8 Eylül 2017 Cuma

TARİHİ SÜREÇ İÇERİSİNDE KIBRIS

         
TARİHİ SÜREÇ İÇERİSİNDE KIBRIS

SELİM GÜRBÜZER

      Kıbrıs tarih boyunca hep gözde adamızdır. Nasıl gözde olmasın ki? Şöyle tarihe bir göz attığımızda Fenikeliler, Romalılar, Cenevizlilerden tutunda İngilizlere kadar pek çok ülke durduk yere Kıbrıs’a süs olsun diye gelmiş değiller.  Ancak bizim açımızdan durum biraz farklı,  Hz. Osman hilafeti döneminde daha çok fütuhat amaçlı Şam valisi Hz. Muaviye ordusunun ayak basmasıyla gerçekleşir gönül bağımız. Keza Osmanlı dönemi de aynı amaç doğrultusunda Kıbrıs’la bağlantımız Lala Mustafa Paşa döneminden Abdülhamit’e uzanan bir zaman dilimini kapsar. Tarihler 1878’i gösterdiğinde adanın önemini ortaya koyacak en belirgin işaret İngilizlerin Sultan Abdulhamid’den adayı bir bedel karşılığında rehin alma istekleridir. Tabii adanın önemini ortaya koyan işaret taşı sadece bunla sınırlı değil, bikere her şeyden önce adanın Akdeniz havzası alanı içerisinde jeo-stratejik bir konumda yer elması da mühimdir. Yine aynı havzada pek çok medeniyete beşiklik etmesi,  okyanusları birbirine bağlayacak stratejik üst olması gibi pek çok avantajları bağrında taşıması da önemini ziyadesiyle ortaya koymaya yetiyor. Üstelik buraya gelen doğrudan kendisiyle alakalı ne bir dini, ne de kültürel bağı olmadığı halde gelmekte.  İyi ki de geliniyor, çünkü her gelen kendinden bir şeyler katıp gelmekte,  böylece Kıbrıs Akdeniz’de medeniyetlere beşiklik eden inci bir ada olarak göz kamaştırır. Nitekim Kıbrıs tarihi süreç içerisinde Asurlar Mısır, İran ve Büyük İskender’in Makedonya’sı gibi pek çok kadim milletlere beşiklik ederek kazandığı birikimle geleceğe yelken açmakta bile.  Tabii bu arada Roma’nın da hakkını yememek gerekir.  Hani tüm yollar Roma’ya çıkar sözü var ya,  aynen öyle de, tarihler 395 yılını gösterdiğinde bu gözde ada Roma’ya açılan bir başka yol güzergâhı olur da.  Tâ ki Roma kendi içinde parçalanıp Doğu ve Batı Roma olarak iki yol ayrımına girer,  ister istemez bu kez sadece Doğu Roma’nın  (Bizans'ın)  eyaleti konumda yol güzergâhı olur.
           Peki ya Müslümanlar? Yukarıda da belirttiğimiz gibi Müslümanların bu adayla ilk izdivacı 649 yılında Hz. Osman dönemine denk düşer.  Hiç kuşkusuz bu tesadüfü denk düşüş değil, bilakis Allah Resulünün halası Ümmü Haram binti Milhan Larnaka yakınlarında şehit düşmesiyle gerçekleşen tevafuku denk bir düşmedir. Böylece şehit katında tevafuk mührümüzü vurmak suretiyle yıllık 7200 dinar vergi karşılığında İslam devletine bağlı adamız olur da.  Ancak ne var ki 965 yılına gelindiğinde şehit katında anlamlandığımız adamız Bizans’ın eline geçecektir.
        Tarihin yaprakları bu kez 1191 yılına çevrildiğinde Kıbrıs’ı kuşatan İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard’ın adayı Templar (Tapınak) Şövalyelerine sattığına,  Şövalyelerin de adayı Kudüs Hâkimine devrettiğine şahit oluruz. Hiç kuşkusuz Kudüs Hâkimi bu işten kazançlı çıkacaktır. Öyle ki gücüne güç katıp ilerisinde Frank krallığını kuracaklardır. Böylece ada Haçlıların sığınacak limanı hale gelir. Nasıl mı? İşte Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs ve Suriye yönelik yıldırım hızıyla giriştiği fütuhatta kaçacak delik arayan Haçlılar, Frank kralına güvenerekten soluğu Kıbrıs’ta almalarında bunu fark ederiz. Malum, Selçuklunun da Frank Krallığıyla ilişkisi bilhassa ticari alanda yaptığı anlaşmalar çerçevesinde beşinci Haçlı seferine dek sürecektir. Hiç şüphesiz Haçlılık damarları tutmasaydı ilişkilerimiz daha da devam edecekti. Ne var ki krallığın Haçlılara kucak açan bir liman rolü üstlenmesi ilişkilere gölge düşürmeye yetmiştir. Hele ki 1362 yılı itibariyle Kıbrıs Kralı I. Pierre’nin, Papanın izni doğrultusunda donanmasını İskenderiye limanına çıkarıp Müslüman kıyımına ortak olması bardağı taşıran son damla oldu. Bam telimize dokundular da ne oldu,  I. Memluk Sultanı Baybars’ın Kral Guy de Lusignan’ı hezimete uğrattığında ‘alma mazlumun ahını çıkar aheste’ sözü 1426 yılı itibariyle yerini bulmuş oldu. Tabii bu ahın tutması zulmetme şeklinde tecelli etmez, tam aksine kral fidye karşılığında serbest bırakılır da. Hatta Yavuz Sultan Selimin 1517’de Memluklara karşı kazandığı Ridaniye zaferiyle buralarda hâkimiyeti Osmanlıya geçtiğinde bile Memluklara ödenen 800 flori (Osmanlı altını)  haraç sanki o kıyım unutulmasın babından devam ettirilir de.  Sonuçta fidye düşkünü bir millet değiliz ki, asıl bizim açımızdan Allah’ın adaletini dünyaya yaymak fidyedir. İşte Mercidabık, Ridaniye derken bu ulvi amaç doğrultusunda Mısır Akdenize açılan kapımız olur da.  Tabii açılmakla kalmayız,  II. Selim Hac yolunun emniyete alınmasının Kıbrıs’ı Osmanlı coğrafyasına kazandırmaktan geçtiğini düşünerekten Venediklilerden bu meseleyi barış yoluyla çözmek isteyecektir ama elçiler vasıtasıyla yapılan görüşmelerde bu teklif kabul görmeyecektir. Bunun üzerine donanmamızı adaya 1570 tarih itibariyle çıkardığımızda asıl fetih bu tarihte gerçekleşir. Hiç kuşkusuz bu fetih Katolik Venedikliler tarafından kapatılan Ortodoks Başpiskoposuna da çok yarayacaktır. Çünkü Başpiskopos’a bir takım yetkiler tanınaraktan Katolik baskısından sıyrılıp kilise özgürlüğüne kavuşmuş olur.  Değim yerindeyse Kıbrıs’ta adeta bahar havası esecektir. Fakat Venedikliler bu esen bahar havasını hazmedemeyeceklerdir. Zaten hazımsızlıkları el altından Haçlıları kışkırtarak kendini belli edip hıncını İnebahtı’da çıkaracaklardır.  Hem de ne hınç çıkarma, batı dünyası İnebahtı zaferinin gurur okşayıcılığıyla Rönesans'ını gerçekleştirecek mecraya doğru ilerlerken Osmanlı’da ilk yenilgisini tatmış olaraktan hızla hasta yatağa düşmüş konuma gerileyecektir. Hani şu meşhur 93 Harbi yarası var ya,  işte bu harb Osmanlının hasta yatağa düşmüş bir devlet olduğunun ilanı ve teyididir.  Zira 93 Harbi (1877–78 )  bizi hasta yatağa düşürürken Rusları da sıcak denizlere inme hevesini tetikleyecektir. Neyse ki  ‘Yunan-Rum-Rus Ortodoks’ şeytan üçgeninin ittifaka dönüşme ihtimali İngiltere’yi huzursuz eder de bu sayede heveslerine geçit verilmez. Çünkü İngiltere açısından bu ittifakın gerçekleşmesi sömürge yollarının elinden uçuvermesi demektir.  Bunun üzerine İngiltere Berlin'de yapılacak toplantıda Devlet-i Aliye ile Ruslar arasında yapılan Ayastefanos anlaşmayı revize edecek bir hamleyle Kıbrıs adasının kendilerine verilmesini deklare eder. Bunun karşılığında da Rus yayılmacılığına karşı Osmanlının korunacağı taahhüdünde bulunur. Tabii İngiltere’nin deklaresi ve taahhüdü Abdülhamid’e incitici gelip memnuniyetsizliği gözlerden kaçmaz da. Dedik ya Osmanlı hasta yatağında devlettir, yani bağrı yanık yaralı bir devlettir.  Bu yüzden, uzun süren müzakereler eşliğinde kira karşılığında ada İngilizlere verilir de. İcabında bu da yetmez,  I. Dünya savaşı koptuğunda 5 Kasım 1914 tarihi itibariyle İngiltere Kıbrıs’ı resmen ilhak ettiğini deklare edecektir.  Ada artık İngilizlerin sayılırdı. Derken İngiltere bu fiili ilhakla Ortadoğu’ya açılacak önemli bir üs edinmiş olur.  Ve  bu noktadan sonra Kıbrıs bizim için unutturulmaya çalışılan kayıp bir adadır.


Enosis ruhu
         İlginçtir İngilizlerin Lozan’da ilhak işlemine Türkiye’nin sessiz kalaraktan itiraz etmeyişi Kıbrıs'ın İngiltere'ye bağlı koloni hale gelmesini kolaylaştırmaya yetmiştir. Üstelik ilhak etmekle mesele bitmiş olmuyor,  çünkü ilerleyen zamanlarda Rumlar ve Yunanlılar işi farklı boyuta taşıyıp işi Enosis romantizme dönüştüreceklerdir. Tabii bu arada İngiltere’de Enosis romantizmden endişe duyacaktır. Burada bizim açımızdan endişe edici durumsa Kıbrıs Türklerinin onca zamandır yaşadıkları sıkıntıların nasıl giderileceği hususudur. Belli ki Rum Ortodoks Kilisesinin 1950’de ada’da organize ettiği referandumla %96 çoğunluğun Enosis romantizmi (Kıbrıs’ın Yunanistan'la birleşme hülyası, bizdeki Turancılık akımının bir değişik ideali.) yönünde oy kullanması birçok sıkıntıları beraberinde getirecektir. Nitekim referandum neticelendiğinde Enosis Romantizmi hemen etkisini gösterip EOKA terör örgütünün Stalin varı katliamları aratmayacak şekilde etrafa korku ve dehşet salacaklardır.  Böylece o güzelim ada bundan böyle bizim için kanayan yaradır artık.  İster istemez bu durumda Kıbrıs Türkleri çaresiz bir halde İngilizlerle ortak hareket etmek mecburiyeti hisseder. Zaten Anavatan Türkiye’nin durumu ortada,  elinden gelen şey sadece her fırsatta diplomatik girişimlerde bulunmaktı.  Derken bu tip girişimler tarihler 1955’i gösterdiğinde netice verip İngiltere Ankara’nın Kıbrıs konusunda müdahil olmasına tepki göstermeyeceği gibi Kıbrıs meselesini adada iki toplumun bir arada yaşama model üzerine çözme şeklinde kendini gösterir.  Ne var ki, bu teklif Rum tarafında kabul görmez. Aslında tüm bu yaşanan diplomatik trafiğin bize kazandırdığı tek bir şey vardı, unutulmaya yüz tutturulmak istenen o güzel adamızı İngilizlerin ve Rum tarafın birlikte sebep olduğu sancıya karşı Kıbrıs davasının bizimde davamız olduğunu hatırlamış olmamızdır.
             Evet, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında Zürih’te sağlanan anlaşmayla birlikte unutulmaya yüz tutmuş adamız bizim yeniden hatırlayacağımız ve üzerine titreyeceğimiz dış politika milli uğraş alanımızdır bundan böyle.  Her ne kadar Zürih anlaşmasının akabinde İngilizlerin ada’da işgali resmen sona erse de o gün bugündür Kıbrıs davası bizim omuzlarımız üzerimizde kalan çözülmeye muhtaç bir konu olurken bu arada Rumlar da İngiliz sömürgeliğinden kendilerini kurtarmış oluyorlardı.
Fatin Rüştü Zorlu farkı
       Meseleyi biraz daha detaylandıracak olursak aslında 1957 yılında Eisenhower doktriniyle birlikte İngiltere’nin bölgedeki rolünü devr alan ABD, meseleyi çözmek için kollarını sıvadığını görürüz. Amerika’nın bu uğurda ilk hamlesi Türkiye ve Yunanistan’ı NATO paktına dâhil etmek olur. Sonrasında aralarında İngiltere'nin de bulunduğu masada tarafların 19 Şubat 1959 yılında Zürih'te geçekleşen görüşmeler muvacehesinde bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş olur. Aslında o günün şartlarında düşündüğümüzde bizim açımızdan en iyi elde edilebilecek sonuçtur diyebiliriz. Şüphesiz bu görüşmelerde özellikle Fatin Rüştü Zorlu’nun ortaya koyduğu tezlerin çok büyük etkisi söz konusudur.  Tabii Fatin Rüştü Zorlu’nun katkısı bunla sınırlı kalmaz,  yine aynı yıllarda Yunanistan’ın 8 Haziran 1959 tarihinde AET’ye başvurusundaki ince hesabı sezip hemen bu hesabı boş çıkaracak bir diplomatik atakla, Türkiye'nin üyelik girişimi hamlede bulunur.  Derken bu diplomatik atak sayesinde 10 Eylül 1959’da her iki ülkenin ortaklık görüşmelerine start verilir. Ne var ki 27 Mayıs ihtilali ülkemizin üzerine kara kâbus olarak çökecek, derken hem kendisi, hem de Menderes’in idam edilir. Düşünsenize idam edilmiş Başbakan ve Dışişleri Bakanından yoksun halde 1975 yılına gelindiğinde Türkiye gerek Kıbrıs olsun gerekse AET girişimlerinde aynı duyarlılığın sürdürülmediği görülür. Nasıl sürdürülsün ki, bikere Yunanistan 1977'de tam üyelik girişiminde bulunurken biz ise içimizde habire kazan kaynatıp zaman kaybediyorduk. Böylece tarihler 1981’i gösterdiğinde Yunanistan’ın topluluğa girmesine Türkiye sadece seyirci kalmakla yetinir. Hadi seyirci kalmak neyse de 12 Eylül darbesi lideri Kenan Evren’in Yunanistan’ın tekrardan NATO’ya girmesini sağlayan vetoyu kaldırmasına ne demeli. Bunun anlamı gayet net açık, ‘ben yiyemiyorum al sen ye’ misali kendi elimizle altın tepsiyi Yunanistan’a sunmakla onlara ikinci bir mevzi alan kazandırmış olduk.  Ne acıdır ki Yunanlılar hem Avrupa topluluğunda, hem NATO içinde bulunmakla söz sahibi konuma geldikleri gibi elde ettiği avantajla icabında Türkiye’ye karşı veto kartını kullanaraktan köşeye sıkıştıracak hamlelere girişirde. Öyle ki 1974’te Kıbrıs barış harekâtıyla kaybettiklerini bu kez masada kazanarak telafi edeceklerdir.  İşte bu noktada DP iktidarının o diplomatik deha bakanımız Fatin Rüştü Zorlu’nun yokluğunu yüreğimizde hissederiz de.  Şimdi gel de böyle bir diplomatik dehayı arama.
Ya taksim ya ölüm
       Malumunuz İngiltere İkinci Cihan harbi sonrası tası tarağı toplayacak halde Kıbrıs’tan elini ayağını çekme noktasına gelir. Böylece Kıbrıs yönetimi Rum ve Türk tarafına geçer. Bu bir anlamda ada’nın Yunanistan’ın insafına bırakılmaması anlamına gelir ama uygulamaya baktığımızda kazın ayağı hiçte öyle görünmez.  Nasıl ki İngiltere çekilmiş gözüküp ada da garantör devlet olarak iki askeri üs bulunduraraktan varlığını hissettirmişse,  aynen öyle de Yunanistan’da bağını bir şekilde sürdürmesini bilecektir. Her şeye rağmen yine de uzun bir aradan sonra Kıbrıs’ın her iki yakasının da üniter devlet olarak kabul görüyor olması önemli aşama sayılır. Şimdi önemli olan bundan sonraki aşamaların ne getireceğidir. Nedir o aşamalar diye baktığımızda bikere ada halkının yeniden Anayasa oluşturma hakları yoktur, bu yüzden tam bağımsız sayılmazlardı. İcabında kendi kaderlerini tayin etmeye kalkışmış olsalar İngiltere, Yunanistan ve Türkiye garantör devlet olmaktan doğan hakları kullanarak izin vermeyecekleri malum. Dolayısıyla Kıbrıs’ta tam üniter devletten söz etmek çok zordur. Baksanıza adanın kuzeyinde Türk tarafı istenmeyen ve dışlanır durumda iken Rumlarınsa keyfine diyecek durum ortada gözükmez, üstelik hem diplomatik kanalları kullanmakta hem de gerektiğinde şiddet kullanacak tutum sergileyeceklerdir. Rum tarafın Helenist ayarları o kadar bozuk işler ki, Türk köylerini basıp nice masum insanların canına kıyacak kadar alçaklıktan geri durmayacaklardır. Şimdi gel de buna yürek dayansın. İşte Türk kamuoyu yürekleri dağlayan bu zülfüyârımıza dokunan hadiseler karşısında ‘Ya taksim ya ölüm’  demekten kendini alamaz da. İşte Türk kamuoyunun bu çığlığı karşısında Türk hükümeti müdahale etmek ister, ama bu istek her zaman olduğu gibi BM ve ABD barikatına takılacaktır.
Al kurtul
Dedik ya Rumların değme keyfine,. 1960 tarih yılı itibariyle Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşunun gurur okşayıcılığıyla ENOSİS çalışmalarına hız vereceklerdir. Bunun ilk işareti 1963’te gerçekleşen kanlı Noel eylemlerle kendini gösterecektir. Bu eylemle verilmek istenen mesaj bellidir;  Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamaktır dert dava.  Hiç kuşkusuz Ankara,  bu durumda Rum tarafına karşı elini kolunu bağlayıp seyirci kalamazdı, stratejik hareket edecektir. Tabii Ankara strateji belirlerde onlar boş durur mu, EOKA’cılar da hemen Yunan askerleriyle birlikte 15 Temmuz 1974’te kendilerine engel gördükleri Makarios’u bir darbeyle devirip Kıbrıs Helen Cumhuriyetini kurmaya kalkışacaklardır. İşte bu kalkışma bizim açımızdan bardağı taşıran son damla olur.  Öyle ki bu kalkışma Türk kamuoyunda ‘al kurtul’ tepkisiyle karşılık bulur. Derken Türkiye kamuoyu rüzgârını da arkasına alaraktan 20 Temmuz 1974’de Kıbrıs’ta garantör devlet olmaktan doğan haklarını kullanaraktan adaya çıkarma yapmaya gerekçe teşkil edecektir.  İşte bu gerekçeyle çıkarmamızı zaferle taçlandırıp, bu sayede cunta yönetimi düştüğü gibi ardından Cenevre görüşmeleri de başlatılır. Ancak görüşmeler beklentilerimizi karşılayacak türden neticeyle sonuçlanmaz,  ister istemez Mehmetçiğin 14 Ağustos 1974’de adayı ikiye ayıracak fiili müdahalesiyle kendi çözümümüzü kendimiz neticelendirilip adına da bugünkü yeşil hatla sınırları belirlenen bağımsız Kıbrıs Türk Federe Devleti deriz.
Ver kurtul
       Kıbrıs Barış Harekâtını zaferle neticelendirmesine neticelendirdik ama Yunan lobisi boş durmayacaktır. Lobi faaliyetleri meyvesini verir de.  Nitekim ABD Türkiye’ye karşı silah ambargo uygular. Ne diyelim, işte görüyorsunuz kazınılan zaferimizi bile ağız tadıyla kutlamamıza fırsat vermiyorlar. Oysa kazanılan bu zafer Yunanistan’a da hayrı dokunur bir çıkarmaydı. Nasıl mı? İşte bu zafer sayesinde Yunanistan’da albaylar cuntasının devrilip böylece derin bir rahat nefes almış olurlar. Yetmedi ileriki yıllarda AB’ye üye olacak noktaya gelirler. Bu yüzden Yunanistan’ın başına talih kuşu kondu dersek yeridir.  Hatta yetmedi Güney Kıbrıs’ın da ileriki yıllarda AB’ye üyeliği gerçekleşir.  Tabii onlar için her şey mubah,  söz konusu Türkiye olduğunda Kuzey Kıbrıs’la garantör devlet bağımız söz konusu olduğu halde AB üyeliği noktasında hala bekleme salonundayız. Hele bir de bunun üstüne KKTC’nin kaderi statükocu Rauf Denktaş’ın içe kapanık siyasetine terk edilmişliği var ya daha da içimizi kanatan yara olur. Düşünsenize Denktaş habire işi yokuşa sürüp beş parmak dağlarını aştığımızın hülyasıyla işi kotarmaya çalışır.  Oysa hayalle pilav gemi yürüseydi Kıbrıs davası çoktan halledilmesi gerekirdi. Masaya oturmamakla Kıbrıs davası güdülemez, bilakis masaya oturup mesele hal yoluna koyulabilirdi.  Bunun dışında sadece kendi kendimize avunup kandırmış oluruz
           Malum, Kıbrıs meselesinde her iki tarafında karşılıklı bitip tükenmek bilmeyen uzlaşmazlıklar neticesinde 1983 itibariyle KKTC olarak bağımsızlığımızı ilan etmiş olduk. Ancak bu ilanımız dünya platformunda doğru dürüst karşılık bulmaz.  Üstelik Yavru Vatan Kıbrıs’a uygulanan ekonomik yaptırım ve izolasyonların ağır maliyeti üzerimize bindirilerekten Türk kamuoyunda ‘Ver kurtul’ noktasına gelen bıkkınlığın alameti sayılan mesele haline dönüşür. İlginçtir bu arada Çiller hükümetinin gerek izolasyonların kaldırılma noktasında gerekse 1995’te gümrük birliğine girme karşılığında 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ortaklık anlaşmasında yer alan; Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte üye olmadığı hiçbir uluslararası örgüte üye olamaz maddenin gereğini yapmadığı gibi itiraz hakkından vazgeçtiğini bildirme gafletinde bulunur. Vazgeçtiğini AB’ye bildirdi de ne oldu, sonunda Rum tarafının tek başına Avrupa Birliğine üye olmanın yolunu kendi elleriyle açmış oldu.  Belki aklınızdan Kıbrıs meselesinin AB ile ne alakası var geçirebilirsiniz. Bal gibi alakası var elbet, bikere gerek 1972’de Güney Kıbrıs'ın tüm ada adına AET ile arasında imzalanan Gümrük Birliği anlaşması,  gerekse 1995’te Türkiye’nin Gümrük Birliğine alınması noktasında ki görüşmeler AB’nin Kıbrıs’la olan alakasını yeterince ortaya koyan verilerdir. İşte önemli addettiğimiz bu püf noktaları iyi analiz edip masadan alnımızın akıyla kalkabilmek esas olmalıydı, ama gel gör ki o günkü görüşmelerin satır aralarında yer alan; Güney Kıbrıs’ın ada halkının tümünü temsil ediyormuşçasına takvime bağlanmasıyla ilgili ilintili maddeye maalesef ses çıkarılmamıştır. Şimdi sormak gerek bu durum tam bir cehalet örneği değilse nedir peki bu?   Maalesef bu iş bilemezliğin neticesi olarak Murat Karayalçın ve Deniz Baykal’ın imzası bulunan belgeye dayanarak bu sancı start alır.  Yani Türkiye bu tavizi Güney Kıbrıs'ın üyeliğinin gerçekleştirildiği noktada vermiştir.  Hani taviz tavizi doğurur derler ya, gerçektende bu aşamada Kıbrıs meselesi bizim meselemiz olmaktan çıkıp AB platformuna kayar. Yetmedi 30.12.1995 tarihli resmi gazete ile yürürlüğe giren Gümrük Birliği görüşmeleri esnasında AB ve Güney Kıbrıs arasında başlayacak tam üyelik görüşmelerine sorgusuz sualsiz gözü kapalı dönemin hükümetince onay verilmesiyle neticelenecektir. Hem de hafızalarda unutulmayacak izler bırakarak neticelenir.

                        Artık Kıbrıs AB zemininde  
       Peki ya Türkiye?
      11 Aralık 1999 Helsinki zirvesiyle Türkiye’nin AB adaylığı kabul edilir edilmesine ama bu arada Kıbrıs Rum tarafının da AB’ye girmesi hususunda engel çıkarılmaması babından bir kabul edilmedir bu.  Hani derler ya minareyi yapan kılıfı hazırlarmış diye, aynen öyle de Kıbrıs Rum tarafı 2000’li yıllarda Yunanistan’ın desteğini de arkasına alarak AB ile olan ilişkilerini tek taraflı yürüterek kılıf hazırlar.  Böylece 2003 yılına gelindiğinde lehlerine alınan kararın ardından 2004’te AB’ye tam üyeliği gerçekleşir. Hadi üye olmaları neyse de sanki adanın bütününü kapsayan üyelikmişçesine Türkiye’nin garantörlük hakkının yok sayma havası içerisine gireceklerdir. Neyse ki ABD, Kıbrıs Rum tarafının bu hevesiyle adanın tamamını temsil ettiği algısına yol açacak tavırlarından rahatsızlık hissedip meseleye Annan planı çerçevesinde çözme cihetine gidecektir.  Böylece mesele önce BM zeminine taşınıp Rum tarafın heveslerini boşa çıkaracak bir gelişme yaşanır. Bu arada doğrusu başlangıçta Ankara’nın da Annan planına kuşkulu yaklaşımı gözlerden kaçmaz,  ama masada plan üzerinde görüşmelerde meseleye vakıf oldukça Rum tarafının elini zayıflatacak plan olduğunu fark ettik. Öyle ya madem tüm ada halkının hamisiyim diye ortaya çıkıyorsun, o halde işte hodri meydan Annan planı referanduma gidilsin denildiğinde el mi yaman bey mi yaman bir görelim dediğimizde daha referandumun adını duyduklarında hemen hop oturup hop kalkmakları samimiyetsizliklerini ortaya koymaya yetti. Öyle ki referandum sonuçları açıklandığında Rumların ‘hayır’, Kıbrıs Türk Halkının ‘evet’ demesiyle birlikte çözümden yana tarafın Türk tarafı, mızıkçılık yapan tarafında Rum tarafı olduğunu tüm cümle âlem görmüş oldu.  Bu arada Türk halkı olarak da geçmişte Fatin Rüştü Zorlu’nun akıl dolusu o diplomatik ataklarının meyvelerinden bir yenisini daha yaşamış olduk. Referandumda  ‘Evet’ demekle Türkiye bir yandan kendisine yöneltilen işgalci suçlamalarını bertaraf ederken diğer yandan Rum tarafın ENOSİS hayalini söndürmüş oldu. Ama şu da var ki daha her şey bitmiş sayılmazdı, sonraki aşamalarda her şey referandum kartını uluslararası arenada iyi kullanıp kullanamayacağımıza bağlı olarak şekillenecektir. Öyle ya madem çözümden yana tavır koyan biz olduk, o halde her uluslararası platformda Kıbrıs meselesi dillendirildiğinde her defasında  ‘Evet’   kartımızı hatırlatarak Rum tarafını sıkıştığı köşeden çıkmasına fırsat vermemek gerekirdi. Bilhassa bu noktada Ankara kararlılığını sürdürdükçe Kıbrıs’ta gerçek anlamda barışa katkı sunacak taraf biz olacağız demektir. Her ne kadar gelinen noktada verilen sözlerin birçoğu yerine getirilmese de, şu bir gerçek KKTC’nin artık muhatap alınıyor olması bile önemli bir gelişme sayılır. Bu noktaya gelişimizde hiç kuşkusuz Tayyip Erdoğan’ın katkısı çok büyüktür.  Gerçektende bir takım statükocu çevrelerin  ‘en iyi çözüm çözümsüzlüktür’ anlayışıyla devam etseydik Kıbrıs davasında bir arpa boyu yol kat edemezdik. İşte bu yüzden Tayyip Erdoğan baştan beri meseleye çözüm odaklı bir arayışla Kıbrıs davasını sırtlayıp ciddi manada sorumluluk üstlenmiştir. Doğrusuda buydu zaten. Hamaset politikalarından kim ne bulmuş ki bizde bulalım.  Eninde sonunda bu çözüm odaklı politikalar meyvesini verip Türkiye AB yolunda müzakere kartını alır da. Ancak Kıbrıs meselesi bu kez, Rum ve Avrupalıların isteklerine uygun bir mecrada yürütülmek istendiğinden AB’ye tam üyelik yolunda önümüze bir sürü ipe sapa gelmez başlıklarla kota konularaktan yürütülmeye çalışılır. Oysa Türkiye ne uyarılmaya ne de kapı kulu olmaya gelirdi. Zira Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Birliği kapısında bekleme meraklısı değiliz çıkışı bir bakıma dikleşmeden dik duruşumuzun bir göstergesidir. Öyle ya, adı Avrupa Birliği olmaz da Shangay olur, ya da bir başka Birlik olur, zaten bize de değişik alternatif yollar üretmek yaraşır, onlara da kendi kazdığı çukurlarda debelenmek düşer. Baksanıza daha şimdiden o çok övündükleri AB çatırdar halde.  İngiltere çekileceğini bildirdi bile. Yıllardır Türkiye’yi bekleme salonunda beklettiler de ne oldu,  şimdi kara kara düşünmek sırası artık bu kez onlar da.
            Velhasıl, uzun ince bir yoldayız. Şimdilik Ya sabır deyip 2023 hedefimize kilitlenmek zamanıdır.
             Vesselam.
http://www.bayburtpostasi.com.tr/tarihi-surec-icerisinde-kibris-makale,7468.html

RESMİ SÖYLEM DIŞI KIBRIS POLİTİKASI

RESMİ SÖYLEM DIŞI KIBRIS POLİTİKASI

SELİM GÜRBÜZER

         Kıbrıs konusu yıllardır ‘çözümsüzlük çözümdür’ şeklinde günümüze dek etkisini hissettiren politikanın eseri bir meseledir. Maalesef 2002 öncesi diplomatlarımızın pek çoğu kolay olana kaçmışlar. Öyle ya masa başında terlemektense, Ankara koridorlarında uzaktan kumanda yöntemlere vaziyeti idare etmek bu tip bürokrat tayfasına çok daha cazip gelmiş gözüküyor. Aslında bu tutum suya sabuna dokunmamak politikasından başka bir şey değildi elbet. Tâ ki Tayyip Erdoğan iktidara gelip dizginleri ele aldığında tıpkı Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu’nun Londra konferansında Türkiye tezini kabul ettirişindeki azmi ve kararlılığı kendine rehber edinir de, Kıbrıs’ta bir liman ve bir hava alanının Rum kesimine açılması karşılığında Türk tarafına uygulanan izolasyonların kaldırılması teklifiyle karşılarına çıkaraktan ezber bozacaktır. Böylece hükümetin daha öncede Annan planı yönünde uzlaşıcı tavır ortaya koymasının Rum kesimini köşeye sıkıştırdığını hatırladığımızda bunun ne anlama geldiğini, yani bir tek limanın Rumlara açılması ve yine Ercan havaalanında uluslararası sivil uçakların kullanımına açılma önerisinin ne anlama geldiğini fark etmiş olduk. Nitekim Rum tarafının Annan planına itiraz etmesiyle uluslararası platformda asıl sorun üreten tarafın Türkiye olmadığı gün yüzüne çıkmış oldu.
        Gerçekten de o yıllar, Rum propagandasıyla çözümden yana olmayan tarafın Türkiye olduğu gösteriliyordu habire. Neyse ki hükümet bu propagandayı boşa çıkartacak bir hamleyle rüzgâr tersine dönecektir.  Bir başka ifadeyle Rumların referandumda Annan planına ret oyu vermesiyle birlikte Türkiye’nin lehine bir süreç ortaya çıkar.  Tabii lehimize gelişen bu durum statükocu çevrelerin hoşuna gitmeyecektir.  Hoşlarına gitmese ne yazar,  bikere ok yaydan çıkmıştı,  bu akıl dolusu stratejik hamle Türk’e has bir diplomatik zaferdi. Hiç kuşkusuz bu başarı hiçbir kem göz tarafından ört bas edilemezdi elbet. Zira hükümetin sürpriz bir çıkışla o malum alışık politikaların aksine ortaya tüm ezberleri bozacak nitelikte diplomatik bir yol haritası koyması Ankara’nın derin koridorlarında şaşkınlık oluşturmasına yetmişti. Nasıl şaşkın ördek olmasınlar ki,  Ankara Ankara olalı böylesine ters köşe diplomatik siyasetle karşılaşmamıştı çünkü.  Sadece şaşa kalsalar gam yemeyiz,  hükümetin bu ezber bozucu siyaseti karşısında, atanmış bürokrat tayfası (asker ve sivil bürokrat tayfası)  bu durumu kendilerine danışılmadan alınan bir karar olarak değerlendirir.  Böylece onurlarına yediremeyip hazımsızlarını ortaya dökeceklerdi. Yetmedi birde bunun üstüne hükümeti yıpratmaya yönelik propaganda malzemelerini devreye sokacaklardır. Tabii hükümet bu tür gözdağı verici girişimlere pabuç bırakmayacaktır, derhal Kıbrıs meselesinin omuzlarına getireceği ilave risk ve oy kaybı ihtimalini de göze alaraktan ülkenin lehine neyi gerektiriyorsa sorumluluk bilinciyle hareket edecektir. Öyle ya böylesi bir risk teşkil eden meselede taşın altına elini koymak her babayiğidin harcı olmasa gerekti.  Bu riski ancak Tayyip Erdoğan ve ekibi göze alabilirdi. İşte Tayyip Erdoğan’ın bu deli yürek cesareti ve zekice atağını hazmedemeyenler devlette devamlılık esastır bahanesine sığınıp sorumluluk üstlenmeyeceklerdir. Hadi bu onların huyudur deyip görmezden gelsek de, peki ya hükümetin her türlü riski göze alıp çözümden yana tavır ortaya koyucu manevrasını resmi görüşe ihanet olarak nitelendirmelerine ne demeli. Besbelli ki, yan gel yat bürokrat tayfasının derdi davası üzüm yemek değil bağcıyı dövmekmiş.  Düşünsenize 30.12.1995 tarihli resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren ve altında imzası bulunan Murat Karayalçın ve Deniz Baykal’ın Gümrük Birliği görüşmeleri sürecinde AB ile Güney Kıbrıs arasında tam üyelik müzakerelerine sorgusuz sualsiz gözü kapalı onay verdiklerinde, bir bakıyorsun aynı tayfa sırra kadem basabiliyor. Peki, şimdi adama bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye sormazlar mı?  Yoksa o günkü hükümetin gözü kapalı onay vermesi ihanet değil miydi? Hani Devlette süreklilik esastı, ne oldu dün öyle bu gün böyle. Bu tür meselelerde ancak Tayyip Erdoğan söz konusu olunca sessizliklerini bozar moda geçiyorlar. Meğer devlet geleneği kavramı iktidarın şekli şemailine göre göreceli hal alabiliyor.
        Anlaşılan o ki,  Ankara’nın derin koridorlarında yuvalanmış sinsi odaklarca hükümetin bu akıl dolu dış politik manevraları törpülenmek istenmiştir. Sadece törpülense gam yemeyiz,  Rum tarafıyla o günkü bizim Genel Kurmay Başkanlığımızın adeta aralarında söz birliği yapmışçasına aynı söylemde buluşup çözüm paketine reddiye döşemeleri son derece hazin ve çelişkili düşündürücü bir durumdu. Her ne kadar bu tip talihsiz ve bilinçsiz açıklamalarla dağ fare doğurmasa da Türkiye'nin Avrupa Birliği sürecinde yara almasına yetecek açıklamalar olarak kayda geçer. Her şeye rağmen yine de hükümet o günkü şartlarda Avrupa'yla kopma noktasına gelen ilişkileri bir nebze olsun kotarmasını bilecektir. Hükümet kotara dursun, oysa iç mihraklar dört gözle bekliyordu ki, Avrupa ile olan görüşmelerimiz kopsun da halkın iradesiyle işbaşına gelen hükümeti devirmek kolay olsun. Neyse ki umduklarını bulamayıp hevesleri kursaklarında kalır. Zira hükümet Avrupa Birliği yolunda kararlılığı ve azminden vazgeçmeyerekten bu tip sinsi oyunlara geçit vermeyecektir. Hatta bir ara hükümetin üzerinde yoğun baskılar arttıkça azminden ve kararlığından kırılmalar olsa gerek ki Avrupa Birliği olmasa Ankara kriterleriyle yolumuza devam ederiz çıkışı yapma ihtiyacı duyar. Ama bunu yapmak içinde kendi ayaklarımız üzerine duracak gücü kendimizde görmemiz gerekirdi.  Bikere kendi ayağımız üzerine yürümemizi engelleyecek içimizde yuvalanmış o kadar bir sürü yılan ve çıyan vardı ki bu sözü söylemek için vakit daha henüz çok erkendi. Malum o söz konusu yılan ve çıyanlar her 10 yılda batı kartını kullanarak halka karış darbe yapan zihniyettir. Ne onlar bizi unuttu, ne de biz onları. Nasıl unuturuz ki,  biz onları 1960 ihtilalı sonrası seçilmiş bir Başbakan, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ı idam sehpasında sallandırmalarından biliriz. Ta ki meselenin özünü aradan epey yıllar geçtikten sonra bir üst rütbeli generalin 27 Mayıs 1960 ihtilalını değerlendirirken; bunun bir amaca yönelik örgütlenme olduğunu ve Özel Harp Dairesi tarafından gerçekleştirildiğinin itirafıyla bildik. Düşünsenize sadece darbe sonraları tabandan gelen kuvvet ağır bastığında rahat nefes alabiliyoruz. Ne zaman ki 10 yılda bir demokratik kesintiye uğruyor bir bakıyorsun ülkemizin ufuklarında yeniden ışıklar kararabiliyor.
           Her neyse asıl konumuza döndüğünde, 2002 sonrası gelen hükümetin Kıbrıs konusunda resmi politikanın dışında bir yol izlemekle gerçek Kıbrıs Fatihinin kimin olduğunu bir bakıma göstermiş oldu. O Fatih’in kim olduğunu tahmin etmişsinizdir,  hiç kuşkusuz milletin vicdanında her daim yer bulan Milletin adamı Tayyip Erdoğan’dan başkası değil elbet. Görünen kılavuz istemez,  bize içi boş şişirilmiş balon olarak sunulan sözde Karaoğlan Fatih tiplemesinin bıraktığı Türkiye’den geriye sadece sorunlar yumağına dönüştürülmüş Kıbrıs kaldı.
          Peki ya Tayyip Erdoğan ve ekibi ne yaptı derseniz,  bikere her şey ortada, işte görüyorsunuz iktidara geldiğinden bugüne nice badireleri göğüsleyip aşmakla kalmadılar, Kıbrıs konusunda ilk defa KKTC Cumhurbaşkanı uluslararası görüşmelerde masa dışında kalmayıp kabul görmesini sağlayacak icraat ortaya koydu. Bu demektir ki gerçek Fatihler var oldukça Türkiye’nin uluslararası alanda aşamayacağı hiçbir engel yoktur. Yeter ki Yüce Allah (c.c) başımızdan gerçek Fatihleri eksik etmesin, bak o zaman aydınlık yarınlar bizim için doğacağı muhakkak.
          Baksanıza doğduk,  dört tarafımız düşmanla çevrili aman ha suya sabuna dokunmayın diye öğüt verdiler. Gençliğimiz gitti yerini ihtiyarlık aldı, bir baktık yine aynı söylemler gırla gidiyor.  Derken bu kez adım adım mezar kapısına yaklaştık yine aynı terane devam etmekte.  Yetmedi değim yerindeyse kıyamet koptu kopacak, hala suya sabuna dokunmayın ağaç bile dikmeyin denecek kadar aynı korku söylemi hız kesmemekte. Neyse ki artık gelinen noktada artık sınırlarımızın ötesine taşacak politikalar belirleyebiliyoruz da ölsek de bundan böyle gam yemeyiz,  zira gözümüz artık arkada kalmayacak gibi. Nitekim Fırat Kalkan Harekâtı bunun göstergesi zaten.
             Madem gözümüz arkada kalmayacak gibi, o halde daha ne duruyoruz gün bugündür deyip bir an evvel üzerimizde oynanan tüm sinsi oyunları bozmak için efor sarf etmeli.  Nasıl ki Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelişiyle birlikte Kıbrıs konusunda alışılmışın dışında bir politikayı devreye sokup dış dünyanın sürekli bize işgalci gözüyle bakılmasının önüne geçip oyunlarını bozmuşsa,  aynen öyle de Tayyip Erdoğan sonrası Türkiye’de de pekâlâ iç ve dış mihrakların oyunlarını bozacak politikaları belirleyecek liderler doğacaktır elbet. Hani derler ya, yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır diye,  yine aynen öyle de tıpkı Kıbrıs sorununun AB platformuna çekilmek istendiği bir hengamede güçlü lider öncülüğünde güçlü iktidarın bu sorunu BM zemininde tutma becerisinde olduğu gibi gelecekte de buna benzer hadiseler karşısında inisiyatif üstlenip nice başarılara imza atacak güçlü iktidarlar ve güçlü liderlerin her daim bu topraklardan çıkması mukadderdir. Buna inancımız tamda. Düşünsenize dile kolay 1974 Kıbrıs çıkarmasından bu yana bu meselede kanayan yaraya hiç neşter atılmamış,  tam aksine mesele sumen altı edilmiş hep. Hele şükür ki 2002 sonrası işbaşına gelen yeni hükümet yapabileceğinin en iyisini ilk beş yıllık icraatında sığdırmaya çalıştı da artık gündem belirleyen konuma gelebildik. Zaten on altı yılı aşkındır aynı kararlılıkla yoluna devam etmekte de.  Ve artık rahatlıkla şunu söyleyebiliriz;  Kıbrıs kartını uluslararası arenada en iyi şekilde kullanabilecek bir iktidarımız var karşımızda.
         Kim ne derse desin AB’de yer alsak da almasak da zaten Avrupa’nın içindeyiz.   Ortada eksik olan sadece resmi prosedürden yoksun olmasıdır.  Ama yinede üyeliğimiz resmiyete dökülse hiçte fena olmaz. Çünkü Müslümanların geleceği için, Balkanların yeniden kaynayan kazan olmaması için, hatta yaşlanmış ve yıpranmış Avrupa’ya tam manasıyla çare olmak için elbet. Şöyle etrafımıza baktığımızda bizsiz tarihin yaprakları çevrilemiyor. Bizsiz ne mazlumun ahı dinebiliyor,  ne de zalimlere dur denebiliyor. Nasıl ki geçmişte üç kıtaya hükmedip adaletimizle insanlığa soluk aldırmışsak, bugünde kültür kodlarımızda mevcut olan merhametimizle yeniden insanlığa soluk olabiliriz pekâlâ. Dolayısıyla bizim Avrupa Birliğine girişimizden korku ve endişeye kapılıp da durduk yere birbirimize reddiye döşemeye gerek yoktur. Kaldı ki korkunun ecele faydası yok,   doğu ve batı dünyası beynin iki yarım küresi gibidir, her daim birbirine ihtiyacı var, biz onlarsız onlarda bizsiz olamaz. Şu da bir gerçek Hıristiyan kulübünün dışında bir ülkeyi kabullenip kabullenmeme bizim sınavımız değil Avrupa’nın önünde duran bir sınavdır. Şayet bu sınavdan başarıyla çıkabilirlerse batının yararınadır, aksi takdirde büyük bir bu tarihi fırsatı kaçırmış olacaklardır.  Yeter ki ön yargılar bir kenara atılıp, ülke çıkarlarını bozacak en ufak kirli oyunlara alet olunmasın dünyada adaletin baskın hale gele gelmesi  bir rüya değil hakikat olacaktır.  
         Vesselam.
http://www.bayburtpostasi.com.tr/resmi-soylem-disi-kibris-politikasi-makale,7475.html

30 Mayıs 2017 Salı

BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER


               BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER 

                SELİM GÜRBÜZER

            Ahmet Er Ağabeyimiz Fetih haftasının ilk gününde Hakka yürüdü.  O’nu anarken hayatının bütün yönlerini ortaya koymalı ki,  hakkiyle yâd etmiş olalım.  Bunun içinde kaynak bizatihi kendisi olacaktır. Nasıl mı? Hayattayken adına “Hatıralarım”  dediği Alternatif Yayınlarında yayınlanan kitapla elbet. Zaten büyük bir sabırla “Hatıralar”  deryasında yüzmeye koyulduğumda inanın yüzdükçe gönül dünyam huzur buldu da.  Huzur buldukça kendi üslubumla ancak bu kadar aktarabildim. Şimdiden sürçü lisan olduysa affola deyip hayat yolculuğuna öyle başlayalım: 
             Evet,  Horasan erenlerinden nefesindendir O.  Çünkü Ahmet Er Ağabeyimizin ailesi Horasan’dan gelip Anadolu’nun fethine katılan Türk boylarındandır.  Yani soy kütüğü ismi ile müsemma Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’den İmam-ı Ali Rıza’ya dayanır. Malum İmam Ali Rıza’nın kabri İran’ın Meşhed şehrindedir.  İşte böylesi köklü bir soydan gelen o gönül adamı 1927 yılında Manisa Akhisar Sünnetçiler köyünde doğmakla Horasan Erenlerin nefesini içerisinde bulunduğu ülkü yolu harekâtının üzerine serpiştirecektir. Düşünsenize 1940’lı yıllarda daha ortaokul talebesiyken Sünnetçiler Köyü Gençlik Birliğini kurarak Horasan Erenlerinin nefesini o günden hissettirecektir. Nasıl mı?  Genç arkadaşlarına cumartesi bayrak çekip pazar günü bayrak indirme merasimleri düzenleyerek,  gençleri kötü alışkanlıklardan uzak tutmaya yönelik sigara ve içki yasağı getirerek elbet.  Tabii her şey bunlarla sınırlı değil, dahası var; düğün bayram şenliklerinde bayanların kendi aralarında oynadıkları oyunları gizli ya da açık seyredilememe yasağını getirerek, gençlere kitap okuma alışkanlığı kazandırmaya yönelik kütüphanecilik faaliyetine hız vermesiyle, milli oyunlarımızı düğünlerde Seymen sektirilerek diri tutup bir dizi getirdiği kurallarla Horasani tavrını sürdürmekle ortaya koyacaktır. Derken ilerisinde mührünü vurduğu bu gençlik teşkilatı Ülkü Ocağına dönüşecektir. İlginçtir Türkeş seyahatlerin birinde köye geldiğinde ocağı ziyaret ettiğinde Ahmet Er Ağabeyimizle sohbet etme imkânı bulur.
           Evet, Ahmet Er Ağabeyimiz bir köyü çocuğudur, yazın köyde çalışır,  kazandığını da okulda harçlık olarak kullanırdı. Ortaokulu Akhisar’da tamamlayıp bir yıl Edirne Lisesinde oradan Bursa Askeri Lisesine geçip 1949 yılı itibariyle subay olarak mezun olur.  Harb okulu tahsili süresince öz kültüründen asla taviz vermez. Öyle ki bir gün Harbiyeliler dans ediyorlardı, dans müziği bittiğinde hemen ardından dolabından çıkardığı harmandalı plağını çalmaya başladığında Numan Esin, Mehmet Rıfkı Erdoğdu’yla birlikte oynamaya koyulur. Tabii şaşkın bakışlar arasında o kadar kalabalık arasında bu iki arkadaşının dışında çıkan olmasa da milli oyunumuzu Harbiyede sergilenmesi mühim bir hadisedir. O’na da milli duruş yakışırdı zaten. Hele ki Harbiye’deyken milliyetçi dergileri ve basını takip eden birisi olarak Osman Yüksel Serdengeçti, Remzi Oğuz Arık, Necip Fazıl Kısakürek, Mehmet Kaplan Dr. Fethi Tevetoğlu gibi yerli düşünce yazarları okuyan bir kişiden Harmandalı yerine dans oynamak abesle iştigal olurdu.   Sadece milli oyun oynamakla mı milli duruş sergiler,  bir başka milli duruş örneğini ‘Göçmen’ isimli üç perdeli dramatik bir piyesi perdeye uyarlayıp genç teğmenler olarak sahne aldığında sergiler. Ve oynanan bu piyes Türkiye geneline yayılır da,  elde edilen kazanç ise Mülteciler Derneği kanalıyla göçmenlerin yararına harcanarak yüreklerine su serpmiş olur.  Tabii bu tür aktivasyonlar Harb Okulu içerisinde heyacan uyandırıp aynı zamanda milliyetçi örgütlenmeyi de beraberinde getirir. Nitekim Numan Esin liderliğinde örgütlenme git gide de artış kaydeder de. Hatta o dönemlerde Piyade Atış Okulunda Savunma Hocası Yzb. Alparslan Türkeş’le tanışma fırsatı da bulur. Atış Okulundan İstanbul Hadımköy 16. Piyade Alayına tayini çıktığında Harbiye’deki arkadaşlarından ayrı kalsa da zaman zaman bir araya gelip bağlantıyı koparmayacaklardır.  Hatta 1952 yılında Numan Esin, Mehmet Rıfkı ile birlikte Tanrı Dağı yayınevini kurmayı da ihmal etmezler. Derken tarihler 1953’ü gösterdiğinde Jandarma Subay okuluna, 1954’ü gösterdiğinde ise Hozat Jandarma 3. Er Eğitim alayına,  oradan da Diyarbakır Merkez ve Çermik İlçesinde Jandarma komutanı olarak vazifesini sürdürecektir.  Tabii görevi devr aldığı ilçe jandarma komutanı kendince Çermik ilçesine bağlı 60 köyü ahbap çavuş ilişkisi çerçevesinde kendi aralarında bölüşmüşler, güya hırsızları takip edecek insan bizatihi kendisi hırsız.  İşte böyle bir hal ve vaziyet içerisinde halkın gönlünü kazanmakla işe koyulacaktır. Düşünsenize Çermik ilçesine bağlı Karto köyünde bir kardeş abisini silahla vurduğunda, derhal savcı, hükümet tabibi ile birlikte köye gidip cenaze işlemlerinin ardından o anda yazdığı bir piyesi köy meydanında sahneye koyacaktır. Piyese konu olan birbirine düşman iki çoban savaş esnasında bile düşmana ateş etmek yerine arkadaşına ateş edecektir.  Ateş eden köye döndüğünde suçunu itiraz edemez, ağlamaya başlar. Piyeste verilmeye çalışılan mesaj gayet net ve açıktır;  şayet birlik olmazsak ne iffetimizi koruruz ne de vatanımızı.  O halde köyü mateme boğan hadiseyi dindirmek gerekti.  O söz konusu abisini vuran adam yakalanır da.
         Bir başka hadise de ise Musalar köyüne savcıyla birlikte bayramlaşmaya gittiğinde bir ihtiyar “Gerçekten buraya bayramlaşmak için mi geldiğiniz”, hatta yemin billâh ettirir bile,  tabiî ki yemin ederiz denildiğinde ihtiyar gelenlerin boyunlarına gözyaşları eşliğinde sarılarak kucaklaşırlar. Ah zavallı ihtiyar adam niye yemin billâh ettirmesin ki böylesi devletlû manzaraları şimdiye dek hiç görmedi ki. Ne diyelim,  İşte devlet millet bütünleşmesi budur. 
        Ahmet Er, oğlu Bahadır kalça çıkığı tedavisi sebebiyle İstanbul 125. Er Eğt. Alayına tayini çıkıp yola koyulduğunda bindiği otobüse iki jandarma ve Ahmet Altıntaş adında elleri kelepçeli bir genç Ahmet Er’e yönelip şöyle der: Kumandan beni tanıdınız mı,  şunu iyi biliniz ki aslında sağ kalışınızı önce Allah’ a sonrada anama borçlusun. Çünkü her dağa çıkışımda anam hakkında iyi kumandandır derdi, şayet o’na tetik çekersen emdirdiğim sütü helal etmem derdi. Düşünsenize annesine yapılan tek iyilik hoş sohbet çerçevesinde çay kahve ikram etmekti. İşte bir yudum çayın bu topraklarda karşılığı budur. Atalarımız boşa dememişler bir yudum kahvenin kırk yıl hatır var diye. Evet,  o atasözü Ahmet Er’in şahsında mana kazanırda.
        Bakalım Ahmet Er’i kader çizgisinde daha neler bekliyor.  İstanbul 125. Er. Eğt. Alayına tayin işi iyi hoşta, burada da Alay komutanı “kışlanın kapısından bıyıklı subay ve astsubay girmeyecek” talimatı karşısında bıyığını kesmeyince kavga sebebi olacaktır, neyse ki askeri mahkeme de görülen davada hakkında beraat kararı çıkar. Derken Şişli İl Jandarma komutanlığına tayin edilir. İlk iş burada fuhuş yuvası Maslak otelini kapatmak olur.  Üstelik otel sahibi Ermeni Ligor jandarma teğmeni Cengiz vasıtasıyla rüşvet karşılığında otellerime dokunmazsa ne ala,  yoksa onu oradan tayin ettiririm şeklinde gözdağı vermeye kalkışır da. Tabi otel sahibi bu gözdağını verirken de jandarma komutanı, emniyet müdürü ve İstanbul valisine güvenerekten yapıyordu.  Belli ki güvendiği insanların ödeyecekleri diyet borçları vardı. Ama karşısında öyle birileri yoktu artık.  Bu kez başka bir teklifle Ahmet Er’i yoklayacaklardır. Bir gün odasına İzmirli Seyit Çavuş aracılığıyla kapatılan otel için yeni talipli birinin aynı maksatla çalıştırmak istediğini belirten dilekçe uzatıldığında sakınca teşkil ettiğini belirten bir şerh düşerek karşılık verir.  Yetmedi ertesi gün bir deneme daha yapılır ve iki binbaşı; bakın bu pahalı imzadır, sonuçta atacağın imza atla deve değil ya, hatta devenin kulağı bile değil denilerekten sıkıştırılmaya çalışılır. Ahmet Er bu durum karşısında değil devenin kulağı, bari hiç olmazsa devenin bir tek tüyü temiz kalsın der. Sen misin böyle söyleyen, sonraki süreçlerde hakkında mobbing uygulamalar devreye girecektir. Güya Vilayet Jandarma komutan tarafından Maslak karakolu teftiş ettirdiğinde sigara izmaritlerinden geçilmiyormuş da hiç alakadar olmamış, güya saat 15.00 de aradığında birliğinde yokmuş, güya yok efendim zincirli karakolundan bir erin pantolonu sökükmüş de hiç ilgilenmemiş gibi ipe sapa gelmez asılsız iddialarla kendisinden yazılı savunma istenir.  İlginçtir Ahmet Er, iddiaların hepsini tek tek yazılı olarak çürütmesine rağmen 3 gün oda hapsine mahkûm edilir.  Bu cezanın onun için çokta önemi yoktu, zira bir insan haklı olduğu davada haksızlığa uğrasa da dikleşmeden dik durmasını bildikten sonra mahkûmiyet aslında o’nun için mükâfattır.  Nitekim bunun manevi mükâfatını mahkûmiyetinin sonrasında Fatih İlçe Jandarma komutanlığına tayin edildiğinde görecektir. Öyle ki tayin edildiği yer manevi soluk almasına vesile olacaktır. Zira tayin edildiği yerin çok yakınında Mevlana Yetiştirme Yurdu vardı ki öğlenleri orada boynu bükük insanların arasında bir arada yemek yeyip manen soluklanarak elbet. Yine günlerden bir gün yurdun kapısında boynu bükük 5 genç görür. Meğer 18 yaşını doldurdukları için yurtla ilişkisini kesmişler, çaresizlikten boynu bükük bekler haldeydiler. Hani düşenin dostu olmaz derler ya,  ama bu kez bu sözü boşa çıkartacak hamle Ahmet Er’den gelecektir.   Derhal bu gençleri birliğinde ki asker karavanasından doyuracaktır. Ne de olsa gençlerin karınları doymuştu, artık Merkez Efendi mezarlığında eski gazete yığınların bulunduğu kerpiç binada yatarak huzur içerisinde uyuyabilirlerdi. Ahmet Er bunla da kalmaz bu çocukları Topkapı’daki fabrikalara işçi olarak yerleştirir de. Ancak çocukların gazete yığınları arasında yatıp kalktıkları bina yandığında açıkta kalırlar. Olsun canlarına bir şey olmadı ya,  boynu büküklüğün ne demek olduğunu bizatihi hayatında yaşayan bir ağabey olarak hemen icabına bakıp bölüğünde miadı dolmuş çadırda kalmalarını sağlar. Ancak bir gün Mata Ayakkabı imalathanesinin ortaklarından biri cebinden çıkardığı gencin patrona yazdığı “Bu gün sarhoşum işe gelmeyeceğim” kâğıdı eline tutuşturulduğunda morali sarsılacaktır. Çünkü imalathane sahibi bu durumda işçi olarak çalıştıramayacağını söyler. Tabi Ahmet Er, pes etmez o genci hemen buldurup meseleyi sorup soruşturduğunda, meğer çocuk utancından altını ıslatmış olduğunu söyleyemeyip çıkış yolu olarak sarhoş olduğunu yazmış.  Böylece mesele aydınlanmış olup çocuk tekrar işine kavuşur. Gençler bu jest karşısında bir gün Ahmet Er’e çok yük olduklarını düşünerekten kendi aralarında karar verip huzura çıktıklarında şöyle derler: 
         Siz bizim yeri geldi babamız, yeri geldi kardeşimiz, yeri geldi ağabeyimiz oldunuz,  ama biz ise sürekli başına dert açtık sizi çok üzdük aramızda karar verdik kendi rızamızla bizi öldür şu mezara göm,  hatta altına da imza atmaya razıyız.  Tabi böyle bir şey olmazdı,  ama böylesi ahde vefa duruş Ahmet Er gibi bir gönül adamın yüreğini dağlamasına yetecektir ve beraberce oracıkta ağlaşırlarda.  Derken günler günleri kovaladığında 1957-1960 yılları arasında bir gün Fatih İlçe Jandarma komutanlığına Merkez Efendinin İmamı Nurullah Kılıç Efendiyle yolu kesişir. Karşılaştığı insan sıradan bir insan değildi elbet,  Merkez Efendinin torunuydu, tasavvuf âlimi bir zattı, kendisinden çokta istifade eder.  Yine tarihler 1960 yılını gösterdiğinde ise Harb Akademisi imtihanını kazanacaktır ama ihtilal içinde görev aldığı içindir akademiye devam edemez.  Her ne kadar Bedrettin Demirel kendisinden MBK (Milli Birlik Komitesi) üyeliğini bırakıp akademiye gel diye ısrar etse de memleketin içine düştüğü hal ve şartları düşünerekten kendi şahsı geleceğini feda etmeyi tercih eder. Çünkü Ümit Özdağ’ın da dile getirdiği gibi memleketin üzerine karasaban misali çökmüş bir 27 Mayıs değil, 38 tane 27 Mayıs söz konusuydu. İşte bu hengâmede Ahmet Er memleketi kötü niyetlilere teslim etmemek adına bundan böyle ülkeyi kaotik durumdan çıkaracak formül peşinde koşacaktır.

                                        27 Mayıs ve Ahmet Er
           Malumunuz 1960’lı yıllarda CHP basın, üniversite ve Türk Silahlı kuvvetlerini habire tahrik ederek ihtilale adeta davetiye çıkarıyordu. Kışkırtma etkisini gösterirde, böylece ihtilal grupları türer. İster istemez Numan Esin, Muzaffer Özdağ ve Ahmet Er bu hususu Alparslan Türkeş’le de istişare edip kendilerini ihtilal ortamında bulurlar. Sonrasında bu gruba Dündar Taşer, Rıfat Baykal, İrfan Solmazer, Mustafa Kaplan’da dâhil olur. Bir noktada buna mecburlardı. Çünkü Milli Şef ihtilalin öncesinde mecliste şartlar tamam olunca ihtilal meşru olur demenin yanı sıra DP iktidarına gönderme yaparaktan “Sizi ben de kurtaramam” diyordu.  Ki; ihtilal sonrası Akhisar’da Vehbi Bakırlıoğlu Ahmet Er’e  “Biz Halk partililer silahlanmıştık Türk Silahlı Kuvvetleri müdahalede bulunmasaydı bizatihi biz harekete geçecektik “itirafında bulunmuştur. Anlaşılan o ki,  Ahmet Er ve arkadaşları ordu içinde İsmet İnönü taraftarı çoğunluk teşkil eden subayların emellerine geçit vermemek ve halkın lehine söz sahibi olmak için ihtilalin içerisinde bulunmuşlardır.  Öyle ya, madem ok yaydan çıkmış durum da,  o halde bir şekilde ihtilalin seyrini memleketin lehine çevirecek şartları oluşturmak gerekti. Bu da vatandaşı kucaklayarak,  Prof. Ali Fuat Başgil başkanlığında bir anayasa hazırlatarak, ortam sükûnet bulunca da DP üyelerini Türkiye’ye geri dönmelerinin ortamı sağlayarak, icabında İsviçre’de mecburi ikamete mecbur kılarak, dört yıl içinde ülkeyi seçime götürme şartıyla olurdu elbet. İleri sürdükleri bu şartlara rağmen kazın ayağı hiçte öyle çıkmaz, ihtilal sonrası DP mahkeme kararıyla kapatılarak bu iyi niyet girişimleri akamete uğrar.  Hatta bu iyi niyetlerini ortaya koyan 27 Mayıs ihtilal bildirisi Türkeş tarafından “Dikkat, dikkat! Türk Silahlı kuvvetlerinin Türk Milleti adına tarafsız bir şekilde idareye el koymuştur” anonsuyla duyurulur. Ahmet Er ihtilalin ilk günü İstanbul Emniyet Yardımcılığı, ertesi günde İstanbul Vali Muavinliğini üstlenir. İhtilal sonrası başta Devlet ve hükümet başkanı Orgeneral Cemal Gürsel olmak üzere 38 kişilik Mili Birlik Komitesi komisyonu kurulur. Kurulan bu komisyonun listesinde yer almayan subaylar ise istifa edip birliklerine dönerler. MBK çalışmaları önce zabıtsız yürür, sonrasında TBMM’ye intikaliyle gizli olarak yürütülür.  Bir gün Başbakanlık çalışmaları sırasında komite tarafından bir bildiri yayınlaması teklif edildiğinde Ahmet Er’in hazırladığı “Türk Milletini birlik beraberliğe, kardeşliğe çağrı” yapan bildirisi,  böyle bildiri mi olur tarzında tartışmalar eşliğinde reddedilir. Bunun yerine Milli birlik ve beraberliğin tam aksine Kur Alb. Mithat Ceylanın  “Düşükler gençlerimizin kollarını, bacaklarını, beyinlerini kıyma makinelerinde kıymışlardır” şeklinde çirkin sözlerin sarf edildiği metin kabul edilir.  Tabi bu bildiri radyolarda okunduğunda Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel apar topar can havliyle komiteye geldiğinde  “Bu bildiriyle hem kendinizi hem beni hem de devlet ve milleti rezil ettiniz. Kaldı ki az önce İngiliz Sefiri bile bana telefon ettiğinde Türk milleti bu derece merhametini kaybetmiş olamaz” diyor,  bu ne perhiz bu ne lahana turşusu tarzında sert çıkışacaktır.  Her neyse artık olan olmuştu,   yaklaşan bayramla Türk milletinin gönlünü alacak bir bayram mesajıyla durum vaziyet telafi edilme cihetine gidilecektir. Nitekim Ahmet Er bayram mesajı hazırlama görevini üstlenir de. Gerçektende bayram mesajı sevgiye saygıya, birlik beraberliğe, Mevlana’nın Yunusun aşk sofrasına davet içerikli olup Türk milletinin gönlünü alacak nitelikte duyurulur.  Öyle ki, bu duyuru Osman Bölükbaşı gibi özü sözü bir lideri mest edip bütün arkadaşları adına Ahmet Er’i tebrik etmesine yetecektir. Ancak bu sevinç çok kısa sürecektir, komite üyelerinin ikişer kişilik gruplar halinde Türkiye’yi karış karış dolaşıyor olduğu günlerde bir gezi sırasında bir komite üyesinin adeta aba altında sopa gösterecek türden “Oturduğunuz yerde oturun 27 Mayıs hareketine karşı kıpırdamayın. İki tayyare uçurursak fare gibi kaçacak delik ararsınız” sözleri üstüne tuz biber ekecektir.  Anlaşılan herkes Ahmet Er, Alparslan Türkeş ve Dündar Taşer gibi iyi niyetli değillerdi, herkesin kendine göre bir 27 Mayısı vardı.  Her şeye rağmen yine de Ahmet Er, Alparslan Türkeş ve Dündar Taşer gibi isimlerin içinde bulunduğu 14’ler grup tarafsız adaletli bir idarenin egemen olması için gayret göstereceklerdir.  Bilhassa CHP’nin ülke sathında gerilimi tırmandıracak dur durak bilmeyen aman vermeyen kuşatmasına karşı direnmekle dikkat çekeceklerdir. Hatta Cemal Gürsel “İsmet İnönü iktidar hususunda gerdeği girecek bir delikanlını heyecanını taşımakta”  demekle işin vahametini ortaya dökmüşte.  Nitekim bu iş için CHP’li bir avukat kullanılarak DP’nin kanuni müddet içinde kongre tarihini geçirdiği gerekçe gösterilerek kapatılması sağlanır. Yetmedi komite içerisinde Alb. Fikret Kuytak bir toplantıda kabül ettikleri “İsmet İnönü iktidara gelince bizlere senatörlük verecek” teklifini Ahmet Er’e de ilettiklerinde  “Sizin bu siyasi rüşvet telifinizi kulaklarım duymamış olsun” şeklinde karşılık bulacaktır. Hakeza Ekim ayı başlarında yine bir toplantıda Ecevit’in Ulus gazetesinde savunduğu Tabii Senatörlük fikri görüşüldüğünde yine  “Bu siyasi rüşvettir, oysa biz hiçbir karşılık beklemeden millete hizmet için yemin etmiştik”  diyerek aynı kararlığını bir kez daha ortaya koyar.  
            Evet, İsmet İnönü iktidara gelebilmek için gerdeğe girecek kadar hırslıydı.  Ne de olsa MBK içerisinde fanatik bir grup kendisine çalışıyordu. Ahmet Er’in Ankara ordu evinde bu hususta “Arkadaşlar bizler siyasi eşkıyalar değiliz, bakın kendi aramızda bile aramızda birlik sağlayamazken milleti nasıl bir araya nasıl getirebiliriz ki ” diye endişelerini dile getirdiğinde Cemal Gürsel’in “Tansiyonu yükseltiyorsun, konuşmasını kesin” şeklinde verdiği önergenin kabülüyle konuşmasını noktalamak zorunda kalır.  İşte görüyorsunuz Ahmet Er neye el atsa Cemal Gürsel bile yan çizip rahatsızlık konusu oluyordu. Yine bir seferinde ise,  Ahmet Er’in ricası üzerine Prof. Şakir Berk radyoda Perşembeyi Cuma’ya bağlayan saatlerde dini sohbetler vermeye başlar. Basın Yayın Genle Müdürlüğünü yürüten Ahmet Yıldız bu durumdan rahatsız olmuş gerek ki bu insan hakkında “ Ne diye bana gerici, yobaz birini göndermişsiniz, kendisini tanımam ama bunu Doç. Muammer Aksoy söyledi”   der.  Tabi Ahmet Yıldız’ın tavrı da hoş değildi.  Düşünsenize ilmine irfanın hürmet duyduğu bu insan gerici ve yobaz olarak yaftalanıyor, bu durumda Ahmet Er’i derinden yaralar.  Sadece dini konularda mı yaralanır, hukuk konusunda da öyledir.  Zira MBK çalışmaları sırasında Orhan Erkanlı ile birlikte Vali Refik Tulga’nın evini ziyaret için gittiklerinde tam kapıdan içeriye girecekleri sırada dışarı çıkıyordu ki,  hayrola nereye böyle dediğinde,  cevaben “Ali Fuat Başgil denen adam evine oturmuş Anayasa taslağı hazırlıyormuş, bu meseleyi hocalara sormam lazım bunun için gidiyorum” der.  Derken kendilerine eşlik edip üniversitede hocalarla bu meseleyi enine boyuna masaya yatırıp en son Heyeti Al-i varken evde anayasa taslağı hazırlamak fitneye sebep olur şeklinde orta bir yolla iş tatlıya bağlanır. Böylece Ali Fuat Başgil hocayı tutuklama planları suya düşmüş olur.  Keza edebiyat alanında rahatsızlıklarda öyledir. Nitekim bir gün MBK üyesi “Orhan Erkanlı Peyami Sefa’ya Çetin Altan için sosyalist demişsin, bunu hangi hakla,  hangi delille söyleyebiliyorsunuz, bu memlekette bir tek siz mi milliyetçisiniz” der. Peyami Sefa “Hayır ben delilsiz konuşmam, milliyetçilik konusuna gelince zaten milletimin her ferdi milliyetçidir” der. Bunun üzerine Ahmet Er araya girer “Muhterem Paşam görüyorum ki sorgulama halindesiniz, oysa ihtilaflar taraflar dinlenerek çözülür müsaade ederseniz muhterem hocamla görüşmek istiyorum” der.  Müsaade alıp Peyami Sefa ile odaya girdiklerinde; Hocam sizi Türk gençliğin aydınlatan yazılarınızdan tanıyorum, müsaade ederseniz elinizi öpüp uğurlamak istiyorum,  arka bahçeden taksiye bindirip uğurlar da. Tabi bu uğurlayış Peyami Sefa üzerinde unutulmayacak bir iz bırakır.  Öyle ki, Ahmet Er 14’ler grubu olarak yurt dışına sürgün edilip 1962 senesi Kasım ayında Türkiye’ye döndüğünde ilk iş Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Prof. Dr. Ayhan Songar’ı ziyaret etmek olur. Hoş beş sohbetin ardından kendilerine iki yıldan beri ordu da orta boylu, bıyıklı, esmer bir jandarma Yüzbaşıyı aradıklarını söylerler, dolayısıyla bu konuda yardımcı olmalarını istirham ederler.  Ahmet Er nedenini sorduğunda, meğer Peyami Safa üzerinde çok büyük bir iz bırakan o hadiseyi onlarla da paylaşmış ve mutlaka o’nu bulun arkadaş olun demiş.  Bunun üzerine Ahmet Er ayağa kalkıp çoktan arkadaş ve kardeş olduk bile deyip artık aramalarına gerek kalmaz.  
           Bir gün Bursa’nın Uludağ eteklerinde Soğukpınar köyünde merasime katıldığında konuşmacılar çarşafı eleştirip mantoyu övüyorlardı, o sırada tam ezan okunuyordu ki Atatürk Derneği Başkanı yüksek sesle “Arkadaşlar kim minareye çıkar Türkçe ezan okursa bu kalem Atatürk’ten yadigârdır” der.  Bu durumda köy halkı şaşkına döner.  Konuşma sırası Ahmet Er’e geldiğinde kendine yakışır üslupla yanlış konuşmaları düzeltip Türk Kültür Derneğini halkın hizmetine sunar da.  Bir müddet sonra yurtdışına gönderildiğinde Muhtar Ali’den bir mektup alır. Mektupta;  sayenizde açtığın kültür ocağında kitap sayısı arttığı gibi köylümüz kitapları okuyor da,  ancak köyde çarşaflılarla mantolular arasında kavga çıktı, bende köye hediye edilen mantoların üzerine gaz yağı döküp yakmakla büyük kavganın önüne geçmiş oldum. Böylece muhtarda tedbiri elden bırakmayıp bir başka yanlışı düzeltmiş oldu.  Zaten Ahmet Er açısından manto normal kıyafettir, çarşafsa aleyhine konuşmayacağı bir kıyafettir,  sonuçta mektupta dile getirilen büyük kaosu önleyecek tedbirle maksat hâsıl olmuş olur.
          Bir gece vakti İstanbul’dan Üsteğmen Eşref Dirlik telefonla Ahmet Er’i arayıp;       İstanbul Emniyet Müdür Vahit Erdoğan’ın arabasıyla giderken yolda Çanakkale muhaberelerinde bulunmuş yaşlı bir vatandaşın sarığını yırttığını, sakallarını, saçını kestirip ve cascavlak evine gönderdiğini,  sonrasında yaptıklarından dolayı o yaşlı adamın evine ziyaret edip özür dilediğini. Bunun üzerine o yaşlı zatın kendisine “ Bak evlat, Atatürk bize Çanakkale’de sakal ve bıyık bıraktırdı, üstelik daha sonrasında sakallarınızı kesin emirde çıkmadı” diye nasihatte bulunduğunu dile getirerek içini döker.  Tabii Ahmet Er bu ya, telefonda hemen üsteğmene bir kerede benim için ziyaret et elini öp ve özür dile ricasında bulunacaktır.  Eşref Dirlik bu ricasını yerine getirirde.  
          Ahmet Er bir keresinde Çankaya’da bürokratlar, basın, sanatkârların davet edildiği Cumhurbaşkanı Cemal Gürselin verdiği resepsiyona katılır.  Resepsiyonda Cumhuriyet Gazetesi sahibi Nadir Nadi ve Ulus Gazetesi Falih Rıfkı iki ünlü gazeteci yazarda vardı.   Ve bu iki yazar resepsiyonda Ahmet Er ve Muzaffer Özdağ’ın yanına gelip “Halk evlerini Türk Kültür Derneklerine tahsis etmekle kapatmış olmadınız mı sorusuna karşılık, Ahmet Er Horasani bir cevapla  “Halk evleri siyasi yuva haline gelmekle görevini yapamaz hale gelmiştir,  Türk Kültür Ocakları kültürümüzün yayılmasına aracı olacaktır” şeklinde karşılık verir.  Tabi Ahmet Er gazetecilerle konuşurken bir ara gözü Cemal Gürsel’e iliştiğinde etrafında 30-40 kadar kadın ve kız fotoğraf çektiriyorlardı ki zar zor kalabalık arasında yanına vardığında Gürsel sarhoştu,  kendisine “Paşam! Korkarım yarın o fotoğraflarla Ankara caddelerinde afişe edilirsiniz, bu hususu takdirlerinize arz ederim” der.  Ne yazık ki Gürsel elindeki kadehi havaya kaldıraraktan umursamaz bir edayla afişe etsinler der.  Tabi devletin en tepesinde cereyan eden bu hadise Ahmet Er gibi bir gönül adamını içten içe üzse de maalesef memleketin o dönemlerde ahvali budur. Öyle ya, devletin tepesi böyleyse kim bilir altı nasıl dedirttirecek cinsten hadisedir. Nitekim MBK sıfatıyla Türkiye’yi ikili gruplar halinde dolaştığı gezileri sırasında kendisine il sınırına kadar refakat eden Denizli valisi eşliğinde Ankara’ya dönüşünde yolda en yoksul bir köylünün evine haber vermeksizin ayakkabılarını eşikte çıkarıp içeri girdiğinde çocuğuna yemek yediren hanım ayağa kalkacağı sırada “Lütfen oturun çocuğu doyurmaya devam edin” der.  Vali ise ayakkabılarını çıkarmamıştı. Kadıncağız bir yandan Ahmet Er’in hal hatırını soran sözlerine kulak kabartırken, diğer yandan gözü de valinin ayakkabıları üzerinden ayırmıyordu. Derken evden ayrıldıklarında Vali, Ahmet Er’e bu durumun taaccübüne gittiğini ve bir anlam veremediğini söyler.  Ahmet Er ne desin ki, halkın halinden ancak halkın içinden çıkan idareciler anlar.  Zaten anlasa hiç kuşkusuz o da tıpkı Ahmet Er gibi eşikte ayakkabılarını çıkararak evin içerisine halktan bir insan olarak girmiş olacaktı.   

                                                14’ler Ve Sürgün Hayatı
         Her neyse bundan sonraki süreçte MBK komitesi içerisinde 14’lerin tasfiye harekâtı başlayacaktır. Nasıl mı? Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in Ragıp Gümüş Pala’yı arayarak var git Genel Kurmay Başkanlığını teslim al emriyle düğmeye basılacaktır. Görevine başladığı ilk günlerde Albay Alparslan Türkeş’i telefonla aradığında size hâkim albay gönderiyorum birde siz dinleyiniz der. Dinlediğinde koyu bir CHP taraftarı ve DP iktidarını mahkûm ettirmeye yönelik zehir zemberek sözler sarf edecektir.  Alparslan Türkeş bunun devletin âli menfaatlerini zedeleyen sözler olduğunu belirterekten insaflı olmaya davet eder.   Tabi Türkeş’in bu haklı çıkışı komite içerisinde Alparslan Türkeş ve arkadaşları DP’lileri koruyor şeklinde yorumlanır. Komite içerisinde bırakın fanatik CHP taraflarını ihtilalin olduğu gün yurtdışında Menderes hükümetinin Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü bile yurda döndüğünde daha ayağının tozuyla basar basmaz ağzından çıkacak ilk cümle Menderes’i suçlayacak beyanlarda bulunmak olur. Dolayısıyla hâkim albayın zehir zemberek sözlerine şaşmamak gerekir. Belli ki DP iktidarı kendi içinde ve dışında kuşatılmaya alınmıştı. İlginçtir Ali Fuat Başgil bunları yaparken 10 Kasım günü Yüzbaşı Mehmet Rıfkı’yı ziyaret için Başbakanlığa gelen CHP Mardin Milletvekili Dr. Vahap Dizdaroğlu Ahmet Er’le tanıştıktan sonra huzurlarında “MBK, DP’ye çok haksızlık yapıyor,  CHP’nin bunda hiç mi kabahati yok” sözler sarf edecektir. Bunun üzerine Ahmet Er orada tebrik edip bize yardımcı oldunuz der. Yetmedi Dr. Vahap Dizdaroğlu “Size ben yakın bir tarihte bir liste getireceğim, orada CHP’nin oyunlarını göreceksiniz” sözlerini de ekler.  Bunun üzerine o akşam Konya’da Alparslan Türkeş’in Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde konuşması vardı ki oraya davet edip Türkeş’le tanıştırır da.   Tanışma faslı bitip misafirini uğurladıktan sonra durumu Türkeş’e de anlattığında Ahmetçiğim durumu takip edelim der.   Fakat ne var ki 13 Kasım olayı ile 14’ler sürgün edildiklerinde Dizdaroğlu’yla bir daha görüşmek nasip olmaz, böylece söz ettiği o vesika da sırra kadem basar.
         Evet, MBK bölük pörçüktü. Hatta kendi aralarında şaka yolluda olsa bir gün bakalım hangimiz hangimizi paketleyeceğiz demekten imtina etmezlerdi.  Paketleme işaretleri başlarda.  İlk iş Alparslan Türkeş’i Başbakanlık müsteşarlığından alıp yerine CHP’li Hilmi İncesulu’yu getirmekle elbet.  Tabi bunda ihtilalin tâ başından beri Sami Küçük, Madanoğlu ve bir grubun Cemal Gürsele şikâyetle “Albay Türkeş’in sizi tasfiyeyi düşünüyor” fitnesinin etkisi çok büyüktür. Oysa Türkeş’in Gürsel’le başlangıçta araları çok iyiydi, işte bu tip fitne faaliyetleri gün be gün aralarının açılmasına yetecektir.  Derken 14’ler tasfiye edildikten sonra MBK, Talat Aydemir cuntasının kontrolüne girip rüşvetçileri, kapkaççıları, masonları, komünistleri sevindiren bir durum ortaya çıkar.  Bu tasfiye girişiminden tek üzülen taraf Menderes ve arkadaşları olacaktır.  Öyle ki, Menderes arkadaşı Vecihi Bey’e “Asıl ihtilal şimdi oldu, artık ümit kapılarımız kapandı” diyerek üzüntüsünü izhar eder.  Gerçekten de 13 Kasım tasfiye harekâtından sonra İsmet İnönü’nün Tabii senatörlük rüşvetiyle koltuklara kurulacaklardır.
         Artık Yurt dışına görevlendirildiğini tebliğ için evine gelen Mehmet Özgüneş Devlet Müşaviri olarak kendisine üç ülke ismini vermesini talep eder. Ahmet Er bu ya, Hakkâri’de bir köyde öğretmenliğine talibim der. Dava arkadaşı Mehmet Özgüneş bu sözler karşısında duygulanıp bu talebi ilgili yerlere ilettiğinde kabul görmeyince, bu kez madem öyle bari çocuğumun tedavisine imkân verecek ülke olsun der. Derken Libya Büyükelçiliğine tayin edildiği haberini gazetelerde öğrenir. Önce Mürted Hava üssüne götürüldüğünde Alparslan Türkeş’te oradaydı. İçeri girdiğinde binbaşıdan abdest almak için su istediğinde sert çıkışırlar. Türkeş’le arada bir duvarın bulunduğu odanın kapısı aralandığında yağız çehreli bir erin işte size abdest için su getirdim demesi tüm yorgunluğunu üzerinden atmasına yetecektir. O erat bu isteğini nereden duymuştu bilinmez ama Ahmet Er’in sırrını çözemeyeceği bir hadise olarak hafızasına kazınır. Bu arada Ahmet Er tutuklu olduğu odanın yan duvarına zaman zaman vurup pencereden konuştukları Türkeş’e “Albayım ne dersiniz yurt dışında iki yıl kalacakmışız.” Tabi durumu fark ettiklerinde pencereler çiviletilerek konuşmaları engellenecektir. Derken Türkeş Hindistan’a, Ahmet Er’de Libya’ya sürgün edilecektir.   Türkiye’den ayrılırken o an bir seferinde Özgüneş’le Güneydoğu gezisinde Mardin’in Ömerli ilçesi halkının kuyruk olup içtiği çamurlu su aklına düşer ve eşinden o sudan bir şişe doldurup getirmesini rica edip öyle ayrılacaktır. Zaten eşi ve çocukları aradan 10-15 gün geçtikten sonra Tropili havaalanına indiklerinde eşi “Al sana Anadolu suyu getirdik” diyerek vazifesini yerini getirmiş olur.  Her ne kadar adına sürgün denilse de buralarda bir dizi faaliyetlerde bulunmayı ihmal etmeyecektir.  Nitekim bir dizi faaliyetler içerisinde bir gün Fizan’a doğru seyahate çıktığında arabasında bir mihmandar “Yolumuzun üzerinde gözleri kör bir muhterem zat olduğunu, işte şurada” dediğinde hemen selam verip kendini Türk Sefaretinden Ahmet olarak takdim eder.  O yaşlı adam “ Her ne kadar benden yaşça küçük olsan da ver elini öpeyim”  der.  Ansızın elini çekse de birbirlerinin elini öptüklerinde ‘Ahmet şimdi hangimiz kârlıyız’ diye sorar. Ahmet Er “Tabiî ki bir büyüğün elini öpmekle ben kârlıyım” der. İhtiyar “Hayır ben kârlıyım, bikere sen Fizan Çölünde kör bir bedevinin elini öptün, ben ise Osmanlının elini öptüm” diyerek adeta tarihe not düşmüş olur.
         14’lerin yurt dışında aldıkları haber üzecektir. Çünkü Menderes, Polatkan, Zorlu hakkında idam kararı alınmıştı. Büyük bir tepki göstereceklerdir.  Türkiye’de kimsenin gıkı çıkmadığı bir dönemde idamlar konusunda tek itiraz sesi Alparslan Türkeş’in Cemal Gürsel’e yazdığı mektupla gelir.   Netice vermese de idamlara karşı gelmek kayda değer hadisedir. Hele ki idamlarda etkili olan ismin Talat Aydemir ve Halim Meşe’nin olduğunu öğrendiklerinde daha da yürek burkacaktır.  Ahmet Er birde bunun üzerine 17 Eylül günü radyoda Menderes’in idamını öğrendiğinde eşiyle birlikte hüngür hüngür ağlamaktan kendini alamayacaklardır. 14’ler bundan sonraki aşamada Brüksel’de bir araya gelmeye karar verirler. Brüksel’de Kabibay’ın evine gidilir. Türkeş ise telgraf çekip toplantıya birkaç gün sonra katılacağını bildirir. Fakat aralarında içten içe liderlik yarışması kızışacaktır.  Her neyse Türkeş toplantıya katıldığında “Arkadaşlar aranızda en kıdemli olarak 14’lerin lideri ben bulunayım” der. Tabi bu hususta toplantıda mutabık kalınmayınca 14’lerin her biri ancak kendini temsil edebilir, hiç kimse 14’leri temsil edemez noktasında karar kılınır.  Böylece alınan kararla 14’ler paramparça tarihin sayfalarına gömülür. Artık bu noktadan sonra 14’ler 6 ve 8’ler olarak ikiye ayrılacaktır. Ahmet Er,  Alparslan Türkeş’le Madrit’te ki toplantının ilk buluşmasında “Albayım 14’ler 6 ve 8’ler olmak üzere ikiye ayrıldık, benim sizin yanınızda yer almam memnun etti mi” dediğinde Alparslan Türkeş’in yüzü aydınlanıverir ve  “Ahmetçiğim nasıl memnun kalmam ki” diye karşılık verir.
                                           Sürgünden Vatana Dönüş
        Evet, 14’ler iki yıl sonra yurda 6’lar ve 8’ler olarak döneceklerdir. Hatta döndüklerinde aralarından üç kişi CHP’ye katılacaktır.  Partiye girdikleri gün İsmet İnönü “CHP’ye 27 Mayıs’la ilgili yapılan taarruzlara bu arkadaşlar cevap verecektir” söylemesi manidardır. Aslında bu İsmet İnönü’nün sinsi bir atağıydı.  İlginçtir Cemal Gürsel 14’ler yurt dışına gittiklerinde “Beş para etmez adamlar” derken döndüklerinde ise bir gazeteciye verdiği beyanatta “Milli kahramanlar” diyecektir.  Çünkü Türkiye’ye döndüklerinde ordu içinde11’ler ve 22 Şubatçılar gibi cunta faaliyetleri gırla gidip TSK içinde memnuniyetsizliğe yol açacaktır. Yani, dün İsmet Paşa’ya methiye düzenler bugün reddiye döşeyeceklerdir.  Bu arada Talat Aydemir’de habire örgütleniyordu,  ihtilal ve ihtilal sonrası programına ait bir sayfalık yazı hazırlamıştı bile.  Ahmet Er bu durumda  “Koca bir devlet bu bir sayfalık metinle idare edilemez” şeklinde gönderme yapıp tepkisini gösterecektir.  Bu tepkisini Talat Aydemir’e aktardıklarında “Ahmet Bey’e söyleyin hareketimizi desteklemiyor bari kösteklemesin” diye karşılık bulur. Derken 21 Mayıs 1963 olaylarında birkaç ay önceydi ki Alparslan Türkeş Atatürk Orman Çiftliğindeki toplantıda “Arkadaşlar Talat Aydemir benimle görüşmek istiyor kabul edeyim mi, etmeyiyim mi” dediğinde Ahmet Er “Albayım; Menderes ve arkadaşlarını idamında etkili olan biri görüşmeyin” diye fikir beyan edecektir. Alparslan Türkeş o müzakerede kendi fikrini beyan etmez ama 10 Nisan 1963 günü Dikmen sırtlarında görüştüklerinde neyse ki Talat Aydemir’le anlaşamayacaktır.  Her neyse akşam olduğunda Uzun Otelde toplanacakları sırada Numan Esin büyük bir telaşla “Talat Aydemir ihtilal yapıyor, şu an tanklar sokaklarda dolanıyor” deyip içeri girdiğinde Ahmet Er “Bu Talat Aydemir’in ihtilalidir,  asla bizim hareketle yakından uzaktan alakası yoktur” der. Bu görüş kabul görürde.  Bu arada doğruca Türkeş’in evine gidip ona zarar gelmesin diye korumaya alacaklardır. Çünkü 14’ler içinde hesaplaşacakları ilk arkadaşı Alparslan Türkeş olacaktı.  Madem öyle, bu iş için Vecihi Öğütçü ve Naci Kuşadalı Türkeş’i Numan Esin’in akrabası bir astsubayın evinde saklı tutacaklardır. Ahmet Er, Türkeş’in evinde radyoyu dikkatle dinliyordu ki radyodan önce TSK Genel karargâh adına Talat Aydemirin mesajı duyurulur.  Neyse ki az sonra Yarbay Ali Elverdi Paşa radyoda ”İhtilale teşebbüs eden hareket önlenmiştir, devlete başkaldıranlar tutuklanmıştır, Türk ordusu duruma hâkimdir” diyerek adeta yüreklere su serpmiş olur. Böylece Türkeş’in saklanmasına gerek kalmayıp eve döner.  Ancak sonradan Türkeş’in evinden alınıp götürdüklerini öğrendiklerinde kendilerine avukat tutup beraatini talep ederler.  Nitekim Türkeş Mamak’tan tahliye olduğu gün karşıladığında Ahmet Er’e  “Ah! Ahmetçiğim keşke senin sözüne uyup Talat Aydemirle görüşmeye gitmeseydim. Demek ki çekecek çilemiz varmış” şeklinde pişmanlığını dile getirecektir.
         Aslında 21 Mayıs olayı Ahmet Er ve arkadaşlarının dernek kurma gayelerini de berhava eden hadise oldu. Geriye iki alternatif kalmıştı, ya parti kurmak ya da bir partiye girmek fikri kalır.  Bir gün Türkeş’in evine gittiklerinde Muzaffer Hanım “Bugün Aslan, Dündar Bey, Muzaffer bey üçü buluşup CKMP’ye girecekler haberiniz var mı” der.  Bunun üzerine Ahmet Er “Haydi arkadaşlar bizde gidelim arkadaşları oraya.” Gittiklerinde üçü de partiye girmişlerdi, merasim bitmişti de.  Ahmet Er arkadaşlarına “Partiye giren arkadaşlar bize haber vermemekle hata yapsalar da bizde onları yalnız bırakmakla başka bir hata etmemeliyiz, geliniz girelim” dediğinde Esin ve Kaplan öfkelerine yenik düşüp girmezler, böylece Ahmet Er aynı gün partiye giriş beyannamesini imzalayarak üyeliği gerçekleşir. Hatta partiye katılmakla Ahmet Er, Dündar Taşer, Muzaffer Özdağ bölge müfettişi Alparslan Türkeş’te genel müfettiş olur.
        Kongre hazırlıkları devam ediyordu ki Alparslan Türkeş ekibi ile CKMP eski yöneticileri kongrede karşı karşıya geleceklerdir.  Ziya Tansu’nun evinde yapılan toplantıda bazı kimseleri delege imiş gibi gösterelim teklifinden tutunda gençlerden yuh ekipleri çıkartmasına kadar bir dizi etik olmayan teklifler sunulduğunda Ahmet Er’in morali bozulur.  Kongre divanına Gökhan Evliyaoğlu seçilmişti ama doğrusu kongreyi adaletli idare etmeyecektir. Ve Alparslan Türkeş Başkan seçilir.  Ertesi gün Ahmet Er Türkeş’in odasına girip istifasını sunup ayrıldığında yolda arkasından yetişilip Rıfat Baykal; dilekçeyi geri çek,  hele bir dur daha yolun başındayız, sen ne yapıyorsun diye ricada bulunurlar.  Zaten rica etmelerine de gerek kalmaz, dilekçesini yırtmış atmışlar bile.  İlginçtir Baykal ve Özdağ yıllar sonra kendileri istifa ettiklerinde, bu kez Ahmet Er istifa etmeyin diye rica edecektir.  Ahmet Er bundan sonraki siyasi hayatında mümkün mertebe siyasetin çirkinlerinden kaçıp partiyi bir ilim, irfan ve kültür merkezi gibi düşünüp öyle hareket edecektir. Nitekim bu doğrultuda genel kurulu idaresi bildirilerini kendileri hazırlayacaktır. Bir defasında hazırladığı ‘Müslüman Türk Milleti’ ile başlayan bildirisi tartışma yaratacaktır. Kimi sadece ‘Türk Milleti’ denilsin, kimide sadece ‘Müslüman’ kelimesi kalsın diye tartışmalar eşliğinde alelacele 9 ışık takdim edilir. Ayrıca Kurt Karaca’nın Milliyetçi Toplumcu eseri yazılır. Tabi bu eser sonradan national sosyalizm manasına geldiği içindir yasaklanır. Şu bir gerçek Türk ve İslam kavramları etle tırnak misali birbirinden ayrılmaz kavramlardı.  Derken o sıralarda Ülkü Ocakları da açılmaya başlamıştı ki Ahmet Er tamamen kendini gençliğin yetişmesine adayacaktır.  Bu doğrultuda Prof. Erol Güngör’den kitaplar hazırlamasını rica ettiğinde memnuniyetle der. Aynı gün Seyyid Ahmet Arvasi ve arkadaşlarıyla karşılaştığında, S. Ahmet Arvasi “Müsaade ederseniz bu eserleri ben hazırlayım” dediğinde Erol Güngör’e söz verdiğini söyler. Bunun üzerine Arvasi “Merak etmeyin aramızda konuşur meseleyi hallederiz sizi sıkıntıya sokmayız” der.  Böylece iş halledilmiş olur. Derken MHP Genel Merkezi binasının alt katında kitap evi açılırda. Gerçektende bu tip faaliyetlerle gençlerde okuma iştiyakı çığ gibi büyürde. Ahmet Er gençlere Türklük Şuur ve Gururu, İslam Ahlak ve Fazileti bilinci aşılayacaktır. Bir seferinde Türk İslam sentezi dediğinde Ahmet Arvasi itiraz edip   “Ahmet Abi! Homojen olmayan nesnelerin bir araya gelmesine sentez denir. Oysa Türk deyince benim aklıma İslam geliyor, İslam deyince de Türk geliyor. Gelin bu ifadeyi değiştirelim yerine Türk İslam Kültür ve Medeniyeti davası diyelim” dediğinde kendisini tebrik edip oracıkta kucaklaşacaklarda.
            Ahmet Er 1967 İstanbul Kongresinde konuşmasını yapıp ardından Türkeş kürsüye geldiğinde üzerine basa basa  “İçimizde yeni düzen icat edenler var, bizim düzenimiz 9 ışıktır, 9 ışıktır, 9 ışıktır “ diye üç kez tekrar ettiğinde Ahmet Er burukluk yaşar. Sonradan Alparslan Türkeş kendisini il merkezine çağırdığında “Albayım, İslam bizim hayatımızın bütünüdür, ben köyüme ve tarlaya dönüyorum, Allah’a ısmarladık”  deyip oradan ayrılacağı sırada Alparslan Türkeş boynuna sarılıp ağlamaya başlar. Sonra çay içip sohbet ederler.  Aslında Alparslan Türkeş gençlerin kendi kontrolünde tutma arzusundaydı.  Bu yüzden Ahmet Er’in gençlerle ilgilenmesiden rahatsızlık hissederdi. Hele ki bir gün Dündar Taşer’in “Türkeş’in yanlışı benim doğrumdan daha doğrudur”  sözleri can evinden vuracaktır. Çünkü Ahmet Er lider tartışalamaz, fikir tartışalamaz ilkesine karşıydı, Allah’ın rızası nerede ona itibar ederdi.  Bu yüzden hakkında ileri sürülen gençleri pasifleştiriyor suçlamasına maruz kalacaktır. Ahmet Er,  Sait Bilgiç’e durum vaziyeti anlattığında özür dileyip tebrik edecektir.  Allah’tan Ahmet Er inandığı davada yalnız değildi.  Malatya’nın Pötürge ilçesinden Ankara’ya yerleşip ülkü yolu hareketine manevi ruh katan Ahmet Kayahan Baba Efendi Hz.leri de vardı. Öyle ki Ahmet Er’in ifadesiyle bu mürşidi kâmil ülkü yolu gençliğinin doğuşunda, yetişmesinde ve çatısını kurmada çok büyük pay sahibidir.  Bu yüzden böylesi bir zatı Türkeş’le tanıştırmayı ihmal etmez. Ahmet Kayahan Hz.lerinin yetiştirdiği gençlerin bir program dâhilinde Namık Kemal Zeybek’in görevlendirilmesini Türkeş’e arz ettiğinde kabul edecektir. Derken bu hareket içerisinde seminerciler denen çekirdek bir kadro oluşur.  Hatta bu çekirdek kadronun bir dizi faaliyetleriyle yepyeni bir medeniyetin hamuru yoğrulur da.  Buna rağmen hareket içerisinde bir takım aykırı sesler çıkacaktır.  Nitekim ‘Milliyetçi Türkiye’ kitabını yazan yazarı dinlemek üzere Türkeş Başkanlığında toplantı yapılmıştı ki, Prof. Cengiz Uluçay, Alparslan Türkeş’e hitaben bir soru yöneltir: “Albayım, biz bu Arap tasallutundan nasıl kurtaracağız, dinde reform ne zaman yapacağız?”  Bunu üzerine Ahmet Er araya girip “Bu din cihanşümul dindir, zaten reform din olarak gelmiştir, kaldı ki o görev siyasilerin işi değil müçtehitlerin görevidir” der.  Böylece Ahmet Er muhtemel bir yanlışın alev almasının önüne geçmiş olur.
                                                12 Mart ve Ahmet Er
       Tarihler 1971’i gösteriyordu ki Silahlı Kuvvetler içerisinde ihtilalci gruplar demokrasiyi kesintiye uğratmak için 12 Mart hazırlığı içerisindeydiler.  Ahmet Er Numan Esin’e bu sevdadan vazgeçmesini söylese de fayda etmez.   Bu sevdadan vazgeçmediler de ne oldu, ihtilal hazırlığı içerisinde olanlardan Mürted Hava üssü komutanı Tuğgeneral Aydın Kırşıoğlu hastalanarak tedavi için Londra’ya gitmiş, Orhan Kabibay’da bel fıtığı olmuş. Bu durumu Numan Esin,   Ankara’da Ahmet Er’le karşılaştığında  “Şans yüzümüze gülmedi”  diyecektir. İşte bu vahim hadiseyi önlemek üzere Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç 12 Mart 1971’de muhtıra vermekle geçiştirip Numan Esin ve arkadaşları tutuklanır da.
           MHP’den fiilen ve hukuken ilk ayrılan Numan Esin olur. Ayrılmayanlardan da kırgınlık belirtileri nükseder. Ahmet Er’de Adana’da ki kongreye katılmayarak yokluğunu hissettirecektir. İzmir’de bir evde Türkeş’le baş başa kaldıklarında ayağa kalkıp göğsünü açtığında küçücük sivilceleri göstererek işte üzüldüğüm zaman benim vücudum böyle olur dedikten sonra beraber parti çalışmaları doğrultusunda Balıkesir’e seyahat yaparlar. Sonrasında Ahmet Er köyüne döndüğünde şöyle kendi kendine iç muhasebe yapar: “Neden insanlar bir hareketin içerisinde beraber oluyorlarda sonradan birbirlerine karşı düşman kesiliyorlar? İstiklal savaşını gerçekleştiren, Cumhuriyeti ilan eden kadroda sonra birbirine düşmedi mi? Biz 14’ler sürgüne giderken mevcut olan birliğimizi neden muhafaza edemedik? Türkeş grubu, Kabibay grubu diye ayrıldık. Türkiye’ye döndükten sonra Türkeş gurubu da kendi aralarında yeniden dağılmadılar mı? Neden, neden, neden? Maalesef Allah rızasını yerini korku ve menfaat almış durumda.”
          Yine Ahmet Er 1969 yılında MHP’nin Cağaloğlu’nda ki İstanbul il merkezinde oturuyordu ki içeriye ismini bilmediği bir şahıs girdiğinde Türkeş’in yanına varıp gizli bir konuyu konuşmak istediğini bildirir. Bunun üzerine salondakiler salonu boşaltacağı sırada Türkeş Ahmet Er’e siz kalın der. Salon boşaldığında o şahıs şu bilgiyi verir: İstanbul’da Eli Burla biraderler Şevket Eygi’nin çıkardığı Bugün gazetesinde giderek Türkeş’in aleyhinde bir takım teklifler karşılığında yazı yazması için görüştüklerini. Neyse ki bu teklif gazete yönetimi tarafından reddedilir. Fakat aynı ekip bu kez Mustafa Polat’a gittiğinde onlar kabul edeceklerdir.  Gerçektende birkaç gün sonra Av. Bekir Berk’in baştan aşağı iftiralarla dolu kaleme aldığı  ‘İslami Hareket ve Türkeş’ başlıklı yazdığı broşürde o şahısın verdiği haberin doğruluğu ortaya çıkmış olur.
            24-25 Kasım 1967 yılında yapılan CKMP’nin 8. büyük kurultayın ikinci gününde Türkeş, Ahmet Er’in kulağına eğilip “Ahmetçiğim bir kapanış konuşması yetiştirebilir misin” diye sorduğunda İnşallah deyip genel merkeze giderek o konuşma metnini daktilo ettirip yetiştirir de. Hiç kuşku yoktur ki o metin tarihi bir metin olarak hafızalara kazınacaktır. Nasıl kazınmasın ki, işte o kapanış metin içerisinde en dikkat çeken cümleler Alparslan Türkeş’in hitabıyla şöyle anlam kazanır: “Ben Türk Milletini sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvetle, hileyle çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlaktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren ekonomiye çağırmıyorum. Türklük şuur ve gururuna, İslam ahlak ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası Hak yolu, hakikat yolu, Allah yoluna çağırıyorum. Çağlar üzerinden sıçramaya çağırıyorum. Hareketin adını isteyenlere açıkça ilan ediyorum: Yeniden maneviyata dönüş. Hedefimiz Türkiye’yi aç hürler, tok esirler ülkesi yapmamaktır. Devletler para ile değil, inançla kurulur, parasızlıktan değil inançsızlıktan çökerler. Geleceğin büyük Türkiye’si selam sana.”
                                                    Seçimler Ve Ahmet Er
            Ahmet Er, 2 Haziran 1968 kısmı senato seçiminde CKMP’den Sinop adayı Mustafa Kaplan’ın yardım istemesi üzerine yanına vardığında “Yahu Ahmet, ben 15 gündür buralardayım, bu süre içerisinde bir Allah’ın kulu bu kapıdan içeri girmezken, sen daha dün akşam geldin 10 kişi birden partiye kayıt oldu. Bu işin sırrı ne dediğinde Ahmet Er “Buraya indiğimde sabah namazından çıkanların uğradığı kahvede soluklanıp sohbet ettiğimizde ben onları partiye davet etmemiştim. Biz kahvede onlarla Allah’ı ipinde buluştuk der.
          Alparslan Türkeş parti çalışmalarından fırsat bulduğunda dinlenmek için İzmir Gümüldere’ye giderdi hep. İşte bu gidiş gelişlerinde bir seferinde kahveden zehirlenmişti, bir seferinde de yine burada konakladığında hanımı Muzaffer hanımla yolda giderken yol hem asfalt hem de bomboş olmasına rağmen Alparslan Türkeş’e motosiklet çarptığında baygın halde ağzından çıkan ilk cümle “Bana Ahmet’i çağırın” demek olur.  Tabi Ahmet Er yanına vardığında Muzaffer Hanım kendisine “Ahmet Bey, yere düşer düşmez sizi andı, sizi istedi. Aslan sizi çok seviyor” der.  Bu arada Ahmet Er Muzaffer Hanıma bu hususta kanaatini sorduğunda bir kaza değil suikast olduğunu söyleyecektir.
         Bir seferinde de Alparslan Türkeş evinde MİT görevlisi Alb. Selahattin’in bildirdiği habere dayanarak kendisine suikast tertip edileceğini paylaşır. Bunun üzerine Ahmet Er, o MİT görevlisine “Albayım yanlış istihbarat almışsın, çünkü şu anda iktidarda değiliz, bu durumda niye öldürsünler ki” der.  MİT mensubu oradan ayrılıp baş başa kaldıklarında “Ahmetçiğim sözlerin bana makul geldi. Ama gene de tedbiri elden bırakmamak lazım” der.  Ahmet Er ise “Hiç üzülmeyin, sıkılmayın,  Allah görelim neyler, neylerse güzel eyler” deyip böylece bu tür konular teşkilatlara bildirilmeden suikast konusu kapatılmış olur.
           Ahmet Er, 12 Ekim 1969 milletvekili seçimlerinde Manisa’dan adaydır. Seçim çalışmaları sırasında dinleyicilerden biri cebinden kâğıt çıkararak topluluk karşısında bağırarak “Efendim, ahlaktan faziletten bahsediyorlar, şu resimde Erbakan çıplak kadınla yan yanadır. Bu neyin nesidir?”  Ahmet Er bunun üzerine kendilerine “Bu resim fotomontajdır, hiledir. Ve o vatandaş salonu terk edecektir.  İşte Ahmet Er bu. Bir başka partinin liderinin hakkını koruyacak kadar etik sözler sarf eden Horasani bir şahsiyettir O.
           Ahmet Er,  bu kez 12 Ekim 1975 kısmı senato ara seçimlerinde Hasan Çulha ile birlikte Elazığ’dan senatör adayıdır.  Elazığ il teşkilatı telefonla kendilerine Malatya Havaalanında kırk eli arabayla karşılayacağız dediklerinde “Ben bir arabaya sığarım,  fazla arabayla gelirseniz aynı uçakla Ankara’ya dönerim” der. Gerçektende dediğini yaptırıp tek arabayla il teşkilatına gelirler,  oradan da Karakoçan’a yola koyulduğunda yolda 40-50’ye yakın çocuklar avazları çıktığı kadar şöyle bağırıyorlardı “Türkeş’in Allah’ var, Türkeş’in Allah’ var, Türkeş’in Allah’ var” diye.  Düşünsenize Karakoçan’da MHP teşkilatı olmamasına rağmen sabahın köründe o çocuklar sevgi seli gösterisiyle karşılıyorlardı. Az sonra şehrin yaşlılarıyla tanıştıklarında “Haftaya gelin,  biz size meydanda bir kürsü hazırlayalım, o kürsüden halka hitap edin” diyeceklerdir. Gerçektende bir hafta sonra Hasan Çulha ile birlikte konuşma gerçekleşir de.  Düşünsenize Başbakan Demirel büyük bir konvoyla Karakoçan’a uğramak istediğinde taşlı sopalı saldırıya maruz kalmış, ancak geniş güvenlik önlemleriyle ilçeye girebilmişti.  Bu demektir ki iktidar partisi de olsan halkın gönlünü fethetmek asıl mühim hadisedir. Nitekim Ahmet Er, teşkilat binası olmayan bir yerde “Aziz Elazığlılar ben sizden oy istemeye gelmedim, küsleri ve dargınları barıştırmaya geldim” diyerek bu gönül fethini başaran bir ağabeyimiz olarak siyasi tarihe not düşecektir.
               1970-1980 yılları arası bir tarihte Genel Başkan yardımcılığını yürütüyorlardır ki odasına ülkü yolunun önemli isimlerinden Esat Güçhan odasına girdiğinde dışarıda sizinle iki vatandaş görüşmek istiyor.  Ahmet Er “Gelsin” der. İçeri girdiklerinde kendisine birinin Siirt’in Tillo ilçesinden, diğerinin Eruh ilçesinden olduğu takdim ettiklerinde Tillo’lu vatandaşın yanına yaklaşıp “Fakirullah İbrahim Hakkı Hz.lerinin manevi ikliminden buralara gelmişsiniz” deyip elin öpecektir.  Eruh’lu vatandaşta boynunu büktüğünü fark ettiğinde ise onunda gözlerinden öpecektir.   Her iki vatandaş o an hıçkıra hıçkıra ağlayacaklardır.  Ahmet Er “Hayırdır bir derdiniz mi var” diye sorduğunda, cevaben “Hayır efendim sevincimizden ağlıyoruz, CHP’liler bizlere MHP’yi Kürt düşmanı olarak lanse ettiler hep, oysa şimdi görüyoruz ki,  anlatılanların hepsi yalanmış” diyeceklerdir. Ardından Türkeş’in makamına götürdüğünde o da iltifat ve ikramlarda bulunduktan sonra memleketlerine sevinç gözyaşları içerisinde döneceklerdir.
              14 Ekim 1979 yılı senato seçimlerinde Alparslan Türkeş köye telefon ettiğinde “Ahmet Bey arkadaşlar sizi Muş’tan aday görmek istiyorlar.”   Bunun üzerine Namık Kemal’in kullandığı arabayla yola çıkarlar.  Orada MHP il yöneticileri ve ilçe başkanları ile toplantı yaptığında “Arkadaşlar seçim çalışmalarında ölçümüz şu olmalıdır: 59 dakika sohbet, 1 dakika siyaset. Bu 1 dakikalık siyaseti sizin için ayırıyorum, benim için 60 dakika sohbet” dediğinde Namık Kemal Zeybek söz alıp “ Muhterem Ahmet ağabeyimin ifade ettiği dakikaları ben tersine çeviriyorum 59 dakika siyaset 1 dakika sohbet “ der. Tabii aradan yıllar geçip Namık Kemal Zeybek Kültür Bakanı olduğunda kendisini tebrik etmeye gittiğinde “Şimdi ne düşünüyorsunuz” dediğinde cevaben  “60 dakika sohbet” diyecektir.
             Evet, sohbet deyip geçmemek gerekir. Öyle sohbetler vardır ki insanın aklını başından alır da. Nitekim Muş’ta il yöneticileri Akbaş Baba isminde Hak dostunu ziyaret etmelerini istediklerinde ziyaretine gittiğinde üç beş kelamdan sonra kendilerine  “Efendi neden geç kaldınız” sorduklarında Ahmet Er “Efendim ne gibi geç kaldık “ der.  O zat cevaben “ Yarın sabah çay içmeye gelirken bu hususu öğrenmiş olarak gelirsiniz” der. Ertesi sabah buluşup çay içtiklerinde Ahmet Er’in o an aklına 1961’de Libya”da sürgünde iken yazdığı ‘Hayal Ülke’ şiiri düşer. O şiirin satır aralarında geçen “Orada bağırıyor ak saçlı bir ihtiyar Muş Ovasından”  bir cümleyi orada da okuduğunda, o piri fani zat “işte o bahsettiğin ak saçlı ihtiyar Akbaş Baba benim, o yıldan beri, yani tam 18 yıldır geleceksin diye yolunu bekliyorum” der.   Ahmet Er hemen elini öpüp “ Efendim ne olur bizim fakirhaneyi de ziyaret edip misafirimiz olun “ der.  Asasını sağa sola oynatıyordu ki “Memnun oldum, ancak Muştan ayrılamayız. Çünkü biz Muş’un köpekleriyiz, köpekler evden ayrılınca eve hırsızlar üşüşür” der. O arada yanımdakilere bakıp bunlar kimdir diye sual eylediğinde cevaben “Efendim Ülkücü gençlerdir” der. Bunun üzerine “ Bunları iyi tanıyın, çok iyi tanıyın, Bunlar Mehdinin ordusudurlar” der.
             Öylede sohbetler vardır ki insanı çileden çıkarır. Nasıl mı? Ahmet Er ertesi gün Muştan döndüklerinde bir misafirin var dediklerinde Demirci köyünden Şeyh Lütfi’ymiş meğer görüştüğümde kendisi:”Siz dün bizim köyü ziyaret etmişsiniz, bende iade-i ziyaret için gelmiş oldum.” Bunun üzerine Ahmet Er teşekkür ettikten sonra,  kendisine “Şeyh Efendi birkaç gün önce Erbakan size gelip bir gece kaldı mı” sorduğunda ses çıkmaz.  Bu kez “ Peki oy istedi mi” sorduğunda yine ses çıkmaz. Madem ses yok kendi kanaatimi söyleyebilir miyim der. Buyurun dediğinde Ahmet Er” Kanaatim odur ki Erbakan sizden oy istedi, sizde oy vereceğinize dair söz verdiniz. Oysa bunun adına irşad ocağı demezler parti ocağı derler. Siz mürşitliği o da müritliği ihlal etmiştir. Bu ne biçim tarikat ve bu ne biçim şeyhliktir” der. Tabi şeyh efendi kızarak ”Ama size de köpekçi (bozkurtçu) diyorlar” buna ne dersin? Ahmet Er ”Bu sözün sahipleri Erbakan’la Ecevit’tir” deyip şeyh efendi ile kavga etmeden oradan ayrılır.  Bu olayın üzerinden beş altı ay geçmişti ki Ankara’da MHP Genel Merkezinde Genel Başkan yardımcılığını yürüttüğü sıralarda bir telefon alır: “Ben Muş’un Demirci Köyünden Şeyh Lütfi” diyerek görüşme talebinde bulunur. Ahmet Er buyurun gelin dediğinde kendileri  “Biz partide değil sizi filan yerde bekliyoruz. Buraya gelirkende lütfen perdesiz gelmeyin” der. Bu kez Ahmet Er,  beraberimde Namık Kemal Zeybek’i getirsem olur mu? Olur derler.  Derken tarif edilen adrese gittiklerinde Muş’ta ki olanlardan özür dilerler. Ahmet Er “Bu özrün sebebini anlayamadım” dediğinde cevaben “ Size vermemiz gereken 4-5 bin oyu Erbakan’a verdik bizi affedin” der. Ahmet Er “Lütfen rahat olun” der.  Bu kez Şeyh Efendi “Şükürler olsun dün akşam Erbakan’a içimi boşalttım, Erbakan yemekte akrabalarınızdan bana verin onu milletvekili yapayım dediğinde,  bende kendisine yeter artık şu siyasetin kirli ellerini üzerimizden çek. Bizi şimdiye kadar siyasetin batağına çektin yeter. Eğer arzu edersen bizim partiden seni milletvekili çıkarayım“ diyerek geçte olsa bir gerçeğe parmak basmış olur.   Evet,  hakiki veliler ordusu çirkin siyaset oyunlarına alet edilemez.
                                          Alparslan Türkeş’in acı günü ve Ahmet Er
         1974 yılı Alparslan Türkeş’in acı senesidir, aynı baş yastığa koyduğu Muzaffer Hanımı kaybedecektir.  Eşine o kadar bağlıydı ki her sabah kabrini ziyaret etmeyi ihmal etmezdi. Eşinin vefatında Ahmet Er, 10-15 gün Ankara’da Alparslan Türkeş’in evinde kalarak onu yalnız bırakmayacaktır. Bu vefat hadisesi Alparslan Türkeş’in ruh dünyasında da büyük değişimlere yol açacaktır. Öyle ki 77’li yıllarda Erzurum mitinginde şimdiye kadar alışılmışın dışında “Vatan bir, Devlet bir, Bayrak bir, Ezan bir, Peygamber bir, Allah bir” diyerek kitlelere hitap edecektir. Kürsüden indiğinde Ahmet Er, konuşmanız güzeldi fakat sizin değildi dediğinde Alparslan Türkeş “Doğru söylüyorsun benim değildi” der. Ahmet Er dayanamayıp  “Haydi Abdurrahman Gazi Hz.lerinin merkadını ziyaret edelim” dediğinde çok memnun kalıp ziyaret ederler de.  Ziyaretin akabinde Erzurum’da otele döndüklerinde Ahmet Er’in odasında kahvaltı yaptıklarında “Albayım merhume eşiniz size bir mesajı var dediğinde bir anda Alparslan Türkeş’i heyecan sarıp nedir o mesaj?  Bunun üzerine Ahmet Er “Bizim hanım manada merhume, muhterem yengemizi görüyorlar, Aslana söyleyin Milliyetçiler yorulmaz” diyor. Tabii Alparslan Türkeş’in gözlerinden yaşlar akıp “Ah Muzafferciğim sana malum oluyor” diyerek Ahmet Er’e sarılacaktır.  Bu arada Ahmet Er otelde kaldıkları sürece Türkeş’le birlikte Abdul Kadiri Geylani Hz.lerinin ‘Fütuhul Gayb’ eserini okumayı da ihmal etmez. İşte yine o eserden birkaç sayfa okuduğu esnada Alparslan Türkeş Abdurrahman Gazi Hz.lerinin merkadını bugünde ziyaret edelim mi, hem de bugünkü ziyaretimiz dünkünden çok farklı olacak.  Ahmet Er “Hayırdır” diye sorduğunda cevaben bana “Sabaha karşı Abdurrahman Gazi Hz.lerini manada gördüm. Rüya âleminde ‘Efendi sen ve arkadaşın çok acelecisiniz. Dün ziyaretime geldiniz. Yerimde yoktum. Çok mühim bir işimi yarıda bıraktım. Sizi karşılamaya geldim. Biraz daha bekleseydiniz kapıları açık bulacaktınız. Sizi bugün bekliyorum’ dedi.  İşte Ahmetçiğim bu ziyaret bir davete icabet olacak” der ve huşu içerisinde o manevi makam ziyaret edilir de.  

                                       12 Eylül Ve Ahmet Er
          Gel gelelim 1980 yıllara.  O yıllarda sokak çatışmalarının dorukta olduğu noktada 12 Eylül ihtilali gerçekleşir ve ilk tutuklananlar arasında Ahmet Er’de vardı. Tabii tutuklananlar daha sonra kademeli bir şekilde salıverilip nihayetinde hepsi beraat eder. Alparslan tutukevinden en son çıkandı. Tutuk evindeyken Mehmet Pamak’a 7 Temmuz 1983 itibariyle Muhafazakâr Partiyi kurdurur. 1985 yılında tutukevinde çıkınca Ahmet Er’le beraberce Konya’ya giderler. Geceleyin abdest alıp Alparslan Türkeş’in kapısını çaldığında  “Albayım abdestliyim, geçmişte aramızda geçen her ne üzücü bir durum olmuşsa unutup toprağa gömelim, bu yeni bir başlangıç olsun, işte bu niyetle size elimi uzatıyorum” deyip el sıkışırlar.  Sonra şöyle bir teklifte bulunur: “Gelin şu fani dünyadan göçmeden bu büyük davayı ehline teslim edelim. Hiç olmazsa gözümüz arkada kalmasın.” Alparslan Türkeş  “Peki kimleri düşünüyorsun” dediğinde Ahmet Er cevaben  “Nevzat Köseoğlu, Nuri Gürgör, Acar Okan, Namık Kemal Zeybek, Muhsin Yazıcıoğlu, Hasan Çağlayan, Ayvaz Gökdemir ilk hatırlayabildiklerim isimler. Müsaade ederseniz isimler üzerinde daha da araştırabilir, inceleyebilirim”  der. Tabii Alparslan Türkeş bu teklife pek sıcak yaklaşmaz. Kaldı ki Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.leri de Alparslan Türkeş’in yüzüne karşı “Sen bu davayı bırak, evine çekil hatıralarını yaz, işi ehline teslim et” diye dile getirdiğinde Alparslan Türkeş “Efendim ben de bırakmak istiyorum, lakin halk beni bırakmıyor” diyecektir. Bunun üzerine Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.leri en son noktayı koyup şöyle der: “ Hayır, aksi söyledin. Halk seni bırakıyor sen halkı bırakmıyorsun.”  
         Evet, belli ki Alparslan Türkeş’in siyasetten elini ayağın çekmeye niyeti yoktu,  üstelik istişaresiz Mehmet Pamak’a kurdurduğu Muhafazakâr Parti yetmezmiş gibi, yine istişare etmeksizin bu kez bu kez 30 Kasım 1985 tarihi itibariyle MÇP ismi altında siyasi faaliyet gösterecektir. Tabi işin içinde istişare olmayınca Ahmet Er ve arkadaşları Türkeş’le olan yollarını ayırmaları kaçınılmaz hal alır. Nitekim Ahmet Er bu konuyu Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.leriyle de görüştüğünde kendisine “ Evlat! Canını sıkma, istersen ayrıl”  diyecektir. Böylece ayrılır da.  Ancak 1987 yılının Eylül ayı içerisinde Türkeş ve Baykal hanımlarıyla birlikte köye ziyarete geldiklerinde Ahmet Er’i bir kenara çekip şöyle derler: “Bakın, teşkilatlarımızdan habire mektuplar ve telgraflar yağıyor, bize diğerleri gelmezse gelmesin,  ama bilhassa senin için Ahmet Er’siz olmaz,  muhakkak getirin diyorlar. Gel gidip partiyi Genel Başkan Abdülkerim Doğru’dan teslim alalım.”   Ahmet Er bunun üzerine son derece nazik bir üslupla  “Albayım müsaade edin ben kalayım,  siz devam edin” diyecektir.  Tabii çok ısrar ettiklerinde onları hoşnut olarak uğurlayacaktır.  Alparslan Türkeş köyden ayrılıp partiyi teslim almaya dursun,  bu arada Manisa’da ülkü yolu gençlerinden Ethem Söylemez de Nizam-ı âlem dergisini yeniden çıkarmaya başlamıştı ki Alparslan Türkeş bu derginin ülkücüler tarafından okunmasını yasak koyması her şeye tuz biber ekecektir.  Nitekim derginin kapatıldığı günlerde Türkiye sathında MÇP’nin şubeleri açılıyordu ki, Manisa’da da ülkücü gençler bu olayın burukluğunu hala atamamış olsalar gerek, acaba bizde Manisa’da açalım mı açmayalım mı diye Ahmet Er ağabeylerine sorma ihtiyacı hissedeceklerdir.  Tabii Ahmet Er, ne kurun ne de kurmayın diyordu. Ama şöyle bir etrafına baktığında yakından uzaktan ülkücülükle hiç alakası olmayan insanların hareket içerisinde yer edindiğini görüyordu ki gençlere sadece “aklınızı kullanın” diyecektir. Öyle ki, meseleyi Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.lerine de aktardığında Ahmet Er’e  “Git efendiye söyleyin gençleri sıkmasın. Onların sözlerine ciddi olarak kulak kabartsın.”  Bunun üzerine tarihler 1992 yılının Haziran ayını gösterdiğinde Alparslan Türkeş’i telefonla arayıp kendisiyle görüşmek istediğini arz ettiğinde müsait olmadığını, görüşmeyeceğini beyan edecektir. Böylece iplerin tamda koptuğu noktada bir daha da Ahmet Er ve Alparslan Türkeş birbirleriyle görüşmeyeceklerdir.  
                                              Muhsin Yazıcıoğlu Ve Ahmet Er
           Artık Bundan böyle yol arkadaşı Muhsin Yazıcıoğlu yar ve yardımcısı olacaktır. Ki,  MHP içerisinde gelişmelerden Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları da rahatsızlık duyup partiden ayrılma müzakerelerine girişecektir.  Muhsin Yazıcıoğlu bu konuyu Ahmet Er’e de açtığında kendisine şöyle der: Her zaman için istifa edebilirsin. Ama biraz sabredin, olmazsa birde büyüklerimize danışalım.”   Gerçekten de manevi dost bildikleri Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.lerine sorduklarında o da  “Hele biraz daha sabredin. İstifadan sonra kurultaya gidin. Kurultaydan çıkan karar göre hareket edin” diyecektir. İşte bu müzakereler eşliğinde Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları en nihayet Alparslan Türkeş’le yollarını ayıracaklardır. Böylece yeni bir oluşum için kurultaya gittiklerinde parti kurulması noktasında karar çıkacaktır.  Derken 99 kişilik kurucular kurulu listesiyle Söğütözünden görücüye çıktıklarında Türk siyasetinde yeni bir sayfa açılıp BBP saflarında faaliyet göstereceklerdir.

              Şahsımın Ahmet Er Ağabeyimle Sadece Horasani El Sıkışma Hatırası Var

               Muhsin Başkan öteden beri bizim gerek gençlik gerekse olgun yaşlarımızda hep Başkanımız olarak bildik. Gençlik yıllarım doğup büyüdüğüm Bayburt ve mezun olduğum Erzurum Atatürk Üniversitesi, ilk memuriyete başladığım İstanbul Sultan Ahmet Sağlık Eğitim Merkezi ve memuriyetimin ikinci basamağı Balıkesir Sağlık Eğitim Merkezi’nde geçirdiğim yıllar içerisinde kendisini zahiren görme nasip olmamıştı. Tâ ki Ankara Sağlık Eğitim Merkezine naklen atamam gerçekleşti, işte o zaman kendisini sık sık görme şerefine nail olabildik. Hele o’nun “Allah Resulünün hakikatleri dışında liderde teşkilatta tartışılır” diye yeni oluşumun fitilini ateşleyip Ankara Söğütözü’nde Büyük Birlik Hareketine start verdiği günden itibaren hiç tereddütsüz bu yeni oluşum içerisinde bizimde çorbada tuzumuz olsun düşüncesiyle halis niyetle hareketin fikriyatını ortaya koyan Nizam-ı âlem dergisi, Alperen Dergisi ve Gündüz Gazetesine yazdığım yazılarla destek vermeye çalıştım. İşyerimin Beşevler’de olması avantajıyla hemen her gün iş çıkışı Ankara Sıhhiyedeki Sağlık Bakanlığının arka sokağında BBP Genel Merkezine uğramadan eve gitmezdim. Derken iş çıkışı ve hafta sonları bu uğrayışlar sırasında bazen Muhsin Başkanı Genel Merkeze girişlerinde ya da çıkışlarda karşılaşıp göz göze geldiğimiz çok olurdu. Bir defasında da BBP Genel Merkezde Ahmet Er Ağabeyimizle karşılaştığımda sadece tokalaşmak nasip oldu. Olsun o mübarek Horasani eline dokunduk ya, bu dokunuş bize yeter artarda.  Kaldı ki, Ahmet Er ağabeyimle bire bir zahiren tanışıklığımız olmasa da o bizim gönlümüzde Horasani Ağabeyimiz olarak taht kurdu hep.  O şimdi Ramazan ayı Fetih gününde vuslata ermekle sünnet-i seniyyeye ittiba edip Sünnetçiler köyünde medfundur.
               Ruhu şad olsun.

 Kaynakça: Bkz. Hatıralarım, Ahmet Er, Alternatif Yayınevi Aralık 2000.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1195/bir-gonul-adami-ahmet-er.html