellez günleri geldiğinde izini süreriz de. Malumunuz karada darda kalan insanın en sıkıntılı anında yardımına koşup himaye etmeyi esirgemeyen Hızır (a.s.) ile denizlerde yardım eli uzatan İlyas (a.s.)ın kucaklaşıp buluştuğu güne ‘Hıdrellez’ denmekte. İşte bu büyük buluşma ‘yaz’ mevsimi olarak anlam kazanır da. Nasıl ki, Nevruz baharın müjdeleyen bir muştusuysa Hıdrellez de yaz mevsiminin muştusudur. Dolayısıyla Türk dünyasında her iki muştuda geniş kabul görmüş kültür kodumuzdur. Nitekim Prof.Dr. Orhan Türkdoğan’ın Nevruz’u ‘eski bir kültür kodu’  olarak tanımlaması yerinde bir tespittir.
            Gerçektende Nevruz ve Hıdrellez kültürümüzün en önemli Asyatik özelliğe sahip iki temel sacayağıdır. Nevruz İslâm öncesi Türk kültüründe varlığını hissettirirken Hıdrellez de İslâm’la mecz olmuş Türklükte ağırlığını hissettirmiştir. Her iki kültür kodunun öncesi veya sonrası fark etmez sonuçta bu kültür kodlarının Türk kültürü kombinezonu içerisinde yer alması ve günümüze kadar varlıklarını sürdürebilir olması çok mühim hadisedir elbet. Hakeza Nevruz ve Hıdrellez sanki birbirinin ikiz kültür kodu gibi İslâm’la şereflenen kavimlerde değişik veçheye bürünüp yeni misyon yüklenmesi ise bir bambaşka önem arz eden husustur. Nasıl mı?  Bikere Nevruz, İslâm öncesi bir kısım kavimlerde  “Yeni Gün”(YENİ KÜN) olarak kutsiyet kazanırken İslam dairesine giren bir kısım kavimlerde ise Hz. Ali’nin doğum günü olarak yâd edilir.  Her ne kadar Arap ülkelerinde Nevruz ve Hıdrellez kutlamalarına pek rastlanmasa da İran ve İslâm’la hemhal olmuş Türklükte Nevruz ve Hıdrellez bir başka anlam yüklenerek kutlanır. Dahası M.Ö.1500–2000 yıllarında Türk coğrafyalarında yılbaşı olarak kutlanan Nevruz, İslâm dairesinin etki alanına girdiğinde  “Sultan” kimliği ile kendini hissettirecektir. Böylece Sultan Nevruz Hz. Ali’nin (k.v.)’in kutlu doğumunu hatırlatırcasına Türk’ün ruhuna kana kan, cana can katar da.  Nitekim bundan 30–40 sene öncesinde Malatya’da Sultan-Nevruz geleneğinin hayatiyet kazanması bunun en bariz göstergesidir.
          Elbette ki İslam öncesi manada Asyatik kökenli Nevruz’un uzaktan yakından dinimizle alakası yoktur, bu bir kültür kodudur sadece.  Ama Hıdrellez öyle değil, İslam’la alakalıdır. Hıdrellez şenlikleri Asyatik kaynaktan beslense de Hızır kavramı başlı başına kendi öz kodunda dini ritüel içermekte. Böylece Alevi-Bektaşi kültür sahasında tüm ağırlığıyla kendini hissettiren bir değer olarak karşımıza çıkar. Bu yüzden Hıdrellez’e sadece iklim değişikliği gözüyle bakamayız,  tıpkı Nevruz gibi ‘Yeni Gün’ meşalesine benzer bir yaklaşımla ‘Yeniden Diriliş’ meşalesi olarak da yad edilebiliriz pekala.  Zira ilkbaharın sonunda toprak, nebatat, hayvanat, insanat hep birlikte dirilişe geçerek yaz mevsimini muştular. Bu aynı zamanda nasıl ki yaratılış sırrı gereği ilkbahar yaza, yaz sonbahara, sonbahar kışa dönüşüyorsa, çocukluk gençliğe, gençlik ihtiyara, ihtiyarlıkta ölüme dönüşüp ahrette dirileceğimizin teyididir.
            Şu da var ki; Nevruz’un (Yeni Gün) sırf İran’a has bir kültür kodu olduğunu söylemek büyük yanılgı olur.  Öyle olsaydı 21 Mart günü geldiğinde Türk dünyasında Nevruz’un çeşitli etkinliklerle kutlandığına şahit olmazdık.  Kaşgarlı Mahmut’un ‘Nevruz’a Divan-ı Lûgati’t Türk’te zikretmesi kuvvetle muhtemeldir ki,  İran Şehname’sini de etkilemiş olabileceğine işarettir. Aynı şeyi tersinden düşündüğümüzde Nevruz kavramının Fars kökenli bir kavram olması hasebiyle tarihte kültür yakınlaşmalarının getirdiği bir netice olarak bizim etkin sahamızı da girmiş olabilir. Ancak Fars kökenli diye Nevruza sahip çıkmamak da doğru bir yaklaşım olmaz,  İran’dan da etkilenmiş olsak kültür zenginliğimiz olarak bağrımıza basmamız gerekir. Sonuçta ortak kültür kodu olarak karşımıza çıkmaktadır.   Madem öyle Nevruz’u tek başına ne Şii bayramı,  ne tek başına İran Şahı Cemşid’in Azerbaycan’da taht kurduğu gün,  ne de tek başına Türklerin yılbaşı başlangıcı, yani on iki hayvanlı takvim ve Sultan Melikşah döneminin Celali takviminde yer alan 21 Martı yılbaşı olarak okuyabiliriz. Bunların tamamını kucaklayan bir kültür kodudur.  İşte bu yüzden Nevruza diğer kültür kodlarının bakış açılarına da müdahil olmaksızın ortak değer olarak bakmak en doğrusu.
            Öyle anlaşılıyor ki Nevruz hem bir kültür kodu, hem yeni bir güne başlangıç, hem de arınma sembolümüzdür.  Hele ki,  Ergenekon Destanî ve İran’ın Şehname’si arasında ki paralelliğe baktığımızda asyatik kaynaklı kültür alışverişlerindeki geçişlerin varlığını rahatlıkla görebiliriz. Nasıl mı? İşte Ergenekon’un esaretten hürriyete çıkış abidesinde geçen demir dövme figürü, Şehname’de zikredilen demirci Kawa’nın yaktığı Nevruz ateşinin özgürlük meşalesinde geçen temalarla örtüşebiliyor. Yani; Ergenekon’da hürriyet meşalesi rehberi Gökböri (Bozkurt) olurken, Şehname’de bir bakıyorsun özgürlük meşalesi demirci Kawa olmakta. İşte Ergenekon’da dört yüzyıl yaşayan Türk’ler söz konusu bu efsanevi rehber eşliğinde özgürlük uğruna demir dağları ateşleyip (eritip) öyle düzlüğe çıkmışlardır. Besbelli ki her iki destanda da ortak payda özgürlük ateşidir. Bu yüzden Ergenekon destanında geçen  ‘Demirci’ ile Şehname’deki ‘Kawa’ hürriyete giden yolun diriliş meşalesi rehberleri olarak karşımıza çıkmakta dersek yeridir. Besbelli ki özgürlük ateşi her iki kültür kodun da arınma manasına yeni bir güne geçişi muştular. Ama öyle günler gelmiş ki,  Bolşevik ihtilaliyle birlikte 70 yıl komünizmin esareti altında yaşayan Kazaklar, Kırgızlar, Azeriler, Özbekler, Tatarlar, Türkmenler vs. yeni gün muştumuz Nevruz’u doya doya kutlayamamışlardır, sadece bu süreçte gönül dünyalarında ukde olarak yaşamışlardır. Neyse ki komünizmin Sovyetler Birliğinde çökmesiyle birlikte Nevruz ateşi yeniden alev alıp Asyatik kültür olarak sahne alabilmiştir. İyi ki de almış, Kırgızlar için Manas artık bundan böyle bir destan olmanın ötesinde bambaşka duygu seli halini alan abide olur. İşte bu duygu seli dilden dile, gönülden gönüle yayıldıkça Hızır’ın (a.s.) bitkilere bereket verdiği düşüncesi zihinlere kazınır bile. Öyle ki, onun bastığı topraklarda baharla birlikte bereket geleceğine olan inanç daha da kavileşir.  Hakeza İlyas (a.s.) içinde aynı inanış hâkimdir. Yani, bu yüce Peygamberin bastığı her karış toprakta insanların etinden sütünden ve tiftiğinden yararlandığı hayvanların çoğalmasında bereket kaynağı olduğuna inanılır.  
          Peki ya Türkiye?  Malum Türkiye’de bir zamanlar  ‘Nevruz’ ne,  ne değildir pek bilinmediği içindir,   hain PKK terör örgütü boşluktan istifade her yıl Nevruz günü geldiğinde bu kültür kodumuzu kendi siyasi emellerine alet edecek noktaya getirebilmiştir.  Tabii genç nesillere bu kültür kodumuzu vakti zamanında bir eğitim program dâhilinde verilmezse olacağı buydu, bu yüzden bugün olmuş hala milletçe Nevruz’un keyfini çıkaramıyoruz. Boşa dememişler tabiat boşluğu sevmez diye, maalesef yıllarca ihmal ettiğimiz alanı birileri kendi siyasi emellerince kullanabilmiştir. Şimdi daha yeni yeni aklımızı başımıza aldıkta artık devlet millet dayanışmasıyla birlikte kutlanır hale gelebildik. Olsun geçte olsa kültür hazinelerimizin kıymetinin farkına varmamız önemli bir hadisedir. Bakın bir ünlü İranlı tarihçi ne diyor; “Selçukluların bayrakları da sarı-yeşil ve kırmızı olmak üzere üç renkten ibaretti.” diyor. Evet,  buradan şu noktaya gelmek istiyoruz: Devletimiz geçmişte PKK’nın elinde koz olarak tuttuğu istismara yönelik propaganda malzemelerini akıl dolusu kültürel politikalarla elinden alması gerekirken seyirci kalıp Selçuklu kilimini kaptırmışız da.  Ne zaman ki kültür zenginliklerimizin bir başkalarınca bize koz olarak kullanıldığını fark ettik, işte o zaman devlet olarak harekete geçip daha yeni Nevruza sahip çıkar olduk.
              Türk dünyasında kutlanan sadece Nevruz mu? Hiç kuşkusuz Hıdrellez de Nevruz gibi baş tacı kültür kodumuzdur.  Hıdrellez’in daha çok Anadolu ve Balkan Türk coğrafyasında çok yaygın kutlanması bir yana İslam’ın Hızır (a.s.)’ın darda kalanların imdadına yetişen bir zat tanımlamasıyla birlikte Asyatik kültür kodunun şimdi bir başka mecrada önemini daha da artırmıştır. Üstelik Hızır (a.s.), Alevi-Bektaşi kültür cem halkasında da yer almaktadır. Söz konusu bu kültür kodunun daha da derinliklerine inildiğinde Hacegân Pir’lerinin Alevi-Bektaşi kültürüne ilham kaynağı olduğu görülür. Bu demektir ki; Hızır (a.s.) sadece sıkıntıya düşenlerin yardımına koşan remz olmanın ötesinde Hacegân silsilesinin şeceresinde yer alan pek çok Gönül Sultanlarının da nisbet kaynağıdır. Bu yüzden gerek Mevlevilik olsun gerek Bektaşilik olsun pek çok tarikatın nisbeti Yusuf-i Hemedânî’ye dayanmaktadır. Bakmayın siz öyle tarikatların isminin farklı olmasına, köklerine indiğimizde Mevleviliğin ve Bektaşiliğin bir nisbeti de Yusuf-i Hemedânî’ye uzanmakta.  Belli ki bu iş Hacegan mutfağında pişirilip nisbet öyle pay edilmiştir.  Kaynağın başında Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s) olunca ister istemez Nakşibendî tarikatının Asya’ya, Anadolu’ya ve Balkanlara nasıl dalga dalga yayıldığı şimdi daha iyi anlıyoruz. Çünkü halifelerinden biri Piri- Türkistan’dır.   Yani Hâce Yusuf-i Hemedânî  (k.s)’ın nisbetini Türk-i Cumhuriyetlere yayan kol başıdır. Bir diğer ismiyle Hoca Ahmed Yesevi’dir.  Bu yüzden o’nu anarken manevi Başbuğumuz. Piri Türkistan olarak yâd ederiz hep
            Evet,  Pir-i Türkistan-ı Ahmed Yesevi (k.s), Türk dünyasının manevi Başbuğ Velisidir Zaten Mevleviliğin ve Bektaşiliğin Yesevi pınarından beslenmesi, Hıdrellez kültür kodunun da buradan neşet bulduğunun delilidir.  Madem öyle bize düşen başta Hâce Yusuf-i Hemedânî Hz.leri olmak üzere o’nun yetiştirdiği talebelerinden Ahmed Yesevi ve Abdulhâlik-ı Gücdevânî’yi Hıdrellez bağlamında kutlanacak şenliklerde nefesini hissettirmektir.  İslâm öncesi “Yeni Gün”(YENİ KÜN)  olarak yâd edilen Nevruz artık gelinen noktada hele şükür Hz. Ali’nin doğum günü olarak karşılık bulabiliyor. Keza Hıdrellez’de öyledir. Nasıl karşılık bulmasın ki, Hacegan silsilesinin kahır ekseriyeti Ehlibeyt neslinden gelen Gönül Sultanlarıyla donatılmış şeceredir. Düşünsenize Pir-i Türkistan-ı Ahmed Yesevi’nin feyiz aldığı kol’un Yusuf-i Hemedânî’den iki kola ayrılır. Birinci kolda günümüz Gönül Sultanlarından Gavs-ı Sani’ye uzanan halkada yer alan Abdûhâlik-ı Gücdûvanî (k.s)’ın nisbeti vardır. İkinci kolunda ise Bektaşi-Alevi kültür sahasının kaynağını teşkil eden Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin Orta Asya’ya, oradan Anadolu, Balkanlar ve tüm dünyaya dalga dalga yayılan feyiz ve bereket ışığı vardır. Mesela Birinci kolda ki nisbette  Abdülhâlik-ı Gücdevânî’nin hayatına baktığımızda hafi zikir talimatını bizatihi Hızır (a.s.)’dan aldığını görürüz..  İşte bu inceliği anlayabildiysek Hıdrellezi de anlamışız demektir.  O halde Hızır (a.s)’ın verdiği talimatın gereği adabı usulünce Hıdrellez şenliklerini kutlamak gerekir.  
             Hıdrellez kültür kodumuza tasavvufi bir bakış getirmemize katılırsınız ya da katılmazsınız ama şu da var ki yazın başlangıcı denilince ilk zihnimize takılan ismin ‘Hızır Baba’  olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. Düşünsenize ismi bizi bu kadar heyecanlandırıyorsa hakikatine vakıf olsak kim bilir ne halde oluruz. Madem Hızır anılınca heyecan duyuyoruz, o halde daha ne duruyoruz gelin bu heyecanı ilkbahar muştusunu Sultan Nevruzca, yaz muştusunu da Hızır Babaca kutlayıp yâd edelim. Yâd edelim ki her iki kültür kodumuzda bereket ve diriliş kaynağımız olsun. Yeter ki niyet hayır akıbet hayrolsun,  inşallah her gördüğümüzü Hızır bilen, her geceyi de Kadir bilen bir anlayışla Hıdrellez günümüz mübarek olur.  O günde Hızır Baba’nın yakacağı aşk ateşiyle günahlardan tövbe edip (arınıp) sabaha uyandığımızda yeniden diriliş muştumuz olacağı muhakkak. Unutmayalım ki böylesi günlerde çıkaracağımız en büyük ders bu dünyaya gönül yıkmaya değil gönül yapmak için geldiğimiz idrak etmek olmalıdır. Gönülleri fethedelim ki madden ve manen arınmış olalım.  Ki; kültür kodlarımız topyekûn dirilişimiz için vardır.  İşte bu yüzdendir ki, böyle günleri vesile edinerek her bahar başlangıcı ve her yaz başlangıcı geldiğinde ruh dünyamızda bir takım dalgalanmalar eşliğinde coşkunluğumuzu bu şenliklerle taçlandırırız. Nasıl taçlandırmayalım ki,  bakın Hızır ve İlyas (a.s.)’ın buluştukları an bizi kendimizden alıp kendimize getirebiliyor. Botanikçilerimiz bitki âlemini, zoologlarımız hayvan âlemini analizini yapmaya çalışa dursun, biz bu arada sübjektif bir bakış açısıyla Hızır (a.s.)’ı bitkilerin fotosentez kaynağı, İlyas (a.s.)’ı da insanların beslediği hayvanatın bereket kaynağı olarak inansak ne kaybederiz ki. Bilakis çok şey kazanırız. İyi düşünelim ki iyi olalım.  Zira bizim kültür kodlarımız her şeyi güzel görmeyi düstur edinmiştir,  bize de böyle düşünmek yaraşır zaten. Sakın ola ki berekette nedir es geçmeyin,  bakın köpek nesli bir doğumda bir sürü enik doğurduğu halde koyunun bir doğuruşundaki bereketten mahrumdur. İşte bu duygular eşliğinde her yıl Anadolu’nun birçok yöresinde kutlanan Hıdrellez bu açıdan baktığımızda bereketlenmemize vesile gündür. İcabında bu da yetmez Hıdrellez günü geldiğinde kırlara çıkıp, şenlikler düzenleyerek kendi iç dünyamızda her dem yeniden canlanır canlar misali kendimizi diriliş gününe hazırlarız da. .
         Allah’a çok şükürler olsun ki yaşadığımız coğrafya bize İlyas (a.s) ve Hızır babamızı hatırlatacak kültür kodlarını sunmakta. İşte Allah’ın izniyle Hızır (a.s.)  bitkilere fotosentez kaynağı ab-ı hayat kaynağı olmak için,  İlyas (a.s.)’da hayvanların kuzulamasına bereket kaynağı olmak için vardır. Şimdi gel de Hıdrellez şenliklerde şenlenme, ne mümkün.  Şenlenelim ki, genç neslimiz Noel Baba masallarıyla oyalanmasın. Aksi halde yabancı kültürün esiri olmuş yitik nesli karşımızda buluruz. En iyisi mi haramiler genç kuşakları boyunduruk altına almadan her doğan çocuğu  en dar anımızda yardımımıza koşan Hızır Baba masallarıyla büyütelim. Buna mecburuz da.  
          Öyle ya, Hıristiyan Avrupa’nın Noel babası var, neden bizim bir ‘Hızır Babamız’ olmasın ki.  Ya da kendimiz olmak varken başkası olmak niye?  O halde Devlet toplum kaynaşmasıyla Hızır Baba’mızı Hıdrellez şenliklerinde hakkiyle genç nesillere tanıtmalı.       
    Tanıtalım ki yarınlarımız aydınlık olsun.
            Vesselam.                                                                                                                                                                                                                                                                                                      http://www.enpolitik.com/haber/138410/baharin-mujdecisidir-nevruz.html                              
                                                                      
                       



11 Mart 2017 Cumartesi

YAFES NESLİ TÜRK



YAFES NESLİ:  TÜRK 

ALPEREN GÜRBÜZER

         Tevrat ve Kur’an’ı Muciz’ül Beyanda ilk insan ve ilk peygamber olarak Âdem (a.s) zikredilirken, İran’ın şu meşhur Avesta’sında Âdem ismi Ebul Beşer diye geçer. Tabii, Avesta’nın sayfalarını çevirdikçe Ebu’l Beşer sonrası oğlu Cemşid’le, Cemşid sonrası ise Feridun’la neslin devam ettiği görülür.
          Peki ya Feridun sonrası?  Malum, Şeh-name’ye baktığımızda Feridun’un ülkesini Salm, Irak ve Turak (Türk) adlı üç oğlu arasında paylaştırdığı görülür. Dolayısıyla bu bir anlamda Feridun’un; Türkistan ve Çin toprakları dâhil olmak üzere tüm doğu ülkelerine yayılmış Türk dünyasının atası, yani Tur veya Turece’si sayılır.  Hiç kuşkusuz bu üç oğul ve torunları arasında bilhassa İran-Turan savaşlarında gösterdiği o müthiş kahramanlığıyla Afrasyab ismi ön plana çıkacaktır.  Zira İran Şeh-name’sinde bir göz attığımızda Afrasyab’ın dikkat çekmesi sadece Türkistan, İran, Azerbaycan, Hindistan ve Rum diyarlarını fethetmekle değil gittiği yerleri ihya etmekle de dikkat çeker.
          Her ne kadar; o’nun ismi İran kaynaklarında Afrasyab olarak geçmekteyse de bizim kaynaklar da bu isim Alper Tunga olarak karşılık bulur. Nitekim Kaşgarlı Mahmud Türklerin böylesi çok yönlü kahramanı Dünya Hükümdarı Alper Tunga (Ajun begi) olarak bağrına bastığını dile getirir. Zaten dünya hükümdarı olarak kabul görmesi gayet tabiidir.  Baksanıza İskit İmparatorluğunun kağanları arasında Afrasyab ismi kendilerine itibar kazandırdığı içindir neseplerini ona dayandırmışlardır. Hakeza Uygur Hanları, Karahanlılar ve Selçuklularda soylarını Afrasyab’a dayandırmışlardır.  Hele ki Oğuz neslinin Feridun sonrası soy ağaca tam manasıyla sahip çıkmasıyla birlikte Oğuz denilince Türk, Türk denilince de Oğuz aynı manada kullanılır olmuştur.
          Evet, hepimiz Hz. Âdem (a.s)’ın zürriyetinden geldik gelmesine ama Nuh Tufanı sonrası durum vaziyet değişecektir. Çünkü Nuh (a.s) yeryüzünün idaresini üç oğlu arasında, yani Ham, Sam ve Yafes arasında pay eder.  İşte bu paylaşımda Türkler Yafes neslinden dal budak salacaktır. Hatta İslam müellifleri ve tarihçileri bu hususta Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında kalan bölgeye ata yurt dendiği, yani aşağı Türkistan (Maveraünnehir)  olduğunu dile getirirler.   Nasıl mı?   Kaynaklarda geçen rivayetlerden hareketle denilir ki;
           Nuh (a.s) Ceyhun (Amu) nehri ötesinde yer alan Türkistan’ı oğlu Yafes’e pay ettiğinde,  Yafes önce tereddütle karşılayacaktır. Dayanamayıp babasına bu kurak ülkede ne yapacağını sorar. Tabii baba yüreği,  ne halin varsa gör diyemezdi,  derhal oğlunun zihninde geçen endişeleri giderecek ismi azam yazılı bir taşı avucunun içine koyup öyle uğurlayacaktır. Hatta bu arada oğlunu  uğurlarken bu taşla dua edildiğinde inşallah yağmurun yağmasına vesile olacağını müjdelemeyi ihmal etmezde.  Gerçekten de Yafes sorumluluk bilinciyle denilen yere vardığında müminliğin hakkını yerine getirerekten bereket getirir. Bu öyle bir bereket ki sulbünden gelecek evlatlarına iyi babalık yapmanın ötesinde iyi bir reis olur da.  Vaktaki, ecel kapıya dayanıp nehrin azgın dalgaları arasına karışıp boğulduğunda ardından reislik görevini küçük oğlu Türk üstlenecektir. İyi ki bu sorumluluğu Türk üstlenmiş,  bu sayede pek çok kaynaklarda geçen Issık köl bölgesi özbeöz vatanımız olur da. Ne diyelim, işte Türk bu,  gittiği yerleri ata yurt kılmakla mahir. Sadece yurt edinmek mi,  gidilen yerler bizimle maddeden manaya bürünür de. Demek ki o gün bugündür TÜRK diye anılmamız boşa değilmiş.   Biz bu âleme madde için gelseydik ne ismimiz ne de cismimiz kalırdı. Ruh köklerimize sadık kaldıkça Türkoğlu Türk olarak anıldık hep.
          Evet,  insanlığın soy sop,  boy boy yeryüzüne dağıldığı bir dünyada Türk nesli atayurt Asya’dan hamurunu yoğurarak bugünlere geldi.   Ancak şu da var ki tarihin döngüsü hep tozpembe içerisinde geçmeyecektir. Hele ki altıncı ve dokuzuncu asırlar arasında Asya mayasında değişmeler zuhur edecektir.  Zira bu zaman aralığında öyle akla ziyan hükümdarlar gelir ki semavi dinin özüyle oynamaları bir yana halkını puta tapmaya yönlendirme ve yabancı dinlerin yayılmasına geçit verecek bir dizi Türk’ün ruh köküyle oynayacak icraatlarda bulunacaklardır. Tabii hal vaziyet böyle olunca bir bakıyorsun Romalıların Asya topraklarına kadar uzanan saçtıkları ahlaksız tohumlar Türk’ün İslam’la buluşmasını geciktirecektir. Neyse ki geçte olsa İslam’ın adalet kılıcı buralara değdiğinde hem batılılar hem de bir takım basiretsiz idareciler İslam’ın Türk toplulukların üzerine doğan güneşin ziyasına mani olamayacaklardır. Nitekim onuncu asra gelindiğinde tarih Türk’ün İslam’la kaynaşmasına şahit olacaktır. Derken bu büyük buluşmayla birlikte Türk nesli dirilişe geçecektir.
          Velhasıl;  Türkler İslam’ın aşıladığı gaza ruhuyla imparatorluklar kuracak güce ulaşır bile.
              Vesselam..

                                                   SELÇUKLU’NUN DOĞUŞU

      İslam’la şereflenmek böyle bir şeydir.   Hele şereflenmeye gör,  bir bakıyorsun Karahanlı Türkleri Türkistan’da, Gazneli Türkleri Hindistan’da, Oğuz ve Selçuklu Türkleri Anadolu’da,    Osmanlı’da üç kıtada cihangir devlet olarak adından söz ettiebiliyor.  Düşünsenize başlangıçta Söğütte iki yüz bin Türkmen çadırı otağı halden ilerisinde bir bakıyorsun cihana hükmeden Osmanlı doğa gelmekte. Bunda hiç şüphesiz Karahanlıların Müslümanlıkla şereflenmelerinin katkısı çok büyük.  Nitekim Tarihi kaynaklar da Karahanlılar’ın asli unsuru olarak bilinen Karlukların Satuk Buğra Han’ın çekim alanına girmesinden tutunda,   M.960/ H.349 yılında iki yüz bin çadırdan oluşan Türkmen obalarının göçebe topluluklar halde İslam dinine dâhil oluşları da dâhildir.   İşte bu ve benzer bir dizi hadiseler Oğuz neslinin Maveraünnehir bölgesini yurt edindikten sonra Mekke’de doğan İslam güneşin üzerlerine sirayet etmesiyle birlikte Türkistan’da bahar havası estirecektir.   Üstelik Türkistan’da esen bu bahar havası civar illerdeki Türkmen obalarını da etkileyip Türk’ün o büyük buluşması bir hayal değil gerçek olur da.    Derken bu büyük buluşmayla birlikte yeryüzü sathı öyle bir zaman gelir ki,   İslam’la hemhal olan Türklere dar gelir de. Demek ki Ergenekon’da çıkışımız boşa değilmiş, baksanıza bu çıkışımızı destanlarımızda şöyle dile getirilir:
      Türk’ün önünde beliren bozkurt hareket edince:
        —Göç ediniz, ileri der.
       Türklerinde canına minnet bozkurt ilerledikçe ilerler,  durduğunda durup otağını kurmak için konaklar. Nasıl olsa maksat hâsıl olmuştur,   bozkurt bir daha görülmemek üzere sırra kadem basar da.  
      Zaten bir noktadan sonra Türkler rehbere ihtiyaç duymaz,  kendi öngörüleriyle hareket edecektir. Hedef belirledikleri ülkelere üç koldan yayılırlar. Öyle ki; Hindistan’a gidenler putperest topluluk halde yaşarken,  kuzeye gidenler Rumların Kumania (Kıpçak-ili, Cemub Rusya ülkesi) adını alarak Hıristiyanlaşır,  batı tarafına giden Ya’i Selçuk Oğuzları da Arap fütuhatının etkisi altına girip İslam’la şereflenmenin yanı sıra Halifelik Araplardan olmak kaydıyla Müslüman toplulukların idaresini üstlenirler de.  
        Evet, Türk’ün eline İslam kılıcı geçince tarihin ivmesi bir başka eksene kayar.   Kayması da gaye tabii durum, çünkü o yıllarda Araplar ve Berberiler yükselişin rehavetine kendilerini kaptırdıklarında gevşeyeceklerdir,  daha yeni Müslümanlıkla şereflenmiş Karahanlılar doğuda fetih hareketine girişip tüm derdi davası cihatla uğraşmak olur.  Gaznelilerde fetih harekâtını Hindistan seferiyle sınırlı tutacaktır.  Peki ya Büveyhîler? Onlarda malum Abbasilerle mücadele içerisine girip etkisi zayıfta olsa Şii devleti kurmakla yetinecektir.  Malum, diğer küçük devletlerde birbirlerinin kuyusunu kazımakla meşgul olduklarından hiçbirinin İslamın hamiliğine katkı oluşturacak devlet olamayacaktır. Neyse ki Türklerin İslam’la şereflenmesi bir anda umutları yeşertip nihayet Selçukluların hâkimiyetiyle birlikte bu buhranlı devre sona ermiş olur.
           Velhasıl; Satuk Buğra Han’ın açtığı diriliş sancağı Selçukluya sıçramış, Selçukludan da Osmanlıya geçip cihanşümul olmuşuz.
              Vesselam.  
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/948/yafes-nesli-turk.html

3 Mart 2017 Cuma

İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI SATUK BUĞRAHAN



                         İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI   SATUK BUĞRAHAN

SELİM GÜRBÜZER

                       İlk Müslüman Türk hükümdarı Satuk Buğra Han’dır. Asıl adı Bezir Arslan Han’dır. Tarihler 829 yılını gösterdiğinde Karahanlı Türk Hükümdarının oğlu olarak dünyaya gelir. Yani babası Tengri Kadir Buğra Han’dır.   Nesebi Türk bin Yafes bin Nuh’a dayanır. Babası Buhara’ya yaptığı bir seferde vefat ettiğinde amcası Oğulcak Kadir Han’la evlenen annesinin himayesinde büyüyecektir.
      Hazır Oğulcak Kadir ismini anmışken Samanoğullarından bahsetmemek olmaz.  Samanoğulları Horasan ve Maveraünnehir civarında kurulan bir devlettir. Hükümdarı İsmail bin Ahmed’dir.  Ancak hükümdarlığı el bebek gül bebek geçmez,  kardeşleriyle giriştiği taht kavgaları bayağı canına tak ettirip çareyi Kaşgar civarında Oğulcak’ın himayesi altına girmekte bulur. Hatta bu arada Oğulcak Kadir Artuc nahiyesinin idaresini de o’na verir.  İyi ki vermiş,  zira Satuk Buğra Han’ın sık sık uğradığı yerlerden bir yerdir. Bu demektir ki Müslüman olmasına vesile olacak o büyük buluşma burada gerçekleşecektir. Nasıl mı? Bir gün yine buraya yolu düştüğünde ticaret kafileleri arasında dolaşıp dururken bir anda gözü Müslümanların eğilip kalkmalarına dikkat kesilecektir,  hoşuna gider ama bir türlü bu eğilip kakmalarına anlam veremez. Merak edip; 
         —Bu yaptığınız hareketler nedir diye sorar.
        Nasir bin Ahmed cevaben:      
    Bu günde beş vakit kıldığımız namazdır der.
        Tabii Nasir bin Ahmed verdiği bu cevapla da yetinmez,  akabinde İslam dini ile alakalı pek çok mevzuları da ayrıntılı bir şekilde izah ettiğinde Satuk Buğra Han’ın gönlünde iman nuru parlamaya başlar ve oracıkta on iki yaşında Müslümanlıkla şereflenir.    
        İbn’ül Esir’den aktarılan bir rivayete göre de;  Satuk Buğra Han’ın Müslüman oluşu rüyasında gökten inen bir zatın Türkçe lisanla: “Müslüman ol ki, dünya ve ahrette selamete eresin” çağrısı üzerine gerçekleştiğidir.  
           Tabii rivayetler bunlarla sınırlı değil dahası var:  Satuk Buğra Han’ın bizatihi rüyasında Resulullah’ın (s.a.v) talimatıyla Müslüman olduğu yönünde rivayetlerde vardır.. Şöyle ki; Türkistan’da büyük bir iştiyakla okunan Satuk Buğra Han tezkiresinde geçen menkıbede şöyle rivayet edilir:
       “Allah Resulü Miraca çıktığı gece Peygamberler arasında tanımadığı bir kimseyi görmüş ve Cebrail’e o’nun hangi Peygamber olduğunu sormuş. Cibril Emin de o’nun Peygamber değil  333 yıl sonra yani Miladi  944 yılında Türkistan’ı dinine sokacak Satuk Buğra Han’ın ruhu olduğu..”
         İşte Hz. Peygamber (s.a.v)’ın Satuk Buğra Han hakkında dile getirdiği bu sözler karşısında Ashab-ı kiram Allah Resulünden o’nu görmeyi dileyecektir. İşte bu dilek üzerine o an başlarında Türk külahı ve silahlı kırk atlının Allah Resulünün meclisini selamlayıp öyle teşrif ederler. Allah Resulü ashabına yönelip;  işte Buğra Han’ın ervahı şu,  yanındakiler de arkadaşlarının ervahıdır der.  Hatta bu arada Türk Han’ın hidayetine vesile olmuş Samani Ebu Nasr’ın ervahı da bildirilir.
      Bir başka menâkıb’de geçen rivayete göre de;
     Ebu Nasr Türkler arasında İslam’ı yaymak maksadıyla ticarete başladığında, bir gün rüyasında Peygamberimiz (s,a,v)’in kendisine:
        — Ey Ebu Nasr!  Tez elden Türkistan yolunu tut! Orada Tekin Satuk Buğra Han seni bekliyor der.  Tabii emir büyük yerden olunca böyle rüyaya can kurban,  derhal 330 kişilik kervanla yola çıkar bile. Böylece Fergana’nın başşehri Andican’da kendisini adeta bekliyor halde on iki yaşında ki gencecik Buğra Hanla göz göze geldiklerinde Müslüman olmasına vesile olur.  Hatta Satuk Buğra Han’ın yakın akrabasından elli kişi de kelime-i tevhid getirip tabi olacaklardır. Bu arada Satuk Buğra Han amcası Oğulcak’tan Müslüman olduğunu tedbir maksadıyla gizli tutmayı ihmal etmez de. Ancak nereye kadar gizleyebilirdi ki, amcası git gide durum vaziyetten şüphelenir hale geldiğinde adamlarını peşine takacaktır.  Neyse ki sıkı takiplerle Satuk Buğra Han’ın abdest alıp namaz kıldığı kendisine bildirildiğinde yeğeni hakkında hemen hüküm vermekte acele etmez. Bizatihi olayı yerinde yeğenini sınayarak kesin hükmünü verecektir.  İşte bu maksatla ilk iş yeğenini put haneyi tamir etmekle görevlendirmek olur.  Tamda yeğeninin bam teline basacak sınamadır bu. Zira Satuk Buğra Han’ın değil put hanede iş yapması,  adını bile duymaya tahammülü yoktu. Zaten düşündükçe de için içini yer,  o an derdini Nasir bin Ahmed aklına gelip anlatma ihtiyacı hisseder. Nasir bin Ahmed’e konuyu açtığında şöyle teselli eder:
         —Merak etmeyesin oğul, şimdi burası put hane olarak yapılır, bir gün gelir sen orayı cami’ye çevirirsin. 
         Satuk Buğra Han bu altın sözler karşısında derin nefes alıp rahatlar.  Böylece denilenleri yapmaya çalışır da.
          Her neyse gel zaman git zaman derken Abdülkerim Satuk Buğra Han artık 25 yaşına ayak bastığı çağdadır.  Ve bu yaşta İslami ilimleri hıfzetmiş toy bir delikanlı olarak Müslüman olduğunu gizlemeye gerek duymaksızın bu uğurda amcasıyla mücadeleye kararlılığını ortaya koymaktan yüksünmeyecektir. Kaşgar hükümdarı amca Harun Buğra Han bu kararlılık karşısında derhal hareket geçip yeğeninin tekrar eski dinine dönmesi için çaba sarf edecektir.  Ancak boşa bir çaba, bu kez ecel yakasına yapışacaktır. Böylece muradına eremeden göç eylediğinde Satuk Buğrahan’a hükümdarlık yolu açılır da.  Ve hükümdar olur olmaz etrafında 300 kadar süvarilik güç edinecektir. İlerleyen zamanlarda bu sayı 1000’i bulduğunda fethettikleri topraklarda Atbaşı olur da. Atbaşıyken de 300 kişilik ilave daha kuvvet edinip bu kez Kaşgar’ı fethedecektir.  Bu fetih aynı zamanda Oğulcak Kadir Han’ı öldürüp saltanatına son vermesini de beraberinde getirir. Böylece Kaşgar halkına da İslam’ın kapıları açılmış olur. Hiç kuşkusuz bunda üst üste kazandığı zaferlerle İslam’ın kapılarını Türk’e açan ilk Hükümdar Satuk Buğra Hah’ın katkısı çok büyüktür. Nitekim Kaşgarlı Mahmud’un bu meyanda zikrettiği  “Allah’ın; Benim Türk adını verdiğim ve şarkta yerleştirdiğim bir ordum vardır. Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavim üzerine saldırırım (hâkim kılarım)”   Kutsi hadis anlam kazanır da.  (Bkz. Divanı Lügat’üt Türk 1, S. 294).
       Evet, Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın ilk Müslüman Türk Hakanı olarak Türk’ü İslam’la buluşturmasında ki etkisi bir bambaşkadır.  Öyle ki; bu etki İslam’ı kabul eden ilk Türk boylarından Karahanlı ve İdil Türklerini de kamçılayıp İslam’ın bayraktarlığına soyunmalarına vesile olacaktır. Böylece bu etkin gaza ruhu sayesinde her Türk reayası Hakanına İslam’a hizmet ettikçe sahip çıkıp bu uğurda can vermeyi göze alırda.  Bu öyle bir etkilemedir ki bunda en büyük pay sahibi Satuk Buğra Han yaşı 96’ya vardığında bile adalet kılıcı tüm ülke halkların Müslüman olması için işlemekten geri durmayacaktır,  bu sayede batıda Amuderya boylarından tutunda, güneyde Kış Kezek ve kuzeyde Karakuruma kadar her kim varsa Müslümanlıkla şereflenir de.  İşte bunca seferlerin muvacehesinde hastalığın pençesine düştüğünde Kaşgar’a dönmek zorunda kalır.  Şimdi ahrete göç zamanıdır.  Artuç’da Meşhed denilen yerde gözü arkada kalmayacak şekilde nur içinde kabrinde rahat uyur da.

           SELÇUKLU’NUN DOĞUŞU


      İslam’la şereflenmek bambaşka bir duygu selidir.   Hele şereflenmeye gör,  bir bakıyorsun Karahanlı Türkleri Türkistan’da, Gazneli Türkleri Hindistan’da, Oğuz ve Selçuklu Türkleri Anadolu’da,  Osmanlı’da üç kıtada cihangir devlet olarak adından söz ettirebiliyor.  Düşünsenize başlangıçta Söğütte iki yüz bin Türkmen çadırı otağı halde iken ilerisinde bir bakıyorsun cihana hükmeden Osmanlı doğa gelmekte. Bunda hiç şüphesiz Karahanlıların Müslümanlıkla şereflenmelerinin katkısı çok büyüktür. Nitekim Tarihi kaynaklar da Karahanlılar’ın asli unsuru olarak bilinen Karlukların Satuk Buğra Han’ın çekim alanına girmesinden tutunda,   M.960/ H.349 yılında iki yüz bin çadırdan oluşan Türkmen obalarının göçebe topluluklar halde İslam dinine dâhil oluşları da öyledir.   İşte bu ve benzer bir dizi hadiseler Oğuz neslinin Maveraünnehir bölgesini yurt edindikten sonra Mekke’de doğan İslam güneşinin üzerlerine sirayet etmesiyle birlikte Türkistan’da bahar havası esecektir.   Üstelik Türkistan’da esen bu bahar havası civar illerdeki Türkmen obalarını da etkileyip Türk’ün o büyük buluşması bir hayal değil gerçek olur da.  Derken bu büyük buluşmayla birlikte yeryüzü sathı öyle bir zaman gelir ki,   İslam’la hemhal olan Türklere dar gelir de. Bu demektir ki Ergenekon’da çıkışımız boşa değilmiş. Ve bu çıkışımız destanlarımızda şöyle dile getirilir: 
      Türk’ün önünde beliren Bozkurt hareket edince:
        —Göç ediniz, istikamet ileri der. 
       Türklerinde canına minnet zaten, bozkurt ilerledikçe ilerler,  durduğunda durup otağını kurmak için konaklar. Nasıl olsa maksat hâsıl olmuştu,   bozkurt bir daha görülmemek üzere sırra kadem basar da.   
      Zaten bir noktadan sonra Türkler rehbere ihtiyaç duymaz,  kendi öngörüleriyle hareket edecektir. Hedef belirledikleri ülkelere üç koldan yayılırlar da. Öyle ki; Hindistan’a gidenler putperest topluluk halde yaşarken,  kuzeye gidenler Rumların Kumania (Kıpçak-ili, Cemub Rusya ülkesi) adını alarak Hıristiyanlaşırlar,  batı tarafına giden Ya’i Selçuk Oğuzları da Arap fütuhatının etkisi altına girip İslam’la şereflenmekle Halifelik Araplardan olmak kaydıyla Müslüman toplulukların idaresini üstleneceklerdir.
        Evet, Türk’ün eline İslam kılıcı geçince tarihin ivmesi bir başka eksene kayar.   Kayması da gaye tabii durum, çünkü o yıllarda Araplar ve Berberiler yükselişin rehavetine kendilerini kaptırdıklarında gevşeyeceklerdir,  daha yeni Müslümanlıkla şereflenmiş Karahanlılar ise doğuda fetih hareketine girişip tüm derdi davası cihat olur.  Gaznelilerde fetih harekâtını Hindistan seferiyle sınırlı tutacaktır.  Peki ya Büveyhîler? Onlarda Abbasilerle mücadele içerisine girip etkisi zayıfta olsa Şii devleti kurmakla yetinecektir. Malum, diğer küçük devletlerde birbirlerinin kuyusunu kazımakla meşgul olduklarından hiçbirinin İslamın hamiliğine katkı oluşturacak devlet olamayacaktır. Neyse ki Türklerin İslam’la şereflenmesi bir anda umutları yeşertip nihayet Selçukluların hâkimiyetiyle birlikte bu buhranlı devre sona ermiş olur.
           Velhasıl; Satuk Buğra Han’ın açtığı diriliş sancağı Selçukluya sıçramış, Selçukludan da Osmanlıya geçip cihanşümul olmuşuz.
              Vesselam.    
            
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/918/ilk-musluman-turk-hakani-satuk-bugra-han.html

8 Şubat 2017 Çarşamba

DÜNDEN BUGÜNE İRAN



DÜNDEN BUGÜNE İRAN

SELİM  GÜRBÜZER


            İran devrimi Şah’ı devirmekten daha ziyade dini hüviyette olması çok dikkat çeker. Nasıl dikkat çekmesin ki, tarihler 1979 yılını gösterdiğinde şu alışık olduğumuz ihtilallardan farklı olarak bir anda ruhaniyet kılıfı giydirilmiş Humeyni devrimiyle taşıverdik. Dikkat edin tanışıverdik dedik, çünkü bu ihtilalin farkı gizeminde gizliydi.  Neyse ki gelinen nokta itibarıyla İran Devriminin birtakım İslami gruplar üzerinde ki gizemli etkisi azalmış gözüküyor. Geriye sadece işin bir demagoji faslı, birde Terörist Başı FETÖ’nün 15 Temmuz Darbesi girişimiyle tıpkı Humeyni gibi bulunduğu yerden, yani Pensilvanya’dan ruhani lider ya da kainat imamı olarak döneceği avuntusu kalır. Yine ayrıca öteden beri alışık olduğumuz zamanlarda ne zaman ki ülkemizde ikide bir irtica yaygarası koparılmaya kalkışılır bir bakmışsın İran dosyası laikçi çevrelerce seslendirilen bir propaganda malzeme olarak açılıverir.  Malum çevrelerin canına minnet,  dine duyarlı insanları potansiyel tehlike göstermenin en kestirme yolu zaten.  Oysa malum çevrelere bu dosya malzeme olmanın ötesinde hiç bir işe yaramamaktadır.
          Her neyse gelelim asıl mevzuumuza. Şah Rıza Pehlevi’nin modernleşmeye yönelik politikalarına baktığımızda hiç kuşkusuz ‘yiğidi öldür hakkını yeme’ babından tarihe kayda değer icraatlar olarak geçer. Ama ne var ki, Şah’ın halkın taleplerine karşı kayıtsız kalışı,  demokratik yolları tıkama gibi baskıcı uygulamaları tüm yaptığı kayda değer faaliyetlerini gölgede bırakmaya yetmiştir. Oysa antidemokratik uygulamalar bir yere kadardır,  nereye kadar sürdürülebilirdi ki. Nitekim Şah, kitlelerin talepleri karşısında kulağını tıkadıkça tepkilerde o derece misli artış kaydetmekteydi, arttıkça da bir noktadan sonra geri adım atmak zorunda kalacaktır. Ancak bu geri adım hürriyetin ucunu gösterecek türden uygulamalar olarak kendini gösterdiğinden,  mesela Şah’ın parlamenter sisteme bizatihi izin verir pozisyon alması pekte inandırıcı bulunmaz. İşte bu tür pozisyon alışlar kitleler tarafından bilhassa yönetime öfke duyan kalabalıkların gazını almaya yönelik hamle olarak algılanır. Hatta kitlelerin ağzına sus payı, ya da bir parmak bal çalmak veya duygu sömürüsü cinsten karşılık bulup Şah’ın yıkılabileceği fikri akıllara düşürüverir. Zaten akla düşüverince de bir yandan Liberal Cumhuriyetçiler, bir yandan Sosyal demokratlar, bir yandan Meşrutiyetçiler, bir yandan da Komünist Tudehçi’lerin Şah’a karşı dirençleri daha da kavileşir. Ancak bu kavileşenler arasında asıl ön plana çıkacak olan gurup hiç kuşkusuz mollalar olacaktır. Öyle ki, Fars ve Aramı kültürüne has yarı-tanrı inancın molla kült üzerinde etkisini gösterip 12 İmam’ı temsil ettiğine inanılan Humeyni’yi devrim lideri olarak sahne aldırır.  Derken bu noktadan sonra Humeyni hüccet, Humeyni devrim muhafızı masum imam olarak baş tacı edilir. Zaten aksini iddia etmek küffarlıkla cezalandırılmana yetecektir. Çünkü Şia akımı, yarı tanrı kült geleneğinden beslenip insana ulûhiyet gömleği giydirme üzerine kurulu bir inançtır. Nitekim mollalara atfen söylenilen  'İmam masum’, ‘Mehdi Muhtazar’, ‘12 İmam önderi’, ‘Ayetullah’, ‘Velayet-i Fakih’  gibi methiyeler Şia inancın gereği ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla isteseler de bu inançtan vazgeçemezler. Dedik ya,  bu düşüncenin İslam öncesi Güney Arabistan’da yer alan insanüstü liderlik kültüyle köklü bağı vardır. Düşünsenize kökü derinlerde olan bu sapkın kör inanış çağımızda bile meydan okuma şovuna dönüşecek noktaya gelmiş durumda.  Zaten Humeyni'yi kitleler nezdinde popüler kılan da eski Arami-Fars yarı-tanrı kült geleneğinin İslam'a uyarlanıp İmamları Allah tayin ettiği akidesinden başka bir şey değil elbet. Tıpkı bu Hıristiyanların Hz. İsa’ya ulûhiyet isnad ettikleri durum gibidir. Oysa Sünni ekolde bırakın ulemayı, Peygamberler bile Allah’a gidilen yolda elçi konumunda vasıtadır, asla gaye değildir. Yani, Sünni ekolün fıkhı penceresinde ulema ne ruhban konusu ne de akaid. Tartışmasız hukuk adamı olarak kabul görür. Örnek mi? İşte Osmanlı’da Şeyhü'l İslam makamı bunun en bariz göstergesi. Ki, bu makam tıpkı bugünkü anayasal mahkemesinin görev alanı kapsamına giren kanunların hukuka uygun olup olmadığını üstlenmiş pozisyona sahipliği söz konusudur.  Peki ya siyaset makamı? Bizim siyasetimiz belli, ilmi siyasettir elbet, asla din adamlarından oluşmuş makam değildir hanedanın kontrolünde devam eden makamdır. İşte görüyorsunuz Şia’da mollalara ruhani gözüyle bakıldığı içindir Humeyni liderliğinde siyasi makam akaid konusu olabiliyor. Tabii mollalara Ayetullah veya Allah’ın Hücceti (Allah’ın delil), yetmedi doğuştan masum ve günah işlemez gözüyle bakılırsa olacağı buydu.  Kelimenin tam anlamıyla bu had hududu aşıp mollalar ulûhiyet isnad etmek demektir. .
          Tarihten hiç mi ders alınmaz,  tarihte Haricilerin bilinçsiz mesnetsiz çıkışları Müslüman âlemine pahalıya mal olmuştur. Düşünsenize Müslüman âlemini kana bulan bir avuç Harici güruhu Kur'an'da geçen ayetleri kendi kafalarına göre yorumlayıp kendi dışında kesimleri kâfirlikle suçlayabilmişlerdir. Maalesef Haricilik başsızlık ve kabile asabiyetine dayanarak Müslümanlar arasında kan döküp tarihin harabelerine gömülürken,   Şia ise eski Fars-Arami insanüstü kültün bir yansıması olarak sahne alacaktır. Ne diyelim al birini vur ötekine, illa aralarında fark aranacaksa, birinde başsızlık, diğerinde otoriter liderlik esastır. Bu yüzden İran’da fırtınadan önce sessizlik diyebileceğimiz sosyal patlamaların varacağı nokta otoriter rejimle buluşmak olacaktır. Derken sosyal patlamaların doğurduğu şartlar kitleleri Humeyni etrafında toplanmasını beraberinde getirecektir.  
            Evet,  1979 yılı İran için yeni bir milattır. Bu yıla kadar İran, ortalıkta pek gözükmez bir konumda bir ülke görünümü verirken bu yeni milatla birlikte biranda küresel güçlerin odağı ülke konuma bürünebilmiştir. Üstelik sadece odak olarak dünya gündemine girmez,  bu arada nükleer santral çalışmalarına da hız verdiğinde Amerika’nın sinir uçlarıyla oynayacak muhatap ülke haline gelir de. Belli ki;  İran Sam amcanın başka işlerle meşgul olduğu boşluk anından istifade epey mesafe kat etmiş gözüküyor. Aristoteles diyor ya  ‘Tabiat boşluk sevmez’ diye, işte başka işlerle meşgul olmak bu ya,  İran’ın da canına minnet küresel güçler başka işlerle uğraşa dursun kendine zaman kazanaraktan devrimin temellerini git gide güçlendirmiş oluyordu. Zaten güçlendiği ayyuka çıkınca da uluslararası haber ajanslarında nükleer santraller meselesi bir anda ‘bir bardak suda fırtınalar koparılacak’ konu olur da. Bun da temel amaç İran’ı hizaya getirip gidişatı durdurmaktır.  Fakat ne var ki, At Üsküdar’ı çoktan geçmişti, şöyle olan biten baktıklarında işlerinin hiçte kolay olmadığını fark edeceklerdir. Öyle ya,  karşılarında bu kez kolay yutulur cinsten ne Afganistan, ne de Irak vardı, Şah’ı devirip süper güçlere kafa tutan İran var artık. Dolayısıyla İran deyip geçmemek gerekir, düşünsenize 600 yıl hükümran olmuş Osmanlı’yı bile uzun seneler uğraştırmış bir devlettir.  Aslında batı da biliyor İran’ın öyle kolay yenilir yutulur lokma olmadığını, çetin ceviz olduğu muhakkak.  Kaldı ki İran’ın bu denli boyundan büyük ülkelere kafa tutmasının arka planında yatan unsur sahip olduğu nükleer enerjik santraller ve askeri alanda epey yol kat etmesinden kaynaklanan kendine has deli saçması güven duygusudur.  Baksanıza Oğul Bush İran’ın bu deli saçması hodri meydan okuması karşısında öyle bir zor durumda ki, İran’ın nükleer arayışından vazgeçmesi için gerekirse rüşvet vermeye razı bir izlenim içerisine girebiliyor. Anlaşılan İran’ın küresel güçler arasında ki pazarlıklarda ciddi bir rol üstlenmişliği ABD’yi tedirgin etmiş gözüküyor. Tabii bunu zamanında düşünecekti, bir ara Afganistan ve Saddam’la meşgul olayım derken İran’ın manevra alanı kazanmasına yol açmışsın. Hatta ABD sayesinde Afganistan ve Irak’ın hedef tahtası olmaktan da kurtulmuştur. Ne diyelim bir taşta iki kuş vurmak buna derler,  besbelli ki Amerika’nın her iki ülkeyle uğraşması en çok İran’ın işine yaramıştır, en azından bu zaman diliminde toparlanma fırsatı bulmuştur. Zaten bugün ABD’ye kafa tutabiliyorsa bu toparlanmanın neticesidir. Tabii bu arada küresel güçlerin kendi aralarında ki çıkar ilişkilerinden kaynaklanan gizliden gizliye üstü örtük çatışmaları da göz ardı etmemek icap eder. Zira çıkar ilişkilerinin aynı ortak paydada örtüşmemesi İran’ı bu hesap denkleminde avantajlı konuma getirmiştir. Hal vaziyet böyle olunca da küresel güçlerin Orta Asya'ya yönelik pek çok projeleri fiyaskoyla neticelenmiş. Düşünsenize bir zamanlar dünyanın tek jandarması benim diye övünen ABD yerine Kırgızistan ve Özbekistan’da arzu ettiği kontrolü sağlayamamış biçare ABD var artık karşımızda.  O kadar biçare olduğu net açık ki,  Rusya, Çin,  Hindistan ve Kazakistan Şanghay işbirliği çerçevesinde büyük enerji projelerine imza atmak üzere İran davet edilebiliyor,  hatta yetmedi Pakistan ve Moğolistan’ın katılımıyla birlikte bu bir anlamda ABD devre dışı bırakmak demektir. Kuşkusuz bu sıradan yenilir yutulur hamle sayılmaz,  İran’a kendi sınırlarının dışında alan açan bir gelişmedir elbet.  Kaldı ki, dünyanın bu gün en büyük doğal gaz üreticisi Rusya olup ikinci sırada İran’ın yer alması önemli bir husustur. Ayrıca Irak’taki Şii çoğunluğun üzerindeki İran’ın nüfuzunu da hesaba kattığımız da Washington’un işinin hiçte kolay olmadığı net bir şekilde ortaya çıkar. Öyle görünüyor ki; Sam amca bu gelişmeler karşısında ister adına Büyük Orta Doğu Projesi desin, isterse arınma desin bunlarla kalmayıp yeni proje üretmek için epey daha mesai harcamak zorunda kalacak.         
          Amerika proje ürete dursun,  çiçeği burnunda şu meşhur Cumhurbaşkanı Ahmedinejad dönemini bir hatırlayın, daha işbaşına gelir gelmez ülkesini nükleer kulüp ilan etmesi ortalığı fena halde kızıştırmaya yetmişti. Neyse ki diplomasi trafiğinin yoğunlaştığı hengâme de İngiltere, Almanya ve Fransa ikna turları devreye girmesiyle birlikte İran’ın uranyum zenginleştirme tesislerini askıya alma konusunda Saadapat çerçevesinde taraflar belli noktalarda anlaşma sağlayabilmiştir. Ancak İran’ın bu buluşmada beyan ettiği nükleer çalışmalarını askıya aldığına dair deklaresi yeterli bulunmaz. Bunun üzerine nükleer programını  (nükleer araştırma çalışmaları) durdurma yönünde karar alması gerektiği bildirilir. Tabii bu bildiri İran’ı çileden çıkarıp 3 ağustos 2005’te Isfahanda UCF tesislerini faaliyete geçireceklerini açıklamasıyla karşılık bulacaktır.  Fakat bu sert açıklama Paris anlaşmasının ihlali olarak değerlendirilip İran bu hususta BM Güvenlik Konseyi kartıyla uyarılır. Aslında bu uyarı bir anlamda aba altında sopa göstermek türünden bir tehditti. Nasıl tehditse,  ortada bir fiili müdahaleyi göze alacak herhangi ülke yoktu. Dolayısıyla BM Güvenlik konseyine nükleer mesele taşınsa ne, taşınmasa ne, kriz miriz bahane, bikere İran’ın tüm ülkelere ortak yatırım teklifinde bulunarak göz kırpması bir sır değil elbet.  Hatta Türkiye her ne kadar nükleer reaktör tesis kurma hususunda yönünü batıya çevirmiş gözükse de, geleceği açısından nükleer yakıt çevrim teknoloji konusunda İran’a göz kırpıp dirsek teması içerisinde bulunma ihtiyacını hisseder. Çünkü Tahran’ın elindeki kozlar Washington’dan daha güçlü gözüküyordu.  Derken İran elinde tuttuğu kartlar sayesinde uluslararası pazarlık arenada kendini popüler duruma getiriyordu.
        Tarihe şöyle bir göz attığımızda İslam öncesi üç kıtada hâkim iki devletten biri Sasaniler, diğeri Bizanslılar olduğu görülür.  Malum, Türkler sonradan bu halkaya dâhil olduğunda daha çok Bizans coğrafyası sınırlarının kapsam alanında yerini alarak etkisini gösterecektir. İran ise Sasanilerin hüküm sürdüğü alanlarda yer alarak adından söz ettirecektir. Bu arada Türklerin Fars dünyasıyla ilişkisi yeni değil elbet, ta İslam öncesine dayanır. Nitekim bu ilişki Hun’larla başlamıştır. Öyle ki, bu ilişki ipek yolunu ele geçirmek maksatlı olarak Göktürkler dönemine kadar sürmüştür. Göktürkler önce Sasani’lerle ipek yolu işbirliğine girmiş, sonrasında bu işbirliğinin paylaşımı konusunda anlaşmazlık çıkınca bu kez yollarını ayırıp Bizanslılarla işbirliğine gidilecektir. Hatta Göktürkler bunla da kalmaz Sasanileri yıpratacak hesaplar içerisine girer. Bu hesap tutar da. Şu da var ki; güçten takatten düşen Acem dünyası ileri ki dönemlerde İslam ordularının fethine maruz kaldıklarında bu vesilesiyle Müslüman olmalarını beraberinde getirecektir.  Farslılar Müslüman olur da Türkler olmaz mı? Hem de Farslıların vesilesiyle Müslüman oluruz.  Ki, Müslüman olduğumuz o yıllarda Farslılar başlangıçta Sünni ekol üzereydiler,  ama ne var ki ileri ki dönemlerde bir yandan Safevi Devletinin bir yandan da Türklerin tarihi süreç içerisinde bir takım yanlış uygulamalarının etkisiyle olsa gerek Şiileşmelerini beraberinde getirecektir.  
          Evet, Türkler Müslüman olmaya görsün, Emevi ve Abbasilerden sonra İslam’ın bayraktarlığını Türk’ler üstlenecektir. Nitekim Tuğrul Bey’in Dandanakan zaferiyle hâkimiyetimiz güçlenir de.  Bu arada Tuğrul Bey bürokrasisini Acemlerle donatmayı da ihmal etmez. Tabii hal vaziyet böyle olunca Nizamülmülk resmi yazışmaları Farsça yapınca Farsça resmi dilimiz olur. Farsçanın halka sirayeti ise malum kısmen dergâhlarda okunan Mesnevi öğretisiyle gerçekleşir. Yinede halk arasında ağırlıklı olarak Türkçe konuşulur. Peki ya Hakanlarımız? Malum, Hakanlarımızın ‘Keykubad’, ‘Keyhüsrev’, ‘Keykavus’ gibi unvanları kullanmaları Fars kültürüyle iç içe olduğumuzun göstermeye yetiyor.  Ancak Selçuklu döneminde bu iç içe ilişkilerimiz Osmanlı döneminde yerini sancılı bir sürece terk edecektir. Nitekim bu sancı Timur’un Yıldırım Bayezid'i mağlup edip savaş esirlerini Erdebil’e götürdüğünde gün yüzüne çıkacaktır. Bu arada Timur savaş esirlerini Erdebil Şeyhi Ali’ye teslim edecektir. İlginçtir teslim edilen Türkmen dervişler ilk önceleri Kasr-ı Arifan'ın fakr ve kalender meşrebi üzere halka olurlarken, sonrasında Erdebil Şeyhinin etkisiyle bu dini yaşantılarını zevk-i ruhaniye hale dönüştürdüklerinde kendilerini bir anda cem halkasının ortasında bulacaklardır.  Oysa Erdebil Şeyhi Ali’nin asıl derdi zevk-i ruhaniye aşkıyla oturduğu şeyhlik postunda kalmak değildir,  asıl derdi şeyhlikten Şahlığa geçmektir. Ama ömrü yetmeyecektir bu kez şeyhlik postuna Cüneyd oturacaktır. Keza Şeyh Cüneyd’de tıpkı Şeyh Ali gibi gözü şahlıktadır, ama o’nun bu niyetini İran hükümdarı Cihan Bey sezdiğinde tez elden gereğini yapıp soluğu Anadolu’da alır. Tabii buralarda da boş durmayacaktır,  kök salar da.  Nasıl kök salmasın ki, ilerisinde kendi sulbünden Şah İsmail dünyaya gelecektir. Bu demektir ki bu yol oğlu Şeyh Haydar’a devr olduktan sonra torunu İsmail’e geçtiğinde bir zamanlar hayal olan Şahlık davası gerçeğin ta kendisi olur da.  Nitekim Şeyh İsmail on üç yaşına ayak bastığında İran’da hatırı sayılırda güç sayılan Akkoyunlu Türk Devletini mağlup ederek Safevi Devletini kuracaktır. Böylece dedelerinin gerçekleştiremediği Şeyhlikten Şahlığa geçmeyi başaran lider olur. O artık bundan böyle Şeyh İsmail değil, Şah İsmail olarak adından söz ettirecektir.
         Akkoyunlular, Karahanlılar ve Safeviler İran coğrafyasında Türk devletleri olarak sahne almışlardır.  Malum bunlar arasında sadece Safeviler Osmanlı’yı uğraştırmıştır. Bu uğraştırma daha çok mezhebi ve siyasi refleks kaynaklı uğraştırmadır. Düşünsenize Şah İsmail Ehl-i Beyt sevgisiyle kurduğu devletini Şiiliğe tebdil eyleyip mezhebine resmiyetlik kazandırır da. Tabi bu durum Osmanlı padişahlarının gözünden kaçmaz. Beyazıt Han ilk etapta meseleye savaş yoluyla halletmeye pek niyetli gözükmez. Ama Yavuz Sultan Selim böyle düşünmez,  tâ Şehzadelik zamanında Trabzon valisi iken bir an evvel tahta geçtiğinde hadlerini bildirmek sevdasındadır. Nitekim şehzadelikten hükümdarlığa geçtiğinde, yani tarihler 1514’ü gösterdiğinde Çaldıranda Şah İsmail’  hezimete uğratarak kendince haddini bildirmiş olur.   Böylece Şah İsmail’in Şahlık ve Şeyhlik imajı büyük yara alır. Hatta Çaldıran zaferiyle birlikte İran’la olan sınırlarımız çizilir de.  
         Evet, sınırlarımız çizelir çizilmesine de ancak belirlenen sınırların Anadolu yakasında kalan Türkmen dervişler, zaman içerisinde sınırın diğer yakasında kalan karındaşlarına iyi gözle bakmayacaklardır.  Güya Sünni karındaşlarının Ehl-i Beyt’e sıcak bakmadığı zannına kapılaraktan medreselerden uzak bir hayat yaşayacaklardır. Tabii hal vaziyet böyle olunca kitabi bilgilerden yoksunluk onları kulaktan dolma bilgiye dayalı bir sözlü cemevi kültüre dayalı,  yani alevi meşrep geleneğini esas alan sazlı sözlü bir yapıya dönüşecektir. Hiç kuşkusuz bunda Şah İsmail’in kendi mezheb ve meşrebiyle meşgul olmak yerine ‘Dünyanın hükümdarı benim’ iddiasına soyunmasının çok büyük payı vardır. Zaten kendi meşreb kabında dursaydı Osmanlı hiçbir şekilde Şah İsmail’in varlığından rahatsızlık duymayacaktı. Hem niye rahatsızlık duysun ki,  bikere Osmanlının Ehl-i Beyt’e olan muhabbeti tartışılmaz da. Ki, Osmanlıda o gül neslinin Seyyid Reislerinin önünde diz çöküp kılıç kuşanan padişahlarımız olduğu gibi onların hayır dualarını almak için yarışan padişahlarımızda vardı. İcabında bu da yetmez Peygamber nesline hürmeten Ehli Beyt’e hazineden maaş bağlayan Devlet-i Aliye’miz söz konusudur.   Kelimenin tam anlamıyla Osmanlı’da en saf veya en duru İslam’a hizmet etmek esastır.  Ne zaman ki o hizmetkârlık bilincimizi yitiriverdik birde baktık ki insanlığın en son şahit olduğu o saf ve duru medeniyetin altında yeller esip Osmanlı’nın yıkılışına şahit olduk.   
            Dünden bugüne geldiğimiz noktada şuan İranlılarla aramızda her ne kadar mezhep farklılığımız olsa da şurası muhakkak tarihi süreç içerisinde kültür yönünden hem almışız hem de vermişliğimiz söz konusu. Yani kültürel harçlarımız iç içe kaynaşmış durumda,  bu yüzden onlar bize aşina, biz onlara. Bakın İran halkı evlerin bacalarında antenlerini Türkiye’ye doğru çevirip programlarımızı büyük bir iştiyakla izlemekteler. Asla bizi ayrı gayrı görmüyorlar, kendilerine çok yakın buluyorlar. Nasıl yakın bulmasınlar ki,  Muhammed Kirman'ı gibi daha nice Acem âlimler 1071 Malazgirt zaferiyle birlikte Anadolu’ya yerleşip kültür kodlarımızla bütünleşmişler.  Üstelik gönlümüze ruhumuza ışık saçarak hemhal olmuşuz da.  İşte Siirt’te Ulu Cami’yi yaptıran Şeyh Muhammed Isfahanı bunun en bariz misali. Madem öyle Kasr-ı Arifan ve Horasan’a konuk olan nice Acem gönül sultanlarını ne kadar yâd etsek azdır. İyi ki de Acem diyarlarından gelip bizi kendilerine bend etmişler, Onlar olmasa kim bilir halimiz nice olurdu.  
           Evet,  o kadar iç içeyiz ki,  'vuzuh' demez Farsça abdest deriz. Yine biz Türkler Arapça salât yerine Kisra’nın perestiş veya Pehlevicesinde eğilme manasına gelen namaz deriz hep. Tabii bitmedi dahası var, mesela Nebi demeyiz, Farsça peyam tabirinden neşet bulan elçi manasına gelen Peygamber deriz. Ne diyelim, işte görüyorsunuz Fars kültürüne yabancı olmadığımız besbelli. Kaldı ki, padişahlarımız Farsça konuşmaktan imtina etmemişler, biz o ecdadın torunları olarak kullansak ne kaybederiz ki.  Nitekim Yavuz iki bin beyitten oluşan Farsça divan yazmış bile,  hatta bunla da kalmamış Çaldıran savaşından sonra birçok İranlı yazar ve şairi İstanbul’a getirtip onurlandırmış da.
          Peki ya Şah İsmail? İlginçtir Şah İsmail de Türkçe divan yazmıştır. Ne diyelim Şah İsmail ve Yavuz görünürde karşıt iki rakip olarak görünseler de şu bir gerçek tarihçileri bile hayrete düşürecek derecede hiçbir surette kültür alışverişinden endişe duymayan tavır sergilemişlerdir.  Yani, her ikisi lider de kültür alışverişini zenginlik telakki eden bir ortak mizaca sahipler.
           Kanuni Sultan Süleyman tahta oturduğunda Yavuz Sultan Selim’den farklı olarak sert siyaset gütme yerine yumuşak bir siyaset izlemeyi yeğler. Ancak bu yumuşaklık maksadından saptırılınca Irakeyn seferi kaçınılmaz hal alıp Bağdat’ın fethi vuku bulur ve akabinde Amasya anlaşması imzalanır da.
           Tarihin sayfalarını şöyle çevirdiğimizde III. Murat döneminde tarafların birbirini karşılıklı suçlayaraktan Amasya anlaşmasının ihlal edildiğine tanık oluruz. Tabii Sokullu bu karşılıklı kısır çekişmenin ortaya koyduğu zararı Sultan Murad’ın İran’a açtığı savaşta fark edecektir. İyi ki de fark etmiş, bu sayede Padişaha Iranla meşgul olmanın Devleti Aliye’yi asıl hedefinden uzaklaştıracağını, dolayısıyla batıya fetihlerle açılmamızda akameti uğratıp ayak bağı olacağını beyan edecektir. Gerçektende IV. Murat dönemine gelindiğinde İran seferlerinin hazineye ne kadar yük getirdiği tüm çıplaklığıyla orta çıkınca Sokullu’nun uyarısı yerinde bir uyarı olduğu anlaşılır. Derken bu sayede Türk- İran ilişkileri Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla doğru rayına oturacaktır.
           Cumhuriyet’e geçişimizle birlikte Arap Devletlerine öteden beri o alışık olduğumuz önyargılı bakış ve yaklaşımlardan İran’da payına düşeni alacaktır.  Ancak, ilk yıllarda Faşist İtalyan’ın Orta doğuya tehdit eder hale gelmesi, İngilizlerin teşvikiyle İran’ın öncülüğünde Türkiye ve Irak üçlüsü Sadabad Paktı için bir araya gelindiğinde işin rengini biraz değiştirir sanki. Derken 1937’de Afganistan’ın katılımıyla saldırmazlık anlaşması sağlanır da.  Böylece Türk İran ilişkileri yeni bir boyut kazanır. Ancak tarihler 1979’ü gösterdiğinde Şah’ı devirmek suretiyle yeni oluşan yapıda Humeyni rejimi Türkiye cenahında hoş karşılanmayacaktır.  Buna rağmen bir takım mahfillerce Türkiye’de zaman zaman meydanlarda  “Mollalar İran'a” sloganları iç politikaya malzeme olarak kullanılır. Neyse ki 12 Eylül ve 28 Şubat’ın o üzerimize balyoz gibi inen o küllenin ortadan kalkmasıyla birlikte Humeyni’nin esamisinden eser kalmayacaktır.
           Velhasıl; gerek Türkiye gerekse İran tarih boyunca ilişkileri gelgit düzleminde seyredip ne kazanç ne de kaybeden taraf olmuşlar.  Bakalım gelecek yıllar ne gösterecek. Hiç kuşkusuz Mevla’m neylerse güzel eyler demek en güzeli.  Diyelim ki geleceğe umut var bakabilelim.

               Vesselam. 

5 Şubat 2017 Pazar

İMAN-İSLAM-İHSAN



                                                       İMAN-İSLAM-İHSAN                        

SELİM GÜRBÜZER


         Aydınlığa giden yolda bir takım engeller çıksa da Allahın izniyle kıyamete kadar hakikat yolunda çalışan Rabbani âlimler oldukça irşat faaliyetleri devam edeceği bir vaka.  Her ne kadar tasavvuf dairesine giren yeni talipliler bu yolun hakkını vermese de artık ahir zamanda yaşıyoruz, insanın içinden bu kadarına da can kurban diyesi geliyor. Öyle ki; Cüneyd-i Bağdâdî (k.s); “Hakikat ilmi sergisini topladı, iş lafa kaldı. Biz tasavvufun ancak kıyısından köşesinden bahsedebiliyoruz” derken bu gerçeğe işaret etmiştir.
            Yüce Mevla’mız; “Takvaya ve iyiliğe ulaşmak için birbirinizle yardımlaşın (Maide 2), Hep beraber Allah’ın ipine sarılın, dağılıp parçalanmayın” (Nur 31) diye beyan buyururken aydınlık sütunlarından basamak basamak ilerlememizi dilemektedir. Ayetlerden de anlaşıldığı üzere Dinimiz üç sütun üzerine inşa edilmiştir.  Malum,  bu üç sütun  ‘İman, İslam ve İhsan’  diye karşılık bulur.
             Allah için eda edilen ibadetlerin başında hiç kuşkusuz farz ameller gelir, sonra sünnet, en nihayet fazilet olarak tabir edilen nafile ameller takip eder. Tabii ki amel yapmak için öncelikle iman şarttır. Zaten iman olmadan amel ne işe yarar ki. Dolayısıyla imandan sonra namaz, namazdan sonra büyük günahlardan sakınma, derken adım adım diğer farzlar yerine getirilmeye çalışılıp, böylece karanlık dünyamızı aydınlatmış oluruz.
            İhsan haline erişebilmek için de elbette ki kalbi tezkiye (temizleme) edip güzel ahlak sahibi olmak gerekir. Ki; ilahi huzurda kabul gerçekleşsin. Ancak vuslata giden yolda mutlaka yolu bilenin tarifine ihtiyaç vardır, aksi takdirde hakikate giden yol kat edilemez.  Madem öyle, bir ışık feneri bulmak lazım gelir. Bu yüzden İmam-ı Rabbânî (k.s) ne mutlu muradı olan dememiş, ne mutlu murat mürşit bulana demiştir. Elbette ki arayan sonunda Mevla’sını bulacaktır. İşte bu gerçeklerden hareketle arifler ihsanı, yani tasavvufu; Allah’ı görür gibi ibadet etmek diye tarif etmişlerdir. Nitekim bu yolda sen görmesen de o görür duygusuyla Allah’ın ipine tutunmak esastır İhsan haline erişen insan aynı zamanda seyri sülük mertebelerini basamak basamak aşmış olacaktır. Bu sebeple Kuran’da sofi kavramı; veli, muttaki, muhsin sıddık, sadık vs. sıfatlarla zikredilir.  Gerçektende sofilik, Allah dostunu ziyaret eyleyerek eşiğine yüz sürmek, meclisine girmek, manevi atmosferi tatmak ve sonrasın da verilen reçeteleri uygulamakla hakikate varılır. Onun için tasavvuf kal değil, haldir denilmiştir. Allaha giden yolda elbette ki birçok yollar var ama bunlar arasında en kestirme yol marifetullah ilmidir. Yani Allah’ı tanıma ilmidir. Zaten  ‘Nefsini bilen Rabbini bilir’ ilahi hükmü bunun teyidi.  Bu yüzden kalp ilmini ahlak ilmi diye tanımlayanlar da olmuştur. O halde sofilik hangi makamda olduğunun merakı değil, en güzel ahlaka erişmenin çabası dersek yeridir. Dahası tasavvufta güzel ahlak edinmek için vardır.
            Sofi ahrete hazırlık yolunda yalnız değildir, her daim önünde kılavuzu vardır. Bu yüzden bağlandığı mürşit sayesinde haramilere kolay kolay yem olmaz.  O halde, sakın ola ki Allah ile kul arasında kılavuz olur mu diye itiraz edenlerden olma. Şayet birileri bu sözü söylerken; ‘Ben peygamber, âlim, mürşid vs. gibilerini rehber tanımam’ manasında telaffuz ediyorsalar bu durum haddi aşmak olur ki; maazallah iddia sahibini tehlikeye sokup küfür bataklığına sürükleyebilir de. Yok, eğer bu sözle kişinin amacı; ‘Maksadım Allah, isteğim O’nun rızasını kazanmak’ anlamında ikrar edilmişse doğrudur, buna itirazımız olamaz. Kaldı ki kâmil rehberin çabası da bu yöndedir.
          Her türlü masivadan kurtulmak için hak yolda tıkaç olacak her ne varsa, ya da pusuya yatmış ehlisünnet dışı vahhabi, mezhepsiz, mealci gibi gruplardan uzak kalmakta fayda var. Şu bir gerçek bize gerçek manada yâr ve yardımcı olacak tek dost Peygamberimiz ve o’nun varisi hükmünde Rabbani âlimlerdir.  Allah Resulünün yolunu yol bilen âlimler, yaşayan sünnet olduklarından onların öncülüğünde her türlü şirk, nefs, riya, kibir veya haset gibi engellerden pekâlâ kurtulabiliriz. Belli ki söz konusu ilahi perdeler gönül dostlarının nazarlarıyla, gösterdiği reçeteleri uygulamakla aşılabiliyor.
         Mülk âleminden melekût âlemine, ilmel yakinden aynel yakine yolculuk şüphesiz kalp ve ruhla olmaktadır. Bu yüzden seyri sulük Allah’a yaklaşma noktasında kötülükten iyiliğe, gafletten zikre, katılaşmış kalpten huzura eren kalb-i selime geçişin adı olarak tarif edilir. Tabii bu arada rehber olmadan yolculuğun hüsranla biteceğini de unutmamalı.
         Kâmil Mürşitler takva yolunda hem imam,  hem de rehberdirler, onlar yetkisini halktan değil, Haktan alan gönül sultanlarıdır. Manevi halifelik vasfını kazananlar ancak kâmil insanlık vasfı taşıyanlara has bir meziyettir. Dolayısıyla kâmil insanla diğer kâfir ve fasık insan arasında kıyas yapmak bile doğru değildir. Çünkü her ikisi de insani bakımdan birbirine taban tabana zıt kişiliklerdir. Malum, birincisi Allahın dostluğunu kazanan, diğeri şeytanın dostluğuna râm olandır. Bu durumda nasıl kıyas edebiliriz ki. Hatta kâfir ve fasık özelliğe sahip insan sadece şeytana değil nefsine de köledir.  Mümin ise Allah’a abd (kul) olmakla tüm sahte mabutların karşısında adeta özgürlük meşalesidir.
          Zahiri ilim dışımızı, batıni ilim ise içimizi süsler. Bu nedenle İmam Malik; ‘Her iki ilmi (zahir ve batın)  öğrenen kimse gerçek bir müslüman olur’ (Aliyul’l Kari, Şerhu Ayni’l ilim) buyurur. İmam Şafi’de; Hem fakih, hem sufi ol, sakın birisiyle yetinme diyor. Dolayısıyla medrese zahiri ilimlerin öğretildiği bir üniversite, dergâhlarda batini ilimlerin tahsil edildiği zikir halkasıdır. Maalesef tarih boyunca bu iki müessese sanki birbirinin rakibiymiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Oysa zahir ve batin bir araya geldiğinde hakikat doğmuştur. Yani her ibadetin bir zahiri, birde batini yönü vardır. Mesela Namazda iftitah tekbiri farz olmakla beraber, aynı zamanda kılınan namazın riyadan uzak huşu içerisinde eda etmekte farzdır. Demek ki; namazın bile hem zahiri, hem de takva yönü vardır. O halde iç ve dış bir arada uyumluluk içerisinde bulunmalı ki; necat (kurtuluş) vuku bulsun. Allah Teâlâ; “Hiç şüphesiz nefsini günah kirlerinden temizleyen kurtuldu” (Şems 9) beyanıyla sadece helâl ve haramı bilmekle mükellef olmadığımızı,  kalbi temizlemek mecburiyetimizin de varlığına dikkat çekmektedir. Ayeti celilerden maksad; kazanılan ilmi Salih amele çevirmektir. Kalp ilmi, ya da batıni ilmin inkârı Yüce Allah’ın rahmetine kota koymak anlamına gelir ki, bu son derece tehlikelidir. Evet; ilmin sonu yoktur, bu böyle biline. Bakın Hallacı Mansur gibi bazı velilerde batıni haller görülmüş, hatta manevi sekr (sarhoş) halde iken onların dilinden zahiri ilme (şeriata) ters düşen bir takım sözler çıkmış olabiliyordu, ama onlar mazurdurlar. Çünkü bu konu bizi aşar, bu durum Allah’a havale edilir sadece. Zaten sürekli manevi sarhoşluk içinde yüzen veliler halkı irşat edemezler. Dolayısıyla haklarında hüsnü zanda bulunmak en doğrusu.. Üstelik Hak âşıklarının cezbeleri gizlidir, ilahi aşkları sinelerinde saklıdır, amel ve ibadet halleri ise süreklidir. 
           Bir başka meselede zahiri inkâr edip, batin halin dışında her şey batıldır iddiasında bulunanlardır. Genellikle bu tipler; ‘Kalbim temiz olsun gerisi boş’  deyip namazı bile boşlamışlardır. Oysa şeriat zahire bakar, kalbin durumunu ancak Allah bilir. Asr-ı Saadette hayat tarzı zühd üzerine kuruluydu, yani bildiği ile amel ediliyordu. Bu yüzden sahabede kalp hastalığı pek yoktu. Asr-ı saadet devrinden uzaklaştıkça bu alanda kalbe ait ameller hassasiyetini yitirip büyük bir boşluk doğmuştur. İşte Mürşidi Kamiller bu noktada boşluğu doldurmak için devreye girmişlerdir,  derken yaralara merhem olup kalpleri aydınlatmışlardır.  Nitekim İmam Şarani bu konuda; ‘İslam’ın ilk asırlarında insanlar takva ve edebi koruyorlardı. O nesil gidip hastalıklar kaplayınca cahiller bir tarafa, âlimler bile amelden geri kaldılar. Bu nedenle âlimlerin bir kâmil mürşide intisapları zaruri oldu’ diye beyan buyurmuştur(Bkz. Envarül kudsiyye).  Malum İmam Ahmed b. Hanbel’de önceleri sofileri tenkit edermiş, neyse ki gerçeği görünce;
           —Onlar bildikleriyle amel ederek bize üstünlük sağladılar, itirafında bulunmuştur.          Hatta İmam Ahmed b. Hanbel sık sık Bişr-i Hafi’nin meclisine takılmaya başlayınca talebeleri kendisine;
           —Efendim sen müctehidsin, böyle insanların arasında ne işin var diye sual eylemişler.
         O da cevaben; 
           —Evet, Şer’i ilimleri iyi bilirim,  ama onlar yüce Allah’ı benden daha iyi tanıyorlar demiştir.
           Anlaşılan o ki; Allah dostları hizmeti tercih etmişlerdir. Çünkü Allah Rasulü; “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” (Taberani, İbnu Ebid Dünya) buyurmakta.
          Kelimenin tam anlamıyla Gönül Sultanları Allah’ın rızasını kazanmak için her hizmete talip olmuşlardır. Hatta gerektiğinde milis kuvvetler oluşturup savaşa girmeyi bile göze almışlardır. Ahi Evran bunun en tipik delili zaten. Bu yüzden camii, aşevi, okul, hastane ve misafirhane gibi hayır kurumlarının inşasında da koşturmak gerekir.
          Vesselam.